Saklı Cennetten Bir Demet

  • #


Yazı: Ömer Faruk DERE*

Sanat, cennetin kapısında beklemektir. Elinde bazen fırça, bazen de kalem… Bir el uzanır kapıdan içeri, verileni alır ve bu âlemde görünür kılar, gözleri kapının ardını görmeden… Bazen kokular yayılır etrafa; ancak kendisi görünmez o nazenin güzelin… Bazen eline bir demet tutuştururlar, bir demet cennet çiçeği… Güller, papatyalar, karanfiller, ille lâleler…

Ebru sanatkârının cennete açılan kapısı teknesidir. O tekneden içeri elini uzattığında eline tutuşturulan güzellikleri kâğıda alır. Cennet güzelliklerinin insanlığa sunulmasında bir vasıtadır sanatkâr. Bahar her yıl cennet sahneleri sunar âdemoğluna. Belki de sırf bu yüzden kadim sanatlarımıza konu olan nesneler hep bahar mevsiminden seçilmiştir.
Sanat denilen yüce kavram için insanlık tarihi boyunca tarifler yapılmış, insanlığın ruhunda derin izler bırakan eserler açıklanmaya çalışılmıştır. İnsan neslinin çeşitliliği kadar tarife ulaşmak mümkündür. Günümüze kadar yapılan tariflere yenileri eklenerek devam edeceğinden endişe duyulmamalıdır. Zira sanat, yaşadığımız kâinatta var edilmiş en duyarlı varlık olan insan tarafından değerlendirilmektedir.  Sanatın tarifinde indî kanaatleri bir kenara bırakırsak, insanlık tarihi boyunca ittifak edilen temel sanat değerlerine ulaşılır. Bu genel değerlerin yanında milletlerin bu temel sanat değerlerini yorumlayış tarzları, dünya üzerinde icra edilen sanat anlayışlarında farklılığı oluşturmaktadır. Milletlerin sanat yapma eylemleri söz konusu milletlerde bir sanat kültürü oluşturur. Bu sanat kültürüne yön veren sâik ise inançlar, kabuller ve değer yargılarıdır. Sanatçı yaşadığı toplumdan soyutlanamaz; o, yaşadığı, eser ürettiği sosyal ve tarihi çevreyle değerlendirilmelidir.  Bu topraklarda var olan sanat kültürümüz de asırlardan beri inanç değerlerimiz ve değer yargılarımızla yoğrularak şekillenmiştir. Bu sebepten bu toprakların sanatçıları bu değerleri bilmek ve buna göre eser üretmek mecburiyetindedirler. Kendi değerlerine yabancı bir sanatkârın benliği başka sanat anlayışları tarafından işgal edilmeye mahkûmdur.

Sanatkârımızın bir ayağı köklü, sarsılmaz sanat anlayışımızda sabit dururken, diğer ayağıyla tüm dünya sanatlarını gezebilmelidir. Sanatkârımız geçmişte yapılanları özümseyerek, asırlardır değişen sanat formlarında değişmeyen özü kavrayıp günümüz şartlarında o özü değiştirmeden zamana uygun formlar üretmeye mecburdur.

Biçimde, Renkte, Kompozisyonda Vahdet…

Sorulması gereken asıl soru ise İslâm sanatlarında değişmeyen özün ne olduğudur. Bu konu hakkında pek çok şey söylenebilir. Ancak söylenmesi gereken ilk söz “Tevhid”dir. Tevhid (Allah’ı birleme) Müslüman’ın bütün yaşantısına yön verdiği gibi sanat anlayışına da yön vermiştir, verecektir ve vermelidir. Biçimde vahdet, renkte vahdet, kompozisyonda vahdet... Ehad olanı arama arayışı Müslüman sanatkârı fizikî âlemde görünenleri derinlemesine kavrama ve eşyanın ardında değişmeyen çizgiyi yakalama yolunda çalışmaya yönlendirmiştir. Bunun neticesinde Müslüman sanatkâr, nesnelerin formlarında sadeleştirmeye gitmiştir. Nesnelerin iç yüzüne dalan sanatkârın temaşa ettiği hakikat kolay ifade edilebilir bir durum değildir. Hakk tektir, mutlaktır ve münezzehtir. Sanatkâr bu duygularını ancak soyut olarak ifade edebilir. Bu sebepten İslâm sanatlarında hiçbir fenomeni anlatmayan ifade biçimlerinin daha fazla araştırıldığını söyleyebiliriz.
"Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kainat, Hangi harfi yoklasan manası hep Allah çıkar.”  1.Mahmut Ekrem

Soyutluğu arama çabaları neticesinde İslâm sanatları içinde en soyut sanat olan musiki, en çok ilgi gören sanat olmuştur. Mûsıkîyi, dış dünyadaki şekillerden arınmış bir anlatım tarzı olan hüsn-ü hat takip etmektedir. Kâğıt süsleme sanatı olarak ortaya çıkan ebru ise özellikle battal ve hatib formlarıyla soyutluğun (abstre) zirvesinde formlardır. Özellikle Ayasofya Camii Hatibi Mehmed Efendi eliyle olgunlaştırılan hatib ebrular, süsleme sanatlarımızın ruhuyla tam olarak örtüşen “tam üsluplaştırılmış” desenlerdir. Müslüman sanatkâr bitki ve hayvan figürlerini andıran onlarca hatib deseninde tatmine ulaşmış olsa gerek ki, hatibe göre daha basit sayılabilecek çiçek formlarıyla uğraşma ihtiyacı duymamıştır.

Okyay’ın Çiçekli Ebruları Nasıl Çıktı?

Ebruda çiçek desenleri ise özellikle XX. asrın başlarından itibaren merhum Necmeddin Okyay sayesinde daha çok kullanılır hale gelmiştir. XVIII. ve XIX. asırlarda da örneklerini gördüğümüz çiçekli ebrular daha çok basit kır çiçeklerini andırır şekildeydiler. Çiçekli ebruları ıslah edip yeniden yorumlayan Okyay, günümüze kadar devam edecek ve dünya ebruculuğu arasında Türk ebruculuğunu haklı bir mevkiye yükseltecek yolu da açmış olmaktaydı. Onun açtığı bu yol, talebesi Mustafa Düzgünman eliyle daha da işlenecek ve adına “Necmeddin ebruları” denecekti. Rahmetli Okyay’ın çiçekli ebru denemelerine nasıl başladığını bir kez daha hatırlamakta fayda olacağını ümit ediyorum:

“Medresetü’l-Hattâtîn’e tanımadığım bir zat gelerek çiçekli ebru yapmamı istedi.`Efendi Beyim, bu sanatta öyle çiçek filan olmaz; gerçi eskiler tecrübe etmişler ama o da çiçeğe pek benzemez´ dedim. Adam `Hoca değil misiniz, yapmanız lâzım´ cevabını verince eve geldim, tekneyi kurdum; çiçek şekillerini çıkarmak için uğraşmaya başladım. O sırada evimize çok sevdiğim arkadaşım Hattat Mâcid Bey geldi. Ben lâle şekliyle uğraşıyordum. Mâcid’im birden: `Birader şu uçları yukarı doğru çeksene!´ dedi. Elimdeki tek atkuyruğu kılını teknede iki taraftan yukarı doğru çekince şekil tıpkı lâleye benzedi. Çok heyecanlandım ve zevklendim. Günlerden cuma olduğu için benim vazifeli bulunduğum Üsküdar Yeni Valide Camii’ne gittik Namazdan sonra lâle, sümbül, karanfil, o mevsimde hangi çiçek varsa alıp eve getirdim ve onlara bakarak teknede tek atkuyruğu kılıyla aynını resmetmeye başladım. İşte Mâcid’in o ikazı ve Rabbimin lütf u keremiyle bu iş oldu…”


Okyay merhum çiçeklerin aynını resmetmeye çalışsa da o devirdeki teknik imkânların el vermemesinden ya da elde ettiği formları yeterli bulduğundan olsa gerek detaylı resmetme gayretinde olmamıştır. İslâm’a ve onun etkilediği sanat anlayışına son derece hakim ve bağlı olan Okyay’ın teknede resmettiği çiçekler “yarı üsluplaştırılmış” formlardır.

Su Üzerinde Çiçek Ressamlığı

Fakülte yıllarında başladığımız ebru çalışmaları esnasında sırasıyla battal, gelgit, taraklı, şal, serpmeli şal, bülbül yuvası, hatib formlarını çalıştıktan sonra ilk lâle denemelerimizi yaparken hocam Hikmet Barutçugil çiçekli ebrular için şöyle söylemişti:

“Ebrucular ressam değildir. Çiçekleri detaylarıyla resmetmeye uğraşmayın. Yaptığınız desen o çiçeği andırır forma ulaştığında hemen kâğıda alın. Su üzerinde yapılan çiçekler resim tekniğiyle yapılanlardan farklıdır; çiçekli ebrular buna göre değerlendirilmelidir.”

O devirde hocamızın ne dediğini fazla anlayamamıştık. Ancak şimdi hocamızın ne demek istediğini gayet iyi anlayabiliyorum. Hocamızın bahsettiği husus aslında üsluplaştırmadan (stilize etme) başka bir şey değildi.
Günümüzde geleneğimizden gelen bu yarı üsluplaştırılmış çiçek formlarının yanında teknik imkânların da el vermesiyle çok daha detaylı ve üç boyutlu çiçek resimleri yapılmaya muvaffak olunmuştur. Bunlara “su üzerinde çiçek ressamlığı” demek yanlış olmasa gerektir.

Üçüncü bir yol olarak “tam üsluplaştırılmış” çiçek denemeleri yapılmaktadır. Bu tarzda çiçekler iki boyutludur ve farklı bir üslup kazanmıştır. Üsluplaştırma objelerin doğadaki biçimlerinin şematikleştirilip yalınlaştırılarak resmedilmesine denir. Nesne, karakterine bağlı olarak, amaca uygun biçimde sadeleştirilir. Böylece eşyanın karakteri daha yalın, daha manalı ortaya konmuş olur. Yalınlaşan desenlerde tek düzelik “tenevvü” (çeşitlendirme) ile kırılmıştır. Renk ve desendeki tenevvü kısıtlı gibi görünen imkânları genişletmektedir.

Göz dış dünyayı üç boyutlu olarak kavrar. Günümüzde görsel medyanın hayatımızın tümüne olan hâkimiyeti neticesinde beynimiz görsellikte devamlı üçüncü boyutu algılamaya zorlanmaktadır. Oysa ki Müslüman sanatçı üç boyutlu görünüşleri iki boyutlu olarak resmetmek suretiyle nesneleri canlı gibi göstermekten kaçınmıştır.

Önce Geleneksel Çiçek Formları Öğrenilmeli

Ebruda yeni bir yol olarak ortaya çıkan bu tam üsluplaştırılmış çiçeklerde sanatkâr bahçedeki çiçeğin aynısını yapma gayesinde değildir. O, kendi hayalindeki çiçeği resmeder. Bunu yaparken ebrunun kendi gerçeklerinden uzaklaşmadan yapmalıdır. Bir nakkaş gibi detaylı çalışmak yerine damladan doğan renk paftalarının suyun hareket ve ışıltısını yansıtacak şekilde çalışmalıdır.
Günümüzde ebru sanatıyla meşgul olanlar yukarıda tasnif edilmeye çalışılan çiçekli ebru tekniklerinden istediklerini seçmekte özgürdürler. Bu farklılıklar ebru sanatımızın nasıl bir zenginliğe ulaştığının açık bir göstergesidir. Yenilikler ve yeni denemeler elbette zaman içinde olacaktır. Çiçek ressamlığı yaptıklarını ifade etme erdemini gösterenler üçüncü bir yolun muharriki olduklarının farkındalar mıdır acaba? Ne demişler: “Bârika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” (Hakikat şimşeği, fikirlerin çarpışmasından doğar.)

Çiçekli ebruları öğrenirken ve öğretirken öncelikle geleneksel çiçek formlarının tam anlamıyla öğrenilmesi gerekmektedir. Geleneksel formlar öğrenilmeden yapılacak yeni denemelerde el mahareti yeterince kazanılmadığından başarı sağlanılması zordur. Zaman içinde şubelere ayrılacağını düşündüğümüz desenli ebrularda yapılan her yeni denemenin ebru sanatımıza yeni bir boyut kazandıracağı inancını taşımaktayız. Bu denemeler zaman süzgecinden geçecek ve safiyet kazanarak tercih edilme derecesine göre ya kabul görecek ya da terk edilecektir. Yeni denemelerde asırlara dayanan nezih ve derin sanat anlayışımızı şekillendiren özden uzaklaşılmaması gereğine inananlardanız.
Sanat her dem yeniyi aramaktır; yüreğinde zamanın ızdırabını duya duya…

*İSMEK Ebrû ve Kaligrafi Zümre Başkanı. Yazıdaki ebru eserlerinin tamamı Ömer Faruk Dere'ye aittir.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 15 İNDİR

Bu yazı 1067 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK