Sadreddin Özçimi, Nefesiyle Neye, Çiçekleriyle Tekneye Can Veriyor

  • #


Yazı: Uğur SEZEN

Sadreddin Özçimi, günümüz Türk musikisinin ve klasik Türk ebrusunun usta isimlerinden biri. Kutb-ün Nâyî Niyazi Sayın’dan ney, Alparslan Babaoğlu’ndan da ebru icazeti alan Özçimi, ismiyle müsemma bir gönül insanı. Klasik Türk ebrusunu “gelenek” mevzuunda konuşmak üzere atölyesinin kapılarını açan Özçimi, ebru teknesindeki gibi yeşeren ve çiçeklenen hoş bir sohbetin ardından bir lale, bir menekşe ebrusu ve bir gönül dolusu muhabbetle uğurluyor bizi.

Bazı isimleri anlatırken, başka birkaç isim zikredilir önce. Bir silsile, halkaları birbirine eklenerek günümüze ulaşır ve her bir halka bir isimdir esasında. Eğer ki mevzu sanatsa, bu halkalar ehil insanların birikimi, çilesi ve gayretiyle kemikleşerek, dünyayı saran, tutan ve besleyen bir zincir olur.

Günümüzde, iki eliyle iki farklı silsile zincirini avuçlayan usta bir isim var, Sadreddin Özçimi. Musikişinas, neyzen, ebrucu, tesbih sanatçısı, hâsılı gönül insanı. Kutbün Nâyî Niyazi Sayın’dan ney, Alparslan Babaoğlu’ndan da ebru icazetli, derviş meşrep bir usta. Mensubu bulunduğu Türk ebru sanatını, “gelenek” mevzuunda konuşmak, daha doğrusu kendisinden dinlemek üzere Üsküdar’daki atölyesinin kapısını çaldık.


Türk Milletinin Sanata Bakışı Farklı 

Sadreddin Hoca, klasik Türk ebrusunun günümüzdeki sahih temsilcilerinden. Fakat sohbetimizin başında gelenekli ebrudan ziyade, “gelenek” mefhumu üzerinde ısrarla duruyor. “Bizim asıl geleneğimiz, sanatı nasıl kabul ettiğimize bağlı.” diyerek başlıyor söze ve şöyle devam ediyor:

“Biz Müslüman Türklerin, yüzyıllarca bu topraklarda İslamiyet’i yaşamaya çalışan bir millet olarak, dünya sanat görüşleri arasında farklı bir yapısı var. Biz sanatı, Allah’ın güzelliğini teşhis hususunda bize yardımcı olması için kullanmışız. Gelenek dediğimiz mesele bundan ibarettir.”

Fakat Özçimi’ye göre, millet olarak içinde bulunduğumuz durum, kadim medeniyetimizin gelenek anlayışıyla tenakuz halinde. Bilhassa klasik sanatlarda ve bu sanatlarla ilgilenen ‘sanatkâr’lar nezdinde bu tenakuzun gözlendiğini belirten Özçimi, “Biz bu geleneğin manasını kaybettiğimiz için, klasik sanatlarımıza, sözüm ona çağın gereği’ni yamama durumu var. Manevi değerlerini yaşamaya çalışan gençlerimiz dahi işin özündeki bu meseleyi ne hikmetse bir türlü çözemiyor ve kabullenemiyorlar.” diyerek asıl kırılma noktasına da temas etmek gerektiğini belirtiyor. Özçimi’ye göre lisan, tefekkür için elzem bir kurum. Fakat tefekkür için lazım gelen lisanı, yani mefhumları kaybettiğimiz için, gelenekle genç nesil arasında bir kopukluk olduğu kanaatinde.

Özçimi, bu kanaatini, “Geleneği aktaran mefhumlar, ancak lisanımızla anlaşılabilir. Fakat biz lisanımızı, yazımızı kaybetmişiz. Bu boşluk içerisinde bizim o mefhumları düşünebilmemiz, kurgulayabilmemiz ve neticede doğru bir şey anlayabilmemiz çok güç.” sözleriyle izah ediyor.


Özçimi’nin Teknesi, Kadîm Lisânı Hafî

Sadreddin Hoca'yı dinelemeye teknesi başında devam ediyoruz. Teknesinin ödünü ayarlarken, sohbetin mecrası da doğal olarak ebrunun geleneğine ve günümüzdeki tatbikata kayıyor. Özçimi, başından geçen ilginç bir hadiseyi anlatıyor, ibret alınsın diye.

Bir gün Özçimi’yi bir genç arar. Halini hatırını sorduktan sonra, “Hızlandırılmış ve yoğunlaştırılmış ebru dersi alıp, beş ay içerisinde ebrucu olmak ve çeşitli kurslarda öğretmen olarak para kazanmak istiyorum. Mümkün mü?” diye sorar.

“Burada gaye, ebru sanatıyla bir yere varmak değil.” diyen Özçimi, malum genç özelinde esasında bir anlayış ve algı bozukluğunun tespitini yapıyor. Özelde ebru, genelde ise tüm şubeleriyle sanatın, kişinin ruhunu ve düşünce dünyasını müspet manada bir yere götürdüğü, götürmesi gerektiği fikrinde olan Özçimi, “Üç kuruş para kazanmak için, maddi menfaat uğruna sanat öğrenme gayesiyle yola çıkılmaz. Gelenekte bu yoktur.” diyor; tabii ki telefonun diğer ucundaki genç muhatabını kırmadan, gönlünü alarak, hocalarından gördüğü gibi…

Tesbih Atölyesinde Başlayan Ebru Meşki

Sadreddin Hoca'yı dinlerken, sadece bir neyzeni ve ebrucuyu değil, aslında bir hattatı, bir müzehhibi, bir mimarı dinliyoruz. Yıllar boyunca rahle-i tedrisinde bulunduğu üstatların hem halleri hem de lisanları kendisine o kadar sirayet etmiş ki, müstefit olmamak imkânsız. Bu tedrisatta ehil isimlerden biri de Kutb-ün Nâyî Niyazi Sayın… Büyüklerin, “Talebe hocanın aynasıdır.” sözünden mülhem, Sadreddin Hoca konuşurken Niyazi Hoca'yı duyuyoruz aynı zamanda.


Özçimi, hezarfen yani bin hüner sahibi Niyazi Hoca ile tesbih çalışmalarına devam ederken, usta ebrucu Alparslan Babaoğlu ile tanışır. O günlerde Niyazi Hoca'dan beraber tesbih yapımını öğrenmeye devam etmektedirler. Bu süre zarfında, aynı zamanda ebru sanatçısı olan Niyazi Hoca'nın da gayretleriyle, Özçimi ebruya meyleder.

Ödünü ayarladığı teknesine lale ebrusu yapmak üzere zemin battalı atarken, bu sanatı kendisine öğreten Babaoğlu’yla nasıl tanıştığını anlatıyor: “Tesbih dersine Alparslan Bey de gelmeye başlamıştı. Niyazi Hoca'nın yanında tanıştık. Zaten Niyazı Hocamız, sanatın farklı şubeleriyle ilgilenmemiz hususunda bizi hep tembihlerdi. Daha sonra Alparslan Bey’den rica ettim, ebruyu bana öğretmesi için. Allah razı olsun kabul etti ve öğrencisi oldum. 1993 yılında başladık meşke. 1997’de icazetimi verdi ama hocamla irtibatımız hala devam ediyor.”

Bir Sadırda Bin Marifet

Sadreddin Hoca, Babaoğlu ile başlayan ebru meşkleri nihayetinde, günümüzün usta ebru sanatçılarından. Fakat bununla birlikte kıdemli bir neyzen ve musikişinas. İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın ilk mezunlarından olan Özçimi, öğrenciliği esnasında Dr. Nevzad Atlığ tarafından kurulan İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’na neyzen olarak atanır. Mezuniyeti sonrasında ise dönemin Konya Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler’in talebiyle Konya Belediyesi bünyesinde Türk Müziği Korosu’nu kurarak gençlere musiki dersleri vermeye başlar. Devamında ise Selçuk Üniversitesi’nde Müzik Eğitim Bölümü’nün kuruluş çalışmalarında bulunur.


Bir ayağı Konya’da olduğu halde bir ayağı hep İstanbul’dadır Özçimi’nin. Çünkü o yıllarda Necdet Yaşar’la birlikte kurdukları İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu’nda ney üflemektedir. Bu vesileyle 4 yıl boyunca her hafta İstanbul-Konya arası mekik dokur.

“Allah İsterse Bir Düzgünman Gönderir”

Özçimi, Üsküdar’da Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri’nin yanı başında ufak bir daire tutar. Hazret’in türbedarı da, o dönem pek rağbet görmese de, ebru sanatının son mümessillerinden merhum Mustafa Düzgünman’dır. 1990 senesine kadar Düzgünman’a komşu olan, hatta zaman zaman meşhur aktar dükkânına giderek kendisi için yahut Konya’da yaşayan hattatlar için ebrular alan Özçimi, ebru meşkine Düzgünman’dan değil, halefi Babaoğlu’ndan başlar.

Her fırsatta, “Rahmetli Düzgünman’ın hakkını ödememiz mümkün değil.” diyerek sözlerine devam eden Özçimi, ebru meşkine o yıllarda başlamadığına aslında çok da pişman değil. “Cenab-ı Hakk'ın elinde tüm bunlar.” diyor ve ekliyor: “Üsküdar’daki bekâr evinin bir odası ebru yapmaya müsaitti. Ama o dönemde merhum Düzgünman’dan meşk etmek nasip değilmiş. Zaten kendisi hayattayken ebruya başlasaydım, bir koltuğa iki karpuz sığmaz misali, hem musiki hem ebru yürümeyebilirdi. Çünkü vaktimin büyük bir kısmını ney’e vermek durumundaydım. Merhum Düzgünman’dan sonra bu sanat bitecek sanıyorlardı ama Allah isterse bir Düzgünman gönderir. Alparslan Hocamızı gönderdiği gibi…"

“Ben Ebruya Aşık Oldum, Düştüm Onun Peşine”

Neyzenliği ve ebruculuğuyla birlikte Sadreddin Özçimi, “Görgülü kuşlar gördüğünü işler.” misali, klasik sanatlarımızda üstada riayetin elzem olduğu fikrinde. “Bir mürşid-i kâmil vardır bir de mürşid-i kâzip vardır. Eğer bunu ayırt etmeden, mürşid olsun da ne olursa olsun diyerek mürşid-i kâzibin önüne oturursanız siz de kâzip olursunuz.” örneğini veren Özçimi, “Gidilen yolun sahih olup olmadığının anlaşılması için hocadan ziyade talebeye bakmak lazım. Çünkü talebe hocanın aynasıdır. Biz, müspet olan şekliyle hocalarımızdan öğrendik. Talebelerimize de o şekilde aktardık. Onlar da yürütüyorlar.” diyerek klasik sanatlardaki püf noktayı gösteriyor.


Özçimi, hocaları vesilesiyle, ebrunun tevhid tecellisi olduğunu idrak eden bir sanatçı. Teknesi başında bir ebrucuyu seyreden, sıra sıra atılan boyaların birbirinin üstüne denk geldiğini düşünür. Hâlbuki Özçimi’den öğrendiğimize göre hakikat öyle değil. Teknede bir vahdet var. Zemin battalıyla kaplanan yüzeye düşen her renk, kendisine bir yer açıyor ve suya ulaşıyor. İlk atılan boya da son atılan boya da, zahiren üst üste gibi görünse de, hakikatte suya ulaşıyor...

Hocasının Yolunda, Hocası Gibi…

Sadreddin Hoca, Babaoğlu’ndan ebru icazetini alınca 1997 senesinde Konya Destegül Güzel Sanatlar Mektebi’nde, bir yıl sonra da İstanbul’da Hekimoğlu Ali Paşa Camii Uygulamalı Türk-İslam Sanatları Kütüphanesi’nde ebru derslerine başlar. Hocasından gördüğü usul üzere meşklerine devam eden Özçimi’nin teknesinden, yüzlerce ebru sevdalısı geçer. Kimi sebat eder ve mezun olur, kimi ikinci renk boyayı görmeden bırakır fırçayı… Kimileri için bir macera, kimisi içinse bir teslimiyet olan bu süreci şu şekilde anlatıyor Özçimi: “2000’lere kadar sezon başlarında 200 kadar öğrenci müracaat ediyordu. Mülakat neticesinde seçim yapıyorduk. 200 kişi bu vesileyle 50’ye kişiye inerdi. 50’nin 30’u birkaç ay içerisinde eriyip giderdi. Bize 20 kişi kalırdı. Nihayetinde 15 senede 15 öğrenci icazet sahibi oldu.”

Mektepte ebru meşkine başlayan kursiyerler için 3 yıllık bir ebru müfredatı varmış. İlk yıl ebru malzemelerini tanıma, ıslah etme ve zemin battalını öğrenmeyle geçiyormuş. Sadreddin Hoca'dan öğrendiğimize göre, selefi Alparslan Babaoğlu zemin battalına çok ehemmiyet verirmiş. Özçimi de, “Zemin battalı ebrunun temelidir. Eğer onu tam manasıyla öğrenemezseniz, onun üzerine inşa edeceğiniz şeylerde muhakkak defolar olacaktır. Çünkü su üzerindeki boyanın bütün yoğunluklarının her noktasında aynı olması gerekiyor. Bunu öğrenmek için de uzun süreli tâlim gerekiyor.” diyerek, müptedi ebru talebesinin ilk yılını anlatıyor.


Bu süreci yılmadan, sebat ederek tamamlayan ebru talebesi, ikinci yıl kadim battal ebru öğrenmeye başlarmış. Kadim battal, yazıdaki “Rabbiyessir”in karşılığıdır. Özçimi’ye göre kadim battal, en iyi neticenin en zor alındığı ebru cinsidir.

Kadim battaldan sonra bülbül yuvası, taraklı ebru ve şal ebruya geçilirmiş. Eğer vakit kalırsa Hatip ebrusunu da meşk edip, son yıl tamamen çiçekli ebru çalıştıklarını söylüyor. 3 yıllık müfredat nihayetinde, 4’üncü yıla devam eden talebelerin de olduğunu ifade eden Özçimi, “Ama bu demek değildir ki her devam eden icazet alacak. Ne zamanki hoca, talebesinin yapmış olduğu ebrunun altına kendi imzasını atar, o seviyede görür, işte o zaman talebesine icazetini verir. Bizde ölçü budur.” sözleriyle meşk kültüründe icazetin yerini belirtiyor.

Gaye İcazet Almak Değildir

Yıllar boyunca teknesi başında binlerce talebeyi misafir eden Özçimi, günümüzde icazet alma sevdasının, klasik icazet algısından çok farklı olduğu fikrinde. İcazetin, günümüz talebelerine işin özünden ayrılarak “ismini duyurma,  kendisini gösterme” gibi nefis oyunları oynayabildiğinin altını çizen Özçimi; klasik ebrudan hareketle, onda daima bir tevazu olduğunu, kullanılan renklere ve malzemelere bakılarak dahi bu tevazunun tespit edilebileceğini belirtiyor. “Allah’ın gül dalını kesip, ucuna atkuyruğu bağlayıp, topraktan elde ettiği bir rengi üzerinde uğraşa uğraşa ıslah ederek suyun yüzeyinde yüzdürmek ve o rengin mahfiliğinden istifade etmek.” diyerek ebrunun mahiyetini anlatan Özçimi, ebrucunun da ebruya benzemesi niyetinde…


Zaten gerek Destegül Mektebi’nde, gerekse Uygulamalı Türk-İslam Sanatları Kütüphanesi’nde, yakinen biliyoruz ki bu sanatların özü diri bir şekilde yaşamakta. Ve ebru, kişiyi terbiye etmesi için meşk edilmekte. Fakat Sadreddin hoca, günümüzdeki genel algıyı tespit ederken, günümüz sanat anlayışının insanı meşhur etmek, beğenilir hale getirmek kaygısı taşıdığı endişesinde. Dolayısıyla tamamen, nefsi menfi manada besleyen bir hadiseler yumağı oluşuyor. Özçimi bu noktada, hocalarının yazdığı reçeteyi dillendirmeyi de ihmal etmiyor: “Bu işin ruhunu, millet olarak, sanata talip olanlar olarak ne zaman anlamaya başlarsak, işin çehresi o zaman değişecek ve gelenekteki özellikleri o zaman anlayacağız.”

“Seddolunmakla Tekâyâ Kaldırılmaz Zikr-i Hak”

Sanat, insan terbiyesinde kullanılan bir araçtan ibaret olduğu için, tekâmülü de sürekli olarak kemal ocakları olan dergâhlarda olmuş. Şeyh efendi, müptedi bir dervişe, meşk ettiği sanatı aktarırken esasında güzel ahlakı da aktarır. Bütün bunlar, insan ruhunu incelten ve nefsi işlenmeye hazır hale getiren araçlardır. Sadreddin Hoca'nın atölyesinin bulunduğu Üsküdar’da dahi, 60’tan fazla dergâhın varlığı biliniyor. 100 yıl öncesinin nüfusu da göz önünde bulundurulduğunda, her mahallede birkaç tane dergâhın varlığı, ahaliye de olumlu sirayet etmiş. İnsanlar o dergâhlara müntesip olmasalar bile, dervişanın halini görerek klasik sanatlarımızdaki özün ve meşk kültürünün önemini bilirmiş.

Bu nedenle Özçimi’ye göre sanatta gaye çok farklıdır. Ona göre sanatın asıl ve hatta yegâne gayesi Cenab-ı Hakk'a ait güzellikleri tanımak, o güzelliklerden gıdalanabilmek ve bu sayede Cenab-ı Hakla bir ünsiyet kurabilmektir. Bir diğer gaye ise Allah’ın kelamı olan Kur’an-ı Kerim’e hizmettir. Bu nedenle bu sanatların tek bir merkezi işaret ettiğini, şu sözlerle işaret ediyor Özçimi: “Kitap sanatlarımızın, onlara ilaveten mimarimiz ve musikimizin bu güne kadar geliş gayeleri tamamen Kur’an-ı Kerim’e hizmettir. Allah’ın kelamını en güzel şekilde yazmak, o yazıyı en güzel şekilde süslemek, ciltlemek, güzel bir mabette güzel bir sesle güzel bir şekilde okumak. Bütün bu gayelerin hepsi bizdeki sanata bakış açısını doğurmuş.”

Bu noktada bir şeyi de itiraf ediyor Sadreddin Hoca, “Emin Dede’nin yolundan gitmek vardı.” diyerek. “İmkân olsaydı bu sanatların yanına bir de hüsn-i hat koymak isterdim. Hüsn-i hatta devam edemediğim için bin pişmanım. Ki iki sefer rika yazıyı bitirmiş olduğum halde.” diye ilave ediyor hemen. 1980’lerin başında Konya’da, Halim Özyazıcı Hoca'nın icazetli talebesi Selahattin Hidayetoğlu’ndan meşk etmiş önce. 1986’da ise Dini Musiki Kürsüsü’nde master yaparken Muhittin Serin Hoca'dan bir daha bitirmiş rikayı. Talik yazıya devam edecekken, musiki yoğunluğu müsaade etmemiş.

Sanat Burak’tır

“Sanat Burak’tır.” diyen Özçimi, hüsn-i hat Burak’ına binemese de, ney ve ebru Burak’ının ehil ismi. Sanat Burak’ına binip, kişinin kendi sanat miracına çıkması gerektiğinin fiili temsilcisi. 33 senedir profesyonel olarak ney üfleyen, gözlerimizi güller, sümbüller, karanfillerle şenlendiren Özçimi, sohbetimizin nihayetinde güzel bir lale bir de menekşe ebrusu hediye ederken, “Sanat, bütün şubeleriyle sabır ve sebat meselesidir. Sebat bir istidattır, tâlimle öğrenilecek bir şey değildir. Klasik sanatlarımıza hevesli gençlerimiz, sebat etsinler fakat bunun Allah’ın bir lütfü olduğunu unutmasınlar.” diyor.

Müstefit olduğumuz bir sohbetten müsaade isterken bir elimizden lale bir elimizden de menekşe ebrusu tutuyor. Hakikatte ise ellerimizden tutan Sadreddin Özçimi, Alparslan Babaoğlu, Mustafa Düzgünman, Necmeddin Okyay ve Özbek şeyhi Ethem Efendi… İdrak edebildiğimiz nispette tabii…

İSMEK El Sanatları Dergisi 16 İNDİR

Bu yazı 1154 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK