Kaligrafi

Güzel Yazının Asırlık Çınarı

  • #


Fotoğraf: Mücahit PAMUKOĞLU
Yazı:  Semra ÜNLÜ


Adana’nın Tarsus’una bağlı Göçük Köyü'nde başlayıp, bir baykuşun kanadında geldiği İstanbul’da devam eden 88 yıllık çok verimli bir hayat onunkisi. Anıtkabir’deki kitabelerde, eski ilkokul karnelerimizdeki Atatürk portresinde onun imzası var. Hepimizin bildiği Atatürk imzasını da stilize eden o; Etem Çalışkan. Güzel yazının üstâdı ile yedi yıldan bu yana eğitim verdiği İSMEK Bağlarbaşı İhtisas Merkezi’nde sanat yaşamı hakkında konuştuk.

Toros Dağları ile Çukurova arasındaki şirin köyde, kökleriyle toprağa sımsıkı tutunmuş bir pelit ağacının kovuğunda, belli belirsiz kıpırtıların ardından çatlayıverdi yumurtalar. Anne baykuş mutlu, minik yavrular sabırsız. Bu döngü her yıl böyle devam eder, hayalleri köyün sınırlarını aşan çocuk, her yıl o ağaç kovuğunda yeniden yeşeren küçük hayatlara tanıklık ederdi. Savunmasız minik yavruları ve anneyi  korur, besler, severdi. Yıllar geçti, çocuk büyüdü ve bir gün yavrularını beslediği o baykuş onu kanadına aldı, bereketli topraklardan uzaklara götürdü ve bir sabah simgesi baykuş olan İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin kapısına bırakıverdi. Baykuşun havalandığı köy, o vakitler Adana il sınırları içinde bulunan Tarsus’un Göçük Köyü, kanadında Toroslar’ı aşıp İstanbul’a getirdiği genç delikanlı ise güzel yazının üstadı Etem Çalışkan. Onu anlatırken yalnızca güzel yazının üstadı demek haksızlık olur. O aynı zamanda bir ressam, bir grafik sanatçısı ve bir gazeteci. Bir insanın, isterse hayatında pek çok işi başarıyla yapabileceğinin simgesi âdeta. Tabii istemek kâfi değil, çok çalışmak, ve bir de söz konusu sanat olunca Allah vergisi yetenek elbette.


Nicedir uzun ve başarılarla dolu sanat yaşamını, hayata bakışını, hocası Emin Barın’ı ve gençlere tavsiyelerini kendi ağzından dinlemek istediğimiz Etem Çalışkan’la, nihayet bir araya gelmek nasip oluyor. Güneşli ve güzel bir sonbahar günü İSMEK Bağlarbaşı İhtisas Merkezi’nde yapıyoruz söyleşimizi. Konuşacak konu başlığı çok, vakit sınırlı, oyalanmak istemiyoruz.

Orhan Kemal’in Babasıyla Tren Yolculuğu

Ta en başından başlasın istiyoruz. 1928’de kendi deyimiyle “Adana’nın Tarsus’unda”, Göçük Köyü’nde dünyaya gelmiş Etem Çalışkan. Çiftçi bir ailenin beş çocuğundan biri olan Çalışkan, çocukluk yıllarından bahsederken duygulanıyor, “O yıllarda gördüğüm baharın tadı, sonraki yıllarda gelmedi.” diyor. Köylerinin eskiden Adana’ya bağlı olduğunu belirtirken, köylü-şehirli farkına değinmek istiyor üstat. Ona göre sosyolojik bakımdan ele alındığında köylü ile şehirli arasında çok büyük bir ayrım, keskin bir çizgi vardı. Çocukluk ve ilk gençlik zamanlarındaki şehirli insanı, “Rahat hayat yaşayan, eğlenceyi bilen, eğlenen insan.” diye tarif ederken, köylü kesimi ise “Biz gariban köylüler de bir uzun kuraklık döneminden sonra yağmur serpecek diye bekler, bulutlar yağmur damlalarını bıraktığı zaman sevinirdik. Biz eğlenmedik hiç, sevinecek bir şey olduğunda sevindik, şehirli ise sevinmedi eğlendi. Bizimki daha doğaldı.” diye anlatıyor.


Köy yaşamının zenginlik olduğunu “Orhan Kemal’i de, Yaşar Kemal’i de doğuran, tarladaki ırgatlardır.” sözleriyle anlatıyor. Etem Çalışkan, Orhan Kemal’in babasıyla bir anısını da paylaşıyor bizimle. Ortaokul sonrası köyde lise olmadığından trenle Mersin’e gidermiş. Bir gün yine okula gitmek için trene binmiş, arkadaşıyla birlikte kompartımana geçip oturmuş genç Etem. Söylediğine göre, karşılarında şık giyimli bir bey, elinde taba rengi körüklü bir çanta ile oturuyor. Belli ki, bulundukları mevki birinci mevki. Bilet kontrol memuru gelip de iki liseliyi görünce, ‘Hadi mevkinize’ diyerek kompartımandan çıkarmak istemiş. Çocukların karşısındaki beyefendi de memura dönüp, “Bırak çocuklar otursun, birlikte sohbet ediyoruz.” deyince oturdukları yerde kalmış gençler. Etem Çalışkan, daha sonra kendilerini kollayan bu beyin, Orhan Kemal’in babası, avukat Abdülkadir Kemâli olduğunu öğrenmiş. Bu arada, Etem Çalışkan’ın yanında oturan arkadaşının da şair, gazeteci Ahmet Nadir Caner olduğunu öğreniyoruz. Üstat anlatmayı sürdürürken, karşımızda yaşayan bir tarih bulunduğunun farkına varıyoruz yeniden.

Sözü resimle ilk tanıştığı yıllara getirelim istiyoruz. Sanatçı yönü o bereketli topraklarda filizlenmeye başlamış, daha ilkokuldayken. Köyde yaşadığını düşünürsek, çizecek malzeme bolmuş. Hayvanlar, ağaçlar, köylüler, ırgatlar. Köy kahvehanesine yaşı küçük olduğundan giremese de ucundan kıyısından gördüğü kadarıyla kahvehanede oturan köylüleri resmedermiş. “Doğanın hükmü tipler üzerinde çok karakteristik izler oluşturur. Bir şehirli ile bir kasabalının çizgileri ayrıdır. Köylülerin yüz adaleleri daha sert, çizgileri daha derin, ellerin her tarafı nasır kaplıydı. Kadınlarınki bile öyleydi. Kahvehanedeki adamların portrelerini yapardım ben.” diyor.

Hasan Kavukçu isminin, ustanın resim yeteneğinin gelişmesinde öneminin büyük olduğunu öğreniyoruz. Ortaokul birinci sınıftayken tanıştığı resim öğretmeniymiş Hasan Kavukçu. İlk tokadı da ondan yemiş Çalışkan. “Ne güzel… Beni bu sohbetle yıllar öncesine, çocukluğuma, özlemlere götürdünüz.” diye başlıyor söze ve o ilk tokadın hikâyesini anlatmaya koyuluyor. “Mevsim bahardı, hoca bizi bahçeye çıkardı. Bahçedeki muz ağacının yanına oturttu ve ‘Ağacın resmini çizin’ dedi. Oturduk çevresine, herkes gördüğü açıdan ağacın resmini yapmaya koyuldu. Dışarıya çıktık ya, ben resim çizmeye kaptırınca kendimi okulda, derste olduğumu unuttum. Bir işe koyulurken kendi kendime kaldığımda yaptığım gibi ıslık çalmışım. Ve ensemde bir tokat, Hasan Hoca’nın elinden. Kürt kökenliydi,  o kendine has şivesiyle ‘Derste misin, sokakta mısın?’ dedi.  Çok güzel bir tokattı, hiç unutmuyorum.” diyor muzipçe gülerek.


O zamanlar boyaların çoğunu kendilerinin yaptığını anlatıyor üstat. Toz boyayı bezir yağıyla karıştırırlarmış. Anlatırken, söz bir anda Vermeer mavisine geliyor. Vermeer’in ‘İnci Küpeli Kız’ tablosunu hatırlatıyor. Vermeer’in, boyalarını, tabloda resmettiği o hizmetçi kıza hazırlattığını söylüyor ve sonra o tablodaki baskın mavi rengin, Afganistan’da bulunan kobalt madeninden elde edilen, en zor bulunan renk olduğuna değiniyor. “En kıymetli, en pahalı renk kobalt mavisi. Onun madeni de Afganistan’da. Siz zannetmeyin Afganistan’a demokrasi getiriyorlar” diyerek inceden politik bir eleştiride bulunmadan edemiyor.

Tahta Bavulla İstanbul’a Geliş

İlk ve ortaokul yıllarından sonra tahsil hayatıyla ilgili kararları kendisi almış Etem Çalışkan. Köyde ilkokul varmış ama sadece üçüncü sınıfa kadar. Dördüncü, beşinci sınıflar Tarsus’taki okullarda varmış. “Tarsus’ta, teyzemin yanında okudum ben. Evden ayrıldığımda 10 yaşındaydım. Hâlâ o 10 yaşın içindeyim ben.” diyor duygulanarak. Ortaokuldan sonra, kimsenin yönlendirmesi olmadan liseye kaydolmuş. Doğup büyüdüğü topraklardan kopup İstanbul’a güzel sanatlar fakültesine gelişi de yine kendi iradesiyle olmuş.


İstanbul’a gitmek üzere elinde tahta bir bavulla evden ayrılışını da şöyle anlatıyor; “İstanbul’a gidiyorum dedim, ailemden kimse bana yok gitme demedi. Evden ayrılırken onlar ağladı, ben ağladım geldim. Arkama dönüp bakmak istemedim çünkü biliyordum ki evin penceresindeler. Onları öyle görmek istemedim. ‘Ya adımlarım geri dönerse’ dedim, yürüyerek otomobil yoluna çıktım tahta bavulumla.” Bu arada, yukarıda bahsi geçtiği şekilde baykuşun kanadı değildi onu İstanbul’a getiren elbette. Son durağı meşhur Haydarpaşa Garı olan bir kara trendi.

Akademiye gelişinin hesaplı kitaplı olmadığını anlatan Etem Çalışkan, sanat için yaratıldığını içten içe hissettiğini, “Benim yolum bu, dedim. Bizi Yaratan’ın bir yöneticiliği var. Bir program içindeyiz ve bizi Yaratan ne olmamız gerektiyse öyle yaratmış. Bize düşen ise çalışmak ve sevmek. Bu ikisi muhakkak olmalı.” sözleriyle anlatıyor.

Geliyoruz akademiye başlamasına… Fındıklı’da bulunan şimdiki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, o dönemki adıyla İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne gelip sınavlar için tedarik edilmesi gerekenlerin listesini duvarda asılı duran panodan almış Etem Çalışkan. Tüm kırtasiye malzemelerini, civardaki bir kırtasiyeciden almış ancak tek bir malzeme eksik kalmış. Birkaç kırtasiyeciye daha sormuş, yine yok. Akademide kapının önünde birine “Efendim, yarın değil öteki gün sınava gireceğim, her şeyi buldum, bir tek şey kaldı, bulamadım.” diye sormuş. Adam hafifçe gülümseyip, “Gel benimle” demiş ve birlikte koridorlardan geçip, kapısında ‘Müdür Muavini’ yazan bir odaya girmişler. “Orada masada kumral bir genç oturuyordu. Beni getiren adam, ‘Kerim, bu genç bir şeyi bulamamış, sende vardır’ dedi. Bulamadığım şeyi söyledim, Kerim Bey de çekmeceyi açıp 4 tane sarı raptiye verdi. Bulamadığım şey raptiyeymiş meğer. Fransızca pünez yazılmış, ondan kimse bilmiyormuş.” diye konuşuyor gülerek.


Girdiği desen sınavından geçer not almış, ardından mülâkata gelmiş sıra. Mülâkata giren hocalardan biri, “Tanıdığın ressam var mı?” diye sormuş. Sonradan soruyu soran hocanın Bedri Rahmi Eyüboğlu olduğunu anlıyor Etem Çalışkan. Soruya, “Hayır bilmiyorum” diye cevap vermiş, biraz tedirgin bir biçimde. “Bilmiyorsan niye geldin?” demişler, o da “Ben buraya öğrenmeye geldim” cevabını vermiş. Mülâkattaki hocalar, bu cevabı beğenmiş olacaklar ki, bugün karşımızda akademiden başarıyla mezun olmuş, hatta akademinin en iyi hocalarından biriyle daha öğrenciyken çok güzel işlere imza atabilmiş bir sanatçı olarak karşımızda oturuyor.

Akademinin Yüksek Türk Süsleme Bölümü’ndeki ilk yılın ardından, ikinci sene branşlaşma için hangi atölye tercih etmesi gerekmiş o da afiş atölyesini seçmiş. Afiş atölyesine başladıktan sonra pünez için onu müdür muavinin odasına götüren kişinin, sonradan bütün hayatını etkileyecek, vefatına kadar yol arkadaşı olacak hocası Emin Barın olduğunu öğrenmiş.

Anıtkabir Yazılarında Göz Nuru Var

Afiş atölyesindeki ilk yılın sonunda yaz tatiline girileceği sırada Emin Hoca yazı birlikte geçirmeyi teklif etmiş. Afişe başladığından beri kendisiyle yakından ilgilenen Emin Hoca’nın bu önerisini, “Yazım güzel olduğu için Emin Hoca, derste sınıf arkadaşlarımın yazılarını kontrol etme görevini vermişti bana. Hoca bir gün dedi ki, ‘Etem yazın gitme, benim atölyemde kal.’ Zaten gittiğimiz yoktu.” diyor gülerek.

Okul tatile girince yurttan ayrılmış, Emin Hoca’nın Cağaloğlu’nda Narlıbahçe Sokak’taki yazı atölyesine taşınmış. Atölyenin üst katında çok da büyük olmayan, hocanın çalışma masasının olduğu bir odanın olduğunu, bir üst katında da terası camla kapatıp oluşturulan bir başka oda bulunduğunu anlatıyor usta sanatkâr. İşte dört tarafı cam olan bu teras katı onun deyim yerindeyse cenneti olmuş.  “Bir tarafı Haliç, bir tarafı Boğaz, bir tarafı Marmara… Karşımda Üsküdar, Kadıköy, Topkapı Sarayı, Sarayburnu… Böyle bir manzara içindeyim. O zamanlar İstanbul’da kış çetin geçerdi. Lapa lapa denir ya öyle yağardı kar. Nüfus daha 800 bin İstanbul’da. Soba yok, ısınma diye bir şey yok. Ama üşüdüğümü hiç hatırlamıyorum ben. Yazı başka güzel, kışı başka güzeldi.” diyor.


Şevkle çalışma biçimi, yeteneği ile bir talebe olarak Emin Barın’ın gönlünde kurduğu öyle sağlammış ki, daha atölyedeki ilk senesinde onu çok önemli bir görevle şereflendirmiş. Emin Hoca bir gün gelip, “Etem, yazın Anıtkabir’in kitabelerini yazmak bize kaldı” deyince şaşırmış elbet. “Hoca bana nasıl emanet ediyordu bu eseri? Anıtkabir gibi bir eser içinde yer alacak kitabenin yazımını güvenmek nasıl bir şeydir? Atölyesinin anahtarı bende, her şeyi bende, bu nasıl güvendir.” sözleriyle anlatıyor şaşkınlığını ve yanı sıra duyduğu gururu.

Yazı üzerine Almanya’da öğrenim gören Emin Barın, yazıyı kitabelerde de kâğıt üzerine uygulamada da ustaydı. Yazıdaki ustalığı, ona Anıtkabir’in yazılarını yazma işini getirmişti. Emin Barın Hoca, o yaz öğrencisi Etem Çalışkan ile Anıtkabir'in kitabeleri için çalışmış. Anıtkabir’deki iki kulenin içine yazılacak yazılar, Ankara’da yetkililerden oluşan bir heyet tarafından belirlendi, yazılar Emin Hoca’ya gönderilmiş. Kolları sıvayan Barın ve talebesi, yazılar için kartondan kalıplar hazırlamış günlerce.


Etem Çalışkan, bu karton kalıpları yan yana yapıştırarak metrelerce uzunluktaki yazıları yazmış. Hocasının kontrolünden geçen o yazıları Anıtkabir’e götürür, oradaki taş işçilerine teslim edermiş. “Sonrasında taş işçilerinin yaptığı işler ile götürdüğü yazıları kontrol ederdim. Sorumluluğum çok büyüktü ve bunun farkındaydım.” diyor Etem Çalışkan. Anıtkabir yazıları için hocasıyla birlikte hazırladıkları karton harf kalıplarını, hâlâ muhafaza ettiğini ifade ediyor ve ekliyor, “Aradan 60 küsur yıl geçti aradan. Zarfı açtığımda o zamanın kalemleri, kartonu, kâğıtları,  o atölyenin sinmiş olan kokusu geliyor. Birine söylesem, ‘Gelmiş geçmiş artık onları işe yaramıyor, çöpe at’ der. Ama bunlar beni besliyor.”

Bu sözlerinden, güzel yazının üstadı Etem Çalışkan’ın, emek verdiği her çalışmayla duygusal bir bağ kurduğunu anlıyoruz. 1983 yılında çalıştığı gazete için Ramazan armağanı olarak bir el yazması Kur’an-ı Kerim istenmiş Etem Hoca’dan. Yazımının 1,5 yıl sürdüğünü belirten sanatkâr, “Eski yazıya benzemiyor yeni yazıyla yazmak. Sorumluluğu yüksek bir işti, hata yapmamam lazımdı. Kur’an’ın son ayetlerine gelince, bir haftada yazamadım iki sayfayı. Çünkü 1,5 yıl gece gündüz birlikte olmuştum, bitirmek istemedim. Kaleme dokunuyorum, kalemdeki mürekkepten önce gözümden yaş geliyor. Sonunda toparladım kendimi ve tamamladım. Hep böyle oluyor, içine giriyorsun, ayrılma vakti gelince ayrılmak istemiyorsun.” diye konuşuyor. Ayrıca Mevlit, Yunus Emre Divanı ve Nutuk da Etem Çalışkan’ın kaleminden çıkan diğer eserler. Tümünün, Süleymaniye Kütüphanesi’nin el yazması bölümünde yer aldığını ifade ediyor usta sanatçı.

“Ne Param Var Pulum, Ben De Böyle Bir Kulum”

Usta sanatkâr, akademide öğrenciyken boş durmamış, bir yandan da harçlığını çıkarmak için çalışmış. Bir gün Yeni Sabah Gazetesi’nin kapısı açılmış önünde. Yaptığı iş, gazete patronu tarafından takdir görünce, hatırı sayılır bir maaş verilmiş kendisine. “Yokluk da, varlık da umurumda değildi. Yarın ne yiyeceğim diye hiç kaygı duymadım, hepsi kendiliğinden geldi. Para konuşmayı sevmiyorum ben. Para için yaşamak, yaşamak mı, değil. Tuval üzerindeki bir renk, bir çizgi benim için paradan daha önemlidir. Beni Yaratan’a güveniyorum, inanıyorum.” sözleriyle anlatıyor Etem Çalışkan, hayatının hiçbir döneminde parayı ana hedef olarak görmediğini. Onun için varsa yoksa çalışmak… “Ben çalışmayı ibadet olarak görüyorum.” diyor. Söylediğine göre, onun çalışkanlığı para için değil.


Hayatını sanata adayan güzel yazının ustası, öğrencilik yıllarında kapısından içeri adımını attığı basın sektöründe 50 yıl emek vermiş. O zamanlar teknik olarak büyük harfler olmadığından elle gazetenin manşetlerini de yazmış, illüstrasyon da çalışmış. Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin ilk grafik servislerini kurduğunu anlatan Çalışkan, gazetelerde yazı sanatını da resim sanatını da kullanmış. Grafik bahsine gelmişken, Türkiye’de grafik sanatının kurucusu ve reklamcılığın ilk büyük isimlerinden İhap Hulusi Gürey’i anmadan olmaz.

Hürriyet’te çalıştığı dönemde Etem Çalışkan’dan, Atatürk’ün 100. doğum günü münasebetiyle bir Atatürk takvimi istenmiş. Usta sanatkâr da, salt kendi Atatürk portreleri yerine, Atatürk portresi çalışan başka sanatçılardan da eser isteyelim, önerisini gazetenin Genel Müdürü Nezih Demirkent’e sunmuş ve önerisi kabul edilmiş. İhap Hulusi Görey’in de Atatürk portreleri olduğundan haberdar olan Etem Çalışkan, Görey’le komşu olan Emin Hoca vasıtasıyla grafik sanatının duayeni ile tanışmış. O günden sonra da dostlukları devam etmiş Türkiye’deki pek çok markanın simgesinde imzası olan Görey’le. İhap Hulusi Görey’in sanat yaşamı bir başka yazının konusu, biz bu yazının baş kişisine ve onun anlattıklarına kulak verelim.

Etem Çalışkan, 87 yıllık yaşamında çok güzel ve özel işlere imza atmış. Hepimizin ilkokul karnelerinden aşina olduğu Atatürk portresi ve imzası mesela… Usta sanatkâr, Milliyet Gazetesi’nde çalışırken, 10 Kasım münasebetiyle çizmiş o portreyi. “Bugüne kadar pek çok devlet adamının portresini çizdim. En kalıcısı, en akılda kalanı Atatürk portresi oldu. İmzaya gelince… Atatürk; Mustafa Kemal, Gazi Mustafa Kemal ve Atatürk diye üç farklı imza atmış. Ben bu imzalardan yola çıkarak ortak bir imza stilize ettim ve ilk defa bu portrenin altında kullandım.” diyor.




Atatürk’ün 100. doğum yıldönümü için altın ve gümüş olarak basılan hatıra paralarında da yine Etem Çalışkan imzası olduğunu belirtelim.

Yeteneği, çalışkan ve titiz kişiliği ona, yeteneğini gösterecek pek çok çalışma alanı açmış.  Dönemin Güzel Sanatlar Genel Müdürü Mehmet Özel, Etem Çalışkan’dan, Mimar Sinan’ın 400. doğum yıldönümü için dört afiş istemiş, son teslim tarihini söylemiş. Afişleri tamamlamak için gece gündüz çalıştığını anlatıyor üstat. İşi tamamlamış ve bir oh çekmiş. O afişler, ne yazık ki, günümüze gelebilmiş değil.

Afişlerin akıbetini bakın nasıl anlatıyor; “O zamanlar Levent’te Gazeteciler Sitesi’nde bahçeli, müstakil evim vardı. Tavan arasını atölye yaptım kendime. Derdim ki benim mezarımı buraya koyun. Nasıl olsa çalışırken öleceğim. (Gülüyor) Afişleri gece bitirdim. Guaj boya kurusun, sabah götürür teslim ederim dedim. Bir tekir vardı, evin bahçesinde merdiven altı bir yer bulur, orada gecesini geçirirdi. İçeri girmiş gizlice, afişlerin üzerine doğurmuş. Tatlı yavruların da bir şeyden haberi yok tabii, oraya buraya geziniyorlar. Gezindikçe afişleri kirletiyorlar. (Kahkahalar atıyor anlatırken) Telefon açacağım, Mehmet Bey diyecek ki, ‘Siz sanatçılar yalan uydurmayı huy haline getiriyorsunuz.’ Neticede de öyle dedi. Ve Mimar Sinan afişleri fotoğraflardan hazırlandı vakit olmadığından.” Afişleri teslim edip karşılığını alamayınca, atölyedeki divana sırt üstü uzanmış, düşünmüş. “Sonra kalktım, fırçayı çini mürekkebine batırdım, şunu yazdım duvara ‘Ne param var ne pulum, ben de böyle bir kulum.’ Kabullendim yani durumu, işi dervişliğe döktüm.”


Para, Etem Çalışkan’ın hayatının hiçbir döneminde temel amaç olmamış dile getirdiği üzere. Emin Barın’ın Narlıbahçe’deki atölyesinde kaldığı sıralarda bir gün Beyoğlu’nda tünele inip oradan atölyeye dönmeyi hesaplarken, Alman Kitabevi’ne girip orada bir Van Gogh kitabı görünce hesap şaşmış. Cebindeki tüm parayı kitaba verince, atölyeye kadar yürümek zorunda kaldığını anlatıyor ve ekliyor, “Tünelden aşağı yürüdüm, Galata Köprüsü’nü geçtim, yürüyerek Sirkeci yokuşunu tırmandım atölyeye geldim. Bundan daha güzel bir parasızlık olur mu? O nedenle benim için varsıllıkla yoksulluk derecelendirmesinde ben ‘yoksulluk varsılıyım.’ O kitap benim hemen elimin altında durur.”

Aradan üç yıl geçmiş, bu kez PTT Genel Müdürlüğü, 16 Türk devletini anlatan pullar çalışmasını istemiş ustadan. İşi tamamlayıp parasını almış. Tavandaki yazı vardı ya, işte onun altına bu defa da, “Hem param oldu, hem pulum, gene böyle bir kulum.” diye yazmış. “İki dizelik şiirimtrak bir şey oldu. Param da olsa, gene öyle bir kul olarak yaşıyorum, demek istedim.”

Kedi bu sefer çalışmasını sabote edememiş ama bir zaman sonra yeniden sahneye çıkmış. Etem Hoca’nın anlattığına göre aynı tekir, aradan bir süre geçtikten sonra, bir kış günü yine yavrularını dünyaya getirmek için güvenli bir yer ararken evin etrafında gezinmiş durmuş. Fakat bu kez kararlıymış, dışarıda besleyecek ama eve almayacak kediyi. “Her taraf kar içindeydi. Sabah kalktım, kapıyı bir açtım ki, ne göreyim; köpek kulübesinin dışında öyle duruyor. Baktım ki, yuvasını kediye vermiş, orada doğum yapmış hayvan. O an insanlığımdan utandım.” diyen Etem Hoca, evlerinin önündeki kulübede besledikleri o köpeğin, o gün ona ne büyük bir ders verdiğinin altını çiziyor.


‘Beşi Bir Yerdeler’in İlki

Nasıl ki bir yılın dört mevsimi varsa, sanatçının da sayısı belli olmayan mevsimleri olduğunu söylüyor güzel yazının üstadı. Kırmızılar, maviler, yeşiller, siyahlar ve diğer renkler bir yana, yazı bir yana olmuş usta sanatkârın mevsimlerinde. “Benim için her şeyden önce gelir” dediği yazıyı o kadar önemsiyor ki, yaşını sorduğunuzda, yazının icadından itibaren tarihlendiriyor doğum yılını. “5928 benim doğum tarihim. Çünkü insanlığın tarihinin, bilincin başlangıcı yazı.” diyor. Yeryüzünde kullanılan tüm alfabeler onun için önemli. “Yazı kutsal benim için. Hem Arap harfleriyle eski yazı, hem Latin harfleriyle yeni yazı, ikisi de Türk alfabesi. İkisi de kutsal. Japon yazısı, Çin yazısı az mı kutsal? Çinli kendi harleriyle Allah yazsa günaha mı girer? Elbette o da kutsal. İnancımızda da, hayatımızda da güzel bir sözü, güzel bir yazıyla yazdığımız zamanki etkisi çok başka. Şiir güzel bir besteyle nasıl keyifle dinleniyorsa, güzel bir yazıyla da öyle keyifle okunuyor.” diye konuşuyor güzel yazıya verdiği önemi anlatmak için.

Etem Çalışkan anlatıyor, biz de küçük bir çocuğun öğrenmeye olan açlığıyla, keyifle dinliyoruz anlattığı her bir kıymetli sözü. Öyle ya, karşımızda âdeta yaşayan bir tarih, usta bir sanatkâr, 87 yıllık bir büyük çınar oturuyor. Ağzından dökülen her bir kelime kıymetli bizim için.

Usta sanatçıyı anlatırken “Beşi bir yerdeler”e değinmemek olmaz. Beşi bir yerdeler, hocaların hocası Emin Barın’ın, günümüzün tanınmış sanatkârlarından oluşan son talebe halkasının adı. Ve elbette Etem Çalışkan da onlardan biri, kendi deyimiyle de ilki. Halkanın diğer isimleri ise İlhami Turan, İslam Seçen, Yılmaz Özbek ve Savaş Çevik… 1987 yılında aramızdan ayrılan Yılmaz Özbek hariç, halkanın tüm isimleri bugün halen Emin Hoca’nın izinden gidiyor.


‘Beşi bir yerdeler’ adının mimarının kendisi olduğunu söyleyen Etem Çalışkan, Emin Barın için “Eski yazının yenilikçisi, yeni yazının tek ve ilk hocası.” diyor. Hocanın çok değer verdiği, bu beş ismin birbirleriyle hep sevgi ve saygıyla davrandığını belirtiyor. Etem Çalışkan, Emin Hoca hayattayken her ayın ilk perşembesi hocanın atölyesinde yaptıkları toplantıların bugün halen devam ettiğini, grubun birbirinden kopmadığını ifade ediyor.

İSMEK’le Yedi Yıl

Söyleşimizin yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Etem Çalışkan’a, bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığı bir şey olup olmadığını soruyoruz. Etem Hoca, hayattaki bütün gerçeklerin hayallerin içinde olduğunu belirterek, kendisinin de olmasını hayal ettiği birtakım şeylerin elbette olduğunu ifade ediyor. Bakın gerçekleşmesini istediği şeylerden ikisi neymiş; El yapımı kâğıt atölyesi, bir de çivi yazısı atölyesi kurmak… “Çivi yazısı, insanlığın doğduğunun çizgisi. Benim için ayrı bir yeri var çivi yazısının. Tabletler üzerine çivi yazısıyla bazı sözleri, bazı buyrukları yazmak onları sergilemek, onları seramik olarak çalışmak istiyorum.” diye konuşuyor.

Hayallerinden bir tanesinin de, çalışmalarına ilham veren Karacaoğlan’la ilgili olduğunu anlatıyor Etem Hoca. “Karacaoğlan’ın doğduğu Adana Feke’nin Gökçeli Köyü'nden başlayarak, Mut’a kadar Toros dağlarının eteklerinde, Karacaoğlan’ın uğradığı yerlerde yol yapılması. Bazı yerlerinde duraklar olacak yolda. Yolun adı da ‘Karacaoğlan Sevda Yolu’ veya ‘Elif Yolu’ olacak. ("İncecikten bir kar yağar, tozar Elif Elif diye" mısraını okuyor Etem Çalışkan) Projelerini çizdik, ilgili yerlerde belediye başkanlarıyla konuştuk. Ama henüz bir şey çıkmadı.” diye anlatıyor hayalini.


“Dahası var hayallerimin diyor” usta sanatkâr. “Hayatımda bir de hiç hayal kurmadan gerçekleşen şeyler var. Nasıl akademi hayali kurmadıysam, Emin Hoca’nın hayatımdaki varlığı hayalini kurmamışsam İSMEK hayalini de kurmamıştım. Bu yıl İSMEK’te yedinci yılım. Şunu da belirtelim; İSMEK çok iyi bir hizmet veriyor, ama bu fırsatı iyi kullanmak gerekiyor. Hocalar bilinçli, öğrencilerin de bu bilinçte olmaları gerekiyor. İSMEK kuruluşunda kendierine çok güzel imkânlar sunuluyor. Gelen öğrencilerin başarısız olduğunu söylemiyorum elbette. Sergilerde çok güzel çalışmalarını görüyoruz. Ama ben istiyorum ki yüzde 100 olsun, daha azı olmasın. Emeğimizi başlarına kakmak için söylemiyorum elbette, helâl ediyoruz emeğimizi.”

Etem Hoca’yı dört buçuk saat boyunca hayli yorduk ama bizim için çok keyifli bir sohbet oldu. Daha anlatsın, biz de dinleyelim ve sizlerle paylaşalım isterdik, ancak malum yerimiz sınırlı. Bize vakit ayırdığı için kendisine teşekkür ediyor ve ayrılıyoruz yanından.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 21 İNDİR

Bu yazı 1800 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK