II. Mahmut’un Keşfettiği Yetenek Mustafa İzzet Efendi

  • #


Fotoğraf: Mücahit PAMUKOĞLU
Yazı: Mine ÇAHA


19. yüzyılda idareci ve sanatkâr kimliğiyle döneme damgasını vuran bestekâr, neyzen ve hânende olarak büyük bir şöhrete sahip, sarayın yetiştirdiği nadide isimlerdendir Kazasker Mustafa İzzet Efendi. Sutan II. Mahmut’un henüz küçük bir çocukken keşfettiği, zamanla başarısı zirvelere çıkacak bu muazzam ismin yazma eserleriyle birlikte, ilginç hikâyesi ve hatıralarına doğru kısa bir yolculuğa çıkıyoruz.

Ayasofya Müzesi’ne girince başınızı yukarı kaldırdığınızda ihtişamıyla sizi büyüleyen büyük yuvarlak hat levhalarıyla göz göze gelirsiniz. Ihlamur ağacından yapılmış; Allah, Hz. Muhammed (S.A.V.), dört halife ve Hz. Muhammed’in aziz torunlarının isimlerinin yazılı olduğu çehâr-ı yâr levhaları, İslam dünyasının en büyük hat levhaları kabul edilir. İşte Ayasofya’daki muazzam hat levhalarına imzasını atan bu isim, Kastamonu taşrasından Kazasker Mustafa İzzet Efendi’dir. Kazasker’in hikâyesi oldukça ilginçtir. 1801’de Tosya kasabasında doğan İzzet, üç dört yaşlarındayken babasını kaybeder. Annesinin ilme duyduğu hayranlık, İzzet’i İstanbul’a, Fatih’teki Başkurşunlu Medresesi’ne göndermeye teşvik eder. Medresede Arapça ve dini ilimleri öğrenmeye başlayan İzzet, sesinin güzelliği, musikideki kabiliyeti ile dikkat çeker. Dönemin hatırı sayılır isimlerinden Kömürcüzade Mehmet Efendi’den de musiki tahsil eder.


1814 yılında kaynaklarda Bahçekapı olarak geçen bölge, yani bugünkü Sirkeci civarında hâlâ ayakta olan Hidayet Camii’nde, İzzet’teki yetenekten hayli memnun medrese hocası Kömürcüzade Mehmet Efendi, kendisinden naat okumasını ister. Henüz on üç yaşında olan İzzet’in hayatı okuduğu bu naat ile değişecektir. Ara sıra namaz kılmak için Hidayet Camii’ine giden Sultan II. Mahmud, rastlantı sonucu hutbe dinleyenler arasındadır. Sultan, bu küçük çocuğun sesini ve hitabetini çok beğenir, yanına çağırır ve biraz konuşur. Yardımcılarına da çocuğun Enderun’a alınması için talimat verir. İzzet, 18-19 yaşlarındaki gençleri alan Enderun Mektebi için henüz çok küçüktür. Bu nedenle Silahtar Gazi Ahmet Paşazade Ali Paşa onu kendi dairesine alarak, gözetiminde tutar. Sonrasında Enderun’a hazırlanmak üzere Galata Sarayı Hümayun Mektebi’ne (bugünkü adıyla Galatasaray Lisesi) gönderir.

Ali Paşa'nın yanında gördüğü bu tahsil ve terbiyeden sonra, Hümayun Mektebi’ndeki başarısı da saraya kadar ulaşınca, 19 yaşında Enderun Mektebi’ne kabul edilir. Çok sıkı bir eğitime tabi tutulan İzzet, bir yandan devlet adamı olmak için yetiştirilir diğer yandan sanatını geliştirir. Hat ve musiki öğrenimi görür. Dönemin ünlü hat ustalarından olan Yeserizade Mustafa İzzet, başarısından dolayı ona kendi ismini verir. Bu durum ne yazık ki bugün, hocasıyla kendisinin karıştırılmasına ya da aynı kişi sanılmasına sebep olur.

Mustafa İzzet, zamanla bestekâr, neyzen, hanende ve hattat olarak nam salar. Sultanın sanatkâr kadrosu içine alınır. Sarayda dönemin musiki ustaları Şakir Ağa, Dellalzade İsmail Ağa, Suyolcu Salih Efendi, Kömürcüzade Hafız Efendi, Basmacı Abdi Efendi isimlerin yanında kendini geliştirme imkânını yakalar. Sanat hayatının en parlak dönemlerini yaşayan Mustafa İzzet, burada bütün sanatkârların hürmet ve takdirlerini kazanır. Padişahın huzurunda yapılan fasıllara hanende ve neyzen olarak iştirak eder.

1828 yılında Sultan II. Mahmut, Batı müziğinin Osmanlı topraklarında da tanınmasını sağlamak üzere İtalya’dan içlerinde Donizetti’nin (1788-1856) de aralarında bulunduğu birkaç Hristiyan hoca getirtir. O ana kadar Türk musikisi duymamış insanlara Enderun’daki saz ve ses sanatkârlarını dinletmek isteyen padişah, Mustafa İzzet Efendi’den ney taksimi ister. Dönemin Batı müziği üstatları, ilk makamda uyuyakalırlar, ikinci makamda ah edip ağlarlar, üçüncü makamda ise katılarak gülerler.


Sultan II. Mahmut, misafirlerine fikirlerini sorar ve onlar da bir şey anlamadıklarını, ıslaha muhtaç basit bir musiki olarak gördüklerini söylerler. Aslında halim selim ve mütevazı biri olan Mustafa İzzet Efendi, şöyle der: “Padişahım, bu adamları insan zannettim. Meğer yanlış telakki etmişim. Kendilerini musikimizin büyüleyici sesiyle uyuttum, ağlattım, güldürdüm. Geçirdikleri istihalelerin farkında olmayanlara insan denilmez.” Bu sözler tercüme edildiğinde akılları başlarına gelen yabancılar yerlerinden fırlayıp İzzet Efendi’nin ellerine sarılarak tebrik ederler ve açıklarlar: “Musikinizin İlahi kudreti karşısında biz kendimizi kaybettik. Kendimizi idrakten aciz bir haldeydik. Deminki kusurumuzu af buyurun, mazur görün bizi. Musikiniz insanı ilk nazarda cazibesine kaptıran, kendine meftun eden, çileden çıkaran, ağlatan, güldüren İlahi bir mûsıkî. Sanki Allah’ın sesi.”

Ne var ki, ilim ve sanatı, kâmil insan olma yoluna vasıta olarak gören Mustafa İzzet Efendi; etrafındaki alkış, övgü ve makam-mevki meselelerini, hayatında hep ikinci planda tutma gayreti ve eğilimdedir. Zamanla saray hayatından bunalır ve aldığı tasavvuf terbiyesine daha sıkı bağlanır. Mekke’yi görmek için yanıp tutuşur. 1830’da saraydan izin isteyerek Nakşi şeyhlerinden Ali Efendi ile birlikte hacca gider. Hac vazifesini yapmak için şehre gittiğinde hemen geri dönemeyeceğini anlar. Haber gönderir ve birkaç yılını burada geçirir. İstanbul’a döndükten sonra izbe bir yerde özlemini duyduğu derviş hayatını yaşamaya başlar.

Daha küçük bir çocukken Mustafa İzzet Efendi’nin sesine hayran kalan Sultan II. Mahmud, bir gün bu sese Beyazıt Camii’nde tekrar rastlar. Yanından birini gönderir; kamet getirenin kim olduğunu öğrenmesini ister. Bunun üzerine “Bir Özbek dervişidir.” yanıtını alan Sultan II. Mahmud, kendisinin kasıtlı şekilde yanıltıldığını düşünür. “Beni mi aldatıyorsunuz, ben bu sesi tanımaz mıyım!” diyerek hiddetlenir, İzzet Efendi’nin cezalandırılmasını ister. Aldığı eğitim ve geldiği noktayı elinin tersiyle iterek, sarayı terk etmesi ve derviş hayatı yaşamaya başlaması sultanı hayli kızdırsa da, sonunda İzzet Efendi’yi affeder. Bu vesileyle saraya geri dönen İzzet Efendi, sultanın fasıllarında sesiyle ve neyiyle bulunmaya devam eder.




Sultan II. Mahmut’un ölümünden sonra kendi talebi üzerine Eyüp Sultan Cami’sinin hatibi olarak atanır. Burada altı yıl kadar görev yapar. 1845 yılında, bir cuma günü Eyüp Sultan Camii’ne gelerek Mustafa İzzet Efendi’nin hutbesini dinleyen Sultan Abdülmecit, onu kendisine ikinci imam tayin eder.

Sanatın yanında devlet adamı olarak da mertebe kat eden Mustafa İzzet Efendi’ye, 1846’da Selanik, Mekke ve İstanbul’da kadılık görevleri verilir. 1849’da ise Rumeli kazaskerliğine getirilir. Aynı zamanda şehzadelerin yazı ve hat hocalığını üstlenir. 1849’da hocası Yeserizade’nin vefatı üzerinde onun Bebek’teki evini satın alarak buraya yerleşir. 1853’te padişahın imamlığından ayrılarak, Sultan II. Mahmud’un kurduğu, bugünkü danıştay ve yargıtayın temeli olan Meclis-i Vâlây-ı Ahkâm-ı Adliye’de görev alır. 1860’ta ise reisülulema mertebesine yükselir. Peygamber soyundan olması hasebiyle de, ilmiye sınıfının en üst noktalarına çıkan seyitlere verilen, temel vazifesi Peygamber soyundan gelenlerin araştırılması ve himaye edilmesi olan Nakibüleşraf unvanını alır. Bu dönemlerde Meclis-i Vâlâ ve Meclis-i Hâss-ı Vükelâ’ya da seçilen Mustafa İzzet Efendi, 1876’da ömrünü tamamlar. Topkapı’daki Kadirhane tekkesinin haziresine defnedilir. Kabir kitabesi, talebesinden Muhsinzade Abdullah Hamdi Bey tarafından girift celî sülüsle yazılmıştır. Mustafa İzzet’in öğrencisi Mehmet Şefik Bey’in teyzesiyle yaptığı evlilikten Ataullah ve Tevfik adlı iki oğlu ile Emine adlı bir kızı dünyaya gelmiştir.


Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin Hat Sanatındaki Yeri

Seyyid Kazasker Mustafa İzzet Efendi, çoğunlukla nesih, sülüs, celi sülüs ve celi talik hat türlerinde eserler vermiştir. Sülüs ve Nesih yazılarında zamanının Hafız Osman’ı kabul edilir. Celide, kendine has bir üslup geliştirir. Sultan II. Mahmud’un vefatına kadar sülüs ve nesih yazar. 1845’e kadar herkes gibi Hafız Osman ekolünü takip eder. Ancak bu tarihte Abdülmecit’e yazı hocası olunca bu ekolü bırakmak zorunda kalır. Çünkü Abdülmecit celi sülüste ayrı bir ekol sahibi olan Mahmut Celalettin’in talebesi Tahir Efendi’den ders almıştır ve onun üslubu beğenmektedir. Kazasker’den de bu usulde yazmasını ister. Kazasker’in yazısı bu vesileyle Mahmut Celalettin ile Hafız Osman’ın renkleri birbiriyle bütünleşir, kendine has bir özelliğe bürünür. Her ne kadar sanatkâr, Sultan Abdülmecit’in ölümünden sonra ayrı bir ekol ortaya koyan, celi sülüste inkılap yapan Mustafa Râkım’ın üslubuna devam etmek istese de bunun için geç kaldığını fark eder. Zira bir kere eli başka bir üsluba alışınca artık geriye dönmesi zor olur. Talebesi Muhsinzade’ ye “Tutulacak yol Râkım yolu imiş; biz bunu anlamakta niye gecikmişiz?” şeklinde yakındığı bilinir.


Fatih Camii hazire çevresindeki Râkım’a ait celi sülüs kitabelerin önünde dakikalarca oturup bu şaheserleri seyreder. “Şeyh gibi yazdım, Hafız Osman gibi yazdım; lâkin Râkım’ın bir harfine yanaşamadım.” cümlesiyle de hayran olduğu akımı bir kez daha ifade eder. Aklâm-ı Sitte'nin, Şeyh Hamdullah, Hafız Osman ve Mustafa Rakım ile her bakımdan en ideal noktaya ulaştığı kabul edilir. Klasik hat bu iki ekolle zirveye ulaştığı için artık yeni bir müceddite ihtiyaç kalmaz. Aklam-ı Sitte'de çizilmiş prensipler bütün Osmanlı ülkesine yayılır.

Fakat Mustafa İzzet Efendi’nin, Mustafa Rakım ekolünü tam anlamıyla takip edememesi, hat sanatının yararına olur. Kazasker, Abdülmecit’in ölümünden sonraki celi eserlerinde, Mahmut Celalettin ile Mustafa Rakım ekolünü bütünleştirir. Sanatkâr bu vesileyle Türk yazı tarihine yeni bir çeşni kazandırır. İki ekolü birleştirerek klasik yazıma yeni bir üslup getirdiği kabul edilen Kazasker’den birçok başarılı hattat istifade eder. Talebeleri de nice hatırı sayılır talebeler yetiştirir.

Bu üslubu takip eden, yetiştirdiği talebelerden akla ilk gelen isimler; Mehmet Şevket Vahdeti, Abdullah Zühdi, Mehmet Şefik Bey, Muhsinzade Abdullah Hamdi, Mehmet İlmi, Mehmet Hilmi, Hasan Sırrı, Hasan Tahsin, Siyahi Selim, Abdullah Hulusi, Hacı Hasan Rıza, Kayışzade Hafız Osman, Yusuf Agâh Efendi ve Selma Hanım’dır.

Kazasker’in en ünlü öğrencilerinden Abdullah Zühdi, celi sülüs yazılarında üstün yeteneğe sahiptir. Hat sanatına düşkünlüğüyle bilinen Sultan Abdülmecit, 1857 senesinde Medine’de Hz. Peygamber’in mescidini güzel yazılarla donatmak ister ve hattatlardan yazı örnekleri ister.




Bunlar arasından en çok Abdullah Zühdi’nin kalemini beğenir. onu Medine’ye Harem-i Şerif’in yazılarını yazmaya gönderir ve kendisine ömür boyu 7 bin 500 kuruş maaş bağlar. Yedi yıl kadar orada kalarak Hz. Peygamber’in mescidinin kubbe kasnaklarına duvarlarına kuşak halinde celi sülüs yazıyla ayetler, hadisler ve ayrıca peygamberler ile ilgili kasideler yazar.

Fakat Abdullah Zühdi yazıları bitirmek üzereyken Abdülmecit ölür. Abdülaziz döneminde de maaşı kesilir ve bir müddet işler yarım kalır. Hattat, İstanbul’a gelip gerekli tahsilatı elde edemeyince Medine’ye geri döner ve tamir işlerini ahaliden toplanan yardım paralarıyla sona erdirir. Büyük kısmı hâlâ yaşayan bu yazıların tamamının uzunluğu 2 bin metreden fazla yer tutar. Medine’deki görevinden sonra Kahire’ye geçer. Hidiv İsmail Paşa ile tanışır ve ondan destek görür. Orada Mısır Hattatı unvanı alarak vazife yapar. Mısır’da hattın ilerlemesine vesile olan ve birçok öğrenci yetiştiren hattat 1879’da vefat eder.

Diğer bir talebesi Mehmet Şevket Vahdeti Efendi (1833-1871) Tanzimat Devrinin meşhur veziri Mustafa Reşit Paşa’nın iltifatlarını kazanır. Dîvânî ve celî dîvânî yazıyı meşhur Nasih Efendi’den öğrenir. Pek dikkat çekmiş bir hattat sayılmasa da Bursa ve İstanbul’un birkaç camisinde önemli eserleri bulunur. Nuruosmaniye Camii’inde, Nallı Mescit’ te Bilal Habeşi levhaları ile Bursa Ulucami’de büyük bir levhası vardır. Merkez Efendi, türbesindeki kubbe yazısı onundur. Sülüs ve nesihte Hafız Osman, celî sülüste de Kazasker yolunda olduğu kabul edilir.

Padişahın takdirini kazanan talebelerinden Mehmet Şefik Bey, hattat Padişah Abdülmecit’in Sakız Adası’nda yaptırdığı caminin levhaların yazımını üstlenir. Ayrıca Bursa’da 1854’te meydana gelen depremde Ulucami’nin hasar gören yazılarının tamiri ve onarımı için oraya gönderilir ve bu işle üç yıl meşgul olur. O zamanlar Harbiye Nezareti olan İstanbul Üniversitesi’nin dış kapısındaki “Daire-yi Umur’u Askeriye” ve onun iki tarafındaki Fetih suresi ayetleri ve aynı kapının iç tarafında iki yandaki celi sülüs yazılar onun tarafından yazılmıştır. Bu iki yazının ortasındaki celî talik yazısı da Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin yazısıdır.


Kazasker’in İstanbul’u Çevreleyen Eserleri

Kazasker’in gurur duyduğu eserlerden en önemlisi şüphesiz sahabe kabirlerinin onarımı sırasında değiştirilen kitabeleri yazmaktı. Sultan II. Mahmut, İstanbul’daki sahabe kabirlerinin 1835’te yenilenen kitabelerin yazımını Mustafa İzzet’ten isteyerek, bir nevi, ona olan teveccühünü ifade etmiştir. Seyit hattat bu vesileyle Eyüp’te Ebu’d-Derdâ; Ayvansaray’da Muhammed el-Ensari, Ebu Şeybe el-Hudri, Hamdullah-ı Ensari; Eğrikapı’da Hafir; Balat’ta Cafer-i Ensari ve Kasım Mecidi’nin kitabelerini yazmak şerefine nail olur.

Ayasofya’daki 8 levhanın yanı sıra, kubbesinin içindeki celi sülüs yazı da onun tarafından yazılmıştır. Bu yazı Nur Suresi’nin 35. ayetini kısmını içerir. Ayetin anlamı şöyledir: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, tıpkı içinde lamba bulunan bir kandile benzer. O lamba bir sırça içindedir. O sırça, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer. Ne doğuya ne de batıya ait olan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Bu öyle bir ağaç ki, neredeyse ateş değmeden de ışık verir. Nur üstüne nurdur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah gerçeği anlamaları için insanlara misaller verir. Allah her şeyi bilir.”

İzzet Efendi’nin Ayasofya’nın 1849’daki tamiri sırasında yazdığı bu ayet, kubbenin ölçüsüne göre satranç usulüyle büyütülüp varak altınla işlenir. Daha sonra ayet Kasımpaşa, Yahya Efendi, Küçük Mecidiye, Hırka-i Şerif ve Sinan Paşa camilerinin kubbelerine de uyacak şekilde yaptırılır.


Bursa Ulucami’de "Fa’lem Ennehu La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah” (Muhakkak ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Hz. Muhammet O’nun kulu ve elçisidir.) kelime tevhidi de ona aittir. Bunun dışında taşa geçirilmiş diğer eserlerinden bazıları şunlardır: Dolmabahçe Sarayı Saltanat kapısı, Topkapı Sarayı Hazine Koğuşu, Selimiye Kışlası yan kapı, Ali Paşa Mescidi, Cağaloğlu’nda Nallı Mescit’in ana kapısı, İstanbul Üniversitesi’nin Bahçeye giriş kapsının iç tarafı ve Kahire’de Kavalalı Mehmet Ali Paşa türbesinin kitabeleri.

Mustafa İzzet, tuğrakeş olmamakla birlikte II. Mahmut adına talik harfleriyle bir de tuğra tertiplemiştir. Ancak Mustafa Râkım’ın geliştirdiği sülüs ağırlıklı tuğra yanında onunki bir deneme niteliğinde kaldığı söylenir.

Kazasker; yazdığı beyit, dörtlük ve kitaplarda Eyüp Camii hatibi, reisülulema ya da Seyit İzzet gibi imzalar kullanır. Ara sıra kullandığı “Hak-i pay-i evliya Seyit İzzet Mustafa” imzasını, son yıllarında “Bende-i Al-i Aba Seyit İzzet Mustafa” ya çevirir. Celî sülüste, Rakım tarzında “Ketebehu Mustafa İzzet” istifini benimsemekle beraber, celi hattıyla sadece “İzzet” diye imza attığı da olmuştur. Hocası Yeserizade’ den ayırt edilmek için farklı bir imza şekli benimsemiş, bu hat türü için adet haline gelmiş satır halinde değil de farklı dairesel istif halinde İzzet Mustafa, Harrerehu Mustafa İzzet, Seyit İzzet Mustafa, şeklinde imzaları tercih eder.




Küçük bir taşra kasabasından sarayın en yüksek mertebelerine kadar çıkan Mustafa İzzet Efendi, tasavvuf deryasında kendini bulduğu dönemden itibaren makam ve mevkiden uzak bir hayat sürmek istemiştir. Hayatını saraya adayan bu mütevazı isim, bugün İstanbul’un ismiyle birlikte anılan, kültürel mirasımızı oluşturan başyapıtlarımızda yaşamaya devam ediyor. İmparatorluğun son yüzyılında yaşayan; bilim, sanat ve siyaset dünyasındaki bu kıymetli isminin eserleri Topkapı Sarayı Hazine Koğuşu’nda, Mart ayına kadar misafirlerini ağırlayacak.

İSMEK El Sanatları Dergisi 19 İNDİR

Bu yazı 1546 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK