Seramik

İğne ile Kuyu Kazma Sanatı: Sigrafitto

  • #


Yazı: Semra ÇELİK

Önce ana vatanı Çin’de görülen ve Türk toplumunda Selçuklu döneminden sonra kesintiye uğrayan bir sanat sigrafitto. İtalyanca’da “kazınmış” anlamına gelen “sigrafitto”, seramik, karo, fayans veya granit üzerine sır üstü seramik boyası uygulandıktan sonra iğne ile yapılan kazımalarla gerçekleştiriliyor. 1992 yılında Kütahya’da yeniden hayat bulan bu sanat, halen bu şehirde Ahmet Metin Tunca ve kızı Gökçen İlay Tunca tarafından yaşatılıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ilk sigrafitto sanatçıları olan baba-kızın en büyük hedefi ise yurt dışında sergi açmak…

Yeleleri rüzgârda savrulmuş süvarisiz yedi at, tozu dumana katmış dörtnala koşuyor. Ciğerlerine daha fazla havayla doldurabilmek için burun delikleri olabildiğinde açılmış, nallarıyla toprak yolu döve döve ilerliyorlar. Asil, güçlü, mağrurlar… Hızlarını alamayıp, resmedildikleri dört kare seramikten mamul tablodan çıkıp yanınıza geleceklermiş gibi âdeta.
Nefes nefese koşan, gergin kaslarının üzerinde damarları parmak parmak belirmiş atların hemen ötesinde upuzun kirpikleri, iri badem gözleriyle Türkân Şoray, samimi, sıcak bir gülümsemeyle bakıyor bize. Çağdaşı olan yakışıklı jön, Türk sinemasının Battal Gazi’si, Kara Murat’ı Cüneyt Arkın ve arabesk müziğin babası Orhan Gencebay da yalnız bırakmamış Türkan Sultan’ı. Bodyguard gibi iki yanında yer almışlar. Sadece  nefes kesen asil atlar, Türkan Sultan, Cüneyt Arkın, Orhan Gencebay mı?.. Gravürler, mozaikler, manzara resimleri ve daha niceleri, büyülüyor âdeta.

Gündüz vakti gördüğümüz bir düşten sahneler değil hiçbiri. Pek az bilinen “sigrafitto” sanatının, hepi topu iki temsilcisinin maharetli ellerinden çıkan tablolar bahsettiklerimiz.

Kayıp Sanat Kütahya’da Tekrar Hayat Buldu 

Yazdan kalma sıcak bir sonbahar günündeyiz. Sabahın, insanın içini titreten serinliğinden eser kalmamış. Güneş, olanca sıcaklığıyla içimize işliyor, her bir hücremize kadar. Kasvetli, soğuk kış günleri için biraz güneş depolamak iyidir, diye düşünerek Taksim Tepebaşı’ndaki TRT binasına doğru yürüyoruz. Binanın yan kısmındaki alanda, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Beyoğlu Belediyesi’nin ortaklaşa düzenlediği 7. Altın Eller Geleneksel El Sanatları Günleri’ne varıyoruz.

Türkiye’nin 33 farklı ilinden geleneksel el sanatlarıyla uğraşan 65 kadar sanatçının ürünlerini sergiledikleri etkinlik alanını, bir baştan bir başa geziyoruz. Körüklü çizme yapımından ipek halı dokumaya, bakır işlemeciliğinden ahşap oymacılığına, kispet yapımından ebruya kadar geleneksel pek çok sanatımızın ustaları kendileri için tahsis edilen stantlarda ürünlerini sergiliyor. Stantları gezerken gözümüze bir tabela takılıyor. “Sigrafitto” yazılı tabelanın ait olduğu standa doğru yöneliyoruz hemen.
Farklı ebatlardaki siyah-beyaz tablolar dikkatimizi çekiyor. Sigrafitto sanatıyla icra edilmiş tablolara hayranlıkla bakarken, standın sorumlusu Ahmet Metin Tunca, ustası olduğu sanat hakkında bilgilendirmek üzere buyur ediyor bizi. Sigrafitto nedir, ne değildir öğrenelim istiyoruz hevesle.

A. Metin Tunca’nın anlattığına göre, İtalyanca’da “kazınmış” anlamına gelen “sigrafitto”, bir astar kazıma dekor tekniği. Seramik, karo, fayans veya granit üzerine sır üstü seramik boyası uygulanarak iğne ile yapılan kazımalarla ortaya konulan bir sanat sigrafitto. Anavatanı Çin’den sonra Karluklar ve Karahanlılar tarafından devam ettirilmiş. Selçuklu döneminde de bu sanat dalında önemli eserler verilmiş. Daha sonra İran ve Avrupa’da özellikle de adını aldığı İtalya’da gelişerek yaygınlaşmış.

Sigrafitto, ilk dönemlerinde kırmızı çamur elle şekillendirildikten sonra üzerine beyaz astar çekilerek,  sivri uçlu metal kalemler ve iğnelerle dekorlama yapılarak icra edilmiş. Türklerin İslamiyeti kabulünün ardından Karluklu ve Karahanlı dönemlerinde, bu sanatta kırmızı yanında beyaz çamur da kullanılmaya başlanmış. Karluklu ve Karahanlı dönemlerine ait sigrafitto eserlerde noktalama, puntolama, taraklama gibi farklı dokular kullanılmış.


Selçuklular Sonrası Kesintiye Uğradı

Selçuklular sonrası kesintiye uğradığı için Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde sigrafitto sanatıyla ilgilenilmemiş. Ta ki 1992 yılına kadar. Sigrafitto, 1992 yılından itibaren Kütahya’da yeniden hayat bulmuş. Şimdilerde ise yine bu şehirde Ahmet Metin Tunca ve kızı tarafından yaşatılmaya çalışılıyor.

Günümüzde pek kimsenin bilmediği sigrafitto sanatının ustası olan baba-kıza bu sanatın nasıl yapıldığını, inceliklerini, zorluklarını, bu sanatla ilgili hedeflerini sorduk. A. Metin Tunca, ilk olarak bu sanatla nasıl tanıştıklarını anlatıyor. Sanat tutkusu genelde babadan, anneden evlada geçer diye bilinir fakat Tunca ailesinde bu böyle olmamış. Tam tersine, sigrafitto ile önce Metin Tunca’nın kızı Gökçen İlay Tunca Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Kütahya Meslek Yüksekokulu Seramik Cam Çinicilik Bölümü’nde okurken tanışmış. Okulu bitirip Kütahya’ya döndüğünde iş bulamadığı için tamamen bu sanatla ilgilenmeye karar veren Gökçen İlay Tunca, DPÜ Öğretim Görevlisi Lokman Acar aracılığıyla tanıştığı ve ilk zamanlar hobi olarak uğraştığı “sigrafitto”ya, Kütahya Köy Hizmetleri İl Müdürlüğü’nde teknik ressam olarak çalışırken emekli olan babası Metin Tunca’nın da yönelmesini sağlamış. İlay Tunca, bu sanata ilgi duymasının en önemli nedeni, bilinen sanatlara göre farklı olması. Tarihçesini ve detaylarını öğrendikçe ilgisi daha bir artmış. “Nokta nokta işlediğim her tabloda sona geldiğimde, sanki tarihin derinliklerine inerek sımsıkı kavradığım bir anı günümüze getirdiğimi hissediyorum ya da modern bir çalışmamı bitirdiğimde geçmişe giderek onu tarihteki büyük ressamların tablolarının yanına iliştiriyorum” diyor İlay Tunca.

Sigrafittiya, bulunduğumuz topraklarda neredeyse bin seneye varan bir özlem olduğunu söyleyen İlay Tunca,  bunu bir nebze de olsa dindirebilmekten mutluluk duyduğunu vurguluyor. “Her çalışmamı sonlandırdığımda huzurlu uyuyorum, topluma birilerinin yapması gereken bir hizmeti yapmış gibi hissediyorum kendimi mutlu oluyorum” diyen genç sanatçı, sigrafitto sanatının, kendisini, tarihin derinlikleri ile en modern yaşam tarzı arasında gezdirdiğini ifade ediyor. Bunun da kendisinde ‘bu tekniği birilerine duyurmalıyım, yaşatmalıyım’ hissine yol açtığını vurguluyor. Çalışmalarını 2007 yılından bu yana evlerinde oluşturdukları atölyede sürdüren baba-kızın, bu sanatı daha fazla kişiye duyurabilmelerini diliyoruz.
Metin Tunca, sigrafitto ile tanışmadan önce sanata pek de yabancı olmadığını söylüyor. “Okul yıllarındayken temel resim bilgisine sahiptim. Yağlı boya, sulu boya resimler yapıyordum. Köy Hizmetleri’nde çalışırken, Halk Eğitim Merkezi’nde iki yıl kadar da çini kursuna gittim.” diyor. Belli ki Gökçen İlay Tunca sanatsal yeteneğini, babasının genlerinden almış.

Sigrafittodan önce çiniyle uğraşan A. Metin Tunca’ya, bu iki sanat arasındaki en belirgin farkı soruyoruz. Belirttiğine göre en önemli fark, çinide desenlerin veya motiflerin fırçayla, sigrafittoda ise iğneyle ortaya koyuluyor olması. Ayrıca çininin sır altı, sigrafittonun ise sır üstü çalışma olduğu bilgisini de veren Tunca, Selçuklu döneminde sigrafittonun sır altı tekniğiyle yapıldığına vurgu yapıyor.

Selçuklu döneminde en yaygın seramik türü, sigrafitto seramikleriymiş. Bu dönemin sigrafitto seramiklerinin yapılışı biraz farklıymış, sır altı çalışmalar yapılmış. Sigrafitto eser hazırlanırken çamurun elle şekillendirilmesinin ardından astarlanıp kurumaya bırakılır, kuruduktan sonra seramik üzerine kazıma yapılarak dekorlanırmış. Bu işlemin ardından fırında pişirilen malzeme krem, yeşil, sarı, kahverengi ya da karışık renklerle sırlanıp yeniden fırınlanırmış.

Âdeta İğneyle Kuyu Kazıyorlar

Sigrafitto sanatının hangi yüzeylere uygulandığını, ne tür malzemeler kullanıldığını, kaydedilen aşamaları merak ediyoruz. Bu sanatla ilgilenmenin kendisine kazandırdığı en büyük nimet olan sabırla cevaplıyor A. Metin Tunca sorularımızı.
Seramik, granit ve porselen üzerine çalıştıklarını söyleyen Tunca’nın belirttiğine göre, evvela malzemenin üzerine siyah boya ile birlikte ezilerek hazırlanan sır üstü astar uygulanıyor. Astarlanan malzeme, iki gün boyunca fırınlama yapılmaksızın, havalandırma diye tabir edilen yöntemle kurumaya bırakılıyor. Daha sonra, belirlenen zemin üzerine kopyalama yöntemiyle istenen resmin ana hatları çiziliyor. Ana hatlarıyla yüzeye aktarılan resmin detayları, tonlamaları, uçlu bir kurşun kalemin uç yerine takılan boncuk iğnesi ile noktalama suretiyle yapılıyor. Sigrafitto sanatını günümüzde yaşatmak, daha çok bilinmesini sağlamak amacıyla eserler veren baba-kız, deyim yerindeyse âdeta iğneyle kuyu kazıyor bu sanatı icra ederken.

Bu sanatta öyle yumuşak tüylü fırça, palet, renk renk boyalar kullanılmıyor. Genellikle siyah-beyaz olarak çalışılan eserler; iğne, çivi, maket bıçağı gibi metal gereçler kullanılarak ortaya çıkarılıyor. Boncuk iğnesi, toplu iğne ve çiviyi detaylar için; maket bıçağını ise gökyüzü gibi daha geniş alanlarda kullanıyor sanatkâr baba-kız.

Tonlamalar için öncelikle resimdeki ışığın geliş yönü tespit ediliyor. Işığın yoğun olduğu yerlere iğneyle daha çok puntolama yapılıyor. Gölge alanlara ise daha küçük dokunuşlar yeterli oluyor.  Geniş bir alana tarama yapılıyorsa daha kalın uçlu aletler kullanılıyor. Masanın üzerinde bir köşede duran kalın bir bulaşık süngeri dikkatimizi çekiyor. Ne işe yaradığını soruyoruz A. Metin Tunca’ya. Puntolama ve kazıma yaparken yüzeye biriken boya fazlasını temizlemek için kullanılıyormuş bulaşık süngeri. Ayrıca çalışırken ellerinin altına da sürekli olarak havlu peçete koymayı ihmal etmiyorlar ki, bir bölümü çalışırken diğer bölüm deforme olmasın. Aksi halde tüm çaba boşa gitmiş olur.


Milyonlarca, hatta milyarlarca iğne darbesiyle noktalama ve taramalar yapılarak tamamlanan çalışma, en son aşama olarak 750-800 santigrat derecede fırınlanıyor. Bir gün boyunca fırında bekletiliyor ürün. Daha sonra fırının ısısı, kademeli olarak 800 dereceden en az 150 dereceye düşürülüyor. Isı, kademe kademe düşürülüyor ki, çatlamalar veya kırılmalar olmasın. Fırından çıkarılan ürünün kendi kendine soğuması bekleniyor. Ürün fırından çıktığında, henüz sıcak iken herhangi bir hava akımına maruz kalırsa da kırılmalar yaşanabiliyor. Bu nedenle ilk aşamasından, son aşamasında kadar oldukça büyük bir emek ve sabır isteyen bir sanat sigrafitto.

A. Metin Tunca’ya göre, sigrafitto sanatının en büyük handikabı, çalışırken yapılan en küçük bir hatanın dahi telafisinin mümkün olmayışı. Tunca, “Hata yapıldığı zaman geri dönüşü olmuyor. Sözgelimi, noktalamayı fazla yaptığınızda ışık-gölge dengesi bozuluyor, o zaman da tüm çalışmayı atmak zorunda kalıyorsunuz.” diye konuşuyor.

Bu Sanatın İlk Resmî Sanatçıları

Yaklaşık altı yıldan bu yana sigrafitto sanatıyla uğraşan baba-kız, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “sigrafitto” dalında ilk sanatçıları unvanına sahip. Metin Tunca, konuyla ilgili olarak şöyle diyor: “Bu sanat, ülkemizde henüz tanınmamış. Geleneksel Türk sanatlarından olmasına rağmen sürdürülmemiş. Bu sanatı kızımla birlikte yaklaşık 6 yıldır yapıyoruz. Türkiye’de ilk kişisel sigrafitto sergisimizi Kütahya ve Eskişehir’de açtık. Çalışmalarımız zamanla ilgi gördü ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü’nce yapılan tespitlere göre, sigrafitto dalında ilk sanatçılar biz olduk.”
Türkiye’de bu sanatı kendilerinden başka icra eden olmadığını öne süren Metin Tunca, bu sanatın daha çok tanınması ve sevdirilmesinin en büyük arzuları olduğunu ifade ediyor. Kişisel ve karma sergilerle bunu bir nebze de olsa başardıklarına değinen Tunca, bugüne kadar iki kişisel sergi açtıklarını anlatıyor. Sigrafitto sanatçısı baba-kız, İstanbul, Ankara ve Antalya’da düzenlenen bazı karma sergilere de katılmış.

İlk sergide kendisine ve kızına ait 53 eser bulunduğunu belirten Metin Tunca, şu anda ellerinde sergilenmeye hazır 100’e yakın eser olduğunu belirtiyor. Bir eserin ne kadar sürede ortaya çıktığını sorduğumuz Tunca, “Ben günde en fazla 3-4 saat çalışabiliyorum, kızım ise 7-8 saat. Ben gündüz ışığında çalışmayı tercih ediyorum, kızım geceleri çalışmayı seviyor. Bir eserin ortaya çıkması bazen 3 ayımızı alabiliyor.” diye konuşuyor.

Emeği Pahalı Bir Sanat

Malzeme bakımından pahalı bir sanat olmayan sigrafittonun, emek bakımından hayli pahalı olduğuna dikkat çeken Ahmet Metin Tunca, pek çok geleneksel sanat gibi sigrafittoda da sabır ve özverini elzem olduğunu belirtiyor. Bu sanatın eğitici bir yönü de olduğunu söyleyen Tunca, “Eskiden çok sabırlı biri değildim, ama bu sanatla uğraşıyorsanız ister istemez sabırlı olmak zorundasınız.” diyor.
Tamamlanan bir çalışmanın, sanatseverlerden aldığı övgüleri görünce tüm yorgunluğun bir anda uçup gittiğini ifaden eden Tunca, kendisinin ve kızının en büyük hayalinin, bu sanatı tüm dünyaya tanıtmak olduğunu söylüyor. Bu sanatı Türkiye’de yeterince tanıttıktan sonra Amerika, İngiltere ve İtalya’da sergiler açmak, baba-kızın en büyük hedefi. Sanatçı baba-kızın, sigrafitto sanatıyla ilgili hayali yalnızca yurt dışında sergi açmakla sınırlı değil. Sigrafitto sanatını üç boyutlu objeler üzerinde çalışmak, ürettikleri eserleri Türkiye’de ve yurt dışında sergilemek de sigrafittonun (kendi deyimleriyle) iki şövalyesinin bir başka hayali. A. Metin Tunca, sigrafitto sanatına dair hedeflerini ve hayallerini anlatırken, gözlerimiz Altın Eller Geleneksel El Sanatları Günleri’nde sanatçı baba-kıza ayrılan stanttaki tablolarda geziniyor. Atların resmedildiği tablolar dikkatimizi çekiyor. Metin Tunca’nın atlara merakı olduğunu, ayrıca Cüneyt Arkın, Türkân Şoray, Orhan Gencebay gibi ünlülerin portrelerinin de kendisine ait olduğunu öğreniyoruz. Sigrafitto sanatına uyarlanmış kuş, balık, at figürlü mozaik eserler, semazenler, eski İstanbul’dan manzaraların yer aldığı diğer çalışmalar da hayranlık uyandırıcı.

‘Böylesine güzel bir sanatın daha çok tanınması gerekir, daha çok kişi bu sanattan haberdar olmalı’ diye aklımızdan geçirirken, Metin Tunca, sergiyi ziyaret edenlere sunduğu anı defterini uzatıyor bize. İyi dileklerimizle birlikte, bizi bu sanatla tanıştırdığı için teşekkürlerimizi belirterek imzalıyoruz anı defterini.

İSMEK El Sanatları Dergisi 15 İNDİR

Bu yazı 1711 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK