Tuğra Sanatı

Hünkârın Estetik Mührü Tuğra

  • #


Yazı: İrem GÜVEN

Geçmişi ta Oğuzlara dayansa da tuğra deyince akla Osmanlı gelir. Osmanlı padişahlarının o ihtişamlı hükümranlık alâmetleri, şimdilerde dekoratif unsur olarak değerlendiriliyor. Bir başka deyişle, bir zamanlar hükümranlığın alâmet-i fârikası olan tuğralar artık estetiğin mührü haline gelmiş durumda. Bu mühür, kâh duvara asılı bir tabloda, kâh ince belli bir çay bardağında, kâh da göz kamaştırıcı bir yüzüğün taşında çıkar karşımıza. Şimdilerde kullanım amacı tümüyle değişen tuğrayı, tuğra sanatçısı İsmet Keten ile konuştuk.

Bıyıkları daha yeni yeni terleyen genç şehzade, hünkârının tasarrufu ile gönderildiği sancakta kendisini ispat etmiştir artık. Sancağında, bilgi ve  tecrübeleriyle ona yol gösteren lalasının da desteği ile devleti idare etme provaları yapan genç şehzade, taht rüyaları kurmaya başlar. Küçüklüğünden itibaren at binme ve kılıç kullanma konusunda eğitilen, bunun yanı sıra devrinin büyük âlimlerinin rahle-i tedrisinden geçen, velhasıl her konuda çok iyi yetiştirilen şehzade, kaderi izin verirse eğer, yedi cihana hükmeden Osmanlı Devleti’nin başına geçecektir. Gün gelir hayalini kurduğu tahtın sahibi olur genç şehzade. O artık padişahtır.




Cülus töreniyle tahta çıkmış, “Kullarımın bahşiş ve terakkileri makbulümdür, verilsin.” diye emrettiği cülus bahşişi dağıtılmıştır. Gayri onun sözünün üstüne söz, buyruğunun üstüne buyruk yoktur. Padişah olup tahta çıktığında yapılması lazım gelen bir başka şey de kendisi için bir mühür, bir imza belirlemesidir. “Tuğra” denilen bu imza, berat, menşur, ferman, hüküm, mülkname, vakfiye gibi birçok resmi evrak üzerinde, ayrıca paralarda, bayraklarda, resmi abidelerde de kullanılacaktır.

Günümüzde artık asıl amacı dışında kullanılan tuğrayı, tuğra sanatçısı İsmet Keten ile konuştuk. Keten ilk olarak, Osmanlı padişahlarının isim ve lakaplarını ihtiva eden alâmeti olan tuğranın, tarihi kaynaklara göre Oğuzlara dayandığını belirtiyor. Kaşgarlı Mahmut’un ünlü yapıtı Divan-ı Lugat’it-Türk’te tuğra kelimesinin aslının, Oğuzca “tuğrağ” olarak ifade edildiğini söyleyen İsmet Keten, Anadolu lehçesinde kelimenin sonundaki “ğ” harfi okunmadığından “tuğra” ifadesinin yaygınlaştığını hatırlatıyor. Keten, tuğranın Farsça’da “nişan”, Arapça’da ise “tevkî” olarak geçtiğini söylüyor.

Tuğra sanatçısı, hemen herkesin oynadığı “yazı-tura” oyunundaki ‘tura’ kelimesinin de ‘tuğra’dan geldiğini hatırlatarak, “Eski bozuk paraların değerini gösteren kısma yazı, tuğra olan kısma da tura denirdi. Tuğra kelimesindeki ‘ğ’ harfi düşmüş, tura kalmış. ‘Yazı-tura’ işte buradan çıkmış.” diyor.




İsmet Keten, tuğra formuna da değinmek istiyor. Anlattığına göre Oğuzlardan başka Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri ile Memlûkler ve Osmanlılarda kullanılan tuğra, zaman içerisinde bugünkü formuna kavuşmuş. Yazılı kaynaklardan anlaşıldığı üzere Büyük Selçuklu Devleti’nde ve Anadolu Selçuklu Devleti’nde kavisli tuğralar kullanılırken, Eyyubiler vasıtasıyla Memlûklere geçen tuğrada kavisler yerine, bir satıra yazılan yazıda abartılı miktarda keşidelere yani harflerin uzantısı olan dikey çizgilere ağırlık verilmiş. Memlûkler’de ayrıca tuğra, ilgili belgeler üzerine yazılmaz, önceden yazılıp kesilmiş tuğralar, kullanılacağı belgenin üzerine yapıştırılırmış.

Osmanlı Devleti’nde Tuğra 

Tarihi Oğuzlara dayansa da tuğra denilince akla ilk olarak Osmanlı gelir. Tuğra sanatçısı İsmet Keten’e, ilk Osmanlı tuğrasını soruyoruz, o da ilk tuğranın Orhan Gazi’ye ait olduğu bilgisini veriyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu olan Osman Bey’e ait bir tuğraya, tarihi herhangi bir belgede rastlamadıklarını anlatan Keten, Orhan Gazi’den itibaren tüm Osmanlı sultanlarının kendilerine has tuğraları olduğunu söylüyor.

Diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlılarda da tuğranın hükümranlık alâmeti olduğunu belirten Keten, tuğranın, sultanın ve babasının adını ihtiva ettiğini ifade ediyor. Tuğraların çoğunda “El muzaffer daima” dua ibaresinin bulunduğu da, Keten’in verdiği bilgiler arasında yer alıyor. İsmet Keten’den öğrendiğimize göre, tuğralar bizatihi sultan tarafından yazılmıyordu. Sultan tahta çıktığı ilk gün, “nişancı, tuğrakeş, tuğrâî, tuğranüvis veya tevkiî” denilen görevlilerce hazırlanan çeşitli tuğra örnekleri sunuluyordu. Padişahın tuğrası, kendisine gösterilen bu örneklerden biri seçilmek suretiyle tespit ediliyor ve saltanatın sonuna kadar değişmiyordu. Bununla birlikte aynı padişahın birbirinden farklı görünüme sahip tuğrası olabiliyordu. Tuğrada mutlak suretle değişmeyen şey ise, tuğranın metni ve istifiydi. Yani tuğra metnindeki kelimeler ile bu kelime ve harflerin o form içindeki yerleri asla değişmezdi. Tuğranın tespitinden sonra padişah için tuğra şeklindeki mühürler kazıtılıyordu. Zümrüt ya da altın üzerine kazınan bu mühürler yuvarlak veya köşeliydi ve bazen yüzük şeklinde oluyordu.




Tuğraya sultanın bizzat kendi el yazısıyla ilave edilen “Mûcibince amel oluna” ibaresine “Hatt-ı hümayun” deniliyordu ve ekseriya emir ve fermanlarda görülüyordu. Bu kısmın ayrıca tezhiplendiğini anlatan İsmet Keten, yapılacak tezhibin fermanın gönderileceği yere göre değiştiğini, “Söz gelimi, bu ferman, bir başka devletin liderine gönderilecekse, saray nakkaşhanesinde tezhiplenirdi tuğra kısmı.” sözleriyle hatırlatıyor.

Tuğra sanatçısı İsmet Keten’e, padişahın dışında devletin diğer kademelerinde görevli olanların da tuğra çekme yetkisinin olup olmadığını soruyoruz. Keten, “Tuğra hassaten sultanlara aitti. Onun dışında vezir-i azamlar ile eyaletlerdeki vezir, beylerbeyi ve sancakbeylerinin resmi belgelerde kullandıkları imzaya “pençe” deniliyordu. Yani Osmanlı'da sultanların dışında kimsede yoktu. Sahte tuğra çekenler idam edilirdi.” diyor. Form bakımından tuğra ile pençe arasındaki farka da değinen Keten, “İkisi arasındaki en büyük fark, pençenin tek beyzeli, yani tek kavisli olması ve genellikle belgenin yan tarafına çekilmesi.” diye konuşuyor. Keten’in anlattığına göre, pençelerin Osmanlılarda tam olarak hangi tarihte başladığı bilinmiyor. Keten, sadrazamların ‘buyuruldu’lardaki pençelerin 19. yüzyıl sonuna doğru yerini resmi mühürlere bıraktığını vurguluyor. Tuğra sanatçısı, bakışlarımızdan “buyuruldu”nun ne olduğunu merak ettiğimizi fark ediyor ve vezir-i azam, vali ve beylerbeylerinin pençe ve resmi mühür ile onayladıkları emirlere “buyuruldu” denildiğini ifade ediyor. İsmet Keten, sultanlara özel olan tuğra çekme yetkisinin, sancağa çıkan şehzadelere de verildiğini hatırlatıyor.

Tuğra Dört Bölümden Oluşuyor

Tuğra sanatçısı İsmet Keten, tuğralarda metnin çoğunlukla aşağıdan yukarıya doğru okunacak şekilde düzenlendiğini ifade ediyor. Keten, genellikle tuğra sahibinin isminin altta, babasının ismi üstte yer aldığını, kimi tuğralarda ise isimlerin iç içe girmiş olduğunu söylüyor. Yeri gelmişken, İsmet Keten’e, tuğranın hangi bölümlerden oluştuğunu soruyoruz.




Tuğranın dört bölümden oluştuğunu öğreniyoruz. Keten’in anlattığına göre ilk bölüm, tuğranın metin kısmına tekabül ediyor. Bu bölüm; padişahın ve babasının isimleri, şah, han, el-muzaffer kelimelerinin yer aldığı bölümdür. Bu bölüme ‘kürsü’ veya ‘sele’ de denir. İlk zamanlarda dikdörtgene yakın şekil olan bu bölüm, yuvarlaklaşarak son şeklini almış. Tuğranın ikinci bölümü ‘beyze’dir. ‘Bin’ ve ‘han’ kelimelerinin sonundaki nun (n) harflerinin kıvrılması ile meydana gelir ve iç içe yazılan iki kavisten oluşur. Bu bölüm, tuğrada bütün kompozisyonun sol tarafında kalır. “Daima” kelimesi ise bu bölümün ortasında yer alır.

Tuğranın üçüncü kısmı ise ‘tuğ’ kısmıdır. Tuğranın üst kısmına doğru uzanan ‘elif’ harfi şeklindeki uzantılarıdır. Bu uzantılar her zaman elif olmayabilir. Bunların üzerine flama gibi çekilen kavislere ‘zülüf’ veya ‘zülfe’ denir. Tuğranın dördüncü ve son bölümü ise ‘hançere’ veya ‘kol’ bölümüdür. Bu kısım, beyzelerin devamı olan ve el-muzaffer kelimesinin üzerinden geçen, tuğranın sağına doğru dengeli iki çizgi halinde uzanan kısımdır.

Bu arada küçük bir hatırlatmada yarar var. Tuğralarda padişah isimleriyle birlikte padişah babalarının isimlerinin de yazılmasına Sultan I. Murat’tan itibaren başlanmış. Çelebi Mehmet’ten sonra tuğraya “han” sıfatı da eklenmiş. II. Murat Han’dan itibaren ise “muzaffer daima”, “el-muzaffer daima” dua cümlesi de tuğra metnine dahil edilmiş. Ayrıca Yavuz’un İran’ı fethinden sonra tuğralara bir de “şah” kelimesi girmiş.

Fatih ve öncesi dönemlerde tuğranın tek renk olarak yalnızca siyah mürekkeple çekildiğini söyleyen tuğra sanatçısı İsmet Keten, “Fakat Kanuni’den itibaren renk gelmiş tuğraya. Lacivert gelmiş ilk olarak, sonra Abdülmecid döneminde vişneçürüğü, ki lâl mürekkep deriz biz ona. Altın da kullanıldığı olmuş.” diye konuşuyor.


II. Abdülhamit’in Tuğrası, “Tuğraların Padişahı”

Tuğra sanatçısı İsmet Keten’e, “Estetik bakımdan en güzel tuğra hangi padişaha ait?” diye soruyoruz. Keten de, “Hattat Sami Efendi tarafından yazılan II. Abdülhamit’in tuğrasının en estetik tuğra olduğu söylenir. Hatta ‘tuğraların padişahı’ denir onun tuğrasına. Kaligrafi bakımından en mükemmelidir. Çünkü kaligrafi oldukça gelişmiştir o dönem.” diye cevaplıyor sorumuzu. Keten’e göre, hat sanatının giderek gelişmesi ve tuğraların, ilk zamanların aksine, hat sanatına vakıf tuğrakeşler tarafından çekilmesi zaman içerisinde tuğranın form bakımından giderek güzelleşmesini sağlamış. Tuğrada tezhip ve renk açısından kendisinin en çok Kanuni dönemini beğendiğini de ifade eden Keten, “Kanuni devrinde çok az renk kullanmışlar. Mesela lacivert, onun yanında altın kullanmışlar. Kırmızıyı çok az kullanmışlar, zaman zaman da turkuvaza rastlıyoruz. Son dönemde Avrupa’nın etkisiyle tezhibe barok ve rokoko girmiş, çiçekler renklendirilmiş, gölgelendirilmiş, o yüzden tuğradaki son dönem tezhiplerine pek şaheser diyemem. Ama Kanuni, II. Selim devri öyle değil, tezhipte mükemmel. Fakat kaligrafi bakımından son dönem tuğraları elbette daha üstün.” diye konuşuyor.




Tezhip uygulamasının kimi zaman yalnızca tuğra bölümüne, kimi zaman da sayfanın bütününe yapıldığını anlatan İsmet Keten, “Bilhassa II. Abdülhamit’in yazılarında sayfanın tamamının tezhiplendiğini gördüm. Fakat Kanuni döneminde yalnızca tuğranın olduğu yer tezhipleniyor, yazı aralarına da Osmanlı’nın ihtişamını yansıtan küçük altın güller serpiştiriliyordu.” sözleriyle anlatıyor.

Tuğra sanatçısı, tuğra tezhiplerinde genellikle kullanılan gül figürünün, padişahın Hz. Peygamber’e (S.A.S.) bağlılığını anlattığını da söylemeden geçemiyor. Ayrıca Abdülhamit döneminde şeyh sarıkları, tarikat sarıkları da tezhiplenen bölgede görülen figürlermiş. Tezhipli kısımda yer alan bu figürler de padişahın muhibi olduğu tekkenin alâmet-i farikası imiş. Keten ayrıca, tuğrada aharlı kâğıt kullanıldığını da sözlerine ekliyor.

Hükümdarlığın Alâmet-i Fârikası Estetiğin Mührü Oldu

Bir zamanlar hükümdarlığın alâmet-i farikası olan tuğralar, şimdilerde dekoratif Osmanlı padişahlarına ait tuğralar; kimi zaman duvara asılı bir tabloda ve ince belli bir çay bardağında, kimi zaman da şık bir yüzüğün taşında karşımıza çıkar. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Tuğra sanatçısı İsmet Keten de, “Benim yaptığım sultan tuğralarının çoğunluğunu, dekoratif amaçlı kullanıyor alanlar. Kanuni’nin tuğrasını, II. Abdülhamit’in tuğrasını evinde isteyenlere, istediği boyutta yapıyoruz.” diyor. Keten, kendi ismiyle tuğra yaptırmak isteyenlerin de olduğunu ekliyor.




İsmet Keten’e, “Bir tuğrayı hazırlarken hangi aşamalar söz konusu?” diye soruyoruz. İsmet Keten, sorumuzu, “Evvela kompozisyonu belirlemeniz gerekiyor. Kompozisyon bazen çok çabuk oluşabiliyor, bazen de çok zaman alıyor. Bazı harflerin kompozisyona uyumu sizi zorlayabiliyor. Çünkü harfleri forma sadık kalarak en güzel şekilde yerleştirmek zorundasınız, bu çok kolay olmuyor. Bazen de tersine, kendiliğinden dökülüveriyor harfler. Önce alttan üste doğru ismi yerleştirmelisiniz. Sonra da el-muzaffer daima’yı koymalısınız tuğra çekerken. Sonrasında tezhip biraz vakit alıyor. O kısmı da ben yapıyorum.” sözleriyle cevaplıyor. Söyleşimiz sürerken, tuğranın biz Türklerde her zaman beğenilen bir form olduğunu belirten İsmet Keten, “Bu sebeple tuğra formu kelime-i şahadet’te, besmele-i şerif’te de kullanılmış. Hattatlar tarafından bazı ayet-i kerimelerin de tuğra formunda yazılmış olduğunu görüyoruz.” diye konuşuyor.

Tuğra Aşkıyla Hat ve Tezhip Öğrendi

İsmet Keten, günümüzde tuğra denilince akla ilk gelen isimlerden biri. Ancak gönül verdiği tuğra ile tanışması biraz tesadüfî olmuş. 1974 yılında Gazi Eğitim Fakültesi Grafik Sanatlar Bölümü’nü bitiren Keten, mezun olduktan sonra TRT’de çalışmaya başlamış. O yıllarda çizgi film konusunda kursa devam eden Keten, hazırladığı “Ağustos Böceği ile Karınca” çizgi filmi ile 1986 yılında Kültür Bakanlığı tarafından fotoğraf ve animasyon ödülüne layık görülmüş.

Keten, hat ve tuğra sanatı üzerinde çalışmaya ise 1985 yılında başlamış. “Tesadüf eseri tanıştım tuğra ile ve baktım ki tuğra bir deniz. Öyle ucundan kıyısından el atınca yapılacak bir şey değil. Hat sanatını da öğrenmek lazım.” diyen Keten, bu nedenle hat dersleri almaya başlamış. Hat sanatının duayenlerinden Fuat Başar’dan hat öğrenen Keten, ayrıca Ahmet Zeki Yavaş’ın da derslerine devam etmiş. Tuğrayı bezemek için tezhip de öğrenmek istemiş İsmet Keten ve Ömer Faruk Atabey’den tezhip dersleri almış. Keten, halen Hüseyin Öksüz’ün hat derslerine devam ettiğini söylüyor. Grafik eğitiminin de tuğra çalışmaları için faydalı olduğunu söyleyen İsmet Keten, “Altyapı oldu benim için aldığım eğitim ve yaptığım grafik çalışmaları.” diyor.




Tuğra çalışmalarını, kendisinin geliştirdiği bir teknik olan ipek üzerine akrilik ve altın boya uygulayarak gerçekleştiren İsmet Keten; Ankara, İstanbul, İzmir’de sergiler açmış. Keten’in yurt dışında da pek çok sergisi olmuş. ABD’nin Chicago, İtalya’nın Napoli, Avusturya’nın Viyana kentlerindeki sergilerden başka Kuveyt, Umman, Tunus ve Fas’ta da sergiler açan sanatçı, son olarak geçtiğimiz Şubat ayında Avustralya’nın Canberra kentinde bir sergi gerçekleştirmiş. Sanatçı, çok sayıdaki tuğra örneğini “Tuğra” adlı kitabında toplamış. Tuğra hakkında ayrıntılı bilgiler verilen kitapta padişahların tuğralarının yanı sıra devletin diğer kademelerinde görevli, günümüz deyimiyle bürokratların ‘pençe’lerini de görmek mümkün.

Son olarak sergilere gösterilen ilgi konusuna da değinen İsmet Keten, Arap ülkeleri ile Avrupa ülkeleri arasında bir karşılaştırma yapıyor. Tuğranın Avrupa’da daha fazla ilgi gördüğünü anlatan Keten, “Arap dünyası harfleri tanıyor zaten, fakat Avrupalılar estetik açıdan daha çok etkileniyor.” diye konuşuyor.

Tuğranın Tarihte İz Bırakan Ustaları

Tuğradan bahsederken meşhur tuğrakeşlerden söz etmemek olmaz. Mustafa Rakım Efendi, Sami Efendi ve İsmail Hakkı Altunbezer’i, sanatsal bakımdan usta tuğrakeşlerden saymak mümkündür. Hattat Mustafa Rakım için, “Mimar Sinan Türk mimarisinde ne anlam ifade ediyorsa Mustafa Rakım Efendi de yazı sanatında öyledir.” denir. 1758 Ordu-Ünye doğumlu Rakım Efendi, ilim tahsili için geldiği İstanbul’da ayrıca devrin önemli hattatları ile meşk etmiş. İlim tahsilini tamamlayıp icazetnamesini alan Rakım Efendi, yaptığı Sultan III. Selim portresi padişah tarafından beğenilince, kendisine müderrislik payesi verildi. “Dahi hattat” olarak nitelendirilen Mustafa Rakım Efendi, tuğrakeş ve sikke ressamı olarak çeşitli payelerle taltif edilmiştir. Devrinin kudretli sanatkârı Mustafa Rakım Efendi’nin eserleri, günümüzde pek çok koleksiyonda ve Topkapı Sarayı’nda yer alır. Hayatının sonlarına doğru felç geçiren Mustafa Rakım Efendi, 1826 yılında vefat etmiştir. Vasiyeti üzerine Fatih Karagümrük’teki Vasat Atik Ali Camii’nin yanındaki bir arsaya defnedilmiştir.




1838 doğumlu olan Hattat Sami Efendi ise Boşnak Osman Efendi’den sülüs-nesih meşk ettikten sonra celi sülüs yazıyı Rakım’ın talebesi Mahmud Şakir Recai Efendi’den aldı. Zaten Sami Efendi maharetini bilhassa celi sülüs ve celi talik yazıda ortaya koymuştur. Mürekkeple yazılmış yazısı yok denecek kadar azdır. Zira yazılarını genellikle siyah kâğıda zırnık mürekkebi ile hazırlamış ve çok iyi tashih etmiştir. Bu kalıplardan müzehhibler levhaları hazırlamış yahut taşa hakkedilmiştir. Hattat Sami Efendi’nin müze ve koleksiyonlardaki yazılarından başka Kapalıçarşı Nûrosmaniye ve Fesçiler kapısı üstündeki celi talikleri mükemmeldir. Bâyezid kapısı üzerinde de II. Abdülhamit adına tertiplediği tuğra bulunmaktadır. Nallı Mescid, Şehzâdebaşı, Atikali Paşa camileri celî sülüs yazıları yanında Yeni Cami sebili celi sülüs kitâbesi çok meşhurdur. Sami Efendi’nin Yeni Cami sebili kitâbesi celî sülüs yazıları, celi sülüs öğrenmek isteyenlere âdeta hoca olmuştur. Sâmi Efendi bu kitâbede celi sülüsün bütün nüktelerini göstermiştir. Hayatının son dönemlerini felçli olarak geçiren Sami Efendi 1912 tarihinde vefat etmiştir. Kabri, Fatih Camii haziresinde olup, mezar taşı kitâbesi talebesi Kâmil Akdik tarafından celi sülüs ile yazılmıştır.

Tuğra denilince akla gelen bir diğer isim de İsmail Hakkı Altunbezer. 1873 doğumlu olan Altunbezer, sülüs ve nesih hattı babasından öğrendi. İsmail Hakkı Altunbezer’in yolu Hattat Sami Efendi ile 1890’da girdiği Divan-ı Hümayun’da kesişir. Altunbezer, o dönem buranın müdürü olan Sami Efendi’den celi sülüs ve tuğra yazı tarzlarını öğrendi. Daha sonra iki yıl içinde baş tuğrakeş olma başarısını gösterir. Ayrıca Sanayi-i Nefise okulunun hattatlık bölümüne dört yıl süreyle devam eden İ. Hakkı Altunbezer, tezhipte görev alır. Yazılarının tezhibi ile de kendisi ilgilendiğinden Altunbezer soyadını alır. Tezhip konusunda da çok sayıda öğrencisi olması dolayısıyla “Müzehhip Hakkı Bey” olarak da bilinir. Hayli üretken bir sanat hayatı olan Tuğrakeş Hakkı Altunbezer’in çeşitli koleksiyon ve müzelerdeki eserlerinden başka Divan-ı Hümâyun’dan çıkan ferman, berat ve menşurlarda da yazıları bulunmaktadır. Üsküdar Selimiye, Edirnekapı, Zeynep Sultan, Abdi Çelebi, Şemsi Paşa camilerinin kubbe yazıları ile Lâleli, Afyon, Eskişehir, Bebek, Bakırköy, Kamer Hatun ve Beyoğlu Ağa camilerinde son derece sanatkârane celileri vardır. Ayrıca Osmanlı devrinde son Kâbe örtüsünün kuşak yazısı, ilk riyâset-i cumhur mührü, Mahmud Şevket Paşa’nın türbe yazıları onun önemli eserleri arasındadır. 1946 yılında vefat eden Altunbezer’in kabri, Karacaahmet’te, babasının kabri yanındadır. Mezar kitâbesini celi talik ile vasiyeti üzerine arkadaşı Necmeddin Okyay yazmıştır.

İSMEK El Sanatları Dergisi 16 İNDİR

Bu yazı 2344 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK