Türk İslam Sanatları

Gelenekli Sanatların Çok Yönlü Neferi

  • #


Yazı: Mine ÇAHA

Geleneksel Türk sanatının önemli isimlerinden Prof. Dr. Zeki Kuşoğlu, yetmiş iki yılı geride bırakmış bir isim. Osmanlı medeniyetinin unutulmaya yüz tutmuş sanatlarını öğrenmek, icra etmek ve kendinden sonraki kuşağa aktarmakla vazifedar görmüş kendini. Tezhipten hat sanatına, sedef kakmadan altın oymacılığa kadar birçok sanat alanında araştırması ve çok değerli eserleri bulunan Kuşoğlu’nu yakından tanımak, bu değerli isimin sohbetinden istifade etmek için kendisini ziyaret ettik.

Dört yaşında marangoz çıraklığına verilmiş Zeki Hoca. Ustası bir gün Zeki’nin eline eskiden pekmez ve balları saklamak için yapılan bir külek vermiş; “Git bunu iyice ıslat, öyle getir.” demiş. Ahşaptan yapılan bu kabın kolay şekil alması için ıslatılması gerekirmiş. Küçük Zeki de eline verilen külek ile marangozhaneye yakın kastelin yolunu tutmuş. Tabii burada kastel nedir, diye soracaksınız. Antep’in henüz evlere şehir şebeke suyu çekilmeden evvel yer altında oluşturulmuş tarihi yapılara bu isim veriliyormuş. Camilerin altından geçen su kanallarına yakın noktalarda yeraltına inşa edilen tuvalet, banyo ve abdest alma gibi bölümlerden oluşan bu yapılara bazen kadınlar; halılarını yıkamak, sıcak günlerde dinlenmek için gelirmiş. Velhasıl, çocuk Zeki’nin de niyeti elindeki küleği ıslatmakmış. Kastele varmış. Yaklaşık otuz kırk basamaktan oluşan merdivenden aşağıya inmiş. Şadırvana yaklaşmış; fakat ufacık bedeniyle şadırvana eğilirken birden suya düşüvermiş. Etraftakiler yardım edip ustasına götürmüşler tepeden tırnağa ıslanan küçük çırağı. “Ustam beni güneş alan bir yere çıkarıp, hadi sen burada biraz kuru demişti. Öylece kurudum orada. Benim sanat hayatım böyle başladı.” diyor gülerek.


Usta sanatkârın İstanbullu yıllarının altı yaşındayken başladığını öğreniyoruz. Aslında babası memleketinden ayrılmaya hiç gönüllü değilmiş. Fakat II. Dünya Savaşı sonrası iyice kötüleşen ekonomik kriz, Kuşoğlu ailesini de büyükşehre göç etmeye zorlamış. Bununla beraber annesi bir yandan oğlu burada tahsil göreceği için heyecanlıymış. Nitekim Zeki Hoca ailesini utandırmamış, okullu yıllarında hep dikkat çeken bir öğrenci olmuş. “Ortaokul ve lisede hocalarım elimin resime yatkınlığımı fark edince beni daha çok bu yönde cesaretlendirdiler.” diyor. Bir gün hocalarının yönlendirmesiyle yetenek sınavlarına girmek ve akademideki hocalarla tanışmak için Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi’ne gitmiş. Gitmiş gitmesine ama Mehmet Zeki, o yaşlarda henüz utangaç bir genç olduğu için okulun kapısından içeri giremeyip geri dönmüş. Daha sonra Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’na kayıt yaptıran bir arkadaşının tavsiyesi üzerine bugünkü adıyla Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi sınavlarına katıldığını ve ikinci olduğunu anlatıyor usta sanatkâr. Türk  Alman iş birliği ile açılan Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nun bir başka seçmelerine katılarak Almanya’ya gitmeye hak kazanmış. Dört yıl boyunca grafik eğitimi almak üzere Almanya’ya gönderilmiş. Almanya’da kaldığı yıllar boyunca bir şeyleri fark etmiş Kuşoğlu. “Buradaki ünlü müzeler ve kütüphanelerde hep ülkemden giden eserler, kendi medeniyetimin aksülamelleri mevcuttu. Ben bunları gördükten sonra kendi sanat geçmişimize yönelmek istedim.” diyor.

Koleksiyonerliğin Türkiye’de çok desteklenmediğinden, bu nedenle buradaki çok değerli eserlerin yurt dışına taşınmasından da yakınan Kuşoğlu, “Benim gözüm Topkapı Sarayı’nı üç kere dolduracak kadar eser gördü. Bunların üçte biri yurt dışına kaçırıldı; üçte birini müzeler ve koleksiyonerler muhafaza edebildi, diğer üçte biri ise eritildi yok edildi.” diyor.  Şu anda ülkede yaklaşık bin beş yüz koleksiyoner bulunduğunu söyleyen Kuşoğlu, bu eserlerin korunmasına katkı sağlamak adına teşvik edici bir kanun çıkarıldığı takdirde, bu rakamın bir haftada on katına katlanabileceğini savunuyor.

İdealim Bize Kendimizin Öğretilmesiydi

Klasik Türk sanatlarına adım atışının ne vesileyle gerçekleştiğini soruyoruz Zeki Hoca’ya. O günlerini şöyle anlatıyor: “Emin Barın’ın Çemberlitaş’ta bir cilt evi vardı. Geleneksel sanatlarla ilgilenen bir avuç dolusu insan, sayıları on iki kişiyi geçmiyordu. İlhami Turan Hocamın da yönlendirmesiyle Almanya dönüşünde o hocalarla tanıştım, toplantılara katıldım. Orada büyükler tartışırdı, biz dinlerdik.”


Süheyl Ünver, Rikkat Kunt, Muhsin Demironat, Uğur Derman gibi köprü isimlerin artık yavaş yavaş emeklilik noktasına gelmesi ve ardından onların yerine gelebilecek kimsenin olmayışı Kuşoğlu’nu bu alana daha da bağlamış.

Klasik sanatların hemen her alanı hakkında bilgi ve deneyim edinen, bununla birlikte hezarfen olarak anılan Kuşoğlu; eserlerinde ahşap, taş ve maden üzerine yoğunlaşmış. Bunun öncelikli sebebi ise sözünü ettiğimiz maddelerin dayanıklı malzemeler oluşu. Ecdadın çok sayıda eser üretmesine karşılık; İstanbul yangınları, deprem ve sellerin hepsini yok oluşunun sanat tarihimize ciddi zarar verdiğine değiniyor. “Eserlerimin kalıcı olması benim önceliğimdi.” diyor. Klasik Türk sanatlarından ilk olarak hangi alana ilgi duyduğunu sorunca anlatmaya başlıyor Zeki Hoca. Hafızasını yoklayarak hikâyenin bu kısmının 1974 yılına tekabül ettiğini ifade ediyor. Bir gün yine böyle bir toplantı sırasında Rikkat Kunt’a yanaşmış ve tezhip öğrenmek istediğini söylemiş. Rikkat Hanım bu duruma memnun olmuş. “Sağ olsun hocam, beni severdi çok da emek verdi.” diye ekliyor.

Başka bir gün Çiçek Derman’ın boynunda bir tuğra görmüş. Bunu kim yaptı diye sormuş. “Kapalıçarşı tarafında Nebih Bey, vardır o yapıyor” şeklinde cevap vermiş Derman. Adresi almış, yanına gitmiş. Ben de yapabilir miyim diye sormuş. “Oğlum bu çocuk oyuncağı mı?” diye paylamış Nebih Okyay Usta. Israr edince “Gel hadi!” demiş. Yanına giderken bir de kıl testeresi almış. Fakat anlamış ki, elindeki altın testeresi değil, ahşap testeresiymiş. Usta bu olmuyor, demiş Kuşoğlu. Sonra usta kendi altın testeresini göstermiş, ilk dersini almış orada. Ama peşini bırakmamış işin. “Annem rahmetli olmuştu o zaman, üç tane altın bileziği vardı. Onları erittim. Uğraştım, bir şeyler çıkardım. Usta da şaşırdı, oğlum sen bu işi yapabiliyorsun dedi.” şeklinde anlatıyor o günlerini. Klasik sanatlara ömrünü veren bir başka isim Prof. Uğur Derman onun için yazdığı bir önsözde “Altın ve pirinç plakadan kesip oyduğu hat sanatımızın güzide örneklerine bakıp da hayran kalmamak mümkün değil. Hani bu yazıların merhum hattatları da eserlerini böylesine mükemmel bir şekilde görseler; yüz bin defa aferin, diyerek kendisini alnından öperlerdi.” diyerek hayranlığını dile getiriyor.

Kuşoğlu sedefkârlık işini öğrenmek istediğinde yine Uğur Derman ile konuşmuş. Sedef kakmacılığı yapan ustaları sormuş. Nerses Semercioğlu’nu işaret etmiş Uğur Hoca da. Sohbetin bu noktasında Kuşoğlu bizim için “Sedefkârlık sanatını 20. yüzyılın ortalarına doğru getirmeye çalışan Vasıf Hoca’dan sonra son temsilci, 1982 yılında ebedi aleme göç eden Nerses Semercioğlu’dur.” diyerek bir parantez açıyor. Sonra devam ediyor. Nerses Bey’in dükkânına varınca, usta iyi karşılamış kendisini; fakat “Bu senin hocalığına benzemez” demiş. Ne kaybederim ki ustam, diye cevap vermiş Kuşoğlu. Bir müddet gidip geldikten sonra da, “Yoksa sen biliyordun da bizimle dalga mı geçiyordun.” diyerek taltif etmiş usta Kuşoğlu’nu. Prof. Dr. Muhsin Demironat ise Kuşoğlu’nun çalışmalarını gördükten sonra “Şayan-ı şükrandır ki Vasıf Hoca’dan sonra öldüğünü sandığım sedef kakmacılık sanatımız, çok yönlü kabiliyetleri olan bu gencin ellerinde yeniden hayat buldu.” demiş onun için.


Gümüş kakmacılığa başladığında da aynı hikâye vuku bulmuş. Kapalıçarşı’da bu işi iyi bilen biri Türk biri Ermeni asıllı iki usta varmış. Türk asıllı arkadaş kabul etmeyip, öğretmek istemeyince Kalcılar Hanı’ndaki Ermeni asıllı ustanın yanına üç ay boyunca gidip gelmiş Kuşoğlu. Bu sırada yaptığı işler üzerine araştırmalarına da devam ediyormuş. “Handakiler tamam makalesini yazdın ama bu çok kolay bir iş değil hocam” demişler. Çizimini kendi yaptığı eserlerin, burada da başarıyla gümüşe işlemiş.

Gelecek nesile aktarmak yükümlülüğüyle geleneksel sanatın birçoğuyla ilgilendiğini ifade eden Kuşoğlu, Türk Güzel Sanatları Üniversitesi kurmak gibi bir hayali olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Üniversitelerde bu bölümleri büyük uğraşlarla kurdurduk. Bu sanatları bilen insanlar ölüyor; yarın bu meslekleri diğer insanlara aktarmak gerekiyor. Bu nedenle istiyorum ama üniversitesini kurabilir miyiz, bilmiyorum.”

Geleneksel Türk Sanatına İlgi Arttı

Akademik camiayı anarken, “Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Ecdattan günümüze gelen, cumhuriyetle inkıtaya uğramış olan bu sanatlarımız hakkında bilgi sahibi değiller. Bu sebeple eksik kalıyoruz.” diyor usta sanatkâr. Kırk yıldır Kadıköy’de oturmasına rağmen buradaki insanların kendisinden haberdar olmayışına değiniyor. “Muhafazakâr olduğum için, buradaki insanlar sanatımla da ilgilenmiyorlar. Profesörlüğüm de bu yüzden yıllarca engellenmiştir.” diye ekliyor. Yaptığı eserlerin ülkesinden ziyade yurt dışında takdir gördüğünü ifade eden Kuşoğlu, “Osmanlı’nın münevveri sanatını bilir, korurdu. Böyle bir aydın zümresi yok burada.” sözleriyle üzüntüsünü belirtiyor.

Geleneksel sanatların bugün hak ettiği ilgiyi görüp görmediğini soruyoruz hocaya. Medrese usulüyle de olsa ilginin arttığını söylüyor. Ona göre geleneksel usul, usta-çırak ilişkisi her zaman daha değerli ve verimli. Fakat bunun yanında öğretilmesi gerekenler de olmalı. Bir hattat hat sanatı tarihini, medeniyet tarihini, kendi alanıyla ilgili sanat akımlarını, gelişim sürecini de bilmeli söz gelimi. “Bu kısımlar eksikse kabiliyetli bir insanın gelişimi eksik kalır. Bugünün sanatına da katkı sağlayamaz.” diyor.


2007’de kaybettiğimiz ünlü ressam Hasan Kavruk’tan dinlediği bir hikâyeyi aktarıyor bize akabinde. Hasan Kavruk, Paris’e gidip dünyaya ün salmış İspanyol ressam Pablo Picasso’nun atölyesine gitmiş ve kendisiyle tanışmış. Picasso’ya sizden ders alabilir miyim, diyerek öğrencisi olmak istediğini belirtmiş. Picasso, Kavruk’a hangi milletten olduğunu sorup Türk olduğunu öğrenince cevaben, “Sen yazılarını, minyatürlerini incelemeli, camilerini gezmelisin; biz de onlardan ilham alıyoruz.” demiş.

Sanatta Tutuculuğu Bir Kenara Bırakmalıyız

Eserlerinde ecdadın izlerini barındıran fakat üzerine yeni bir şeyler inşa etme amacı taşıyan Kuşoğlu, bir gün Rikkat Hanım’a geçmişte yangınların, depremlerin ve sellerin bütün kâğıt eserleri yok etmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirmiş. Bu yüzden eserlerini madenler üzerine yapacağını söylemiş. O günden sonra gümüş kakma eserlerin içerisine tezhip sanatını da işlemiş. Bu tercih biraz farklı gelince çevresinden biri Rikkat Kunt’a bir gün “Zeki tezhip yapmıyor ki!” denilmiş. Rikkat Kunt ise “Zeki ne yaptığını bilir, karışmayın.” cevabını vermiş.  Bu hikâyeden hareketle “Bizim iki türlü tutuculuğumuz var. Birincisi eskiye çok sadık kalarak benzerlerini üretmek ve yeniliğe karşı olmak. İkincisi ise eskiyi tamamen reddetmek.” diyor usta sanatkâr.



Yapılan eserlerde insanın hem kendi kültüründen hem bugününden bir şeyler katması gerektiğini düşünen Kuşoğlu, şöyle devam ediyor sözlerine: “Yaptığım işler ne zaman kültürümden, medeniyetimden izler taşısa, iltifat görmüştür. Çünkü bir anlamı vardır. Almanya’da büyük bir afiş müsabakasındaki birinciliğim böyle oldu. Jürideki profesör hocalardan biri, sen bize Doğu’nun sıcaklığını getirdin, demişti.”

Bununla birlikte büsbütün taklitçilikten uzak durulması gerektiğine bu fırsatta dikkat çekiyor. “Ne de olsa, taklit aslını yüceltir. Sizden bir şey koyamaz ortaya. Sizin imzanızı taşısa da diğer taklitleri arasında söner gider.” diyerek her fırsatta sanat eserinde özgünlüğün önemine vurgu yapıyor.


Bizdeki ecdadı takdir etme yaklaşımının taklitçiliğe vardığını savunan Kuşoğlu, çağdaş sanatın taklit etmekten farklı bir anlam taşıması gerektiğine, ancak bu şekilde özgün sanat eserlerinin vücuda gelebileceğine dikkat çekiyor ve akabinde şunları ekliyor: “Kendimizi tanımadığımız, üstün vasıflarımızı bilemediğimiz için Batı'ya yöneliyoruz. Onlara özeniyoruz, hayranlık duyuyoruz. Batılıları yeterince tanımadığımız için, onlar gibi olma yönündeki çalışmamızın sonucunda, ancak şekil olarak batılılaşıyoruz.”

Batı'da çıkan akımları öğrenip ülkeye taşımanın, yerinde saymaktan öteye gitmeyeceğinin altını çiziyor ısrarla ve şunları ekliyor: “Ben Topkapı’da açtığım her sergide en ücra köşelerine kadar gider gezerim. Arşivlerine girerim, daha önce neler yapıldığını incelerim. Bunun üzerine neler ekleyebilirim diye düşünürüm. Ecdadımın yaptıklarını görerek, çağın ihtiyaç ve zevklerini keşfederek yeni bir form üretmeye çalışırım. Çünkü ancak bu şekilde eserlerimle kalıcı olabilirim.”

Bununla birlikte Tanzimat'la başlayan ve Cumhuriyet'le büyük bir ağırlık kazanan reddi miras anlayışına da karşı çıkıyor Zeki Hoca. Osmanlı’nın son döneminde siyasetin, ekonomik sıkıntıların ve askeri başarısızlıkların faturasının medeniyetimize kesildiğini savunuyor. “Hep şunu söylerim biz neyi muhafaza edecektik neyi batıdan alacaktık. Bunun muhakemesini yapmadık.” diye ekliyor.

Aile Meslekleri Çok Önemli

Türkiye’nin kurtuluşunu aile mesleklerinde görüyor Kuşoğlu. “Bir doktor ölürse muayenehanesi kapanır, kitapları çöpe gider, alet edevatı hurdaya gider. Onun oğlu herhangi bir meslek seçerse, o da beş kalem daha yeniden kazanmak durumunda kalır. Her nesil birikimi çöpe atıyor. Aile meslekleri bu sebeple çok önemlidir.” diyor.


Kuşoğlu’nun kızı da nitekim meslek olarak resim sanatını seçmiş. Bunu işten döndüğünde hiçbir olumsuzluğu evine yansıtmamasına bağlıyor. Her mesleğin olumsuz yönleri olduğuna dikkat çeken Kuşoğlu, şöyle devam ediyor: “Herkes mesleğinin zorluklarından şikâyet ederse, çocuklar da bundan tabii olarak etkilenir. Ebeveynler buna dikkat etsin. Aile mesleklerini ziyan etmesinler.” Buradan sözü, en son eşi Sevinç ve kızı Aslıhan Kuşoğlu Öztürk ile birlikte açtığı Kuşoğlu ailesi karma sergilerine getiriyoruz. Kuşoğlu, ailesiyle birlikte en son beşincisi düzenlediği sergilere devam edeceğe benziyor. Aile sergilerinde genelde Kuşoğlu imzalı altın ve gümüş oyma, maden kesme, gravür, sedef kakma ve gümüş dövme eserler bulunuyor. Yine resim ile ilgilenen eşi Sevinç Hanım ve kızı Aslıhan Hanım’ın ise yağlı boya, guaj ve akrilikle yapılmış çalışmaları yer alıyor. Kuşoğlu sergilerini ailece açmanın vermiş olduğu memnuniyeti ifade ediyor; “Annesi babası doktor olan bir çocuk hiçbir şey yapmasa bile o kültür içerisine doğar, bu da onu yarı doktor yapar. Çocukların anne-babanın emeğiyle, birikimiyle beslenip onu ileri taşıması çok güzel bir şeydir.” diyor.

Biz bir meslekle uğraşırken kendimize eskiler gibi bir de sanat dalında geliştirmeyi kendimize yük sayıyoruz, bize ne öneriyorsunuz diye soruyorum. Hoca şu cevabı veriyor tebessüm ederek: “Tebdilimiz bozulunca her şeyimiz bozuluyor. Sabah namazına kalkarsan gün bir buçuk gün olur. Ondan sonra oturursun, okursun, tasarlarsın. Her şeye de bolca vaktin yeter işte o zaman.” Sohbet ederken saatin nasıl ilerlediğini fark edemesek de gitme vaktinin yaklaşmış olduğunu görüyoruz. Sohbetinden istifade edindiğimiz hocamıza teşekkür ederek ayrılıyoruz yanından.




Zeki Kuşoğlu Kimdir?

1943 yılında Gaziantep’te doğdu. 1949'da İstanbul'a yerleşti. 1964 yılında Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. Aynı yıl devlet bursu kazanıp, ihtisas için Almanya'ya gitti. 1965-1969 yılları arasında Hessen eyaleti Kassel Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde master yaptı. 1969 yılında ihtisasını tamamlayarak yurda döndü. Almanya ve Avrupa'nın çeşitli müze ve kütüphanelerinde yaptığı inceleme sonucu Türk - İslam ve doğu sanatlarına ilgi duydu. Yurda dönünce, dönemin hayatta olan bütün sanatkârlarıyla temasa geçip teorisinin yanında pratiğini de geliştirdi. Özellikle ahşap, taş ve maden sanatlarıyla ilgilendi. Onların klasik ve çağdaş yorumlarıyla sergiler açtı, makaleler ve kitaplar yazdı, konferanslar verdi. 1971 yılında göreve başladığı Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nden 2008 yılında emekli oldu. Bununla birlikte ulusal ve uluslararası kongrelerde 100'ün üzerinde tebliğ, bir o kadar konferans verdi. Yurtiçi ve yurtdışında 70'in üzerinde kişisel sergi açtı ve bir o kadar karma sergiye katıldı.

Kuşoğlu’nun yayınlanmış kitapları;

  • Mezar Taşlarında Hüve'l Baki, İstanbul, 1984
  • Dünkü Sanatımız Kültürümüz, İstanbul, 1994
  • Resimli Ansiklopedik Kuyumculuk Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1994
  • Sedefkâr / Altın Oymacı / Gümüş Kakmacı Mehmet Zeki Kuşoğlu, İstanbul, 1994
  • Osmanlı Kartvizitleri, İstanbul, 1996
  • Neler Söyledim, Neden Söyledim, İstanbul, 1997
  • Sözüm Bu Ülkeyi Sevenlere, İstanbul, 1998
  • Tılsımdan Takıya, İstanbul, 1998
  • Düşünmek Bizden Irak, İstanbul, 2005
  • Gelenekten Geleceğe Köprü İnsanlar, 2006
  • Resimli Ansiklopedik Kuyumculuk ve Maden Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 2006
  • Türk Okçuluğu ve Sultan Mahmut'un Ok Günlüğü, İstanbul, 2006
  • Osmanlı Arması, 2008
  • Osmanlı Mühürleri, 2008
  • Osmanlı Medeniyetinde 33 Kadim Sanat, 2010
 

İSMEK El Sanatları Dergisi 21 İNDİR

Bu yazı 1209 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK