Çini

Çini Bir Göz Musikisidir; Notaları Laleler, Güller, Karanfiller ve Sümbüllerdir

  • #


Yazı: Yard. Doç. Dr. Pınar YAZGAÇ

Ortaya koyduğu eserler ve düzenlediği sergilerle, İznik çinilerinin bugün Türkiye’de ve dünyada bilinirliğinin artmasında önemli bir paya sahip olan İznik çini sanatının üstadı Mehmet Gürsoy’u Kütahya’daki atölyesinde ziyaret ettik. 40 yıla yaklaşan İznik çinilerindeki yolculuğunu dinlediğimiz bu söyleşide, İznik çinisine yönelişinden, Kütahya ile İznik çinilerinin karşılaştırılmasına, eserlerinde kullandığı motiflerden sanat felsefesine kadar pek çok şeyi konuştuk. Gözlerini ve kalbini vakfettiği çini sanatına ilişkin bir çok özgün tanımı var ustanın. Bunlardan birinde çininin bir ‘göz musikisi’ olduğunu söylüyor ve ve ekliyor: “Bu musikinin notaları laleler, güller, karanfiller ve sümbüllerdir.”


Mehmet Gürsoy, İznik Çini sanatını günümüzde tekrar yorumlayıp ortaya koyduğu eserler ve dünyanın pek çok ülkesinde açtığı onlarca sergi İznik çiniciliğinin yeniden doğup canlanmasında ve bilinirliliğinin artmasında büyük rol oynamış bir isim. Aynı zamanda o, orijinalitesine sadık kalarak ve ruhlarını koruyarak, geleneksel sanatların, modern zamanlarda yeniden nasıl yorumlanıp üretileceğini kendi sanatında, zarif ve mütevazı bir şekilde göstermiş bir isimdir. Onun sanatında göstermiş olduğu bu başarı ve sahip olduğu değer, konu ile ilgili uluslar arası çevrelerin de malumu. UNESCO’nun onu 2009 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ilan etmesi ise bunun küçük bir örneği. "Toprağın ateşle imtihanıdır" dediği İznik çinisine ömrünü vakfetmiş olan usta sanatçı, bugün 63 yaşında ve hala birbirinden güzel eserlerin üretimine ve öğrenci yetiştirmeye devam ediyor.


İznik çinileriyle olan uzun ve derin yolculuğunu dinlemek için Kütahya’nın en eski sokaklarından biri olan Germiyan Sokak’taki Mavi Konak’ın kapısını vurduğumuzda güler yüzüyle ve tam bir Osmanlı beyefendisi edasıyla karşılıyor bizi, İznik çini sanatının üstadı Mehmet Gürsoy.

Söyleşimiz; ömrünü güzeli, en güzeli aramakla geçiren Mehmet Gürsoy’un, sanatı ve sanatçıyı konumlandırdığı yere ilişkin kulağımıza küpe olacak cinsten cümleleri ile açılıyor: “Allah güzeldir ve güzeli sever. Biz de onun yarattığı güzellikleri çiziyor ve boyuyoruz; ancak asla onunla yarışa girmiyoruz. Sadece yansıtıyor ve ayna tutuyoruz Yaradan'a.” Sonra sanatı ile arasındaki bağa işaret eden şu cümleleri ile devam ediyor: “Çok mutluyum böyle bir ilmi ve sanatı bize bahşettiği için. Çünkü İznik bir ilim, bir bilimdir. Çünkü, altın oranı toprağa aktarma, toprağı canlandırma hadisesidir bu. Öyle yüksek bir sanattır. Bir ömür değil bin ömür feda olsun bu sanata.” Anlatırken gözlerinin içi parlıyor. Yine sözün başında Hocası, İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi’nin meşhur hocalarından Prof. Dr. Muhsin Demironat’ı rahmetle anıyor ve ekliyor: “Konağın en güzel odasına, bu odaya da onun adını verdim.”


Hangi sebebin onu İznik çinisine yönelttiğini sorarak başlıyoruz. Mehmet Gürsoy, Sultan Veled’in “Kütahya’da bir ay kalan mutlu, iki ay kalan ziyadesiyle mutlu ve saadet içinde olur. Cennet Kütahya’nın ya altındadır, ya üstündedir.” sözünü aktardıktan sonra sorumuzu şöyle cevaplıyor: “Kütahya evliyalar şehri olduğu kadar; aynı zamanda şairler, ressamlar, müzisyenler yani kısacası sanatkarlar şehridir ve tarih boyunca sanatla yoğrulmuştur. 1975 yılında bu sanata iştigale başladığımda Kütahya’da yapılanlar ile ecdadımızın yaptıkları arasında sanat değeri bakımından dağlar kadar fark olduğunu gördüm. Eskiler tarihe gömülmüş durumdaydı ve kimse bu sanatın ucundan tutmamıştı. Bunu ecdadıma yapılmış bir saygısızlık olarak algılayıp toprağa gömülü bu canım sanatın tekrar hayatımıza geçmesi için yola çıktım.”

İznik ile Kütahya Çinileri Arasındaki Fark

Mehmet Gürsoy hayatının büyük bir kısmını, on yaşlarında iken taşındığı bu şehirde geçirmiş bir sanatçı. İznik çinisine olduğu kadar Kütahya çinisine de vakıf bir göz ve bir sanatkâr. İki şehrin çinilerini karşılaştırmasını istiyoruz ondan. İki şehrin çinileri arasındaki farkın çok açık olduğunu, Kütahya çinisinin büyük ölçüde bir ‘halk sanatı’ olarak kaldığını, ilerlemeyip aksine gerilediğini; İznik çini sanatının ise ilerleyip tekâmül ederek saray sanatı haline geldiğini söylüyor şöyle tamamlıyor sözünü: “İznik çini ustaları, adeta imkânsızı başarmışlar. Ecdadımız o günün teknolojisi ile bugün bile hala üzerinde araştırmaların devam ettiği, yazıların yazıldığı o canım çinileri ortaya koymuş. İznik’te sarayın desteği bittikten sonra eski güzel zamanlarını yaşamasa da çini sanatkârları, bir şekilde çiniyi günümüze kadar taşımışlar. Kütahya ise büyük yoklukları, savaşı, işgali yaşamış. Çok gerilemiş ama sanat bütünüyle hiç ölmemiş. O değerli, o güzel insanlar olmasaydı bugün biz olmazdık.”


Söz Kütahya çinisine gelmişken, şu anda Kütahya’da otantik geleneksel Kütahya işi çiniciliğin yapılıp yapılmadığı hakkında yorumunu merek ediyoruz çini üstadının. Kütahya’nın o eski primitif, dokulu, kokulu eserlerinin yapılmadığını üzülerek ifade ediyor ve buna sebep olan şeyin de piyasadaki arz ve talep dengesi olduğunu ifade ediyor: “Üretici ürününü İstanbul pazarında ve sahil kentlerinde değerlendirmek istiyor O nedenle gelen taleplere göre ürün yapıyor. Birkaç kişiyi geçmeyen sanatkâr dışında, Kütahya’da sanat değil, zanaat ağır basıyor.”

Klasik Ruhu Bugüne Nasıl Taşıdı?

Mehmet Gürsoy’un, işin ehli tarafından da teslim edilen başarısı, çiniyi bugüne taşıyıp yorumlarken klasik olandan ayrılmamasında yatıyor. Öyle ki yorumlayarak ortaya koyduklarını taşıdığı ruh itibarıyla geleneksel İznik çinilerinden ayıramıyorsunuz. Bunun sırrını sorduğumuzda, şimdiye kadar hiçbir İznik çinisini birebir kopya etmediğini hatırlatıyor ve devamediyor: “Bana rehber olan birçok kompozisyonu uyguladım, ancak hep kendi yorumumla. Estetiği daha ahenkli bir renk dengesi içinde yakalamaya çalıştım. Baktığınızda gözünüzün yorulmayacağı, içinizde haz duyacağınız, dokunduğunuzda size pozitif enerji verecek çinileri üretmeye çalıştım.”


İznik çinisindeki özgün renk tonlarının nasıl yakalandığı konusuna gelince usta sanatçı, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettikten sonra, dünyanın her yerinden hediyeler geldiğini, Çin’den ve Japonya’dan da mavi beyaz porselenlerin hediye edildiğini aktarıyor bu porselenleri beğenen Fatih’in ‘Daha güzeli yapıla’ diye buyruk verdiğini belirtiyor. Türklerin yaratılandaki detayı görme yeteneğinin yüksek olduğunu, zaman içinde bizim rengimiz olan turkuazın, çimen yeşilinin sonra da bir mücevher rengi olan zümrüdün çinideki renklere eklendiğini söylüyor ve şöyle sürdürüyor konuşmasını: “Zümrüt rengi yakalandıktan sonra, 1550’lerde mercan kırmızısı çıkmış ortaya. Ondan önce kırmızı yok çinide; patlıcan moru var, mangan moru var ama kırmızı yok. Farkındaysanız ecdat hep mücevher renklerini seçmiş çinide, süslemede. Mercan ve zümrüdün yanı sıra firuzeyi, lapisi, lazuli mavisini seçmiş ve mücevher renklerinin bulunduğu mekanlarda yaşamayı tercih etmişler. Evlerinde, camilerinde, saraylarındaki bu mücevher renklerinin verdiği pozitif enerji ile ülkeler, gönüller fethetmişler.”

İznik Çinisinin Değeri, Renk ve Ahenkte Gizli

İznik çinisini dünyada değerli kılan bu özellikler sohbetin akışında kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor bir bakıma. Mehmet Gürsoy’un, renk ve ahenk konusunda eklediği şu bilgiler de İznik çinisine daha bir alıcı gözle bakmamıza imkan sağlıyor: “İznik çinisinin ham maddesi yüzde 85 kuvars ile yüzde 15 cam ve kildir. Ecdadımız, göz akı beyazının yani kuvarsın üzerine işlemiştir motiflerini. Çünkü bu mücevher renkleri en güzel göz akı beyazının üzerinde görünür. Tabii renkler, bir estetik, zarafet, ahenk, denge ve sükunet içinde var olurlar çini üzerinde. Saatlerce izleyebilirsiniz; nice masallar , hikayeler anlatır size. Günümüzde bazı psikologlar bizim eserlerimizi terapi amaçlı izletiyorlar hastalarına.”

Mehmet Gürsoy’un atölyesinde çalışanlar on kişi ile sınırlı. Atölyesinde çalışmak bu sanatı kendisinden öğrenmek için pek çok kimse olmasına rağmen kendisi bu sayıyı artırmıyor. Bu durumu, atölyede yürütülen faaliyetin maddi kaygı ile ele alınmaması ile açıklıyor ve şunu eklemeden edemiyor: “Burası bir okuldur aynı zamanda. Dünyanın her yerinden öğrenci gelir; Almanya’dan, Japonya’dan, Hollanda’dan… Yani kapımız öğrenmek isteyen herkese açıktır.”


Çini, Mücevherlerin Rengini Sır Altına Gizleme Sanatıdır

Gürsoy, sanatın felsefesine ilişkin bakışını ve yaptığı işe yüklediği anlamı ele veren cümlelerini sıraladığında, bir ustanın ustalığındaki sırrın sadece maharette ve teknik başarıda olmadığını, ahlaki erdemlerle birebir ilgili olduğunu anlıyoruz. Yola çıkarken derdinin güzeli aramak, bulmak ve onu yapmak olduğunu söyleyen usta sanatçı, “Yaptığım iş, bir gün mutlaka bir anlayanın eline geçer, o zaman o kişi yaptığıma bakıp beni eleştirmemeli ve ‘yapan ne güzel yapmış’ demeli. Çünkü insan güzeldir, insan olmak güzel olmaktır. Bu güzel olan insana güzeli sunmaktır esas olan. Böyle baktığınızda 5 cm’lik minik bir kaseyi de 60 cm’lik dev bir vazoyu da aynı işçilik kalitesi ile yaparsınız.”


Mehmet Gürsoy’un çini sanatına ilişkin özgün tanımları var. Bunlardan birini yazının başlığında okudunuz. Bir diğerini ise şu cümlelerle aktarıyor ve açıyor Gürsoy: “Çini; kıymetli taşların rengini sır altına gizleme sanatıdır. Yani mücevher renklerini sır altına gizleme sanatıdır. Yüzyıllar boyu bu mücevherler ışıldar durur duvarlarımızda, mekânlarımızda, camilerde, saraylarda, konaklarda ve en son Hakk’a gittiğimiz, defnedildiğimiz türbelerde.”

Gürsoy, verdiği bir röportajda yüz yaşına kadar yaşamak istediğini söylemişti. Bunu neden istediğini sorduğumuzda ise tatlı bir gülümseme eşliğinde şu cevabı alıyoruz: “Yıllar evvel bu atölyeye bir Amerikalı geldi ve ‘Ne bekliyorsunuz bu sanattan daha?’ diye sordu. Ben de ona dedim ki, 'Ne kadar daha fazla insanın yüreğine girebilirsem kendimi o kadar mutlu sayarım. Ama bunun yolu da fazla üretmekten geçer. Fazla üretmek içinde uzun ömür gerekir.' Mevla’dan dileğim elim ayağım tutar şekilde ömür diledim. Verirse de ne ala vermezse de ne âlâ…”

Peki, UNESCO tarafından 2010 yılında verilen ‘’Yaşayan İnsan Hazinesi’’ payesi, ona olduğundan farklı bir misyon yüklüyor mu? Gürsoy, genelde sanatçının hayatı boyunca çalıştığını, durmadan çalıştığını, Hakk’a yürüdükten sonra değerlendiğini hatırlatıyor ve “Hayattayken böyle bir ödülü almak beni onurlandırdı ama bir o kadar da omuzlarıma yük bindirdi. Hedefimizde her zaman daha güzele ulaşmak var. Mevla inşallah o görme gözünü bize de bahşeder o zarafeti, yarattığı o güzel renkleri, ahengi daha fazla algılayabiliriz.” diye konuşuyor.


Kayıp ‘Mercan Kırmızısı’nı 4 Asır Sonra Yeniden Keşfetti

Mehmet Gürsoy’un önemli bir özelliği de klasik İznik çinilerinde kullanılan mercan kırmızısını yeniden keşfetmiş olmasıdır. Bu keşif için 10 yıl vakit harcar Gürsoy ve sonunda renge ulaşarak onu tekrar günümüz İznik çinisinin içine yerleştirir. Bu hikayenin özetini anlatmasını istiyoruz Gürsoy'dan, o da bizi kırmayarak şöyle anlatıyor; “Çini ile ilgili yapılan araştırmalar, çalışmalar hep üretilmiş eserler ile ilgili, altyapıyla ilgili hiçbir bilgi ve belge yok. Osmanlı saray arşivlerinde belki var, ama bilinmiyor, bulunmuyor. Bu bizim çok büyük bir eksikliğimiz. Nurhan Atasoy ve Julien Raby 1989 yılında büyük bir araştırma yaptılar; ancak renklerin elde edilişi için gerekli olan kimyasal formül, oranlar hakkında bir malumat, mesela mercan kırmızısı şöyle yapılmış diye bir bilgi yok. Osmanlı’da mercan kırmızısı, 1550-1575 yılları arasında kullanılmış ondan sonra da üretilmemiş. Çünkü mercan kırmızının sırrını sadece bir usta yakalamış, formülü de hiç kimseye söylemediği için, bilgi kendisi ile beraber toprağa gömülmüş. On iki yıl öncesine kadar durum böyleydi. 1991 yılında âcizane bana nasip oldu mercan rengini bulmak. Mercanla ilgili on yıllık bir araştırmam vardı. On yıl boyunca her fırında kırmızıyı test ediyordum. 1991 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sergi açtığım zaman fakültenin o zamanki dekanı Prof. Nurhan ATASOY….. “Evlat bu iş tamamdır, ben basını çağırıyorum,” dedi ve o vesile ile duyurulmuş oldu. Ben 10 yıl mercan kırmızsısı üzerinde çalıştım ve test yapa yapa tekrar hayata geçirmiş olduk mercan rengini. Bütün testlerim Amerika’da bir müzede. En büyük takipçim de Amerika’da İndiana Üniversitesi'dir.”


“İznik Çinisi Renklerin Ateşle İmtihanıdır"

Mehmet Gürsoy konuşacak çok şey var. İznik çinisine vakfedilmiş kırk yılın, bitmek tükenmek bilmeyen bir azmin, çini motiflerini bezeyerek geçen binlerce gecenin ve gündüzün, sınırsız bir sabrın, aşkla gerçekleşen bir teslimiyetin küçük bir özeti oldu konuştuklarımız. Böyle ustaların tavsiyeleri de, hatıratları ve eserleri gibi yol gösterici olur düşüncesi ile, yanından ayrılmadan önce, bu sanata ilgi duyan, bu sanatla iştigal eden gençlere tavsiyeleri olup olmadığını soruyoruz kendisine. Gürsoy, güzel sanatlar fakültelerinde okuyan resim ve grafik öğrencilerinin mutlaka geleneksel sanatlarımızdan bir tanesini çok iyi öğrenmeleri gerektiğini; çünkü bunun onlara donanım sağlayıp hayatlarını zenginleştireceğini, söyleyerek başlıyor tavsiyelerine. “Bu sanatlarda o kadar ilerleyemeseler de sevsinler en azından” diyor, “Çünkü geleceğe bırakılacak en güzel şey bu sanatlardır.”


Sonra da kulağımıza küpe olacak cinsten tavsiyelerini sıralarken, sözün yine başladığımız yere geldiğini, böylece sohbet dairesini tamamladığımızı anlıyoruz. Tavsiyelerini zihnimize ve kalbimize kaydederek ayrılıyoruz Mavi Konak’tan: “Elbette güzelliklere ulaşmak isteyenlerin büyük bir sabır içinde olması gerekir. Sanat uzun süreç isteyen bir hadisedir. Sabır olmadan olmaz. İznik çinisi ise hemen oluveren bir şey değildir. Bir ressam tuvale yağlı boya resmini yapar bitirir, bir heykeltıraş heykelini şekillendirir ve bitirir. Ama İznik çinisi, ateşle imtihanıdır renklerin. Biz o kadar göz nuru döktüğümüz motifleri 900 santigrat derece ateşe veriyoruz. Ateşin oyunudur bu. Bahtımıza ne çıkarsa… Şükür ki Mevla’nın sonsuz yardımı var bize. Mevla diyor ki; "Güzel işlerle uğraşanlar benim makbulümdür." Allah güzeldir ve güzeli sever. Biz de onun yarattığı güzellikleri çiziyor ve boyuyoruz, ancak asla onunla yarışa girmiyoruz. Sadece yansıtıyor ve ayna tutuyoruz Yaradan'a.”


* Dumlupınar Ün. Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Öğretim Üyesi

İSMEK El Sanatları Dergisi 16 İNDİR

Bu yazı 1858 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK