Atölyeler

Eski ve Nadir Eserler Doktorunun Elinde Yeniden Hayat Buluyor

  • #


Fotoğraf: Mücahit PAMUKOĞLU
Yazı: Semra ÇELİK


Ali Kunduracıoğlu, eski eser restorasyonunun başarılı sanatkârlarından biri. Dile kolay neredeyse 40 yıldır, yıpranmış, hasar görmüş eski kitaplara yeniden can suyu veriyor. Hastasını tedavi eden bir doktor titizliğiyle o da eski ve nadir eserleri sağaltıyor ki gelecek nesiller de ecdat yadigârı bu eserlerden nasiplenebilsin.

Mahlûkat için ne kadar önemliyse eşya için de o denli büyük bir ehemmiyete sahip sağlık. “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” dememiş midir Sultan Süleyman? Her canlı gibi eşya da yılları devirdiğinde yahut iyi muhafaza edilmediğinde zamanla yıpranır hastalanır, eskir. Kitaplar da böyle. Bazen beş yüz yıllık, bin yıllık değerli bir eser, hak ettiği ihtimamı göremediğinden yüzüne bakılmayacak hale gelebilir. Ne zaman ki kendini iyi edecek bir ustanın eline geçer, o vakit, belki aylar belki de yıllarca verilen emekle yeniden hayata döner, yaşayacağı yeni yıllar, yüzyıllar için.

Ali Kunduracıoğlu da eski eser ve nadir eserlere maharetli elleriyle, sabırla ve sebatla yeniden hayat veren, onları yeniden kültürümüze kazandıran başarılı restorasyon ustalarından biri. Ustayı, Küçükayasofya’daki atölyesinde ziyaret ettik. Bugün artık çok az temsilcisi kalan eski eser restorasyonuyla nasıl tanıştığını, kimden icazet aldığını, ecdat yadigârı kitapları aslına sadık kalarak nasıl tamir ettiğini, işin inceliklerini ve daha pek çok konuyu paylaştı bizimle Kunduracıoğlu. Üç yıl önce taşındığı Sanatçılar Pasajı’ndaki atölyede demli çaylar eşliğinde başlıyoruz söyleşimize.


Atölyeler, Baba Mesleğini Unutturmuş

Ali Kunduracıoğlu, soyadından da anlaşılacağı üzere kunduracı bir aileden geliyor. Deriye çocukluğundan bu yana aşina. Daha ilkokul yıllarından itibaren okuldan arta kalan zamanlarını babasının kunduracı dükkânında geçirmiş. Kendisi ortaokuldayken, o dönem Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalışan ablasına gidiş gelişlerde refakat etmesi, hayatında yepyeni bir pencere açmış.

Ablasının bir gün, derinin sigara kâğıdı kadar inceltilebileceğini, sonra nakşedilebildiğini söylemesi, genç Ali’yi hayli meraklandırmış. Baba mesleği gereği çocukluğundan itibaren haşir neşir olduğu derinin o kadar ince bir hale getirilebileceğine inanamamış ilk önce. Bunun üzerine ablası onu, cilt sanatının duayeni, İSMEK’in emektar sanatkârlarından İslam Seçen’le tanıştırmış.

İşte bu tanışma, Ali Kunduracıoğlu’nun gelecekteki mesleğini belirleyici olmuş. O günden sonra bir daha İslam Hoca’nın yanından ayrılmamış. “Daha atölyeleri gördüğüm ilk anda baba mesleğini ikinci plana atmıştım. Askere gidip geldim ve sınavla bakanlığa (Kültür Bakanlığı’nı kastediyor) girdim. Süleymaniye Kütüphanesi’nde hocanın yardımcısı olarak çalışmaya başladım. Kitap hastanesi diye bilinir orası.” diye anlatıyor 40 yıla varan serüveninin başlangıcını.


“Süleymaniye Kütüphanesi’nde 1960 yılında açılan konservasyon bölümünde kurt yenikli, mantarlaşmış, kırılganlaşmış, yanmış, sel felaketinden etkilenmiş her türlü kâğıt, kitap levha, yazı, aklınıza gelecek her türlü kâğıt cinsinin tedavisi yapılıyordu. Bir laboratuvar vardı, orada üzerinde çalışılacak eserlerin yaş ölçümleri, asit dereceleri, kâğıt ölçümleri yapılırdı. İlk andan itibaren çok ilginç buldum tüm bunları.” diyen Kunduracıoğlu, lise eğitimi boyunca İslam Seçen’in rahle-i tedrisinden geçmiş. Cilt sanatı denilince ismi ilk akla gelen İslam Seçen’den bugün minnetle bahseden usta sanatkâr, “Allah ona uzun ömürler versin, öğrencilerine karşı hep verici oldu. Bize de aynı şekilde.” diyor.  

Seçen’in yanına gidip gelmeye başladığında ilk önce hocasının huyunu suyunu öğrendiğini söyleyen Ali Kunduracıoğlu, “Baba mesleği gereği çocukluğumuz esnafların içinde geçti. Ben on yaşımdayken arkadaşlarım otuzlu yaşların üzerindeydi. Bu sebeple küçük yaşta olgun düşünmeyi öğrendim.” diyor gülümseyerek. Kendisinin deyimiyle hocasının psikolojisini etüt ettiği ilk zamanlar, bakmış ki çalışma masası dört dörtlük düzen, tertip içindeyken hoca çalışamıyor. Ama üç metrekarelik masanın üzerinde 25 santim bir alan bırakırsanız, hoca orada neredeyse 4 metrelik fermanlar tamir ediyor. Eski eser restorasyon ustası, “Armut dibine düşer ya, ben de tertemiz masada, tezgâhın üzerinde çalışamıyorum. Her şey elimin altında olacak. Karışık gibi görünse de kendi içinde bir düzeni vardır.” diye konuşuyor.  

“İslam Seçen’in Talebesi Olmak Büyük Şans”

“Öyle bir insanın dergâhında olmak benim için büyük bir şans.” dediği İslam Seçen’le 14 yıl boyunca teşrik-i mesaide bulunmasının ardından kendi kanatlarıyla uçmak isteyen Kunduracıoğlu, 1986 yılında Sultanahmet’te İstanbul Sanatçılar Çarşısı’nda ilk atölyesini açmış. O günden beri eski eserlere yeniden hayat veriyor tabiri caizse. Zamanın etkisiyle veya iyi korunmadığından tahrip olmuş eski kâğıtları, hocasından öğrendikleri ve yıllar içinde edindiği kendine has ‘tedavi yöntemleri’ ile âdeta bir doktorun hastasını iyi etmesi gibi iyileştiriyor. Yıpranmış kitap ciltlerini onarıyor, cilt tamamen yok olmuşsa eserin ait olduğu yüzyılla aynı malzemeden yeni cilt yapıyor. Süslemelerini de ihmal etmiyor elbette.  

Restorasyonda -deyim yerindeyse eserin tedavisinde- her aşamada büyük bir emek ve özveriyle çalışıyor. Belirttiğine göre eskilerde kalmış artık altın ezenler, perdahçılar, kalıp hakkâhları. Evvelden Osmanlı döneminde, 5 gram altın deve derisi içerisinde ezilerek 1 metrekare büyütülüp tabaka haline getirilirmiş. Bu, 300 bin çekiç darbesiyle yapılırmış. Bugün artık bu geleneğin de ortadan kalktığını iç burukluğuyla ifade ediyor. Ve ekliyor; “Maalesef bizim işlerimizde yan sanat kolları, deri boyacılığı, perdahçılık, kalıp hakkâhları yok artık. Biz her bir aşamayı kendi imkânımızla yapıyoruz. Kabiliyetiniz varsa yapıyorsunuz yoksa yutkunup oturuyorsunuz.”


Geleneksel sanatlarda altın, önemli bir yere sahip. Hangi teknoloji olursa olsun, altını elle ezmek gerekiyor. Parmaklarla yoklanarak altının ezildiğine kanaat getirildiğinde kullanıma hazır oluyor. Bugün artık belli bir gram altın deve derisi içinde, 300 bin çekiç darbesiyle ezilmiyor olsa da, ipincecik sayfalar halindeki olan altının da yine kâsede ezilmesi gerekiyor. 8 x 25 ebatlı bir pelur kâğıdın içindeki altını düşünün! Sayfalarını havada açtığınız zaman kuş tüyü gibi uçuyor. Yirmi beş sayfanın moleküler ağırlığı 0,25 miligramdır. Rahle boyutu bir Kur’an-ı Kerim’in cildi için bu yaklaşık 17 defter altın sarf ediliyor. Bu elbette hem maliyet, hem de büyük bir emek demek. Bir defter altın, en az 2,5-3 saatte eziliyor ve en az 12 saat dinlenmeye bırakılıyor. Ali Kunduracıoğlu, altın ezmede süzme bal kullandığı bilgisini de paylaşıyor.  

Okuduğunuz satırlardan anlaşılacağı üzere eski eser doktorluğu pek meşakkatli, sabır ve özveri isteyen bir iş. Kunduracıoğlu, bu sebeple rahle-i tedrisinden geçen talebelerin, tezhip veya minyatür gibi tek bir alana yöneldiğini anlatırken, “Onlara hak vermemek de elde değil. Hayatlarını idame ettirmek zorundalar. Ben memuriyet hayatımda kendi işime finans sağlayabilmek için gece gündüz çalıştım. Memuriyetimin yanı sıra geceleri ikinci bir işte çalıştım. Sonuç olarak fedakârlık yapmanız gereken bir alan bu.” diyor.

 

Fabrikasyon Malzemeye Yer Yok

Eski eser tamirinde, onarımı yapılacak eserle restorasyonunda kullanılacak malzemenin aynı yüzyıla ait, birebir aynı malzemeden olması gerektiğine dikkat çekiyor Ali Kunduracıoğlu. Dediğine göre, sözgelimi 13. yüzyıldan kalma bir eseri tamir ederken, 19. yüzyıla ait bir kâğıdı kullanmak doğru değil. Bu sebeple, her fırsatta malzeme satın alıp biriktirdiğini ve bunun gerekliliğini şu sözlerle ifade ediyor sanatkâr; “Benim cebimde hiçbir zaman para olmaz. Elime geçen parayı malzemeye yatırırım hemen. Yılların birikimi eski kâğıtlar vardır bende. Osmanlı döneminde üretilmiş el yapımı kâğıtlardan tutun günümüze kadar her çeşit kâğıt… Belki iki-üç bin torba bohçalanmış eski kâğıt vardır. Sözgelimi bana bir Memluk dönemi eser getirin, aynı döneme ait, üzerindeki aharıyla rengiyle, moleküler yapısı ve ph ölçümleri ile birebir aynı kâğıdı bulabilirim size. Koca tabaka değil parça tabii ki.”  

Eski eser restoratörü Ali Kunduracıoğlu, halen elinde bulunan 15-16-17. yüzyıllara ait ferman kâğıtlarının kendisine geliş öyküsünü de paylaşıyor bizimle. Kâğıtlar, İzmir otoyolu yapılırken Ödemiş taraflarında bir noktadaki eski bir türbenin sandukasında bulunmuş. Türbenin yıllarca bakımını yapanlar, sandukasında ne var diye hiç bakmamış. Kunduracıoğlu’nun Antika Mustafa lakaplı, rahmetli olmuş bir arkadaşı oradan geçerken türbenin civarında o kâğıtlar hakkında konuşulduğunu duyuyor. “Ben alayım bu kâğıtları” diyor ve İstanbul’a getiriyor kâğıtları. Tanesini yüz dolardan satın almış arkadaşından eski eser doktoru.


“Hiç kullanılmamış, tek harf çekilmemiş, orijinal ferman kâğıtlarıydı bunlar. Ait oldukları dönemler 15-16-17. yüzyıllar. Üstündeki mühresi, aharı dahi orijinal. Bunu trilyon verseniz bulamazsınız. Meğerse o sandukanın olduğu yer mühredanmış. Aile de 100-150 sene orada olmalarına rağmen, oradaki raflara dokunmamışlar, içinde ne olduğuna ancak yıkım zamanında bakmışlar. Böyle geçti elime o değerli kâğıtlar.” diyor.  

Söz, kullanılan malzemelere geliyor. Ali Kunduracıoğlu, restorasyon işinde deri olarak pergament, oğlak ve keçi derisi ile deve derisi kullanıldığını belirtiyor. “Kâğıt olarak da el yapımı olanlar tercih edilir bizde” diyen sanatkâr, kendisinin de bir el yazmasına asla fabrikasyon kâğıt kullanmadığının altını çiziyor. Kullanılan yapıştırıcılara gelince… Doğadan çıkan bir bitkinin özünün sıvı haline getirilmiş hali olan metil selüloz makbul olan. Toz halinde olan malzeme, sulandırılarak yapıştırıcı haline getiriliyor. Bezemeler için altın çeşitleri, altını ezmek için kâseler, hat yazısında kullanılan kalemler, kalemtıraşlar, deri tıraşlamak için bıçkılar, derileri inceltmek için falçatalar da kullanılan diğer malzemeler.  

Hz. Peygamberin Sandaleti En Değerlisi

Eski eser doktoru Ali Kunduracıoğlu’na bugüne kadar restorasyon için üzerinde çalıştığı en eski eserin ne olduğunu soruyoruz. “Süleymaniye Kütüphanesi’nde görev yaptığımız dönemlerde, Hz. Osman’ın okurken şehit edildiği, ceylan derisi üzerine yazılmış Kur’an-ı Kerim’i restore etmek bize nasip oldu” diyor. Yaptığı bu çalışmadan duyduğu şükür âdeta sesine yansıyor. İslam Seçen’in himayesinde, üzerinde yaklaşık 14 kişi birlikte çalıştıkları Hz. Osman Kur’an’ının restorasyonu neredeyse iki yıl sürmüş.  

Usta sanatkâr, kitap olarak değil ama kendisini en çok etkileyen bir başka çalışmaya değiniyor, az evvel sedasına yansıyan şükrün çok daha büyüğünü duyarak. “Yavuz Sultan Selim döneminde Peygamber Efendimize (SAV) ait kutsal emanetlerle birlikte bu topraklara getirilen Efendimizin sandaletini tamir etmek de nasip oldu. Topkapı Sarayı’ndadır halen. 13-14 kişi çalıştık bu iş için.” diye konuşuyor Kunduracıoğlu. Baba mesleği ayakkabıcılığa yatkınlığı ve restorasyon bilgisi sayesinde yaklaşık on yıl evvelki bu çalışmaya dahil edilmiş olmaktan duyduğu gururu gözlerinden okuyoruz.


“Mübareğin kösele sandaleti kapkara yumuk bir hale gelmişti. 1400 yıllık hemen hemen. Topkapı Sarayı’nda yaklaşık on iki gün süren çalışmayı, her gün büyük güvenlik tedbirleri gidip gelerek gerçekleştirdik.”  

Ne hissettiğini soruyoruz, o da içtenlikle “Yanımda bir de asistanım vardı. İkimiz de baygınlık geçirdik gördüğümüzde. Allah’ın en sevgili kulu, yerleri ve gökleri yüzü suyu hürmetine yarattığı, ümmeti olmaktan şükran duyduğumuz Peygamber Efendimizin kullandığı bir eşya vardı elimizde. Çalışmaktan en fazla haz duyduğum işlerden biridir bu.” sözleriyle yanıtlıyor sorumuzu.  

İşin Sırrı Malzeme Analizinde

Ali Kunduracıoğlu’ndan öğrendiğimize göre, eski bir esere yeniden can suyu verilmesi, tamir edilmesi öyle birkaç günlük bir iş değil. Sözgelimi bir kitabın restorasyonuna girişildiğinde bitmesi yıllar alabiliyor. Bazen 5, bazen 7 yıldan fazla. Kurt yenikli tek bir sayfanın tamiri bile 1,5-2 ay sürebiliyor. Bunun 800 sayfalık bir kitap olduğu düşünülünce çalışmanın tamamlanması neredeyse iki yıl sürüyor.  

Yazılı eski eser restorasyonuna ilişkin bir de püf noktası veriyor işin erbabı. “Bir eserin cibilliyetini bilmeden ne yazısına dokunabilirsiniz, ne tezhibine… Kullanılan kâğıdın cinsini bilmelisiniz. Ph ölçümlerini yapmazsanız, farklı ph değerine sahip bir malzeme kullanırsanız kâğıtta yanma olur. Yani ne elinizdeki malzemeyi iyi tanıyacaksınız, analiz edeceksiniz.”

Günümüzde teknoloji ne kadar ileriye giderse gitsin, ecdadın o günün imkânlarıyla yaptığı kâğıtlar ile şimdikilerin kıyas bile kabul etmediğini vurgulayan Ali Kunduracıoğlu. “Ecdat kâğıdı aharlarken ilk önce nişasta aharı yapmış, o bekletildikten sonra da yumurta aharı. Böylece mührelenmiş, aside olmayan el yapımı bir kâğıt ortaya çıkmış. Bugünkü teknolojiyle üretilmiş dünyanın en kaliteli kâğıdından bin kat daha iyidir o kâğıtlar. Asla bozulmaz, eğer doğru şekilde yapılırsa.” diyor.


Bugüne kadar yüzlerce öğrenci yetiştiren Ali Kunduracıoğlu, 26 sene önce mezun ettiğim öğrencileriyle bile hâlâ iletişim halinde olduğunu belirtiyor. İşin ciddiyetini kavramış öğrencilerle çalışmayı tercih ettiğini söyleyen usta sanatkâr, para kazanmanın öncelik olmaması gerektiğinin altını çiziyor. “İnsanlar yaptıkları işte açgözlü olur, sadece parayı düşünürlerse o zaman sanat olmuyor. Sanat dediğiniz şey, mutlak suretle sadakatle, sabırla olur.” diyor.  

Eski eser restorasyonunda sabır ve sebat kadar önemli bir başka şeyin de ikincisi ‘görmek’ olduğunu ifade ediyor Kunduracıoğlu. Ona göre nasıl ki bir işe başlamak bitirmenin yarısıysa, bu işte de görmek bitirmenin yarısı. Bu sebeple bir eseri tamire almadan evvel eserin kendisine geldiği ilk halini tespit için fotoğraflıyor. Kolları sıvamaya başladığında, eğer o eserde bir müşkül hissediyorsa, daha önce karşılaşmadığım bir sorun söz konusuysa, benzerlerini ortaya çıkarıp durumu anlamaya çalışıyor. Misal sayfaları yapışmış bir eser… Böyle bir durumla karşılaştığında aynı nitelikte bir kâğıdı birbirine yapıştırarak onu haricen açmayı deniyor. Bir nevi tatbikat yapıyor restorasyon öncesi.  

Bir eserin kapak tasarımını yaparken muhakkak haricen minyatürünü yaptığını belirtiyor sanatkâr işin inceliklerini anlatırken. Eskiz çalışması yapmadan asla çalışmaya başlamadığını, “Zira yapılacak bir hatanın geri dönüşü olmaz. Onun yerine farklı bir örnek üzerinde çalışırım. Emek açısından maliyetli olur ama olsun. Bir şeyi korkarak yaparsanız korktuğunuz başınıza gelir. Öğrencilerime hep derim ki, ‘İşe başlarken, bir de bitirirken çok dikkat edin. Başlarken acemilikten hata yapabilirsiniz, bitirmeye yakın da ukalalıktan.’ Maliyeti arttırabilir ama zamanda tam tersine, eliniz meleke kazandığı için işi daha kısa sürede bitiriyorsunuz.” sözleriyle anlatıyor.  

Cildin Sağlamlığı İçin Şiraze Önemli

Bunca yıldır yıpranmış, üzerlerinde nice ellerin, gözlerin gezdiği eski eserleri tamir eden ve onları yüzyıllar sonrası için gelecek nesillere emanet eden Ali Kunduracıoğlu’nun, sanatında kendisine has bir tekniği, bir buluşu olup olmadığını merak ediyoruz. Klasik eserlerde şirazenin uygulanma biçiminin, eserin kısa zamanda deforme olmasına zemin hazırladığını söyleyen usta sanatçı, eserin uzun süre dağılmadan korunmasını sağlayan kendisine ait tekniği anlatmadan önce şirazenin önemine şu sözlerle vurgu yapıyor; “Şiraze önemli zira kitabın şirazesi dağıldığı zaman cilt de dağılır. Klasik ciltte sırt kısım ve şiraze, kitabın ağırlığını taşıyan bölümlerdir. Modern cilt gibi değildir. Modern ciltle isim benzerliği dışında hiçbir benzerlik yoktur eserlerimizin zaten.”


Usta sanatkâr kendine ait tekniği de bakın nasıl anlatıyor: “Eski eserlerde şiraze denilen bir örgü şekli vardır. Kitap sırt ağız kenarlarından elle dikilerek bir araya getirilirdi. Eskiden şiraze kolonları ecdat tarafından ince yapıldığından, kitap açılıp kapandığında şiraze kitabın sırtına doğru hareket ederek eser daha çabuk tahrip oluyordu. Ben şiraze yastıklarını daha kalın kullanıyorum. Şirazenin üç sıra kolon örgüsü o kısma geldiğinden kitabın sırt deformasyonunun, böylece daha geç olduğuna inanıyorum.” Kunduracıoğlu, bu yöntemin tek bir handikapı olduğunu, bunun da yeni ciltlenen bir eserde kitap kapağı ilk açılırken çok rahat açılmaması olduğunu belirtiyor ve ekliyor; “Şiraze zamanla esneyeceği için sonradan bir rahatlama oluyor elbette.”  

Modern ciltlerde kitabın sırt kısmının yapıştırma olduğunu söyleyen Kunduracıoğlu, kat’i surette modern cilt yapmıyor, böyle bir iş geldiğinde ise yapan arkadaşlarına tevdi ediyor. Tamir edilecek eserlerin kendisine nasıl geldiğine de değinen ‘kitap doktoru’, kimi zaman devletin kurumlarının bir yazıyla kendisine ulaştığını, kimi zaman da özel koleksiyon sahiplerinin getirdiği eserleri onarıyor, iyi ediyor atölyesinde. Artık 60 yaşına varmış biri olarak süre açısından yapabileceği eserleri kabul ettiğine dikkat çeken sanatkâr, “Yapabileceğim eser sayısı, yapabileceğim süre belli artık. Eserin ne kadar zaman alacağına bakıp, ona göre işi kabul ediyorum. Kayda değer, gelecek nesillere ışık tutacağına inandığım eserleri tamir ediyorum. Ecdat yadigârı, 300-500-1000 yıl öncesinden günümüze intikal etmiş eserleri, gelecek nesillere taşımak bizim boynumuzun borcu. Bir de şunu belirteyim; Yazma ya da antika olarak ele aldığımızda, her şey antika olmayacağı gibi çok eski de olsa her şey değerli de değerlidir.” sözlerinden sanatsal değeri bulunmayan eserlere zaman ayırmak istemediğini anlıyoruz.


Söyleşimizin yavaş yavaş sonuna gelirken, kitap doktoru olarak eserlerin en çok hangi rahatsızlıklarla kendisine getirildiğini, bu rahatsızlıklar için ne gibi reçeteleri olduğunu soruyoruz Ali Kunduracıoğlu’na. Şöyle cevaplıyor sorumuzu; “Eğer hastalık grubu diye ayırırsak; kimyasal faktörler, biyolojik faktörler ve doğal afetlerden zarar görmüş eserlerden söz edebilirim. Kitapların sırt kısmına kullanılan malzeme doğal olduğu için larvaların yenikleri olabiliyor. Bunun dışında kurt yenikli kitapların tamirleri var. Her birinin değişik tedavi yöntemleri farklı.”   Cilt sanatının duayeni İslam Seçen’in önemli talebelerinden Ali Kunduracıoğlu’na, eski ve nadir eserleri tamir etme, iyi etme işinde başarılar diliyor ve yanından ayrılıyoruz.

İSMEK El Sanatları Dergisi 21 İNDİR

Bu yazı 1268 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK