Resim

Türk Resminin Kadın Öncüsü Mihri Müşfik

  • #


Yazı: Mine ÇAHA

Çağdaş Türk resim sanatının kadın öncüsü sayılan Mihri Müşfik Hanım, adını pek az duymamıza rağmen yakın tarihimizde çok önemli bir yer tutuyor. Cumhuriyet döneminin ilk kadın ressamı unvanıyla anılan, yine bu dönemin ilk kız sanat okulu İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurucusu olan Mihri Müşfik’in mücadele ile dolu ilginç sanat hayatına bir göz atalım istedik...

Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yaşamış; cesareti, zarafeti ve çarpıcı kişiliğiyle insanları etkileyen, kendine hayran bırakan Mihri Müşfik Hanım, 1914 kuşağı ressamlarıyla aynı dönemde yetişir. Türk kadın ressamlarına eğitim sisteminde yer verilmesine ve kendini göstermesine zemin hazırlayan öncü kadınlardan biridir. İmparatorluk döneminde açılan ilk kız sanat okulu İnas Sanayi Nefise Mektebi’nin de kurucusudur. Bu okulun gelişmesi için türlü katkılarda bulunur. Fakat ne yazık ki Mihri Müşfik ile ilgili çalışmalar az olmakla birlikte, yurt dışında geçen yaşamı ve oradaki eserleri hakkında elimizde kesin bilgiler bulunmuyor. Bu nedenle gölgede kalmış, fakat genç Cumhuriyet tarihimizde oldukça önemli bir yere sahip bu ismi yakından tanıyalım istedik…


Sultan Abdülmecid’le Akrabalık

26 Şubat 1886 tarihinde Kadıköy Moda’daki Rasim Paşa Konağı’nda dünyaya gelen Mihri Müşfik Hanım, dönemin seçkin ailelerinden birine mensuptur. Babası dönemin Tıbbiye Nazırı Doktor Rasim Paşa’dır. Sultan Abdülmecid’in annesi Bezm-i Alem Sultan, Mihri Hanım’ın büyük halası olur. Sultan Abdülmecid’in eşi Verdicenan Kadınefendi ise Mihri Hanım’ın öz halasıdır.

Rasim Paşa kızları Enise Salih, Refik ve en küçük kızı Mihri’ye iyi eğitim vermek için elinden geleni yapar. Kızlarını zamanın revaçta olan anlayışına uygun şekilde yetiştirmek isteyen Mehmet Rasim Paşa, onlara edebiyat, müzik ve resim alanında özel dersler aldırır. İlk eğitimini eve gelen özel mürebbiyelerden alan küçük Mihri, bir süre sonra edebiyat ve müzik derslerini bırakır ve resim dersleri üzerine yoğunlaşır.

Mihri’nin resime olan tutkusu gün geçtikçe artar, resim, hayatının önceliği haline gelir. O dönemde ünlü saray ressamı İtalyan Fausto Zonaro’nun (1854-1929) atölyesinde özel resim dersleri alır. Bu eğitimler yaklaşık iki yıl kadar sürer. Bu dönem içerisinde imparatorlukta kendini sanatında geliştirebileceği okul yoktur. 1882 yılında açılan, dönemin ilk sanat akademisi, Osman Hamdi Bey’in II. Abdülhamit’ten aldığı izinle kurduğu Sanayi-i Nefise Mektebi, sadece erkeklere eğitim vermektedir. Bu nedenle Mihri’nin içerisinde Avrupa’ya gidip eğitim tahsil etmek gibi bir istek büyür.

Sahte Pasaportla İtalya Yolculuğu

“Bir Osmanlı Prensesi Mihri Müşfik” isimli kitabın yazarı, İstanbul Kadın Ressamlar Derneği Başkanı ve sanat tarihi araştırmacısı Nilgün Sarp, genç Mihri’nin tuvale olan tutkusu ve gençlik heyecanıyla kendini İtalya’da bulduğunu aktarıyor. Henüz yirmili yaşlarında genç bir kızın resim eğitimi almak amacıyla Avrupa’ya gitmek istemesinin onaylanmayacağını düşünen Mihri Hanım, bu iş için dönemin Fransız elçisinin eşi Madam Barrer’den yardım istemiş ve Barrer’in hazırlattığı sahte bir Fransız pasaportuyla Galata’dan kalkan bir İtalyan gemisine binerek Roma’ya gitmiş. Roma’da Madam Barrer’in evinde bir süre konuk olmuş fakat İtalya’da aradığı ortamını bulamayınca kısa süre sonra o dönem sanatın merkezi sayılan Paris’e geçme kararı almış.


Paris’te Müşfik Selami Bey ile Evlendi

Bursa eşrafından, saygın bir çevreye sahip Doktor Selami Paşa’nın oğlu Müşfik Selami Bey (1890-1942), Mihri Hanım'ın Paris’e yerleştiği sıralar, Sorboune’da siyasi bilimler öğrenimi görüyordur. Nilgün Sarp’ın anlatımına göre Mihri Hanım'ın kendi kazancıyla satın aldığı Paris’teki iki evinden birini kiralar. Bu durum iki gencin de kaderlerini değiştirir. Aralarındaki ev sahibi-kiracı ilişkisi bir süre sonra sevgi bağına dönüşerek evlilikle sonuçlanır. Paris’te bohem hayatı yaşadıkları kayıtlara geçse de, mutlu bir evlilik sürerler. Orada yaşadıkları rahat hayatı İstanbul’da da sürdüren Mihri Hanım ve Müşfik Bey’in evlilikleri dedikodular ve ailelerin hoşnutsuzlukları sebebiyle yıpranır. 1922 yılında eşinden boşanmak durumunda kalır. Bu tarihe kadar eşinin ismini soyadı olarak kullanır ve ülkesinde de bu isimle tanınır. Ayrıldıktan sonra babasının ismini kullanmaya başlasa da Müşfik adı kalıcı olur.

Bir gün Paris’teki Türk elçiliğinde düzenlenen resepsiyonda Fransızlar ile bir borç anlaşması yapmak üzere Paris’e gelmiş olan dönemin Maliye Nazırı Cavit Bey, Mihri Hanımla tanışarak onun bilgi birikimi ve görgüsü karşısında etkilenir. Cavit Bey, Dâr'ül-muallimat (İstanbul Kız Öğretmen Okulu) adında bir kurum kurulacağını, burada kadın öğretmenler yetiştirileceğini ve akademi eğitimi alan biri olarak Mihri Hanım’dan bu işe destek olmasını ister. Mihri Hanım bu iş davetini kabul eder. 1913 yılında Dâr'ül-muallimât'a resim hocası olarak atanır ve bir yıl resim hocalığı yapar. Ertesi yıl İnas Sanayi Mektebi'ni açan Mihri Hanım, hatta bu iş için değerli bir yüzüğünü satar.

İlk Kız Sanat Okulu: İnas Sanayi-i Nefise Mektebi

1913-1922 yılları arasında İstanbul’da yaşayan Mihri Müşfik, Paris’ten dönüşünde Türk sanatında pek çok ilke imza atar. Dâr'ül-muallimat adıyla anılan kız öğretmen okulları o dönem kızların gidebildiği en yüksek okullardır. Kızların Sanayi-i Nefise Mektebi’ne alınmamaları ve onlara güzel sanatlar eğitimi verecek bir okul olmayışı Mihri Müşfik’i bu konuda adım atmaya iter. Resmi makamlara başvurarak yoğun girişimlerde bulunur. Saygın bir aileye mensup olması, çevresinin geniş olması ve sahip olduğu eğitim statüsüyle Mihri Müşfik, dikkate alınan bir kişiliktir.

Onun bu yoğun girişimleri, Türk resim sanatında isim yapmış birçok kadın ressamın yetişmesini sağlayan okulun 1 Kasım 1914’te kurulmasıyla sonuçlanır. İkinci Meşrutiyet döneminin özgürlükçü ve yenilikçi ortamında Mihri Müşfik, bu yıllarda İstanbul’da resim öğretmenliği yapmanın ayrıcalıkların yaşar.

Nilgün Sarp’ın anlattıklarından Beyazıt’taki Zeynep Hanım Konağı’nın iki odasının Mihri Müşfik Hanım’ın kullanımına açıldığını öğreniyoruz. Henüz iki dersliği olan mektebin bir odasında heykelcilik eğitimi, diğer odasında ise resim eğitimi verilir. Sarp, mektebin ilk öğrencilerinden birinin 16. Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit’in annesi Nazlı Ecevit olduğunu belirtir. Okulun diğer öğrencileri arasında yine ilk kuşak kadın ressamlarından Fahrelnisa Zeyd, Aliye Berger, Feyhaman Duran’ın eşi Güzin Duran gibi öncü isimlerin bulunduğunu görürüz.


Mihri Müşfik, İnas’ta dört yıl aralıksız eğitim verdikten sonra bir yıllığına İtalya’ya gider. Bunun sebebi ise İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenlerinin tutuklanmalarıdır. Parti ileri gelenleriyle yakın dostlukları olan Mihri Hanım, Hüseyin Cahit Yalçın ve Cavit Bey’in tutuklamasından sonra, onları ziyaret eder. Bunun üzerine basında aleyhinde yazılar çıkması bu tutuklamaların kendisine kadar uzanacağı endişesini taşımasına sebep olur. Bir yıl sonra yurda dönen Mihri Hanım iki yıl daha İnas Sanayi-i Nefise’de eğitim verdikten sonra işgalcilerin kolluk güçlerinin ve tutucu güçlerin baskılarına dayanamayacak, 1922 yılında hem eşinden hem de görevinden ayrılacak ve tekrar İtalya’ya gidecektir.

Amerika’da İlk Sergi

Mihri Müşfik’in hangi tarihte Amerika’ya yerleştiği konusunda kesin bir bilgi bulunmuyor. Fakat Ahmet Emin Yalman, 1928 yılında New York’ta sanatçıyla karşılaştığını belirtiyor. Kitap kapağı tasarımı yaparak burada ünlendiğini ve geçimini yine sanatından sağladığını öğrendiğimiz sanatçının, New York şehrinde 1928 yılında kişisel bir sergi açtığını öğreniyoruz.

Ahmet Emin Yalman’ın anlatımına göre geceye katılan konuklar ve sergilediği tavırlardan New York’un sanat ve sosyete çevresinde kendisini sevdirip kabullendirdiği anlaşılıyor.

Ayrıca bu davet memlekette de yankı buluyor. Ahmet Emin’den kokteyl hakkında bilgi edinen Suphi Nuri İleri, Yeni Adam dergisinde Mihri Müşfik'in verdiği kokteylden bahsediyor. İleri, yazısında Mihri Müşfik'i devrin en kuvvetli Türk ressamı olarak nitelendirerek, onun yurt dışına yerleşmesinden, sanatçı çevresinde yaşanan kıskançlıkları sorumlu tutuyor.

Özgün Bir Üslup

“1914 kuşağı” olarak adlandırılan, Avrupa’ya resim eğitimi almaları için gönderilen ve 1914 yılında yurda dönen Sanayi-i Nefise Mektebi öğrencilerinde empresyonist (izlenimcilik) üsluba oldukça sık rastlanmasına rağmen Mihri Müşfek’te bunu göremiyoruz. Hatta aynı dönemde yaşayan İbrahim Çallı, Nazmi Ziya, Feyhaman Duran, Hikmet Onat, Namık İsmail gibi isimler, 1914 kuşağı ismiyle anıldığı gibi “empresyonist kuşak” olarak da anılıyor.

19. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan ve hemen hemen bütün sanat dallarını ve özellikle resmi etkileyen empresyonizmi Mihri Müşfik'in birkaç eserinde görsek de, tamamına hâkim olduğunu söyleyemiyoruz. Yine o dönemin sanat ortamında önemli bir yer tutan oryantalist akıma mal edebileceğimiz birkaç eseri bulunan sanatçı, oryantalist bir ressam olan Zonaro’dan resim dersleri almasına rağmen bu üslûpta da sanatını yoğunlaştırmadığını biliyoruz. Genellikle akademik üslûpta çalışan Mihri Müşfik, eserlerinde sanatçı bakış açısını ve kadınsı duyarlılığını yansıtarak Türk sanatında özgün bir yer ediniyor.

Güçlü bir akademik desen bilgisi ve tekniğine sahip olan Mihri Müşfik, eserlerinde genel olarak portre ve natürmort konularına yöneliyor. Sanatçı, bilinen birkaç figürlü manzara resmi çalışmış olsa da, özellikle dönemin zengin ve aydın kesime mensup kadınlarının portreleri ve natürmortlarıyla tanınıyor. Geniş bir sanatçı ve aydın çevresine sahip Mihri Müşfik, dönemin edebiyat, sanat ve politik yaşamında önemli yerleri olan ünlü kişileri eserlerine model aldığı kaydediliyor. Örneğin, şair ve yazar Tevfik Fikret, hariciye nazırı Asım Bey’in eşi Lotta Hanım, Abdülhak Hamit’in üçüncü eşi Lüsyen Hanım, ilk kadın mimarlardan Leyla Turgut’un annesi ve âyan reisi Ahmet Rıza Bey’in annesi Naile Hanım’ı sanatçının eserlerine model olan seçkin isimler arasında sayabiliriz.

Çok sayıda kadın portresi çalışmış olan ressamın, bu eserlerinde kadınlar, bazen dönemin modern çizgideki giysi ve takılarıyla, bazense çarşaf içinde ve peçe ardında betimlenir. “Yaşlı kadın portresi”, “Namaz Kılan Kadın” ve Türkan Sabancı özel koleksiyonunda yer alan “Mangal Başında Kadın” adlı eserleriyle konu seçimi bakımından çeşitlilik gösteren sanatçı, duyarlı ve ayrıntıcı yaklaşımını, insan anatomisine hâkimiyetini ve güçlü tekniğini bütün eserlerinde yansıtır.


Pek çok portre siparişi alan Mihri Müşfik'in eserleri arasında çocuk ve bebek portreleri de azımsanmayacak bir yer tutuyor. Karşıt renkleri son derece başarılı kullanabilen sanatçı, renk armonileri oluşturuyor ve genellikle doğal ve yumuşak tonları tercih ediyor.

Taha Toros, yüksek bir ücret karşılığında Papa’nın portresini yapan sanatçının eserinin bir süre Vatikan müzesinde sergilendiğini, Mihri imzalı bu portrenin daha sonra kaldırıldığını anlatıyor. İtalya gezileri sırasında Vatikan Müzesi’nde Mihri imzalı bir Papa portresi gördüklerini belirten Feyhaman Duran ve Güzin Duran çifti İtalya’ya ikinci gidişlerinde bu portrenin yerinde olmadığını söylüyor. Büyük bir ihtimalle yeni papa seçilene kadar müzede kalan portrenin daha sonra kaldırıldığı düşünülüyor ve portrenin akıbeti hakkında bir bilgi bulunmuyor. Mihri Müşfik ayrıca bu çalışmasıyla Vatikan’da, Papa’nın resmini yapan ilk Müslüman kadın ressam olarak ünleniyor.

"Bu Meslek Uğruna Çektiklerimi Bir Ben, Bir Allah Bilir!"

Mihri Müşfik, Amerika’da geçen son günlerinde çalışamaz hale gelir ve yoksulluk çeker. Bu durumu sanatçının ailesine yazdığı bazı mektuplarından anlayabiliyoruz. Resim uğruna harcadığı ömrüne dair bir pişmanlık duyduğunu anladığımız bu mektuplardan birkaçına Taha Toros'un “İlk kadın ressamlarımız” isimli eserinde rastlıyoruz. Mihri Hanım mektuplara şu satırları yazıyor:

“...Senelerce çalışmakla ben neye muvaffak oldum? Hiç... Üstelik sıhhatimi kaybettim. Vaktiyle “Herkül” idim. Şimdi merdiven çıkamıyorum. Sanat beni bu hale koydu. Hele gözlerim hiç görmüyor. Çifte çifte gözlük kullanıyorum. Parasızım. Bizim gibi -Avrupa’ya nazaran- geri kalmış bir memlekette sanatkarın yolu kadar, güç bir yol yoktur.       Bizimkisi fazla fedakârlık isteyen bir meslek. Bugün bana, gençliğimi hediye etseler, bu meslek uğruna çektiklerimi, çekmek korkusundan, reddederdim! Çektiğim meşakkatleri bir ben bilirim, bir de Allah bilir. ...Her sanatkâr, karsısındaki sanatkârı, daima, kendisinden aptal görür! O’nun on senede yaptığını, kendisinin bir senede yapacağını sanır. Bir iki yıl içinde, hayatını kurtaracağına, köşeyi döneceğine emindir! Heyhat ve yine heyhat! İşte sanatın esrarı buradadır. Sanatkârın yolu, yürüdükçe uzar gider... Bizim ailenin yegâne hususiyeti inadındadır. Ben her şeyde olduğu gibi sanat hayatım boyunca, inadımla yaşadım. Bugün, buna, bin kere pişmanım... Son günlerde aklımı pek toparlayamıyorum. Bitabım. Sol tarafıma elektrik masajları yapılacak. Pek ziyade ıstırap içerisindeyim...”

Bu sözlerinden Mihri Müşfik'in yıllarca tutkuyla peşine düştüğü sanat hayatının, yüzünü pek güldürmediğini anlıyoruz. Nitekim yazar Selim İleri de; donanımlı, başarılı ve mücadeleci fakat pek gün yüzü görmeyen bu kadını anlattığı oyununda onu “Ölü Bir Kelebek” olarak tanımlıyor. İleri’nin ifadesiyle “Ölü kelebek”, 1954 yılında New York’ta Kimsesizler Mezarlığı’na gömülüyor. Ölümünden ise memlekette uzun süre kimsenin haberinin olmadığı anlaşılıyor. Sanat çevrelerinin bile Mihri Müşfik'ten habersiz kalmaları onun memleketinden ne kadar uzak kaldığına üzücü bir kanıt.

Halil Edhem’in eserinde Mihri Müşfik ile ilgili olarak: “...Akademinin kızlar atölyesinde çalışırdı, Amerika’da görmüşler... Bir ara Akademi’ye gelen ilgililer Amerika için araştırma yapıp bilgi toplamışlardı... Ölmüş olabilir... 15-20 yıllık susuşu ölümünün belgesidir... Hiçbir haber yoktur. Bizlerden çok önce Paris’e gitmişti (Örneğin Hikmet Onat) oraya Abdülhamit döneminde kaçtığı da söylenir, sebebini bilmiyoruz...” şeklinde, kiminle yapıldığı belirsiz olan bir konuşmadan alıntı var. Buradan ölümünden sonra Amerika’daki öğrencilerinin onunla ilgili araştırma yapmak için yurda geldiklerini anlıyoruz. Tespit edilebildiği kadarıyla Mihri Müşfik'in Türkiye’de 32, İtalya’da 36, Fransa’da 23 ve Amerika'da ise 60’ı aşkın eseri bulunuyor. Sanatına adadığı yaşamı boyunca, kendi deyişiyle “sanatın esrarını çözmeye” çalışan Mihri Müşfik, karşısına çıkan tüm zorluklarla mücadele ederek ardında ölümsüz eserler bırakır.


Osmanlı Batılılaşmasının Temsilcisi “Sembol Kadınlar”

Mihri Müşfik'in yaşadığı dönem, Osmanlı toplumu batı kültürü doğrultusunda hızlı bir değişim geçirir. Batılılaşma adıyla anılan bu değişim süreci sanatçının içinde yaşadığı kentli ve yüksek gelir düzeyine sahip olan çevrede yoğun olarak hissediliyor. Öncelikle kentli toplum tarafından kabullenilip hayata geçirilen bu politika, özellikle kadınlara o dönem için büyük hak ve özgürlükler getirir. Nilgün Sarp, bu konuyu şu sözlerle dile getiriyor: “Toplumdaki yeri evinin içi olarak belirlenmiş olan Türk kadını, 19. yüzyıl boyunca ilk önce üst tabaka kadınlarından başlayarak yavaş yavaş bu olguyu yıkıyor. Kadın, sosyal ve iktisadi hayatın içine giriyor. Bunda kadınların kendi mücadelelerinin yanı sıra, dönemin aydınları tarafından ülkenin geri kalma sebeplerinden biri olarak kadınların eğitimsiz olmalarının düşünülmesi ve eğitimleri için girişimlerim başlatılmasının etkisi oluyor.”

19. yüzyılda modernleşmeyi kısa zamanda benimseyen üst tabakaya ait ailelerin kızları, konaklarında mürebbiyelerinden başta Fransızca olmak üzere, yabancı dil öğrenip, piyano ve resim dersleri alıyorlar. İlki 1843'te açılan ebelik kursları, kızların eğitimi için atılan ilk resmi adım oluyor. Ocak 1859'da açılan ilk kız rüştiyesi ise uzun süre sübyan mektebinden sonra kızların gidebileceği tek öğrenim kurumu oluyor. 1877'ye gelindiğinde sayısı dokuzu bulan kız rüştiyelerinde, öğrencilerin örtünme yaşına gelmiş olmaları sebebiyle onlara eğitim verecek kız öğretmenlere ihtiyaç duyuluyor. Bunun üzerine daha önce bahsettiğimiz, ilki 1870’te açılan dârülmuallimatlar, yani kız öğretmen okulları eğitime başlıyor. Mihri Müşfik'in de bir yıl öğretmenlik yaptığı dârülmuallimatlarda geleneksel bakış açısının çok güçlü olduğu kaydediliyor. Görevlilerden başka kimsenin girmesine izin verilmeyen okullarda öğretmenler bile sadece ders vermek için yanlarında kendilerine eşlik eden bir mubassırla (görevli) girebiliyorlar. Çıkabilecek herhangi bir dedikodunun mevcut öğrencilerin okuldan alınmalarına yol açabileceği endişesiyle uygulanan bu kurallara rağmen dârülmuallimatlar yine de kolay kolay toplumda kabul görmüyor. İkinci Meşrutiyet döneminde hız kazanan kızların eğitim hamlesi ile dârülmuallimatların sayısı 423'e çıkıyor. Okullar taşraya kadar ulaşıyor. Ayrıca hanımların becerisini geliştirmeyi ve bunlardan ekonomik kazanç sağlamayı amaçlayan Kız Sanayi Mektepleri açılıyor. Örneğin, kızların gidebileceği ilk lise olan İnas İdâdîsi, 1911’de İstanbul’da eğitime başlıyor.

Nihayet, kızlara yükseköğrenim hakkı ilk kez 1914'te veriliyor. Aynı yıl kızlara güzel sanatlar eğitimi vermek amacıyla İnas Sanayi-i Nefise Mektebi açılabiliyor. Sarp, “Yüzyıllar boyunca resim ve heykel yapmanın sakıncalı sayıldığı bir toplumda, kadınların sanatla uğraşmaları toplumsal yapının değişimine en büyük kanıtı olarak gösterebiliriz.” diyor.

İkinci Meşrutiyet döneminde yapılan hukuki, idari ve adli reformlar kadınlara başka birçok konuda yeni kazanımlar sağlar. Kadınların kamu hizmetine girmeleri de bu dönemde gerçekleşir. Büyükşehirlerde kadınların giyim kuşamları da değişir. Batılı giysileri tamamlayan peçe, artık yüzü saklamaktan ziyade bir süs olarak kullanılmaya başlar. 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı kadınları, Fransız modasının hâkimiyeti altına girer. Saray ve İstanbul hanımlarının üzerlerinde Paris rüzgârları esmeye başlar.

İslam inancının gereği olarak düşünülen tasvir yasağı, uzun yıllar boyunca Türk sanatını etkilediğinden resim, ancak modernleşme dönemlerinden itibaren Türk sanatındaki varlığını gösterebiliyor. Batı sanatına ve kültürüne ilgi gösteren padişahların ve saray çevresinin desteğiyle 18. yüzyılda gelişebiliyor. 1773 yılında kurulan Mühendishane-i Bahri Hümayun, Batı tarzı resim sanatının temellerin atıldığı ilk kurum olarak kayıtlara geçiyor. Orduyu modernleştirme amacıyla açılan ve Batı yöntemlerine uygun eğitim yapan okulun ders programına serbest resim derslerinin konmasıyla Asker Ressamlar Kuşağı olarak anılacak ilk Türk ressamları yetişiyor. 1827’de Tıbbiye ve 1834’te Harbiye’nin açılmasıyla sayıları artan askeri okullarda, topografik çizimler ve arazi tanıma amacıyla yapılan resim dersleri sırasında belirmeye başlayan yetenekli öğrenciler, resim eğitimi yapmak üzere Avrupa’ya gönderiliyor. Bu dönemlerde Osmanlıların Avrupa başkentlerine gönderdikleri ve Avrupa ülkelerinden de İstanbul’a gelen elçilerin toplumda yaşanan kültürel gelişime katkıları olduğunu söyleyebiliriz.


Sanat Tarihinde Hak Ettiği Yeri Alamadı

İstanbul Kadın Ressamlar Derneği Başkanı Sarp, sanat tarihinde gölgede kalan kadınlar arasında en çok Mihri Müşfik’e haksızlık edildiği kanısında. Mihri Müşfik'in, Cumhuriyet sanat tarihinde hasıraltı yapıldığını düşünüyor. Sarp bu konuda; “Resim sanatı tarihi, I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla Paris’ten yurda dönen genç ressamları tanımlayan “1914 kuşağı” veya adını İbrahim Çallı’dan alan Çallı kuşağı ile anılır. Hâlbuki Mihri Müşfik kadınlar için bir reform sayılacak İnas Sanayi Nefise Mektebi’nin kurucusudur. İlk sanat mektebini açan Osman Hamdi Bey ne ise Mihri Müşfik de odur. En azından Mihri Hanım’ın ismi Çallı ile birlikte anılmalıydı.” diyor.

Tevfik Fikret’le Yakın Dostluğu

Osmanlı’nın son döneminde Türk edebiyatında batı medeniyetinin etkisiyle meydana gelen Edebiyat-ı Cedide akımının (1896-1901) öncüsü Tevfik Fikret’in resime olan ilgisi, Mihri Hanım’ın edebiyata olan ilgisini güçlendirir. Hemen her gün şairi ziyarete giden Mihri Hanım, beş on gün kadar Tevfik Fikret’in Aşiyan’daki evinde kalarak şairin portrelerini yapar. Tevfik Fikret kendisini ziyarete gelen Ruşen Eşref Ünaydın’a Mihri Hanım’dan şöyle bahseder: “Yukarıda bir hanımefendi var, resimlerimi yapıyor. Bilseniz Rubab'ı ne kadar güzel okuyor. Öyle güzel yorumluyor ki, yazdığım şeylerin bu kadar anlamlı olmasına şaşırıyorum. Mihri Hanım bana beni anlatmaya başladı.”

KAYNAKLAR: 1) Başkan Seyfi, On Dokuzuncu Yüzyıldan Günümüze Türk Ressamları, Kültür Bakanlığı, Ankara 1991. 2) Berkez Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu Batı Yayınları, İstanbul 1973. 3) Beykal Canan, “Yeni Kadın ve İnas Sanayi-i Nefise Mektebi”, Yeni Boyut Plastik Sanatlar Dergisi, 2/16, İstanbul Ekim 1983, s.6-13.  4) Edhem Halil, Elvah-ı Nakşiye Koleksiyonu, Milliyet Yayınları, İstanbul 1970. 5) Öndeş Osman- Makzume Erol, Osmanlı Saray Ressamı Fausto Zonaro, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003. 6) Teber Serol, Aşiyan’daki Kahin: Tevfik Fikret’in Melankolik Dünyası, Okyan Us Yayınları, İstanbul 2002. 7) Toros Taha, “ İlk Kadın Ressamlarımız”, Sanat Dünyamız, İstanbul 1982 8) Turan Adnan, Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1992. 9) Sarp Nilgün, “Bir Osmanlı Prensesi Ressam Mihri Müşfik” CB Matbaacılık, İstanbul 2011 Yalman Ahmet Emin, Havalarda 50000 km Seyahat Notları, C.II, İstanbul 1943.

İSMEK El Sanatları Dergisi 21 İNDİR

Bu yazı 2827 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK