Şehir Rehberi

Kudüs'ün Hazineleri Bizi Çağırıyor!

  • #


Yazı: Ömer VEFA

Beni benden alan, belki de beni bana geri veren bir Kudüs ziyaretinin ardından karmakarışık duygular içerisindeydim. Yüreğimin en derinliklerinden bir ses; “Yaz kardeşim, kalemine Kudüs gücü gelsin!” diyordu. Belki de Kudüs’ü 81 yaşında görebilen yüreği gibi dili de pak olan “Kudüs Şairi” nden ilham alıyordu. Uzun süre duymazdan geldim bu sesi. Kolay iş değildi, cesaret edemedim bir türlü. Bütün dünyanın sırtını çevirdiği bir coğrafyada, insan onurunu taşıyan her yüreğin isyan edeceği hazin trajedi halen yaşanmaya devam ediyordu. Modern dünya ve bizler olup bitenleri adeta görmezden geliyorduk. Hangi yüzle Kudüs’ü yazacaktım ki? Yazdan kalma bir Aralık günü içimdeki ses beni cesaretlendirdi...

Kudüs kadim bir hikâye. Kahramanlarına destan yazdıran, destanlara gizem salan, yeni çağın silahlarını çöpe atan, inanmış yüreklerin en büyük hazine olduğunu ortaya koyan, yaklaştıkça insanı içine alan, okudukça bitmeyen, yaşandıkça uzayan bir hikaye.Etrafı mübarek kılınan bir beldede, ekmeğine kan bulaşan çocukların, sefalete mahkum edilen bir halkın yitik umutlarının hikâyesi…


Bu hikâye okuyanı çarpıyor. Önce içini daraltıyor, isyan ettiriyor, sonra da boyunun ölçüsünü gösteriyor; ya sindirip ehlileştiriyor, unutmuş gibi yaptırtıyor ya da bütün bunlarla yüzleşebilirse insanı bir Kudüs sevdalısı haline getiriyor. Yüreklerinde Kudüs’ü bir kol saati gibi taşıyanların gözü ondan başkasını görmez oluyor. Kudüs’e ayarlı idrakler onsuz boşa geçen vakitlere yanıyor.

Bu öyle bir hikâye ki ne başı belli ne de sonu. Bizden çok önceleri başladı ve görünen o ki bizden çok sonraları da devam edecek. Dekor aynı dekor, fakat figüranlar değiştikçe bu hikâyede her şey değişiyor. Bu hikayede griye yer yok; her şey ya siyah ya da beyaz. Bu hikâyenin çocukları bazen kahraman oluyor, bazen de modern zamanların illüzyonları ile terörist.  Aynı sokakta bazıları gül bahçelerinde dolaşırken bazıları da utanç soluyor. Zeytin Dağı’ndan Kudüs’ü seyrederken zeytin ağaçlarının hışırtısı kimine sevda türküleri fısıldıyor, kimine ise en hazin ağıtları.

İffet şehri Kudüs, koynundaki zenginlikleri herkese açmıyor.  Gözyaşları tükeninceye kadar ağlayıp, kandiller sönünceye dek namaz kılan nicelerini bile kolayca geri çeviriyor kapısından. Tıpkı kendi gibi iffetli olmalarını bekliyor onlardan. Nasibin neyse, gönül heyben ne kadar duru ve ne kadar büyükse o kadarını alıyorsun Kudüs’ten. Ya bir turist oluyorsun, bol bol resim çekip sokak arşınlayan, dönüşte eşe dosta verecek hediyelik eşya kovalayan. Ya da bir mecnun oluyorsun, hasret ve suçluluk gözyaşlarıyla suladığın o sokakların taşına toprağına vurulup kalan.


Kudüs bazen bir yar oluyor, bazense bir ana. Etrafını saran surları kimi zaman bir hapishane oluyor insana, kimi zaman da cennetinin sınır taşları. Cennet ve cinnetin bu kadar iç içe olduğu başka bir mekan var mıdır bilinmez. O daracık sokakları arşınladıkça insanın attığı bütün adımlar kendine varıyor. Biraz hüzün, biraz suçluluk duygusu, en çok da isyan sarıyor insanı.

Kudüs Çok mu Uzak?

Kudüs’ü uzak zannederiz, öyle belletilmiştir zihinlerimize. Oysa İstanbul’dan çıkan bir araç 11,5 saatte Hatay’a, oradan da 6,5 saat sonra toplam 18 saatte Kudüs’e varabilir. Ülkemizin sınırları içerisinde 18 saatte ulaşamadığımız o kadar çok vatan toprağı varken, Filistin’i uzak bir diyar olarak görmek en iyi niyetli bir yorumla çok büyük bir yanılsama olsa gerek. Nitekim uçağımızın yaklaşık iki saatte Ürdün’ün başkenti Amman’a inmesinin ardından, bir saat sürmeyen bir otobüs yolculuğuyla 88 kilometrelik yolu kat ederek Kudüs’e ulaşmıştık.

Kudüs, Filistin topraklarının tam ortası sayılabilecek bir noktada 35. Doğu boylamı ile 31. Kuzey enlemi üzerinde, Akdeniz kıyılarının 35-52 kilometre doğusunda,  Lut Gölü'ne 24 kilometre mesafede yer alıyor.


Kendisi Küçük, Fakat Tarihi Çok Büyük Bir Şehir

Şehrin merkezini teşkil eden Doğu Kudüs (Eski Kudüs) , 144 dönümlük alanı ve 19.331 kilometre olan yüzölçümü ile, kendisi küçük, fakat geçmişi çok büyük bir şehir. Bugünkü bilgilerimize göre farklı rivayetler olmakla birlikte Kudüs’ün geçmişinin milattan 12 bin yıl öncesine kadar uzandığı belirtiliyor. Onu değerli kılan sadece dünyanın en eski şehirlerinden biri olması değil. Kudüs, semavi kökenli üç din tarafından da kutsal sayılan tek şehir. Hepimizin bildiği üzere İslam’ın ilk kıblesi olan Kudüs, aynı zamanda Hz. Muhammed’in (SAV) miraca yükseldiği şehir. Kudüs’ün kendisinin ve etrafının mübarek kılındığı Kur’an-ı Kerim’de gayet açık bir şekilde belirtiliyor. Sahih kabul edilen hadisler uyarınca Mescid-i Aksa’da kılınan bir rekat namaza beş yüz rekat sevap verildiği kabul ediliyor. Yolu Kudüs’ten geçen, adını bildiğimiz peygamberler arasında Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Yâkup,  Hz. Yûsuf, Hz. Dâvud, Hz. Süleyman, Hz. Mûsâ, Hz. Hârun, Hz. Îsâ ve elbette Hz. Muhammed Mustafa (SAV) yer alıyor. Yahudiler Hz. Davud’un Milattan Önce Kudüs’ü Birleşik İsrail Krallığı’nın başkenti olarak inşa ettiğine ve oğlu Hz. Süleyman’ın ilk mabedi Kudüs’te kurduğuna inanıyor. Hristiyanlar ise Hz. İsa’nın bu şehirde çarmıha gerilmesinin ardından burada defnedildiğini düşünüyor ve Kudüs’ü kutsal hac mekânlarından biri olarak kabul ediyor. Bu kutsallık anlayışı Kudüs’ü tarihte en fazla yakılıp yıkılan, uğruna savaşlar gerçekleştirilen şehirlerden biri yaptı. Kaynakların belirttiğine göre uzun tarihi boyunca Kudüs, coğrafi açıdan savunmaya müsait bir konumda olmasına rağmen, iki defa neredeyse yok edildi, 23 kez işgale uğradı, yaşadığı 52 saldırının ardından 44 defa ele geçirilip tekrar kurtarıldı. Bulunduğu bölgeye göre yüksekte sayılabilecek bir tepenin üzerinde kurulmuş olan Kudüs’ü doğu, batı ve güneyden üç vadi kuşatarak doğal bir savunma hattı oluşturuyor. Nitekim tarih boyunca Kudüs’e bütün saldırılar şehrin açık tek yönü olan kuzeyden gerçekleşmiş.


Hz. Ömer’in Emaneti Şehir

Kudüs’ün İslam ile tanışması Hz. Ömer döneminde olur. İsrâ hadisesinin gerçekleşmesi ile Mescid-i Aksa Müslümanların ilgisini üzerine çeker ve İslam ordusu Ubeyde Bin Cerrah’ın komutasında şehri kuşatır. Patrik Sophronios’un şehrin anahtarını bizzat Hz. Ömer’in kendisine vermek istemesi üzerine Hz. Ömer (RA) Kudüs’e gelir. Hicri 17, Miladi 638 yılında şehri teslim alarak, İlya olan şehrin adını Kudüs’e çevirir. Hz. Ömer’in Kudüs’ü devralması ve Hristiyanlara verdiği emanname, destansı bir hal alarak yüzyıllardır anlatılagelmiştir. Bu emannemeye göre şehirde yaşayan bütün Hristiyanlar, akdin hükümlerine riayet ettikleri müddetçe, can, mal ve ibadet güvenliği açısından Müslümanların teminatı altında yaşayacaklardı.

Şehrin teslim alınmasından sonra Hz. Ömer, Patriğin daveti ile Kıyamet Kilisesi’ni gezerken namaz vakti girdiğinde kilisede namaz kılabileceği söylense de kendisinden sonra gelecek Müslümanların orayı mescid yapmasından endişelendiği için bunu kabul etmez. Gerçekten de daha sonra Müslümanlar onun biraz ilerde namaz kıldığı yere Mescid-i Ömer adıyla bir mescid inşa ederler.


Bölgede ilk inşa edilen ibadethanenin MÖ 586 yılında Babillilerce tahrip edildiği belirtilir. MÖ 516 yılında yapımı tamamlanan ikinci ibadethane ise MS 70'de Romalılar tarafından yıkılır. Hz. Ömer (RA), fetihten sonra çok uzun yıllardan beri bakımsızlıktan virane haline gelmiş Beytü’l Makdis’i temizletir, Muallak Taşı'nın bulunduğu Harem-üs Şerif'in üzerine bir mescit yaptırır.

Emeviler döneminde Abdülmelik b. Mervan tarafından İslam mimarisinin en güzel ve en farklı örneklerinden birisi olan Kubbet'üs-Sahra inşa edilir. Hicrî 66 (M 686) yılında başlanan cami inşaatı Hicrî 72 (M 692) tarihinde bitirilir.  Reca b. Hayve Kindi ve Yezid Selam isimli iki Filistinli mühendis kendilerine ayrılan 100 bin dinarlık payı kabul etmeyince eritilen para ile kubbe altınla kaplanır.

Abbasiler döneminde yaşanan bir deprem neticesinde kısmen yıkılan Mescid-i Aksâ, yaklaşık on yıl sonra Ebû Câfer Mansur döneminde yeniden yapıldıysa da yeni bir depremle tekrar yıkılır. Hicrî 158 (M 774) tarihinde Halife Mehdi döneminde 80 metre uzunluğunda, 55 metre genişliğinde ve 7 kapılı olarak günümüze ulaşan son haliyle yeniden inşa edilir.

Uğruna  Haçlı Seferleri Düzenlenen Şehir

Emevilerin Hicrî 132 (M 749) yılında yıkılmasının ardından Kudüs, sırasıyla Abbasiler, Akşitler, Fatımiler, Selçuklular ve 88 yıllık haçlılar döneminden sonra tekrar Fatımiler tarafından yönetilir. Hz. Ömer’in (RA) Hicrî 16 (M 36) yılında fethettiği Kudüs, Hicrî 492 (M 1099) yılında Frenklerin gelişine kadar 477 yıl boyunca Müslümanların elinde kalır.
Batı dünyası Kudüs’ün yeniden Müslümanların elinden alınması için dokuz haçlı seferi düzenler. Papa’nın teşvikiyle yola çıkan 600 bin kişilik haçlı ordusu 1099 yılında Kudüs’e girdiğinde 70 bin Müslümanı katleder ve şehri bir hafta boyunca yağmalar. O kadar büyük bir kıyım yaşanır ki, dökülen Müslüman kanından nehirlerin oluştuğu, kimi yerlerde bu kanın haçlıların atlarının eğerlerine kadar ulaştığı rivayet edilir. Bazı tarihçiler yaşananların katliam boyutuna vardığını ve çok ağır insanlık suçlarının işlendiğini belirtir. Mescid-i Aksâ ahıra, Kubbet'üs-Sahra ise kiliseye dönüştürülür. Haçlılar şehrin demografik yapısını değiştirmek için Müslümanların yerine Suriyeli Hristiyanları, Yahudilerin yerine de Latinleri yerleştirir.

Oysa Selahaddin Eyyubî, 1187 yılında Hittin Savaşı ile Kudüs’ü ele geçirdiğinde Hristiyanlara şehri terk edebilmeleri için kırk günlük bir süre tanıyacaktır. Ömrü boyunca Kudüs’ü kurtarmaktan başka bir şey düşünmeyen Nureddin Zengi’nin yapımı beş yıl süren minberini Mescid-i Aksâ’ya yerleştirebilmek de ona nasip olur. Kudretli hükümdar Selahaddin Eyyubi’nin vefatıyla iktidar mücadeleleri yaşanmaya başlanır  ve Kudüs tekrar haçlıların eline geçer. Hicrî  643 (M 1246) yılında Mısır hakimi Necmeddin Eyyub tarafından geri alınan Kudüs, Yahudi işgaline kadar Müslümanların elinde kalır. Eyyubilerin ardından Memluklüler şehre altın çağını yaşatır.


Kudüs’te 1516’dan 1918 yılına kadar Osmanlı dönemi yaşanır. Yavuz Sultan Selim 1516’da Mercidabık Zaferi ile Memlüklüler’den Kudüs’ü devralır. Kudüs tarihinde Osmanlı dönemi en az Selahaddin’i Eyyubi ve Memlüklüler kadar önemli bir dönem olarak görülür. 1516’dan 1918 yılında İngilizlerin işgaline kadar devam eden ve 400 yılı aşan bu dönemde Osmanlılar tarafından şehre çok büyük hizmetler yapılır. Mescid’i Aksa ve Kubbet’üs Sahra onarılır, üç yüz yıl boyunca yıkık olan surları yeniden inşa edilir, şehrin su problemi çözülür çeşmeler, sebiller, tekkeler, külliyeler, yollar, çarşılar inşa edilir, modern şehir altyapısı kurularak şehir canlandırılır.

Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle Kudüs, 09 Aralık 1917 tarihinde İngilizlerin eline geçer. 14 Mayıs 1948 tarihinde İngilizler Kudüs’ü İsrail’e bırakır. O tarihten bugüne kadar yaşananlar ise az çok hepimizce malum…


İşgal, Tarihi Tersine Döndürmeye Yetecek mi?

Bilindiği üzere; 1948 Arap-İsrail Savaşı’nın ardından Batı Kudüs İsrail tarafından işgal edilmiş, 1967 yılında gerçekleşen Altı Gün Savaşı’nın ardından Doğu Kudüs de aynı akıbete uğramıştı. Günümüzde, uluslararası toplum son işgali kabul etmeyerek Doğu Kudüs’ü, İsrail işgali altında olan Filistin sınırı olarak tanımlamakta, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak görmediği için şehirde elçilik bulundurmamakta.  Buna rağmen İsrail son yıllarda bölgede önemli ölçüdeki toprağa işgal yoluyla el koyarak, sürekli yeni yerleşim alanları açmış, demografik yapıyı değiştirmeye çalışmış, bunda da bir ölçüde başarılı olmuştur. İşgal edilemeyen topraklar ise yüksek bedeller ödenerek satın alınmaya çalışılmıştır. Ağlama Duvarı karşısındaki iki katlı vîrâne bir yapıyı satması için maddi durumu hiç de iyi olmayan bir Filistinliye 22 milyon dolar teklif edilmiştir. Her ne kadar bu teklif geri çevrilse de kabul edilen teklif sayısı hiç de az değildir. Şehrin halen 800 bin civarında nüfusu bulunmaktadır. Bir zamanlar 500 bini bulan Müslüman nüfusun, yoğun baskı ve yıldırma politikalarının yanında, yaşam şartlarındaki zorluklar nedeniyle günümüzde 200 binlerin altına düştüğü belirtilmektedir. Filistinli bir Müslüman için Kudüs’te yaşam şartları maddi açıdan oldukça ağırdır. Aynı işi yapan bir Filistinli ile İsraillinin gelir farkı üç katına çıkmakta, ürün ve hizmet maliyetleri açısından da Müslüman halk aleyhine büyük adaletsizlikler bulunmaktadır. Müslümanlara tecrid uygulanarak şehre giriş çıkışlar zorlaştırılmıştır. Yaklaşık 3,5 kilometre mesafenin ötesinde yaşayan Filistinliler Mescid’i Aksa’yı ancak Cuma günü ve de izin belgesi alarak görebilmektedir. Barış Duvarı adıyla inşa edilen utanç duvarı ile Müslümanlar Kudüs’ten tecrid edilmektedir. Bütün bu zor şartlara rağmen, Kudüs’teki Müslüman varlığını yok etmek çok da kolay gözükmemektedir.


Yaşayan Şehir Kudüs!

Kudüs’ü ilk defa görenlerin çoğu karşılarında sıradan bir toprak parçasının olmadığını hemen fark eder. Kudüs tıpkı Mekke-Medine gibi adeta canlı bir şehirdir ve misafirleri ile gönül bağı kurarak onları ağırlamaktadır. Yüzyıllardır kendisine uzanan onca ele rağmen Kudüs dimdik ayaktadır ve çağlara meydan okumaktadır. Bu duygu, tarihte olduğu gibi bugün de Müslümanları Kudüs’e hizmet etmeye, her şeylerini ona adamaya çağırmaktadır. Kudüs onlar için anadır, candır, canandır. Neredeyse hiçbir şeyleri olmayan Filistinlilerin en önemli varlıkları olan canlarını Kudüs’ü korumak için hiç tereddüt etmeden feda etmelerini başka türlü açıklamak mümkün değildir.

Onu görmek, ona hizmet etmek bir nasip işidir ve herkese kısmet olmamaktadır. Rivayete göre Kanuni birkaç gece üst üste rüyasında aslanlar görür. Rüyayı tevil edenler, aslanın Kudüs’ün sembolü olduğunu ve şehrin kendisine sitem ettiğini söylerler. Bunu üzerine Kanuni, şehrin imar edilerek, etrafının surlarla çevrilmesini, rüyasında gördüğü aslanların da şehrin giriş kapılarından birine yerleştirilmesini emreder. Yüksekliği 11-12 metre arasında olan ve 4 bin 32 metreyi bulan surlar beş yılda bitirilir ve söz konusu aslanlar şehrin 11 giriş kapısından birisinin üzerine yerleştirilir. Eski Kudüs’e gelen biri bugün 7'si açık olan bu kapıların birinden geçmek zorunda.


Yeryüzünün En Zengin Hazineleri Kudüs’te

Kudüs’ün kapıları sadece sıradan bir şehre değil, her karışı buram buram tarih kokan, insanlığın en kıymetli hazinelerine açılıyor. Saymakla bitmeyecek olan Kudüs’ün hazineleri arasında; Mescid-i Aksâ, Kubbet’üs-Sahra, Muallak Taşı, Burak Mescidi, Ağlama Duvarı,  Kıyamet (Kutsal Mezar) Kilisesi, Hz. Ömer Camii, Zeytin Dağı, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Davud, Hz. Yusuf  ve Hz. Musa (AS) kabirleri, Selman’ı Farisi Hazretleri ve Rabia’tül Adeviyye’nin kabri bulunuyor.  Bazı Hristiyan kaynaklarda Meryem validemizin kabrinin de burada olduğu rivayet edilmektedir. Hz. Musa (AS)’nın kabri Kudüs’e 28 kilometre mesafede yer alıyor. Kudüs’ün 35 kilometre güneyinde yer alan El-Halil şehrinde ise; Hz. Halil İbrahim Peygamberin yanı sıra, eşi Sare validemiz, oğlu İshak (AS) ile eşi, torunu Yakup (AS)  ve onun oğlu Yusuf  (AS) peygamberlerin kabirleri bulunmakta.

Kudüs ziyareti sırasında tanıştığımız ve dost olduğumuz Vakıflar İdaresi'nin İnşaat ve Tamirat Müdürü Muhammed Amireh Beyefendi'den edindiğimiz bilgilere göre Kudüs’ün hazineleri büyük risk altında. İsrail tarafından kayıp olduklarını iddia ettikleri Süleyman Mabedi’ni bulmak adına yürütülen kazı çalışmaları, başta Mescid-i Aksa olmak üzere bu eşsiz mirası tehdit ediyor. Ürdün tarafından finanse edilen Vakıflar İdaresi bu tehditlerin giderilmesi ve bölgenin bakım onarımı amacıyla çeşitli hizmetler gerçekleştiriyor. 1994 yılında Kubbet’üs-Sahrâ’da ciddi bir restorasyon gerçekleştirilmiş. Yaklaşık 8 milyon dolar civarında harcama gerçekleştirilen bu restorasyon sırasında yaşananlar ise ayrı bir yazı konusu. Eğitimini Türkiye’de gerçekleştiren Muhammad Amireh beyefendi daha önce İtalyan bir firma tarafından altın kaplaması yapılan Kubbet'üs-Sahrâ’nın alemin Türkiye’de yapılmasını arzular. Bu amaçla Türkiye’ye gelinir, alımlar gerçekleştirilir. Fakat alem yerine takıldığında kısa sürede kararmaya başlar. Altın kaplama sırasında ucuz yapıştırıcı kullanılması bu sonucu doğurmuştur. TİKA’nın da desteği ile alelacele kubbenin etrafı çevrilerek alem yenilenir. Yine Kubbet’üs-Sahrâ’nın tavanının onarımı sırasında ahşap bölümler arasında var olan küçük açıklıklar kapatıldığında mescidin işlemeleri kısa sürede kararıverir. Hata zannedilen açıklıkların aslında hava sirkülasyonunu sağladığı ortaya çıkar ve tavan hemen eski haline getirilir.
Muhammed Amireh Bey'in anlattığı bir diğer konu ise Mescid-i Aksa’nın minberi ile ilgili bilinen bir hikayenin pek de bilinmeyen bir yönü. Daha öncede değindiğimiz üzere; Musul Atabeyi Nureddin Zengi, Kudüs’ü fethettiğinde Mescid-i Aksa'ya konulmak üzere ahşaptan bir minber yaptırır. Fakat eşsiz bir sanat eseri olan bu minberi yerine koymak ona değil, Selahaddin-i Eyyubi’ye nasip olur. Neredeyse bin yıllık olan bu minber, 21 Ağustos 1969'da Denis Ruhan adındaki siyonist bir Yahudi tarafından yakılır. Paha biçilemeyecek değerdeki bu sanat eseri, çivi ve tutkal kullanmadan ahşaba geometrik şekiller verilmesi şeklinde icra edilen kündekâri süsleme sanatıyla yapılmıştır ve dünyadaki ustası da sayılıdır.

Muhammed Amireh'in anlattığına göre; dünyanın en kaliteli ceviz ağacı Türkiye’dedir, fakat  yurtdışına çıkışı Bakanlar Kurulu iznine bağlıdır. Konu Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a iletilir, özel bir gayretle yasal prosedür için çalışma başlatılır. Bu arada ağaçlar önce Bolu’daki bir tesiste buhar kazanına sokularak yaklaşık 2 ay süreyle işleme tabi tutulur. Metreküpü  yüzde 10-12 kuruluğa ulaşıncaya kadar kurutma işleminden geçen 13 metreküp ceviz ağacı minberin yapımında kullanılmak üzere Bakanlar Kurulu'nun kararı ile Türkiye'den Ürdün'e götürülür.

Yaklaşık 15 yıl devam eden hazırlık çalışmaları kapsamında önce Ürdün’ün Salt kentinde, Al Balqa Applied Üniversitesi'ne bağlı olarak bir İslam Sanatları Enstitüsü kurulur. Ardından  3’ü Türk, Ürdünlü ve Endenozyalı ustalardan oluşan 8 kişilik ekip çalışmalara başlar. 11 bin parçadan oluşan minberin bazı bölümlerinde abanoz ve fildişi de kullanılır. Minber 4,5 yılda tamamlanarak yakılışından 38 yıl sonra yerine monte edilir.

“Kudüs Hiçbir Şey, Kudüs Her Şey”

Cennetin Krallığı filminde Kudüs’ü kuşatan Selahaddin Eyyubi’ye Kudüs’ün anlamı sorulduğunda tutkulu kumandan Selahaddin’in verdiği cevap çok dikkat çekicidir; “Kudüs Hiçbir Şey, Kudüs Her Şey”. Kudüs hiçbir şeye benzememektedir ve sevenlerinin gözünde o her şeyden de ötedir.


İnsan Kudüs’te kendini adeta bir rüyada zanneder. Zaman durur, mekân boyut değiştirir. Kudüs o kadar canlı, o kadar hakikidir ki onun saflığı karşısında zihinler çarpılır kalır. İnsan kendini yüzyıllar öncesine gitmiş gibi hisseder. Bu canlılığın sebebi belki de yeryüzünün en büyük acılarının bu topraklarda yaşanmış olmasıdır. Fakat acılar ne kadar büyük olsa da Kudüs’e ağıt yakışmaz. O hep umut şehri olmuştur. Filistinli çocuklara baktığınızda gözlerinin içinde acı ve yılgınlığı değil, umut ve mutluluğu görürüsünüz. Onlar kendilerini Mescid-i Aksa’nın murabıtları olarak görürler ve onu korumakla şereflendiklerini düşünürler. Bazen anne, bazen eş, bazen genç bir kız olarak acının en büyüğünü yaşayan Filistinli kadınlarda da yılgınlık ve umutsuzluk göremezsiniz. En büyük bedelleri çoğu zaman onlar ödeseler de sevginin en büyüğünü de onlar taşımaktadır.

Her Şey Olduğu Gibi Kalsın

Hristiyanların Kudüs’teki en büyük mirası, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğine inandıkları yerde inşa ettikleri Kıyamet Kilisesi’dir. Bu kilisenin giriş kapısının üst kısmında 1852’den beri duran bir merdiven bulunur.  Bu merdiveni bunca yıldır o pencerenin altında bırakan güç ise bir Osmanlı fermanıdır. Anlatıldığına göre farklı mezheplere mensup Hristiyanlar kilisenin temizliği hususunda anlaşamayınca büyük ve kanlı bir kavgaya tutuşurlar. Çözüm için başvurdukları şehrin yetkilileri bu konuyu payitahta sormaları gerektiğini söylerler. İstanbul’dan gelen ferman; “Her şey olduğu gibi kalsın” şeklinde olunca o anda camları silen ermeni papaz merdivenin üzerinden hemen indirilir. Osmanlı’nın fermanına duyulan saygıdan dolayı merdivene o günden beri hiç dokunulmaz. Zaten bu kilisenin anahtarı, Hz. Ömer döneminden bu yana Müslüman bir ailededir ve bu aile mensupları tarafından kilisenin dev ahşap kapısı her sabah saat 04.00’te açılıp, kışları saat 19.00’da, yazları ise 20.00’de kapatılmaktadır.

"Kudüs Bizim Biz Kudüs'ün"

Kudüs ve çevresi en huzurlu dönemlerini hiç şüphesiz Müslümanların hakimiyetinde yaşamıştır. Şehirdeki Yahudi dönemi şehrin tarihi göz önüne alındığında çok çok kısadır ve neredeyse yok hükmündedir. Tarihte hiçbir toprak parçası zorla ele geçirildikten sonra ilelebet zulümle elde tutulamamıştır. Vicdan sahibi bağımsız dünya bu toprakların Müslümanlara ait olduğunu kabul etmektedir. Neredeyse soykırıma maruz kalmış bölge halkı, Kudüs uğruna seve seve canlarını feda etmektedir.


Taşında toprağında hâlâ Osmanlı’nın kokusu olan Kudüs’ün bizlerden yeteri kadar ilgi gördüğünü söylemek de güç. Kudüs ve çevresini her sene yaklaşık 5 milyon turist ziyaret ediyor, fakat bu ziyaretçilerin sadece 50 bini Müslüman ve onların da 15 bin kadarı Türk. Günümüzde yüreği Kudüs için atanların yapabileceği en güzel şey, Kudüs’ü ziyaret etmek. Yaşadığı onca acılara rağmen Filistinliler için Türk demek, yüzünde açan binlerce gülücük demek. En kalbi, en candan duygularla çehrelerinin tebessümle kaplanması demek. Bu ziyaretler, turistik bir seyahatin çok ötesinde anlam taşıyor. Filistinliler kendilerinin yalnız olmadığını hissederken, işgal güçlerine ise bölgede her istediklerini kolayca yapamayacaklarını hissettiriyor.

"Kudüs bizim, biz Kudüs’ün" diyerek yola düşenler ne kadar şanslı olduklarını dönüşte anlayacaklar! İlk kıblemiz Mescid’i Aksâ’nın kapılarında işgalci askerlerin bulunduğunu, bu kutlu mescide ancak onların izni ile girilebildiğini görmek, bunun acısını yüreğinde yaşamak belki bizlerin hayatında da bazı şeyleri değiştirir.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 21 İNDİR

Bu yazı 1195 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK