Makale

San’at Üzerine Düşünceler

  • #


Yazı: Sadettin ÖKTEN

San’atkârın yaşadığı hayat macerasının sonunda ortaya koyduğu nesneye san’at eseri diyoruz. San’at eseri maddi malzemeyle yapılıyor. Ancak onu özel eller ya da diller inşa ediyor. Ardında da özel görüntüler, mesajlar, imalar var. Eser maddi boyut olmadan ortaya çıkmaz. Ancak onun ifade ettiği mana, ilettiği haber ve uyandırdığı duygusallık maddi boyutunun çok ötesindedir ve bu manevi boyut ya da modern estetiğin tabiriyle eserin arka planı zaman içerisinde derinleşir, çoğalır ve tekrar tekrar kendini üretir.

Maziye ait inceleme ve araştırmalar hatta hatırlamalar san’atın toplumla birlikte tarihin derinliklerinde var olduğunu gösterir. Belgelere dayanan ya da yazılı tarihin akışına baktığımızda bu sürecin başlangıcından bugüne kadar san’at, toplumun ayrılmaz bir parçası ve aynı zamanda kudretli bir ifade ve var olma vasıtasıdır. Diğer bir deyişle bir toplum san’atıyla hem kendini ifade eder hem de halde var olarak istikbalde de devam etmenin ve var olmanın temellerini kurar. San’at hakkında muhtelif tarif ve açıklamalar olmakla birlikte şu aşağıda vereceğimiz tanımın da gözden uzak tutulmaması gerekir kanaatindeyiz. San’at toplumsal bir hayat macerasının özel kişilerin duygu dünyaları üzerindeki yansımaları, san’at eseri de bunların dışa akseden ürünleridir. Burada özel kişi ile san’atkârı kastetmekteyiz. Yansımaların ürünü olan olgular ise eserler ya da yeni tabiriyle yapıtlardır. İleriki cümlelerde de temas edeceğimiz gibi özel kişi toplumsal hayat macerasının içerisinde yaşarken veya bu tabiri biraz açarak savrulurken, direnirken ya da onu kabullenirken veya bu maceranın içerisinde bir öncü rolü üstlenirken özelliği hasebiyle bu macerayı eliyle, diliyle veya vücut diliyle birtakım malzemeler kullanarak dış dünyada resmeder. San’at eseri işte bu tersim hadisesinin meyvesidir.


Şimdi güneşli ve mutedil bir günü, hafif esen rüzgârı ve bir deniz manzarasını hatırlayalım. Hafif rüzgârla sathı titreşim haline geçen deniz, güneş ışınlarını her an değişen bir dinamizm içerisinde canlı ve aynı zamanda sakin parıltılarla yansıtır. Bu manzarada durağan ve sakin bir kıpırtı, bir hareketlilik görürsünüz. Birçok insan böyle bir manzarayla karşı karşıya kalmıştır ve o manzaradan estetik bir haz duyar. Bu manzaradan yola çıkarak belki şöyle bir benzetme yapılabilir: Burada deniz, toplumu ifade etmektedir. Hafif rüzgâr ise hayatın cilveleri, getirdikleri ya da hayat içinde yer alan umutlardır. Ancak ilham kaynağı olmadan bu hayatın toplum üzerindeki izdüşümü parıldamıyor. Şu halde bu resimde ilham kaynağı da güneş olmak icap eder. Burada sakin meltemin toplumda oluşturduğu kıpırtıları san’atkâr olarak düşünmek mümkündür. En sona kalan unsur ise parıltılar, o da san’at eseridir. Dolayısıyla toplum, hayat macerası, ilham kaynağı, san’atkâr ve eserin bir bütün olması lâzım gelir. Akan zaman içerisinde rüzgâr nasıl değişik parıltılar ortaya koyup su üzerinde bin bir ışık oyunu oluşturuyorsa, toplumda yaşayan san’atkârın da devamlı akıp giden hayat macerası içerisinde her anı ifade ve tespit eden bir hareketlilik göstermesi gerekiyor.

San’atkâr dışarıdan bakıldığında herkes gibi bir bireydir ve herkes gibi belli bir toplumda yaşamaktadır. Bireyi toplumla beraber düşündüğümüz zaman ve ömür dediğimiz hayat müddetine baktığımızda san’atkârın belli bir zaman diliminde ve belli bir mekân ya da mekânlarda yaşadığı ya da yaşamak zorunda olduğu bu kısıtlardan azade olmadığı açık bir şekilde görülür. Bunlara ilaveten san’atkâr bir birey olarak düşünüldüğünde etrafındaki eşya ile birlikte yaşar. Buradaki eşya terimi elinin altındaki sıradan, gündelik kullanım eşyasından başlayarak yaşadığı şehrin veya ülkenin bütün mimari yapılanmasına kadar bir kapsama alanını ifade etmektedir. Ve şurası unutulmamalıdır ki bütün bu eşya, toplumun o vakte kadar olan birikimlerinin ve tercihlerinin bir ürünü olarak ve toplumsal bir bilinç sonucu ortaya çıkmıştır. Bu noktadan yola çıkarak san’atkârın yine   bir birey olarak bu fiziksel çevrenin ötesinde ve ardında yer alan ve onu üreten düşünsel ve duygusal tasavvur ve algı alanı ile de sınırlandığını, çevrelendiğini düşünebiliriz. Şu halde hiçbir özel yeteneği bahis konusu olmadan san’atkâr sadece bir insan ve bir birey olarak yukarıda saydığımız şartlardan, çevreden ve algılardan bağımsız olamaz. Bu veriler, san’atkârın yaşadığı toplumda hâkim olan ve uygulanan medeniyet tasavvurunun geçirdiği bir evreye ya da onun bir kesitine aittir. Şüphesiz san’atkâr varlığındaki ya da yaradılışındaki yetenek ile maziye hicret edebilir ya da istikbale ait tahmin ve tasavvurlarda bulunabilir. Bunlardan birincisi her ne kadar bazı tarihi bilgi ve aktarımlara dayansa da yaşanan an için bir hayal olmaktan öteye gidemez. İstikbale ait tasavvurlar ise tümüyle bir tahmin, öngörü ve imgeye dayanan bir yolculuk veya kurmacadır. San’atkâr için reel olan yaşadığı medeniyet tasavvurunun o andaki verilerinin ve koşullarının kendi üzerinde bıraktığı etki ve izlerdir. Kısaca söylemek gerekirse san’atkâr bir medeniyet tasavvurunun içinde o tasavvura ait veri ve koşullarla çevrelenmiş haldedir.


Burada sözü edilen medeniyet tasavvurunu kısaca tahlil edelim. Toplumun ve kuşkusuz toplum içerisinde yer alan bireyin yaşamak, eylem yapmak yani kısaca var olmak için bir sisteme ihtiyacı vardır. Bireyin varlığında yer alan içgüdü, akıl ve duygu donanımları, var olmak ve eylem yapmak ve var olduğunu hissetmek ve buna inanmak için yeterli değildir. Bunların mutlaka kendilerinin dışındaki bir sistem tarafından yönetilmesi lazımdır. Bu ihtiyacı doğuran iki temel nedenden söz edilebilir. Bunlardan birincisi toplumsal sebeptir. İnsan diğer canlılara göre seçme ve değiştirme yeteneklerine sahiptir. Diğer canlılarda da var olan ancak sınırlı bulunan içgüdü, akıl ve duygu onların içgüdü merkezli bir hayat yaşamalarını engellemez. Diğer canlılar doğanın kendilerine tayin ettiği ya da Allah’ın onları yarattığı yasalar üzere yaşarlar. Bunlara karşı çıkmak, riayet etmemek gibi bir seçenekleri ya da fantazileri yoktur. Buna karşılık insan hem farklı yetenekleriyle hem de seçme ve değiştirme kudretiyle diğer tüm canlılardan ayrıcalık gösterir. Bu insan aynı zamanda toplumsal yaşamaya mecbur ve mahkûmdur. Seçme ve değiştirme yeteneği ve toplumsal yaşam mecburiyeti üst üste geldiği zaman tarihi tecrübe göstermiştir ki toplumda mutlaka kaos zuhur ediyor. Bu kaos bireyin olmazsa olmazı olan güveni, bu güvenden doğacak olan huzuru ve bu huzurun neticesi olan üretimi yok etmektedir. Şu halde insanın temel donanımları olan içgüdü, akıl ve duyguyu yönetecek ve seçme ve değiştirme yeteneğini toplumda uyumlu bir hale getirecek, kısaca bir sinerji doğuracak bir sisteme ihtiyaç vardır. İşte bu sistemin adına medeniyet tasavvuru deniyor.


Medeniyet tasavvuruna olan ihtiyacı bireysel planda dikkate alırsak, karşımıza her ferdin zihin ve gönül yapısında var olan evrensel problemler çıkar. Bu problemlerle meydana çıkan sorgulamalar bütün insanlarda her çağda mevcuttur. Birinci soru başlangıç ve son sorusudur. Diğer bir deyişle nereden geliyorum, nereye gidiyorum? Her insan kendini idrak ettiği anda bu varlığa nereden başlayarak geldiğini ve bu varlığın akıbette nereye vasıl olacağını hem merak eder hem de bundan ciddi bir endişe duyar. Hemen ardındaki soru ise "Yaşadığım hayatın bir anlamı var mıdır, benim bu hayat içerisindeki yerim nedir?" sorusudur. Bu iki sorudan birincisi maziye ve istikbale, ikincisi de hale ait ciddi, evrensel ve cevap bulunamazsa bireyi ciddi endişelere sevkeden sorulardır. Diğer bir soru; "Bilgimin kaynağı ve doğruluğu nedir? Neyi, ne kadar, nerden ve ne doğrulukta bilmekteyim?" Bir başka soru ise değerler sistemini ilgilendiriyor. "İyi-kötü, güzel-çirkin, yap-yapma gibi ikilemler hangi kaynaktan zuhur etmiştir? Bazıları niçin beni mutlu ediyor, bazıları da mutsuz?" sorularıdır. Bütün bu soruların cevabı yine medeniyet tasavvuru tarafından verilmektedir. Bu cevapların fert tarafından kabul edilip, onun iç dünyasını bir huzura ve itmi’nana kavuşturabilmesi için medeniyet tasavvurunun bilinmesi, idrak edilmesi ve bu tasavvura inanılması icabeder. Bu yüzden bir medeniyet tasavvuru özellikle inanıldığı için bir kimlik ve aidiyet belirleyicisidir. İnanılmayan ve sadece medeniyet tasavvurları bireye bir kimlik vermez. Onun zihninde bir bilgi düzeyinde ve çerçevesinde kalır.


Bir medeniyet tasavvuru bireysel manada ferdin yukarıda sıraladığımız evrensel sorularına cevap verdiği gibi, toplumsal manada da bireyleri tüm yeteneklerini kullanarak ancak bir ahenk içinde ve kaos yaratmayacak bir şekilde yaşamaya yönlendirir. Böylece bir medeniyet tasavvurunun hâkim olduğu ve yaşandığı bir toplumda birey bir kişilik ve kimlik sahibidir, bir nispeti ve bir aidiyeti vardır. Dolayısıyla böyle bir bireyin onu diğerlerinden ayıran birtakım özellikleri ya da başka bir açıdan bakıldığında sınırları söz konusudur. Bu yüzden san’atkâr da toplum içinde yaşayan bir birey olarak bu kimlikten ve sınırlardan nasibine düşeni almaktadır. Bu kimlik maziden gelen tarih nehrinin getirdiği bütün birikimi, esasları ve özellikleri ihtiva etmekle birlikte yaşanan günden yani şimdiden ciddi izler ve özellikler de taşımaktadır. Çünkü bugün, zaman yarına geldiğinde tarihin en son ve en yeni sayfası olarak o büyük dosyaya eklenecektir. Yaşanan çağ ya da devir veya dönem herkesin üzerine kendi damgasını vurur, şüphesiz san’atkârın üzerine de. Hatta bu damga san’atkârın üzerinde çok daha derin izler bırakır. Çünkü san’atkâr duygu planında çok özel bir kişiliktir. Sıradan insanın hiç fark etmediği veya aldırmadığı ya da bunlara muktedir olamadığı bir hayat macerası içinde geçen olaylar san’atkârın iç dünyasında hiç beklenmedik, umulmadık, fark edilmedik izler ve yankılar uyandırır. Bu açıdan bakıldığında san’atkârın duygu dünyası yaşanan hayatın yani o dönemdeki toplumun ve o zamanın şartlarından bağımsız değildir ve olamaz. San’atkârın duygu dünyası o dönemdeki topluma ve zamanın özelliklerine göre şekillenir. Bu şekillenme bir kabul veya bir red şeklinde olabilir. Kabul konusunda zihinlerde bir tereddüt oluşmaz ama red konusuna geldiğimiz zaman ortaya çıkacak olan soru işareti neyi reddettiğimize bağlıdır. Oradaki olumsuzlama da reddettiğimiz şeyin aynadaki aksinden başka bir şey değildir. Yani ret hadisesi mantıksal açıdan reddedilen gerçekliğe göre şekillenir ya da ona tabidir.


San’atkâr birey olarak çok özel bir varlıktır veya Allah tarafından öyle hususiyetlerle yaratılmıştır. Burada yazar kendini ifade etmek ve korumak açısından şöyle bir saptamayı yapmak mecburiyetinde olduğunu hissetmektedir. Yukarıdaki cümlede geçen varlık tabiriyle seküler bir anlayışı, Allah’ın yaratması tabiriyle de İslami bir inancı ifade etmekteyiz. San’atkâr ister seküler, ister İslami bakış açısından değerlendirildiğinde şu manzara içinde görülür: Duygusal boyutta güçlü, derin ve kapsamlıdır. Diğer insanlarda oluşmayan, oluşamayan, görülmeyen, fark edilmeyen bir duygusal derinlik ve zenginlik san’atkârın şahsiyetinde mevcuttur. Buna ek olarak san’atkâr yetenekli bir kimsedir. Bu duygusal zenginlik ve derinliğini objeler üzerinde ve onları kullanarak ifade gücüne sahiptir. Seküler dünya buna yaratma diyor. Bunun İslam dünyasındaki karşılığı ise ibda’dır. Duygusal güçlülük ve zenginlik yetenekle birleştiği zaman yine de san’atkâr olmak için yeterli olmuyor, buna bir de eğitimi eklemek lazım gelir. Duygulu ve yetenekli bir birey, belli bir eğitim sürecinden geçtikten sonra topluma fiziksel dünyanın materyallerini kullanarak duygu dünyasının zenginliğini aktarabiliyor. Bu aktarımın tam manasıyla ortaya çıkabilmesi için ise müsait bir muhit gerekmektedir. Duygulu, yetenekli ve eğitimli bir birey olan san’atkâr kendisini teşvik eden ve eserine rağbet gösteren bir ortam bulamazsa birçok zenginliği içeren kapalı bir kutu gibi kalmaya ve esrarını ebediyete intikal ettirmeye mahkum olur. Sözünü ettiğimiz bu süreçte yer alan eğitim ve muhit faktörleri yukarıda kısaca değindiğimiz toplumsal çevrenin ve o çevrede yaşanan medeniyet tasavvurunun bütün etki ve izlerini san’atkârın varlığına hâkkeder. Şimdi şu soruyu sorma vakti gelmiştir; "San’atkâr yani özel kişi yani güçlü duygusallığa, yeteneğe, eğitime ve çevrenin takdir ve rağbetine sahip ve mazhar olan insan bu birikimi ile yeni ve maceralı bir yolculuğa çıkabilecek midir? Öyle bir yolculuk ki sonunda varılacak olan menzil topluma yeni bir boyut, duygusal zenginlik ve derûnî bir âlem açabilsin. San’atkâr bu yolculuğunda açık denizlere yelken açabiliyor mu?" Başlangıç evresinde nasıl sonlanacağı epeyce meçhul olan bu macera yerine limanda, sakin denizde kalmayı mı tercih ediyor? Birincisi tehlikeli, ikincisi emniyetli bir san’at macerası. Birinde yeni ülkelerin keşfi, yeni derinlik, heyecan, ürperti ve güzelliklerin topluma kazandırılması ve zamana nakşedilmesi imkânı ve ihtimali var. Ötekinde ise aynı ülkenin ve çevrenin farklı versiyonlarını tekrarlamaktan kaçınmak mümkün değil. Birinde Hollanda’daki şehir kanallarına bağlı düz bir teknede geçen zamanı ve mekânı algılarsınız. Laleleriyle, sükûnetiyle ve durağan gibi görünen sakin zamanıyla o da güzeldir. Diğerinde okyanusa yelken açmış bir teknenin sonu meçhul gibi görünen macerasını izlersiniz. Tercih san’atkâra ve onu besleyen, yetiştiren ve teşvik eden topluma kalmıştır.


San’atkârın yaşadığı hayat macerasının sonunda ortaya koyduğu nesneye san’at eseri diyoruz. Buradaki nesne sözcüğü her ne kadar san’at eseri için kullanılmasa da hâl ve mazi san’at eseri denilen öyle şeyler görmüştür ki nesne sözcüğü dahi onun üstündeki bir seviyede yer alır. San’at eseri maddi malzemeyle yapılıyor. Ancak onu özel eller ya da diller inşa ediyor. Ardında da özel görüntüler, mesajlar, imalar var. Eser maddi boyut olmadan ortaya çıkmaz. Ancak onun ifade ettiği mana, ilettiği haber ve uyandırdığı duygusallık maddi boyutunun çok ötesindedir ve bu manevi boyut ya da modern estetiğin tabiriyle eserin arka planı zaman içerisinde derinleşir, çoğalır ve tekrar tekrar kendini üretir. Böylece bir san’at eseri, eğer gerçek san’at eseri ise, geçen zamanla birlikte toplumun zihninde ve gönlünde yeni, giderek yenilenen ve zenginleşen bir dünya kurar. Eser esas itibariyle o dünya için vardır ve o dünya ancak enginlere yelken açan bir san’atkârın iç dünyasındaki meçhul yankıların eseridir. Bu yankıların uyandırdığı çağrışımlar, parıltılar ve izdüşümlerdir.


Her objenin iki boyutu mevcuttur; biri işlevsel, diğeri simgesel boyuttur. Bu açıdan bakıldığında zanaat ile san’atın ayrıldığı nokta ya da kesit çok net olarak ifade edilebilir. Zanaatta eserin işlevsel boyutu önde ve baskındır, simgesel boyutu arkadadır. Bu realite şu anlama gelmektedir; zanaatta teknik beceri önemlidir. Teknik becerinin üreticisi ise yetenek ve akıldır. Simgesel boyutun hayat damarı olan duygusallık zanaat eserinde arka plandadır. Çünkü zanaatkârın ona hayat verecek, onu diriltecek ve yeniden yorumlayacak gücü bulunmamaktadır. Zanaatkâr aklını ve maharetini kullanarak işlevi baskın olan ürününü ortaya koymuştur. San’atta ise bunun aksine simgesel boyut önde ve baskın bir şekilde yer alır. Eser simgesel boyutuyla temayüz eder. İşlevsel boyut ya arkada kalmıştır veya hiç mevcut değildir. Bu da san’at eserinde duygunun ön planda ve yönetici olduğu, teknik becerinin ise onu destekler durumda olduğunu ve kaldığını gösterir. Çünkü san’atkâr sanat eserinin simgesel boyutuna hayatiyet katan duygusallığı ve duygusal derinliği ve zenginliği ile ön plana çıkmıştır. Maharet ve teknik yani akıl ve beceri bu duygusallığın görünür kılınması için yardımcı bir fonksiyon üstlenmiştir. Bu kısa açıklamalardan sonra bir limanda bağlı kalmak ya da aynı ülkede dolaşmak gibi hallerin yeni duygusal atılımlar ve zenginlikler getirmeyeceği ortaya çıkıyor. Burada olsa olsa aynı manzaranın veya iklimin farklı görüntüleri ya da farklı tekniklerle ifadeleri söz konusu olabilir. Sanki san’at tekniğin akıl, hüner ve maharetle üretilen sahasına doğru belki de zanaata doğru kaymaktadır. Çünkü bilinen bir mesajı daha geniş söylersek, evvelce mazide keşif ve ifade edilmiş bir ülkeyi ya da güzelliği farklı biçimlerle tekrarlamaktadır. Halbuki her dönemin kendine has özellikleri, şartları ve haberi vardır. Güneş aynı olsa da aynalar değişmektedir. İlahi hakikat ve hayatın gerçekleri, klasiğin temsilcileri olarak toplumun üzerine yansıdığında, her dönemde değişen toplumda farklı yansımaların çıkacağı hem akli hem de zaruridir.


Yukarıdaki açıklamalar, bizi ister istemez her devrin kendi koşullarına göre kendi içinden zuhur eden bir san’atı olması gerçekliğine doğru götürüyor. Medeniyet tasavvurunun kimliği ve aidiyeti belirleyen değerler sisteminin toplumdaki tatbikatı ve yorumu her dönemde değiştiği halde bu tasavvurun bireyin duygusal dünyasına bıraktığı izdüşümlerin değişmemesi, değişememesi hayatın realitesine uymamaktadır. Diğer bir ifade tarzıyla san’at, yaşanan hayatın kuşkusuz mazideki izlerle birlikte yorumlanmasıyla ortaya çıkar. San’atkâr yaşamadığı bir hayatın, dolayısıyla iç dünyasında izdüşümü olmayan duygu ve görüntülerin san’atını yapamaz. Yaşanmamış bir hayatın, belki mazide yaşanmış ve o dönemden bugüne intikal etmiş ama günümüzde reel olarak uygulama imkânı bulmamış deneyimlerin san’atı yapılmaya çalışılırsa, bu eylem taklit ya da tekrardan öteye geçmiyor. Halbuki san’at yaşanan bir hayatın toplumsal duygu planındaki yansımalarından oluşuyor. San’atkâr da bu yansımaların sahibi ve aktörüdür. Çağımızda yaşayan san’atkârlardan yaşadığımız hayatın duygu dünyalarındaki akislerini tanımlayan ve bize aksettiren yeni renkler ve sesler bekliyoruz.

İSMEK El Sanatları Dergisi 17 İNDİR

Bu yazı 605 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK