Yazı

El Yazımız Bizi Ele Veriyor!

  • #


Yazı: Murat Gökhan GÜREL

Plastik sanatların hemen her dalında bir sanatçının ortaya koyduğu eser, karakteristik yapısı, üslubu vb. özellikleri ile sanatkârının bakışı, yargıları, genel yönelimi hakkında bilgi verir. O yüzden işinin ehli olan bir eksper için bir tablo, onu ortaya koyanın boy aynası gibidir. Peki ya sanat eseri olmayan, söz gelimi bir el yazısı?... Kısaca ‘el yazısından karakter tahlili’ olarak tanımlanan grafoloji uzmanları, sadece sanat eserlerinin değil; bir kâğıda öylesine yazılıveren birkaç satırın da, sahibi hakkında detaylı bilgiler verdiğini söylüyor. Gerçekten, el yazımız kendimiz ile ilgili  söylemediklerimizi, hatta bizim bile bilmediklerimizi gösteriyor olabilir mi? Bu sorulara cevap bulabilmek için, el yazısına daha yakından baktık ve grafolojinin Türkiye’deki sayılı uzmanlarından Zeynep Bornovalı ile konuştuk.

Bir an için hayal edin; bir psikoloğa gittiniz ve karşısına oturup kollarınızı birbirine kavuşturarak tek kelime etmeden seansı tamamladınız. Psikolog, “Kişi konuşmadığı için kendisine yardımcı olamadık.” der. Ancak grafolojide böyle bir şansınız olmaz; el yazınız sizin yerinize grafologla konuşuverir. Ya da doktora gitmeden, yaşadığınız sağlık sorununu teşhis etmesini istediniz. Tıpta muayene olmadan, gerekli tahlil ve tetkikleri yaptırmadan bu talebiniz olumlu karşılanmaz. Ancak grafolojide, el yazınızı içeren bir kağıt parçası, hastalığınızın teşhisinde önemli bir kanıt olabilir. Ya da nişanlınızın size verdiği hediyenin üzerine iliştirdiği küçük bir notu, bir grafologa gösterdiğinizde grafolog yazıyı sizin el yazınızla karşılaştırarak birbirinize ne kadar uyumlu olduğunuzu söyleyebilir. Kriminoloji de grafolojiden yakasını kurtarabilmiş değil. Bir zanlının el yazısı ya da bir tehdit mektubu, bu kadim el yazısı ilminin kapsama alanına giriyor çünkü.
Bunlar abartılı gibi görünse de ‘el yazısı üzerinden karakter tahlili’ olan grafoloji için, taşıdığı imkânlar bakımından sadece başlangıç niteliğinde. Çünkü bu kadim disiplin, el yazısından hareketle kişinin kıskanç, saldırgan, sadakatli, yalancı, zarif gibi genel karakter özelliklerinin yanı sıra, “bu kişi bir işi bitirmeden başka bir işe geçmeyi sevmiyor, sanat yeteneği iyi, eski evini özlüyor, söz taşıma özelliği yok veya kimseye bilerek rahatsızlık vermek istemeyen biri” gibi kişi ile ilgili spesifik değerlendirmeler de yapma iddiasında.

Grafolojinin sahip olduğu bir imkan da; ister doktor ya da psikoloğun muayenesinde, ister sorgu odasında kişi söyleyeceklerini ölçüp tartacağı için karşısındakini yanıltabilecekken, grafolog karşısında bu ihtimali elinden kaçırması. Çünkü bu disipline göre, gelişigüzel cümlelerden oluşan sayfada, farkında olmasak da yazımızın boyutları, kâğıtta yer tutuşu, harflere uyguladığımız baskının kâğıdın arkasında bıraktığı iz, karakter analizi için olduğu kadar sağlık taraması için de kullanılabiliyor. Hatta grafolojiye göre duvara çiziktirdiği bir şekil bile o kişi ile ilgili, bu alanda eğitim görmüş ve yıllar içinde tecrübe kazanmış bir göze, epeyce bir veri sunar. ‘Madem grafoloji bizi bu kadar iyi tanıyor, öyleyse biz de onu biraz yakından tanıyalım’ dedik ve bu alan otuz dokuz yıllık tecrübesi bulunan grafolog Zeynep Bornovalı ile konuştuk.

Grafoloji Altı Bin Yıl Önce Doğmuş

Grafolojinin memleketi Çin ve doğum tarihi M.Ö. 4 bin olarak tahmin ediliyor.  Antik Çağ'da, Eflatun’un talebesi, Büyük İskender’in hocası Aristo’nun, ilk çağda Roma İmparatorluğu’nun en dikkat çeken tarihçisi ve biyografi yazarı Gaius Suetonius Tranquillus’un bu ilmi kullandığı biliniyor. Kişilere has özel yetenek olmaktan çıkıp sistemli bir bilim haline gelmesinin ilk adımı, 17. yüzyıl İtalya’sında teorik tıp ve Aristo felsefesi hocası olan Camillo Baldi’nin yazdığı çok kapsamlı bir eserle atılıyor. Akademik anlamda ise Fransa’nın Sorbonne Üniversitesi’nde rüştünü ispat ediyor. Günümüzde İtalya’nın Urbino Üniversitesi ders olarak okuturken, Rusya ve İsrail’de çok iyi tanınmasına rağmen,  1980’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde ‘gizli ilim’ olmaktan çıkıp ‘müspet ilim’ statüsü kazanıyor. Türkiye’de 1954 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi’nde yayımlanan ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun o tarihte konuya ne denli vâkıf olduğunu gösteren makalesi ise Türkiye’de bu alana yönelimin ilk belgesel örneğini oluşturuyor. Zeynep Bornovalı, ülkemiz için bilimsel anlamda yeni sayılabilecek bu alanda, konunun sayılı uzmanlarından.


Zeynep Bornovalı, üniversiteden mezun olduktan sonra kendisini adeta kütüphaneye kilitlediği günlerden birinde, rafların arasından çektiği bir kitapla kendini önüne açılan uzun bir yolun başında bulur: Grafoloji! Tanıştığı andan itibaren bu “El Yazısı Bilimi”ne ilgisi günden güne artan Bornovalı’nın bir eksiği vardır: Rehber! Bornovalı o günleri şöyle anlatıyor: “Bu alanda kitaplar edinmeye başladım, ancak kitaptan tam olarak öğrenilemiyordu, çünkü kitap yazısı iki boyutludur, el yazısı ise üç boyutludur. Üçüncü boyut, kalemin, kağıdın arkasında bıraktığı derinliktir. Bunu parmak uçlarınızda hissetmedikçe on beş tane de kitap okusanız pek çok ezber bilginiz olur ama tam bilgi sahibi olamazsanız. Bu nedenle bu işi bana öğretecek, konuyu bilimsel yoldan öğrenmiş ve bilim adamı olan birini aramaya koyuldum.” Bu arayışı sırasında İtalya’da grafoloji eğitimi almış olan Dr. Mustafa Hayrettin Arpınar ile tanışıklığı ve sonrasında ondan aldığı eğitim ile büyük bir ivme kazanır ve Zeynep Hanım bir süre sonra grafoloji uzmanı olur.

Görünmeyen Köy: “Beyin”

Beyin elektrosunun, elektrotlar aracılığı ile beynin elektriksel faaliyetlerinin kaydedilerek, uzmanlar tarafından yorumlanmasına imkân sağlaması gibi; aynı beynin, kalem aracılığıyla meydana getirdiği yazıların da bir uzman tarafından yorumlanabildiğini söylüyor Bornovalı. Üstelik ona göre el yazısında, elektrotların çok ötesinde kapasiteye sahip bir iletken olan sinir sistemi kullanılıyor doğrudan doğruya. Ancak tabii beynin yazıya kendini katabilmesi için kişinin, okumuş ve kalemle yazı yazma alışkanlığı edinmiş olması şartı var. Çünkü beyin, yeni tanıştığı bu harflerin formlarını benimseyip üstüne kendi yorumunu katabilmek için zamana ihtiyaç duyuyor. Bu sebeple okula yeni başlayan bir çocuğun yazılarından analiz yapılamıyorsa da okula başlamamış çocukların yazıları her şeyi anlatıyor. Çünkü beyin bu aşamada kendini kalıplara sokmaya çalışmıyor, serbest davranıyor. Bazen telefonla konuşurken amaçsızca hatta bilinçsizce şekiller karaladığımız olur ya, onların yorumlanmasını sorduğumuzda, bu çizimlerin de grafolojinin alanı içinde olduğunu ancak yazıyla birlikte yorumlandığında bir anlam ifade ettiğini öğreniyoruz. Onunla konuştuğumuzda analizin temel mantığının, yazının içinde en az on beş - yirmi kez tekrar edilen özelliklerin bilgi ve tecrübeyle harmanlanmış bir maharetle yorumlanması olduğunu anlıyoruz. Ne kadar hayret verici gelse de Zeynep Hanım’ın, görüşme esnasında, yakinen tanıdığımız bir arkadaşımızın el yazısından hareketle onunla ilgili analizini gördükten sonra, el yazısından check-up yapılması fikri bize hiç de imkânsız gelmiyor. Konu bizi buralara getirmişken el yazısından analiz tekniğinin bir tür yalan makinesi olarak kullanılıp kullanılamayacağını sorduğumuzda, bilmediği alanlarla ilgili temkinli tavrını sürdüren Bornovalı’nın cevabı, bize bu imkânın hiç de yabana atılır olmadığını düşündürüyor: “Yalan makinasının işleyiş sistemini bilmediğimden bu şekilde de kullanılabilir diyemem, ancak yazıda yalancılığın belirtilerinin 24 adet olduğunu söyleyebilirim.” Kendisinden grafolojiyi psikoloji ile kıyaslamasını istediğimizde ise şu cevabı veriyor: “Evet, psikolojinin yapamadığı bazı şeyleri yaptığını söyleyebiliriz grafolojinin. Ama psikoloji de grafolojinin yapamadıklarını yapıyor. Birini diğerinden üstün tutmak doğru olmaz.”


İnceleyeceği Belgede Bazı Şartlar Arıyor

El yazısından karakter tahlili yapmak için, çizgisiz bir kağıda, mavi tükenmez kalemle, birbirine bağlantılı harflerle bir metin yazmak gerekiyor, ancak bu yazıların içeriğinin hiçbir önemi yok! Çünkü Zeynep Hanım onları okumuyor! “Latin alfebesiyle yazılan bütün dillerde grafolojik analiz yapabilirim.” diyen Bornovalı, hatta analize verilecek yazıların nötr, mümkünse hiç kişisellik içermemesini tercih ediyor. Gün ışığında ve “Çıplak gözle görünenlere bakmıyoruz!” prensibi gereği büyüteçle incelenen yazıların, karakteristik özellikleri tespit etmeyi zorlaştırması sebebiyle sevinç, üzüntü, heyecan, öfke, yorgunluk gibi rutin dışı ruhi ve bedeni durumlar altında yazılmaması daha iyi olmakla birlikte bu durum, kişinin önceki yazılarının incelenmesi ile aşılabiliyor. Bununla birlikte insanın yazısında, geçici ruhsal ve bedeni faktörlerden etkilenmeyen ve ancak grafolojik analiz uzmanlarının algılayabildiği değişmeyen ana hatlar barındırıyor.

Zeynep Bornovalı’nın belirttiğine göre, hemen herkesin yazarken kullandığı farklı yazı stilleri analiz için dezavantaj değil bir zenginlik. Bununla birlikte inceleme için, yazının kaligrafik bir estetikte olması gerekmiyor. İncelenecek yazıya dair iyi-kötü, güzel-çirkin gibi terimler grafolojide yasak; dahası, bununla ilgilenmiyor da! Grafolojik tahlil en az bir buçuk saat sürüyor ama 3 gün süren örnekler de varmış. Veri oluşturacak yazının çokluğuna ve analizi isteyenin ilgisine bağlıymış biraz da.  Analiz için ne kadar yazı vermemiz gerektiğini sorduğumuzda ise şöyle diyor Bornovalı: “Bazen bir tek kelimeye bakmak durumunda kalıyorum. ‘Öldüreceğim seni’ yazıyor mesela; bir tehdit mektubu… Buna ‘Hadi git, biraz daha yaz!’ diyecek halimiz yok. Mecburen elimizde olanla yapıyoruz analizi; ama normali en az 5 sayfa ve beraberinde eski yazılarının da bulunmasıdır.” Zeynep Hanım’ın, söyleşimiz sırasında sadece iki satırdan oluşan bir yazı hakkında 5 dakika boyunca seri ve tamamen isabetli tespitlerde bulunması karşısında duyduğumuz şaşkınlığı da burada belirtmeden geçmeyelim.

Mahremiyet, Mesleğin Şartlarından

Analize, ilk önce varsa olumsuzlukları tespit ederek başlayan Zeynep Hanım, hiç de öyle olmadığı halde insanların bunu kendilerine hakaret olarak algılamasının önüne geçmek için yazının kime ait olduğunu söylemek bir yana, söz gelimi ‘Bu yazı Mehmet Bey’e ait’ deseniz bile binlerce Mehmet olduğu halde okumayı bırakıyor! Aslında bunun kendisi için değil karşısındaki için bir tedbir olduğunu, “Benim amacım kişiyi incelemek değil ki, kişinin amacı kendini bana inceletmek. Bu inceliği unutmazsa insanlar hiçbir sorun olmaz.”  sözleriyle ifade ediyor. Gizlilik prensibine o derece bağlı ki ihtiyaç halinde akıl hastalarının ailesinin getirdiği yazılar dışında ne kadar yakını da olsa, izin vermedikçe ve talep etmedikçe kimsenin yazısına grafolojik anlamda gizlice bakmadığını, bunun da olmazsa olmaz bir meslek etiği olduğunu söylüyor Bornovalı.
‘Beyin yazısı’ olarak da tanımlanan el yazımız, grafolojiye göre beynimizin kıvrımlarının kağıttaki iz düşümü adeta. Bununla birlikte sürecin tersinin de gerçekleşebileceğini düşünmek hem heyecan verici hem ürkütücü!  Ya beynimiz el yazımızı değil de el yazımız beynimizi şekillendirirse? Kalem ile beyin arasında, yazıyı ortaya çıkaran süreci harika bir örnekle açıklıyor Bornovalı:

“Halat yarışı diye bir şey vardır. Biri bir taraftan tutar, diğeri öbür taraftan; kim daha çok çekerse öbür taraf kaybeder. Peki, bir taraf beyin, diğer taraf kalemin ucuysa, o zaman elin beyne galip gelmesi de mümkün! Dolayısıyla bir çocuğun ya da büyüğün el yazısını zorlama ile değiştirmeye çalışırsanız mutlaka organlarına zarar verirsiniz, o kadar ki ölüme bile sebep olabilir! Çünkü, yazı da tıpkı yüz ifadesi gibi bir insanın yaratılışının, benliğinin, genetiğinin bir parçasıdır; zorla değiştirirseniz estetik ameliyatta olduğu gibi birini maymuna da çevirebilirsiniz huriye de.”

Okulda arkadaşına bakarak yazısını değiştirenlerin görüldüğünü, bunun bir sorun teşkil etmediğini söyleyen Zeynep Hanım, “Çünkü önemli olan, yazının zorlamayla değil beynin kabul edip benimsemesi yoluyla değişmesi!” diyor. Bununla birlikte değiştirilen el yazısının beyni olumlu anlamda etkilemesi sürecinde sağlığı iyi bilen bir grafoloğun gözetiminde olmasının fayda sağlayacağını düşünüyor.

Yaklaşık on asır önce yaşamış olan İmâm-ı Gazâlî’nin Kimyâ-yı Saâdet isimli çağları aşan eserinde yer alan şu cümleler, hem konunun bizim medeniyetimizde karşılığının çok eskiye uzanması, hem Zeynep Hanım’ın söyledikleri ile paralellik oluşturması bakımından oldukça manidar: “Ey ilahi sırları öğrenmek isteyen! Kendi yaptığın işlerin nasıl meydana geldiğini öğren. Mesela yazma işi gibi. Bil ki ne zaman bir kağıdın üstüne ‘Bismillah’ kelimesini yazmak dilesen, önce kalbinde onu yapmaya bir meyil oluşur ve irade gücü meydana gelir. Sonra hayvani ruh sebebiyle o meyil ve isteme gücü dimağa (beyin) doğru gider. Oraya varınca dimağın önünde olan hayal kuvvetinde ‘Bismillah’ın sureti belirir. Bundan sonra o sûret, ak iplik adı verilen sinirlerle parmak uçlarına iner. Daha sonra parmak da kalbin irade gücü ile hayalde beliren şekle bağlı kalarak hareket edip, o şeklin bir benzerini meydana getirir.”
Gazali, aynı eserin ikinci cildinde, hem bir anlamda yukarıdaki ifadelerini genişletip örneklendiriyor, hem bugün söylenenlere çok geriden güçlü bir ışık tutuyor: “Ey Salih kişi, bil ki her ne kadar görünür âlemden olan beden ile görünmez âlemden olan kalb ayrı ayrı şeyler ise de bedenin kalp ile ilgisi vardır ve ona uyar. Bedende olan her güzel muamelenin nuru gönle ulaşır. Yazı önce gönülde canlanır fakat onu işlemek parmaklarla olur. Eğer bir kişi yazı yazışının güzel olmasını isterse onun tedbiri de şudur: Zorluk çekerek güzel yazmaya alışır. Sonra gönül bu güzel yazıyı kendinde saklar. Artık bu güzellik onun sıfatı haline gelir. Sonra ne zaman o güzel yazıyı yazmak istese parmakları o gönülde olan şekli iç âlemine getirip yazmaya başlar.”  İmâm-ı Gazâlî’de, yazmada ve bütün fiillerde baş aktörün günümüz terminolojisinin aksine “beyin” yerine “kalp” olduğunu, beynin kalpteki istek ve iradeye hizmet eden bir araç olarak konumlandırıldığını görüyoruz. Çağın sorunu sayılabilecek “kalbin ihmali” konusuna burada hiç girmeden, insanın kendi isteği ve iradesiyle zorlanarak ama dışarıdan zorlama olmadan yazısını ve efalini güzelleştirebileceğini söylediğini belirtmekle yetinelim.

Erbâbından Tavsiyeler

Genellikle üniversite mezunu kişilerin, icra ettikleri mesleklerine destek mahiyetinde grafoloji eğitimini talep ettiklerini ve bu eğitimi alan öğrencilerin kendileri de pratik yaparak iki buçuk ay sonra başarılı analizler yapmaya başladıklarını; sıfırdan başlayanlardan tıp doktorlarının, ressamların, tiyatrocuların, müzisyenlerin ve psikologların konuya daha hızlı intibak ettiklerini ve eğitimlerini tamamlanmasından sonra da öğrencilerine kapısını açık tuttuğunu söylüyor Bornovalı. Öğrencilerinin sorularını büyük bir itinayla cevaplayıp gerektiğinde onları çeşitli kaynaklara yönlendirerek gelişimlerinin devamını sağladığını ifade eden Zeynep Hanım, bu alanda ilerlemek isteyenlere, kaynakların orijinaline ulaşabilmek için belli başlı bir Avrupa dillerinden birini iyi derecede öğrenmelerini ve sağlık alanına kadar ilerlemek isteyenlerin ise temel anatomi okumasını salık veriyor.
Kendisinin belirttiğine göre, grafoloji sistemli çalışarak kendi başına öğrenilebiliyorsa da bu pek tavsiye edilen bir yöntem değil. Hemen her disiplinde olduğu gibi akademik bir sistem gözetilmediğinde, sonda öğrenilecek bir şeyi başta öğrenmek veya çok önemli bir bilgiyi önemsiz sanarak gözden kaçırmak, kafa karışıklığı ile işin içinden çıkamamak gibi tehlikeler dolayısıyla bir yol göstericinin olmasını tavsiye eden Zeynep Bornovalı, “Tabii yine de amatör olarak ilgilenenlere rastladığımda onlara bazı tüyolar veriyorum.” diyor.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 15 İNDİR

Bu yazı 1253 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK