Makale

Kent, Medeniyet ve Birlikte Yaşama Tecrübesi

  • #


Yazı: Prof. Dr. Bekir KARLIĞA

Kentler, canlı bir organizmaya benzerler. Doğarlar, büyürler, gelişirler ve ölürler. Ölüp de bir daha hayata dönemeyen kentler olduğu gibi, yeniden dirilen ve ölümsüzlüğe doğru koşan kentler de vardır. Kent vardır, canlı ölüler gibidir, artık hayatiyetini yitirmiştir. Kentler vardır, kutsallıklarıyla metafizik âlemin kapılarını önümüze açarlar. Kâbe gibi, Kudüs gibi. Kentler vardır daima canlı, şen, cıvıl cıvıldır, güzellikleriyle gözleri kamaştırıp durur ve cilveli bir dişi gibi herkesin ilgisini üzerine çekerler. İstanbul gibi, Roma gibi, Paris gibi.

Nasıl canlı bir organizma ruh-beden ikilisinden oluşuyorsa, kentlerin de fiziki konumlarının yanında, onun kadar, hatta bazen ondan da önemli ruhi yapıları bulunmaktadır. Elbette ki evler, çarşılar, pazarlar, binalar, sokaklar, caddeler kentin maddi yapısını oluşturan önemli birimlerdir. Ama bunları her zaman yeniden yapmak, değişik biçimlerde ve farklı stillerde inşa etmek veya şekillendirmek mümkündür.

Kentleri asıl kent yapan, ona kendi kimliğini kazandıran, ana rengini veren, temel özelliğini sağlayan ve onu özgün kılan unsur ise kentlerin ruhudur. Bir kenti, katı cansız bir madde yığını olmaktan çıkarıp, bir sembol, bir gaye ve hedef haline getiren husus onun taşıdığı ruhi ve manevi zenginliktir. O ruh, o kente adeta kendi mührünü vurur, kendi rengini verir. Onu köşe taşı yapan ve tarihin ana aktörlerinden biri haline dönüştüren şey de işte bu ruhtur. Siz, bu ruhu, bir kelimede, bir seste, bir nağmede, bir renkte, bir taşta, bir ağaçta, bir evde, bir çatıda, bir sokakta, bir mevsimde görüp yakalayabilirsiniz. Ama onu kaybedecek olursanız yeniden meydana getirmek hemen hemen imkânsız gibidir. Zira bu ruh, asırlar boyu akıp gelen, süzülüp berraklaşan, yoğrulup şekillenen sürekli bir oluşun mahsulüdür.


Nasıl biz kendi ruhumuza elimizle dokunamıyor ve şöyledir ya da değildir diye somut bir varlığı gösterir gibi gösterip tanımlayamıyorsak, kentlerin ruhunu da gözle görülebilir ve elle dokunulabilir şekilde ortaya koyup müşahhas olarak gösteremiyoruz. Ruhumuzun önemini, en çok onu kaybettiğimizde her şeyimizi kaybettiğimizi görünce fark ediyoruz. O zaman da biz var olmadığımızdan o kaybın acısını biz değil, bizden sonrakiler çekiyor. Hem de bazen çok ağır bedeller ödeyerek çekmek zorunda kalıyorlar. Onu aramaya koyulduklarında da artık çoktan iş işten geçmiş olduğu için yeni bir ruh bulununcaya kadar bu arayış devam edip gidiyor. Çoğu kez yeni bir ruh bulunamadığı için yeni bir yaşam fırsatı da doğmuyor. Tarihin sayfalarında acı tatlı büyük anılar bırakmış olan anlı şanlı kentler, bir de bakıyorsunuz ki ölü bir ören yeri haline gelivermiş.

Kente bu ruhu veren, bu havayı sağlayan ana güç ise o kenti kuran, ya da o kenti yönlendiren iradenin bağlı bulunduğu değerler manzumesidir. Bu değerlerin arkasında saklı bulunan dünya görüşü, hayat felsefesi ve varlık telakkisidir. Belirli bir değerler sistemi olmadan, süreklilik arz eden bir oluşumu gerçekleştirmek ya da yeni bir kent kurmak asla mümkün değildir.

Bu değerler manzumesi, sahip bulunduğu bütünlük, özgünlük, evrensellik, gerçekçilik ölçüsünde ve onunla mütenasip bir dinamizm ve canlılık getirir kente. Bu sayede o değerler manzumesi çevrede, insanda, eşyada hayat bulur. İnsanların davranışlarına, alışkanlıklarına, giyim kuşamlarına, düşüp kalkmalarına, yeme içmelerine tıpkı hava ve koku gibi sızıp sirayet eder. O kente bir yandan o kent olma özelliğini verir, bir yandan da kentlilik bilincinin oluşmasını sağlar. Bu ise bizi bir medeniyet bilincine götürür.

Yer seçiminden tutun da kentsel plan ve projelere kadar her şey, belirli bir düşünceyi ve felsefi yaklaşımı yansıtır. Böyle bir yaklaşımla kurulmayan ve böyle bir plan ve proje olmadan kendiliğinden oluşan kentlere, gerçek anlamda kent demek mümkün değildir. Halkımızın bulduğu güzel bir deyişle gecekondular yığınıdır. Plansız projesiz, hedefsiz gayesiz oluşmuş kentler, zamana karşı direnemezler. En küçük bir saldırı veya bir doğal afet, onları yerle bir eder, yok edip gider.

Diğer taraftan salt maddi yapılar da bir kenti gerçek anlamda kent yapmaz. Ufkumuzu karartan, gök yüzünü bize dar eden, heyula gibi bizi ezercesine üstümüze abanıp duran, gök delenlerin gölgesindeki, güneş ışıklarından yoksun loş sokaklar, trafik keşmekeşinden karşıdan karşıya geçilmesi güç geometrik bulvarlar, insan mahşeri halindeki alışveriş merkezlerinin oluşturduğu çağdaş megapollerden tarihe nelerin kalacağını kestirmek hemen hemen imkânsız gibidir. Çağdaş uygarlık gibi metafizik temelleri yıkılmış, ruhu yok edilmiş, post modern yaklaşımların simgesi halinde beton yığınlarıyla doldurulmuş modern kentler, içinde yaşayan insanlara ne denli huzur ve kentlilik bilinci verecektir kestiremeyiz.


İmparatorluk döneminde başkentin sakinleri vatandaşları İstanbullu olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırırlardı. İstanbullu olanlara “şehrî” yani kentli, İstanbullu olmayanlara da genel olarak “taşralı” derlerdi. İmparatorluğun İstanbul’un dışındaki vilayet ve kasabaları da kendi çevrelerini böyle tanımlamaya özen gösterirlerdi. Hatta zaman zaman başkente giriş çıkışların sıkı kontrol altına alma isteklerinin ağır bastığı, bu amaçla Çekmece ve Bostancı köprülerinin başına zabıtalar dikildiği ve kimlik kontrolünde sonra şehre giriş çıkışlara izin verildiği de görülmektedir. Bazı dönemlerde kimi olumsuz algılamaları içinde taşıyor olsa da böyle bir kentlilik bilinci, zaman içerisinde farklı bir medeniyet algısının gelişip yaygınlaşmasına da sebep olur.

Bilindiği gibi, dilimizde kullandığımız medeniyet kelimesi Arapça “Medine” kelimesinden türetilmiştir. Medine kent anlamına gelir. Peygamber kenti demek olan “Medinetü’n-Nebi” teriminden alınmıştır. İslam öncesi dönemde Medine kentinin adı Yesrib idi. Hicret’ten sonra Peygamber kenti anlamına “Medinetü’n-Nebi” dendi ve Medeni kelimesi de buradan türetildi. Böylece İslam Peygamberi’nin Hicret’ten sonra yalnız yeni bir kent kurmakla kalmadığına, aynı zamanda yeni bir uygarlık da kurmuş olduğuna vurgu yapıldı. Belki de bununla, Medineli olmanın, kentli olmayı, medeni olmayı zorunlu kılacağına vurgu yapılmak istenmiştir.

Kelimenin Batı dillerindeki karşılığı “Civilisation”dur. Bu kelime Latince kökenli olup kent, site anlamına gelen Civitas’tan türetilmiştir. Şerhli demek olan, sivil kelimesi de buradan gelir. Civilisation kentleşmiş, medenileşmiş anlamlarına gelmektedir. Bu kelime Batı dillerine ancak 18. yüzyılda geçmiştir. Dilimize ise yine oradan ve yaklaşık bir asır sonra 19. yüzyılda girmiştir. Ondan önce biz medeni kelimesi yerine daha çok “umran” veya “hadari” kelimesini kullanırdık. Medeninin karşılığı bedevi, göçebe manasında, yerleşik ise hadari manasındadır. Modern Arapçada da Civilizasyon karşılığı olarak “Hadâra” kelimesi kullanılır.

Kur’ân-ı Kerîm’de kent kavramını ifade etmek üzere dört ayrı terim kullanılır. Bunlardan birisi 5 kez tekrarlanan ve çevre yerleşimlerle birlikte ana kenti içine alan “Mısr” kelimesidir. 11 kez tekrarlanan “Beled” terimi ise içinde yaşayanlarla karşılıklı etkileşim içinde bulunan yerleşim birimlerini ifade eder. 17 kez tekrarlandığını gördüğümüz “Medîne” kelimesi ise ilginç bir şekilde itaat ve bağımlılık anlamına gelen “Dîn” kelimesi ve borç anlamına gelen “Deyn” kelimesiyle aynı kökten türetilmiştir. Bu da bizi ister istemez belirli bir düzeni, plan ve programı, bağımlılık ve yükümlülüğü bulunan yerleşim birimi kavramına götürmektedir. Bu kavram, kentlilik ruhu ile medeniyet şuuru arasındaki ayrılmaz bağı gösterir. Bu nedenle olmalıdır ki Kur’ân-ı Kerîm, medeniyet şuuru ile kentlilik ruhu arasındaki bağıntıya özellikle dikkat çekmekte, kentliliğin ve medeniyetin bazı ortak ve temel niteliklerine vurgu yapmaktadır.

Buna göre bir kent, her şeyden önce güvenli olmalıdır. Bunu “el-Beledü’l-emîn” şeklinde ifade eder. Emin beldelerin en üst örneği olarak da Mekke’yi gösterir. Bu kentin yeryüzünün en güvenli yeri olması için -en azından haram aylar denen belirli zamanlarda- bitkisinin koparılmasını, hayvanının öldürülmesini ve insanlarının rahatsız edilmesini yasaklamıştır. Güven, huzuru getirir, huzur ise istikrarı. İhramlı iken bu şuurun zirve noktaya çıktığını hemen fark edersiniz. Çünkü yeryüzünün biricik güven adası olma özelliğini taşıyan bu emin beldede ihramlı iken bir yaprak koparsanız, bir dal kesseniz, bir haşereye bassanız; kısacası kâinatın en değerli mahsulü olan canlı bir varlığa zarar verseniz hemen ağır bir bedel ödemek durumunda kalırsınız. Bu yaklaşım mümin ruhlarda hem hayatın büyük değerini ve varoluşun derin anlamını öğreten bir şuur hassasiyetinin oluşmasını sağlar, hem de bu şuur hassasiyetini sürekli kılar.


İkinci olarak, bir kent, güvenlikli olduğu kadar rahat ve güzel olmalıdır. Bunu da “Beldetün Tayyibetün” şeklinde ifade eder. Bu nedenle kentin sakinlerini rahatlatıcı biçimde planlanması ve estetik olarak güzel kavramının ön gördüğü özellikleri taşıması gerekir. Bu özellikleri taşımayan kentleri de “ölü kentler”, “yıkık kentler”, “zalim kentler”, “azgın kentler” ve “müsrif kentler” olarak niteler.

Bu temel prensipten hareketle yola çıkan ünlü İslam düşünürü Fârâbî’ye göre, insanın biricik amacı mutlu olmaktır. Mutlu bireyler, mutlu toplumlarda gelişme imkânı bulurlar. Toplumları, yetkin ve yetkin olmayan diye ikiye ayıran ünlü düşünür, yetkin toplum yapısının ilk örneği olarak kenti gösterir ve ideal kentin erdemli kent olduğunu bildirir. Erdemli kentin ana özelliğinin akılcı bir düzenlemeye ve planlamaya sahip olmasıdır. Kargaşa ve düzensizlik, hem erdemin, hem de kentliliğin tabiatına aykırıdır. Nasıl evrende Yaratıcıdan yaratılanlara doğru bir tertip ve düzen varsa; düzen de doğal olarak uyumu ve birliği gerektiriyorsa, kentlerde de düzen, uyum ve birlik olmalıdır. Bunlar aynı zamanda medeniyetin de olmazsa olmaz şartlarıdır.

Medeniyet, insanlık ile beraber gelişmiş evrensel bir olgu; bütün toplumların bütün kültürlerin bütün dinlerin ortak katılımı ile meydana gelen bir ortak yapı, bir sentez, bir bileşimdir. Medeniyetleri, sürekli akmakta olan bir ırmağa; insanlığın ortak eseri olan evrensel uygarlık birikimini de okyanuslara benzetebiliriz. Dağlardan, inen ve toprağın altından kaynayan suları ırmaklara taşıyan dereler ise kültürlere benzerler. Öyleyse kültürler birleşerek medeniyetleri meydana getirirler. Medeniyetler birleşerek ortak evrensel insanlık mirasını oluştururlar. Her toplum, her kültür medeniyet üretebilir. Zaten medeniyet kuracak seviyeye gelmemiş kültürler, kalıcı bir varlık gösteremezler.

Her medeniyet aynı zamanda kendi kentini de kurar ve ona kendi ruhunu verir. Dolayısıyla o kentte yaşayanlar, bu bilince sahip olarak yaşarlar. Bu bilinç kaybolduğu zaman kent, ruhunu kaybetmiş olur. Bu ise kentler açısından bir felaket olduğu kadar, o kentte yaşayan insanlar açısından da bir felakettir.

Bütün olumsuz gelişmelere rağmen bu anlayışın zirvesini de İstanbul, temsil etmektedir. Doğu-batı, kuzey-güney istikametindeki kara ve suyollarının kesiştiği noktada iki kıtayı birbirine bağlayan ve dünyanın iki büyük medeniyetine ev sahipliği yapmış olan bu güzel kent, aslında medeniyetler arası buluşma, uyum ahenk ve ittifakın en güzel ve canlı örneğidir.

Faklı dinlerden, milliyetlerden, kültürlerden ve anlayışlardan insanların birlikte ve bir arada yaşayabilmesi ve önemli sorunlar meydana getirmeden uzun bir süre bu birlikteliğin devam edebilmesi, elbette ki tesadüfler yoluyla kendiliğinden gerçekleşebilecek basit bir olay değildir. Bunun toplumsal, tarihsel, dinsel ve felsefî bir arka planının bulunması gerektiği gibi, bu yapının devam etmesini sağlayan reel ve rasyonel bir sistematiğinin de geliştirilmiş olması icap eder. Bunun için öncelikle doğayı ve insanı merkeze alan bir dünya görüşü geliştirilmeli, böylece doğanın hepimize bahşedilmiş bir nimet olduğu ve onu korumamız gerektiği fikri yaygınlaştırılmalıdır. Bütün insanlığın aynı kökten geldiği ve kardeş olduğu, tarih içerisinde insanoğlunun üretip ortaya koyduğu evrensel değerlerin, her kes tarafından paylaşılıp savunulması gerektiğini kabul eden bir varlık ve hayat tasarımı zihinlere ve ruhlara nakşedilmeli ve bu tasarım eylemlere ve davranışlara yansıtılmalıdır. Şüphesiz ki bunların, kişilerin ve topluluklarına hayatına yansıması, onların kültürlerinin bir parçası haline dönüşebilmesi uzun zaman alır ve çok yoğun bir çabayı gerektirir.


İslâm, “Ebedî Risâlet” anlayışıyla, kendinden önce geçen bütün dinleri ilâhî hakikatin bir parçası olarak kabul edip onların getirdikleri temel değerleri kendi değeri saymış; “Ezelî Hikmet” yaklaşımıyla, kadîm kültürlerin ve uygarlıkların birikimlerini, tereddüt etmeksizin alıp içselleştirmiş; “İlâhî Adalet” ilkesiyle, bütün varlığı kuşatan bir dünya görüşü tesis etmiş; “Küresel medeniyet” perspektifiyle de bütün varolanları kuşatan bir uygarlık modeli oluşturmaya çalışmıştır.

Son asırlardaki bazı kırılmaları bir kenara bırakacak olursak bu temel prensiplerden hareketle Müslümanlar, Hz. Peygamber’in: “Bütün insanlar, Adem’in soyundan gelmiştir, Adem ise topraktan yaratılmıştır” buyruğunu esas alarak, insani birliği ön plana çıkarmaya çalışmışlardır. Hz. Ali’nin Malik İbn Eşter’e yazdığı mektubunda belirttiği: “Bütün insanlar, sizin ya fıtratta kardeşlerinizidir ya da dinde kardeşlerinizdir” temel esprisini hayata geçirerek evrensel bir insanlık modeli oluşturmaya gayret etmişlerdir. Ve İran’ın büyük düşünürü Sa’dî’nin: “Tüm insanlar, bir vücudun organları gibidirler” deyişiyle, bizim Yûnus’un: “Yaratılanı hoş gör, Yaratan’dan ötürü” deyişinde ifadesini bulan farklı dinden, ırktan, kültürden ve çevreden insanların birlikte ve bir arada yaşamalarını bir hayat felsefesi haline getirmişlerdir.

Bu bağlamda geçmişten günümüze İslam dünyası bu anlayışın ve tecrübenin toplumun katmanlarına yayılarak bir kültür haline dönüşmesinde çok önemli adımlar atmış ve başarılı örnekler sergilemiştir. Bu örneklerin ortaya konduğu mekanların başında da güzel İstanbul ve onun şirin ilçesi Beyoğlu başta gelmektedir.

Geçmişte Bağdat, Kurtuba, Sicilya, bu anlayışın mükemmel biçimde yeşerdiği merkezler olmuştu. Günümüzde ise İstanbul, Antakya, Urfa, Mardin dünyamızda artık zor görülen bu anlayışın en canlı biçimde yaşandığı merkezlerin başında gelmektedir.

İspanya'da, sekiz yüz yıla yakın İslâm egemenliği döneminde Arabistan’dan Endülüs'e göç etmiş Müslümanlar ile, Araplaşmış Müslüman İspanyollar ve büyük ölçüde Yahûdî ve Hristiyan topluluklar barış içinde bir arada yaşamaya devam etmişlerdi. İspanya'nın yeniden zaptından "Reconquiste" sonra bile burada uzun zaman Arapça resmî dil olarak kalmıştı. Hatta o günlerde Toledo’da dört veya beş dilin konuşulduğu bilinmektedir: Okumuş kişilerin kullandığı fasîh Arapça, yöneticiler tarafından devlet dâirelerinde kullanılan resmî Arapça, dinî âyinlerde ve resmî yazışmalarda kullanılan edebî Latince, halkın kendi arasında kullandığı ve bilâhere mahallî dillerin temelini teşkîl edecek olan Roman dilleri. Hemen hemen her Toledolunun Arapça ve Roman dillerini bildiği sanılmaktadır.  Toledo, 1085 yılında VI. Alphonso tarafından zaptedildiğinde kentte yaşamakta olan müslümanlardan büyük bir kısmı öteki Müslüman bölgelere hicret etmişse de azımsanmayacak bir bölümü de burada kalmaya devâm etmişti.

1125-1152 yılları arasında Toledo Başpiskoposu (Archeveque-Adchidiacre) olan Raymond de Sauvetat (Raimundus) Papa II. Sylvestre'in açtığı çığırdan yürüyerek, müslümanların elinde bir ilim ve kültür merkezi haline gelmiş bulunan Toladeo’da yaşamakta olan Yahudi, Hristiyan ve Müslüman bilginlerden yararlanrak İslâm bilim ve düşüncesine ait eserlerin Arapçadan Latince’ye tercüme edilmesi için önayak oldu. Hattâ bazı araştırıcılar, onun Abbâsîler devrinde Bağdat'ta kurulmuş olan Beytu'l-Hikme'yi (veya Dâru'l-Hikmet) andıran bir tercüme okulu (College de Traducteur-Toledo School) kurduğunu söylerler.  Toledo'da yapılan tercümeler, hemen Chartres’daki Katedral Okulu'na ulaştırılıyor ve böylece bütün Hristiyan âleminin yararlanması sağlanıyordu.




Aynı örnek yaklaşımı Sicilya'da da görmekteyiz. Ünlü coğrafyacı el-İdrîsî'nin: "Rûmiyye'nin imâmı, Hristiyan dininin koruyucusu, büyük kral Rucâr el-Mu'tezzu bi'l-lâh" diye tanıttığı II. Roger, ünlü seyyâh İbn Cübeyr tarafından müslüman hükümdârlara benzetilen II. William ve Francesco Gabrieli'nin Arapçayı anlayıp konuşacak kadar bildiğini, çocukluğunda Palermo'de bir Müslüman kadıdan dersler aldığını ve bir Sicilya’lı Müslümandan mantık okuduğunu bildirdiği  İmparator II. Frederic dönemleri bu karşılıklı diyaloğun ve anlayışın sergilendiği devirlerdir. Bu hükümdâr Haçlı savaşlarının bir kan gölüne çevirdiği Ortadoğu'yu Eyyûbî hükümdârı el-Melikü’l-Kâmil ile anlaşarak barış içerisinde kutsal mekânları teslîm almasını bilmiş ve sarayında geniş imkânlar sağladığı ünlü mütercim Michel Scot başta olmak üzere pek çok bilim adamına, İslâm bilim ve düşüncesine ait birçok eseri Arapçadan Latinceye tercüme ettirmişti.

Dünyanın muhtelif bölgesindeki bilginlere sorular da yönelten bu büyük devlet adamı, “el-Mesâîlü's-Sıkaliyye” veya “el-Ecvibetü's-Sıkaliyye” diye şöhret bulan bir dizi eserin yazılmasına neden olmuştur ki bunlardan en önemlisi İspanya'nın Mürcie kentinde doğup yetişmiş bulunan ünlü İslâm düşünürü İbn Seb'în'in kaleme almış olduğu muazzam eserdir.

Abbâs oğullarının iktidarında, bir yandan Bizans ile savaşlar devam ederken, bir yandan da Müslümanlarla samimî işbirliği içerisine giren Hristiyanlar, Antik kültürün İslâm dünyasına aktarılmasında görev almışlar ve yeni kurulmakta olan İslâm medeniyetinin filizlenip boy salmasına katkıda bulunmuşlardır.

Türklerin Anadolu’ya gelişleriyle birlikte, başlangıçta Hristiyan-Müslüman çatışması hızlanırken, daha sonra çatışmanın yerini karşılıklı işbirliği ve ortaklık almıştır. Bu durum her iki medeniyetin mensuplarına eşsiz bir barış, hoşgörü ve bir arada yaşama tecrübesi kazandırmıştır. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının topraklarında Ermenîler, Süryânîler, Rûmlar, Sırplar, Habeşliler, Kıptîler, Ya’kûbîler, Bogomviller, Bulgarlar, Romenler, Macarlar, Gürcüler uzun asırlar birlikte yaşamanın güzel örneklerini vermişlerdir. Hattâ Osmanlı sultaları, kendilerini: “Müslümanların ve Hristiyanların sultânı, Anadolu’nun ve bil-cümle diyâr-ı Rûm’un (yanı Ortodoks dünyasının) hükümdârı” olarak ilan etmişler ve böylece söz konusu bölgede asırlar süren bir barış paktı kurmayı başarmışlardır.

Fatih Sultân Mehmed’in Ortodoks azınlığa karşı gösterdiği eşsiz müsâmaha, II. Bâyezîd’in İspanyol Yahûdîlerini kabulde gösterdiği âlîcenâplık ve Türk halkının uzun asırlar boyunca yirminin üzerinde dili konuşan, yirminin üzerinde farklı din ve mezhebe mensup değişik ırklardan insanlarla barış içinde bir arada yaşama tecrübesi yarının dünyası için büyük önem ifade etmektedir.


Eğer Fatih’in özel gayreti olmasaydı belki de bugün Ortodoksluktan söz etmek mümkün olmazdı. Zira Katolik dünyası, daha başından beri diğer Hristiyan mezheplerini kendi içinde eritmek ve mensuplarını ortadan kaldırmak istiyordu. Bizans’ın önde gelen din ve devlet adamları, Vatikan’ın bu niyetini çok iyi biliyor ve bu sebeple Katoliklerin uyruğu altına girmektense Türklerin egemenliği altına girmeyi tercih ediyorlardı. Nitekim Notaras’a izafe edilen: “Kardinal başlığını görmektense Türk sarığını görmeyi tercih ederim” ifadesi, bu açıdan bakıldığında çok anlamlıdır.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinin ertesi günü öğleden sonra bu kente girerek doğrudan Ayasofya’ya gitmiş, orada iki rekat şükür namazı kıldıktan sonra kentin imar edilmesi ve dağılan Ortodoks birliğinin yeniden kurulması için gerekli çalışmaları başlatmıştır.

Bu bağlamda Ortodoks Kilisesi’nin en kutsal makamı olan Patrikhâne’yi ortadan kaldırmak yerine, ona her türlü devlet baskısından uzak bir konum sağlamış ve İmparatorluk hudutları dâhilinde yaşayan Hristiyan toplulukların kendi ruhânî liderlerini kendilerinin seçme hakkını vermiştir. Bu çerçevede Rum Ortodoks Kilisesi’nin, Roma Katolik Kilisesi’nin otoritesi altına girmesini istemeyen Gennadius’un Patrik seçilmesini sağlamıştır.

Şu halde Müslüman Türk egemenliği, kadîm Hristiyanlığın en büyük temsilcisi olan Ortodoks geleneğini ortadan kaldırmak yerine, onu güçlendirerek özgün biçimde günümüze taşımada önemli bir misyon üstlenmiştir.

Diğer taraftan Hz. Peygamber’in ön gördüğü ve hayata geçirmeye çalıştığı hoş görü ve birlikte yaşama tecrübesinin ilk örneklerinden birisi bu kentte ve Beyoğlu çevresinde yaşanmıştır. Çünkü İslâm-Bizans ilişkilerinin ilk dönemlerdeki sert çatışma ortamının ardından karşılıklı ilişkiler döneminin başladığı, bu çerçevede Bizans’ın başkenti olan Konstantinopolis’te bir Müslüman kolonisi oluştuğu ve bunların dinî gereksinimlerini karşılamak üzere bir mabedin inşasına izin verildiği tarihi kaynaklar tarafından bildirilmektedir. Böylece ilk kez Müslümanlar, Müslüman olmayan bir bölgede azınlık olarak yaşama gerçeği ile yüz yüze gelmişler ve kısa zamanda bunun hukûki statüsünü de oluşturmaya çalışmışlardır.

Öte yandan 1492 sürgünü ile birlikte İspanya’dan kovulan Yahudilerin büyük bir bölümü İstanbul’a gelerek bu bölgeye yerleştiği gibi, aynı şekilde gelen önemli bir Müslüman topluluk da Galata ve çevresine yerleşmiştir. Belki de onlar, Şam Ümeyye ve Kurtuba Ulu Camii’nin mimarisini örnek alarak Arap Camii’ni yeniden inşa etmişlerdi.

Bu iki tecrübe çok önemlidir. Çünkü Konstantîniyye fethedilerek İstanbul -hatta zaman zaman İslambol- şekline dönüştükten sonra da, Müslüman bir ülkede Müslüman olmayan azınlıkların özgürce kendi dinî gelenek ve göreneklerini yaşamalarına geniş ölçüde imkân sağlayan uygulamalar burada şekillenmiştir. Bu da Beyoğlu’nu, hoşgörü ve birlikte yaşama tecrübesinin en güzel örneklerinden birisinin hayata geçirildiği bir merkez haline getirmiştir. Bu gelenek günümüze kadar kesintiye uğramadan sürüp gelmiş ve Pera’nın daha sonraki kozmopolit yapısının oluşmasında çok etkili olmuştur.

İslam, “Ehl-i Kitap olarak nitelediği Yahudi ve Hristiyanlara karşı farklı bir yaklaşım sergilemiştir. Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Kitap ile çatışmak yerine "ortak bir sözde (Allah'ın birliği) birleşmek “gerektiğini ısrarla vurgular.

Ehl-i Kitabın arasında Hz. Muhammed’in ön gördüğü temel ilkeleri benimseyenler ve yaşayanların bulunduğunu , dolayısıyla Müslümanların Ehl-i Kitap ile ilişkilerinde aşırılıkları bir kenara bırakmaları gerektiğini ve onlarla tartışırken iyi ve güzel biçimde tartışmaları icap ettiğini bildirir. Yahudiler arasında da doğru yolu kabûl eden bir topluluk bulunmakla birlikte  Ehl-i Kitap içerisinde Müslümanlara en çok dostluk besleyenlerin yine de Hristiyanlar olduğu vurgulanır.


Hz. Muhammed de, hayatı boyunca düşmanca tavır içine girmedikleri sürece Ehl-i Kitap ile iyi davranmayı prensip haline getirmiştir. Özellikle de İbrâhîmî geleneğin yaşayan son temsilcisi olarak kabul ettiği Hristiyanlarla iyi geçinmenin yollarını aramış ve onlarla dostluklar tesis etmeye çalışmıştır. Önce Habeşistân kralı (Necaşi) ile ilişki kurmuş, sonra çevredeki Hristiyan topluluklarla ve özellikle Monofizist Hristiyanlarla temasa geçmiştir. Bizans ile gelişen soğuk ilişkilerde onlarla bağdaşık olan Kureyşli müşriklerin tahrîki önemli rol oynamıştır. Başlangıçta sıcak çatışmalarla karşı karşıya gelen bu iki uygarlığın mensupları, bir süre sonra birbirini daha yakından tanıma ve bir arada yaşamanın sırlarını âdetâ keşfetmişlerdir.

İslâm hukûku, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında genel hak ve hürriyetler bakımından ayırım gözetilmemesini ve bu hususta çok titiz davranılmasını emreder. Bu konuda çok tipik bir örneği, İslam dünyasında yetişen en büyük İslâm hukûku bilginlerinden Türk asıllı meşhur fakîh Ebubekir es-Serahsî’nin (öl. 1090) 30 ciltlik « el-Mebsût » isimli eserinde görüyoruz. Buna göre, İmâm A’zam Ebu Hânîfe’den sonra Hanefî mezhebinin en büyük imâmı sayılan ve Abbâsî devletinde baş kadı olarak görev yapmış bulunan İmâm Ebû Yûsuf, ölüm döşeğinde iken, adâlet hayatı boyunca pişman olduğu bir uygulamadan rahatsızlık duyar ve Tanrı’ya yakararak bağışlanma diler. Sonra İmâm Ebû Yûsuf şöyle devam ediyor: “Bir Hristiyan vatandaş, Halîfe’yi (Hârûn er-Reşîd) dava etmişti. İkisini de mahkemeye çağırdım, ancak, Halîfe’yi yakınımda bir yere oturttum, Hristiyan vatandaş ise Halîfe’nin gerisinde daha uzak bir yerde oturuyordu. İkisi arasında tam bir eşitlik sağlayamadım. Bundan dolayı çok üzgünüm, Allah’tan mağfiret dilerim.”

İmâm Ebû Yûsuf’un başka dinden olanlara karşı gösterdiği bu samimî duyarlığı, farklı boyutlarda da olsa, Müslümanlar iktidârı ellerinde bulundurdukları zamanlarda -olağanüstü durumlar müstesnâ- hep göstermeye çalışmışlardır.

Söz gelimi, Endülüs Müslümanlarının İspanya’dan kovulması veya dinlerini terke mecbur bırakılması hâdisesi karşısında heyecana kapılan kimi Osmanlı yöneticileri dönemin hükümdarı Yavuz Sultân Selîm’den imparatorluk hudutları içerisinde yaşayan gayri müslimlere benzer bir uygulama yapmasını isterler. Sultanın bu yaklaşıma sıcak bakması üzerine, devrin Şeyhu’l-İslâm’ı Zenbilli Ali Efendi’den bu konuda bir fetva ister. Bu değerli bilgin, söz konusu uygulamanın İslâm’a aykırı olduğunu, bir topluluğa kızarak başka bir topluluğa ceza vermenin adalet ilkesiyle bağdaşmayacağını ifade eder. İstediği fetvayı alamayan I. Selim de bu uygulamadan vazgeçer. Böylece geniş İmparatorluk hudutları içinde yaşayan gayri müslim nüfus İspanya’da yaşanan faciaya benzer bir facia yaşamaktan kurtulur.


Batı’nın ise uzun tarihi boyunca, farklı din inanç ve kültürden insanların birlikte yaşamları konusunda pek başarılı tecrübeleri bulunmadığı gibi; toptan yok etme, ya da plânlı asimilasyonlarla kültürel azınlıkları bağrından atıp temizleme yolunda zengin tecrübeleri vardır. Aslında bu, Batı’nın Roma’dan devraldığı bir mîrâstır. Roma, nasıl ilk Hristiyanları aç aslanların ağzına atarak bu dinin yayılmasına engel olmak istemişse, Batı da Hristiyanlığı kabul ettikten sonra aynı geleneği sürdürerek başka kültürden insanlara hayat hakkı tanımamıştır. Reconquista (İspanya’nın yeniden zaptı) harekâtından sonra bu anlayış daha da yaygınlaşarak kıtada Hristiyan olmayanlara yaşama fırsatı vermeme noktasına gelmiştir.

Nitekim Fransa’nın Narbonne kenti arşivinin 155. sayfasında yer alan bir belge de, o yüz yıllarda Batı’nın hoşgörüden ne denli uzaklarda bulunduğunun açık göstergesidir: “1612 yılı Nisan ayında Fransa'nın Narbonne kentinde şiddetli bir kuraklık baş gösterir. Bu kuraklığın sebebini araştıran kent meclisi, bunun nedeninin o sıralarda İspanya'dan kovulan küçük bir Müslüman grubun kent yakınlarına gelip yerleşmesi olduğu sonucuna vararak bu göçmenleri deniz yoluyla kentten  uzaklaştırma karârı alır.

Doğrusu Batı’daki bu fanatizm, yalnız Hristiyan olmayanlar için değil, aynı zamanda farklı Hristiyan mezheplerine mensup olanlar için de geçerlidir. Söz gelimi 1572 yılı, 23 Ağustos’u 24 Ağustos’a bağlayan gece, Paris’te gerçekleşen “Saint Barthelemy Katliamı”nda 3 bin Protestan katledilmişti. Daha sonra Fransa’nın değişik bölgelerine yayılan bu insan avı, yaklaşık üç ay süresince bütün dehşetiyle devam edip gitmişti. Ve bu olaylar neticesinde yaklaşık 250 bin Protestan, Fransa’yı terk edip kaçmak mecburiyetinde kalmıştı. Ve 1562-1598 yılları arasında Avrupa’da tam sekiz büyük din savaşı yaşanmıştı. 1598 yılında, Kral IV. Henri tarafından yayınlanan “Nantes Fermanı” ile bu kardeş katliamına son verilmek istendi. Fanatik Katolikler IV. Henri’yi öldürmek için tam on kez suikast tertip ettiler. Nihayet bu fermanı yayınladıktan kısa bir süre sonra düzenlenen on birinci suikastta hayatını kaybetti.

Batı, ancak on dokuzuncu yüzyılda sömürgelerinden gelen yabancılar ve bu yüz yılın ikinci yarısından itibaren de göçmen işçiler aracılığıyla birlikte yaşama tecrübesini öğrenmeye başlamışsa da bu konuda sağlıklı deneyimlerden geçtiği söylenemez.

1) James Kritzeck, Peter the Venerable and İslam, 52. 2) J. F. Rivera Racio, La iglesia de Toledo en el siglo XII, I, 46, Rome-1966. 3) A. C. Crombie, Avicenna's İnfluence on the Medieval Scientific Tradition (Avicenna Scientist and Philosopher, a Millienary Symposium içinde), 87; Charles Homer Haskins, Study in the History of the Mediaeval Science, 12; James Kritzeck, Peter the Venerable and İslam, 53 Etienne Gilson, La Philosophie au Moyen Age, 377; P. Duhem, Systemes du Monde., III, 177. 4) el-İdrîsî, Nuzhetu'l-Muştâk, V., I, P., 4. 5) Francesco Gabrieli,Fréderic II et la Culture Musulmane (Diogéne, V., XXIV, p., 4, Paris-1958. 6) İbn Seb'în, el-Ecvibetü's-Sikaliyye, ed., M. Şerefeddîn, İstanbul-1939. 7) Kur’ân-ı Kerîm, Al-i İmrân Sûresi, Ayet, 64. 8) Kur’ân-ı Kerîm, Al-i Şmrân Sûresi, Ayet, 109. 9) Kur’ân-ı Kerîm, el-Ankebût Sûresi, Ayet, 46. 10) Kur’ân-ı Kerîm, el-A’râf Sûresi, Ayet, 159. 11) Kur’ân-ı Kerîm, el-Mâide Sûresi, Ayet, 82-83. 12) İmâm Serahsî, el-Mebsût, XVI, 61, Kâhire-Tarihsiz 13) Philippe Sénac, bu ka¬râr'ın eski Fransızca ile yazılmış metnini neşretmiştir. (Philip Sénac, L’İmage de l’autre, 7; Bekir Karlığa, İslâm düşüncesi’nin Batı düşüncesi’ne etkileri, 91.

İSMEK El Sanatları Dergisi 21 İNDİR

Bu yazı 1213 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK