Makale

Formun Ötesinde

  • #


Yazı: Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN

Her sanat objesinin bir formu olduğunu biliyoruz. Bu kelimeyi dilimizde biçim ve şekil kelimeleri karşılıyor ama form sözcüğü sanat söz konusu olunca ilgili terminolojiye daha uygun düşüyor. Biz de burada düşüncelerimize form kelimesiyle devam edeceğiz. Esasında her objenin bir formu vardır. Obje yapıldığı malzemenin aldığı form ile var olur. Burada sahneye bir başka gerçeklik daha çıkıyor ki o da malzemedir. Şu halde form malzeme ile hayat bulmaktadır.


Her sanat objesinin bir formu olduğunu biliyoruz. Bu kelimeyi dilimizde biçim ve şekil kelimeleri karşılıyor ama form sözcüğü sanat söz konusu olunca ilgili terminolojiye daha uygun düşüyor. Biz de burada düşüncelerimize form kelimesiyle devam edeceğiz. Esasında her objenin bir formu vardır. Obje yapıldığı malzemenin aldığı form ile var olur. Burada sahneye bir başka gerçeklik daha çıkıyor ki o da malzemedir. Şu halde form malzeme ile hayat bulmaktadır. Her objenin iki ayrı boyutundan ya da özelliğinden söz edilebilir. Bunlardan biri işlevsel boyut diğeri ise simgesel boyuttur. Zanaat ürünü olan objelerde işlevsel boyut öne çıkarken sanat eseri olan objelerde ise simgesel boyut ağırlık kazanır. Hatta bazı kereler sanat objelerinde işlevsel boyut hiç görülmeyecek kadar geride kalır. Sanat objesinden bahsedersek bu objenin haiz olduğu simgesel boyutun ancak belli malzemeler kullanılarak elde edildiğini görürüz. Sanat objelerini genel olarak göz önüne aldığımızda, müzik eserlerinin belli frekanstaki seslerle, resimlerin ise boyalar ve renklerle ortaya konduğunu gözlemliyoruz. Heykel için metal, taş ve benzeri materyaller, şiir için ise kelimeler kullanılıyor. Mimarlık eserlerinin malzemesi ise çoğumuzun çok kaba ve soğuk bulduğu inşaat malzemeleridir. Sanat bu soğuk ve kaba malzemelerle muhteşem veya sıcacık mekânların nasıl inşa edildiğinin esrarında yatar.


Her form her malzeme ile yapılmıyor. Formun ifade gücü bizatihi kendisinden kaynaklandığı gibi kullanılan malzemenin özelliklerine de bağlıdır. Çünkü her malzeme varlığında gizli olan bazı özelliklerle belli ifade gücüne sahiptir. Sanatkâr formu oluştururken tasarladığı ve murad ettiği ifade gücünü ancak kullandığı malzemenin dilini de anlarsa gerçekleştirebilir. Buradan formun belli bir ifadeyi verebilmesi için mutlaka ona uygun bir malzeme ile ortaya konması gerektiği anlaşılır. Form, esas itibariyle bir terkiptir yani bir bütünlük arz eder. Buradaki bütünlük kavramı mutlaka somut bir bütünlük anlamına gelmeyebilir. Dağınık kelimeler, parçalanmış sesler ve kırılmış şekillerden oluşan sanat eserlerinde de soyut bir bütünlük vardır. Bu bütünlük sanatkârın dağınık perişan, belki biraz çaresiz ruh halinin ifadesidir.


Bazı sanat objeleri soyuttur yani icra edildikleri zaman vardır, icra edilmedikleri zaman bir yerde saklanan kayıtlar halindedir. O kayıt sanat objesi değil, o objenin izi, gölgesi belki kopyası gibidir. Soyuttan somuta doğru gittiğimizde karşımıza yazılı sanat eserleri çıkıyor ki mesela şiir böyledir. Bazıları da somut sanat eserleridir; yapılmış, bitmiş ve temaşaya hazır eserler buna örnektir. Yukarıda sanat eserinde simgesel boyutun önde olduğunu zikretmiştik. Form bu simgeselliğin ifade aracıdır. Sanatkâr, form üzerinden dış aleme bir haber, bir mesaj iletmektedir. Bu haber veya mesaj bir bilgi aktarmaz onun yerine herkesin kendi iç dünyasında farklı şekilde yankılar uyandıran bir duygu aktarır. Formun görevi ve amacı bu duyguyu aktarmaktır. Sanat eseri bu haberin aktarılmasındaki başarısı ile sanat eseri olur. Aksi halde sıradan, belki de çok maharetli bir zanaatkârlıktan öteye geçemeyen bir düzeyde kalır.


O zaman şu sual gündeme geliyor; bu haber ya da mesaj nedir? Nerede ortaya çıkıyor? Ve hangi özellikleri haizdir? Ve kim üzerinden dış dünyaya iletilmektedir? Bu haber o vakte kadar ortaya konmamış bir vakıadır. Bu vakıa özgünlüğü ile sanat açısından gerçek bir gücü bünyesinde barındırmaktadır. Bundan daha az güçlü bir başka haber ise o vakte kadar var olan bir olgunun farklı bir tarzda ifadesidir. İlkinde özgünlük vakıanın bizatihi kendisinde, ikincisinde ise ifade tarzındadır. Şüphesiz vakıanın bizatihi kendisinde olan özgünlük çok daha güçlüdür. Haberin mahiyetini bu şekilde hülasa ettikten sonra onun en önemli ve baskın niteliğinin insanların duygu dünyasına hitap eden duygusallık olduğunu söylemeliyiz. Bu öyle bir duygusallıktır ki insan varlığında estetik haz uyandırır. Şimdi olayın üçüncü kademesine geliyoruz. Haberin özgün niteliğinden söz ettik, duygusallığını vurguladık, son soru bu haberi kim belli bir i fadeye b üründürecek? O k işiye d e s anatkâr d iyoruz. Sanatkâr, doğuştan yetenekli olan, şüphesiz çalıştığı alanın eğitimini almış, ve o alan için talepkâr bir toplumda yaşamış olmalıdır. Toplumun sanatkârdan talebi yaşadığı çağda da olabilir daha sonra da gerçekleşebilir. Sanatkâr öyle bir kimsedir ki ifadeye büründürdüğü haberi belki kendi çağı içinde değil gelecek için hazırlamıştır. Bunu varlığında mevcut olan sezgisi ile yapar.




Yukarıdaki açıklamalardan şu sonuç çıkıyor: sanatkârın bir sanat objesi ortaya koyabilmesi için öncelikle ifade edilecek bir vakıaya sahip olması lazımdır. Şimdi biraz o vakıa üzerinde duralım. Birinci sorumuz o vakıa nedir? İkinci sorumuz ise o vakıa neden ifade edilmek ihtiyacındadır? Şimdi bu sorulara cevap vermeye çalışıyoruz. Bu aşamada farklı cevaplar söz konusudur. Yazar burada sadece kendi cevabını söylemek durumundadır. Şüphesiz durulan yere göre farklı cevaplar da olabilir. Söz konusu vakıa sanatkârın iç dünyası ile yaşadığı hayat serüveninin karşılaşmasından doğan bir duygudur ki güç, şevk, istek, ihtiras, hüzün vesaire gibi renklere bürünebilir. Burada iki ayrı realiteden söz ettik: birisi iç dünya diğeri de hayat serüveni. İnsanın özelliklede sanatkârın iç dünyası mizaç, fıtrat, ırsiyet, var oluş, gibi etkenlerle biçimlenir. Bu biçimlerimiz varlığımızın içinde duygular dünyamızı oluşturur. Sıradan insanın küçük etkilerle titreşime geçmeyen duygular dünyasına karşın belki hiç önem verilmeyen bir titreşim sanatkârın iç aleminde büyük yankılar uyandırır. İç dünyanın diğer bir unsuru ise inanç ve kabuller alemidir. Her insanın iç dünyasında inandığı değerler ve kabul ettiği bir realite ya da sınırlar vardır.


Bu, inançsızım diyenler için de böyledir. Kısaca söylersek iç dünyamız duygularımızdan, inanç ve kabullerimizden oluşuyor denilebilir. Şimdi yukarıda sözünü ettiğimiz ve nedir diye sorduğumuz vakıanın ikinci elemanına geçiyoruz. O da yaşadığımız hayat serüvenidir. Yaşadığımız olaylar üzerinden oluşan bir hayat maceramız var. Buna çoğu insan yazgı veya kader diyor. Hayatın tümüne uzaktan baktığımız zaman yapılabilenleri görebildiğimiz gibi yapamadıklarımızı da görüyoruz. İradi ya da hissi seçimlerimiz sonucu yapabildiklerimiz olabildiği gibi çok istediğimiz halde yapamadıklarımız da var. Bunların yanında bir de akla ve hayale gelmez iken bazen de istemediğimiz halde başımıza gelen hadiseler yer alıyor. Sanatkâr da bir insan olmak hasebiyle hayatı boyunca yapabildikleri, yapamadıkları ve istemedikleriyle karşı karşıyadır. Bu oldukça uzun açıklamalardan sonra tekrar iç dünya ile hayat serüveninin karşılaşmasına dönelim. Bu karşılaşma sanatkârda iki grup altında ifade dilebilecek yankılar uyandırıyor. Bu gruplara uyum ve çatışma adını veriyoruz. İç dünya ile hayat serüveni karşılaşınca bir uyum ortaya çıkarsa buradan huzur, harikuladelik, mutluluk, şaşırtıcılık, hayret, hayranlık, yeknesaklık, gibi haletler zuhur eder. Bu karşılaşmada çatışma söz konusu ise melal, hüzün, gerilim, ümitsizlik ve felaket duygularını içeren haletler ile karşılaşılır. Bu haletleri daha da çoğaltmak mümkündür. Çünkü insanın iç dünyası sonsuzluğa doğru uzanan yansımalar veren bir yapıya sahiptir.




Sanatkâr yukarıda sözünü ettiğimiz karşılaşmadan doğan bir haleti yakaladığı anda onun oluşturduğu duygusallığı ifade etmek arzusundadır çünkü varlık sebebi odur. Çünkü bunu özgün bir tarzda yapabilmektedir ve bunun bilincindedir. Herkesin böyle bir ifadeyi gerçekleştiremeyeceğini de bilmektedir.


Sanatkâra göre, içinde o duygu doğduğu anda bu doğuş ifade edilmeye mahkum ve muhtaçtır. Sanatkâr iç dünyasında bunu böyle hisseder ve buna böyle inanır. Önemli olan yukarıda sözünü ettiğimiz karşılaşmada özgün bir vakıanın yakalanması yanı karşılaşma sonucu ortaya çıkan haletin duygusallığının iç alemde netleşmesidir. Bu gerçeklik sanatkârın iç dünyasında böyle gelişirken aynı zamanda toplunun da böyle bir oluşuma ihtiyacı vardır. İnsanlar kendi estetik dünyalarında özgün vakıaların ifade edilmesine ve bundan estetik bir haz duymaya muhtaçtırlar. Tarih boyunca böyle bir tecrübeyi hep istemişlerdir, halen de istemektedirler. Bu da sanatkârı motive eden bir iltifattır. Yukarıda da değindiğimiz gibi toplumun bu ihtiyacı sanatkârın yaşadığı dönemde ortaya çıktığı gibi daha sonra da hissedilebilir. Bazı sanat eserleri çağı için değil istikbal için ortaya konmuştur. Sanatkâr özgün vakıayı yetenek ve birikimi ile bir ifadeye kavuşturup topluma sunduğu zaman görevini yapmış demektir. Bundan manevi bir tatmin duyarak hiç keşfedilmemiş bir ufka doğru yeniden yelken açar.




Yukarıdaki sözleri hulasa edersek formun ötesinde özgün bir vakıanın yer aldığını söyleyebiliriz. O vakıa bir karşılaşmadan doğmaktadır. Bu karşılaşma sanatkârın iç dünyasında bir halet oluşturur. Bu halet bir duygusallık doğurur ki bu duygusallık ifade edilmeye mahkum ve mecburdur. Bu serüveni yaşayan insana sanatkâr diyorlar. Özgün vakıanın ifadesine de sanat eseri… Bir başka deyişle sanat eseri ardında özgün bir vakıanın ortaya koyduğu yoğun bir duygusallığın kendine has bir orijinalite içinde ifade edildiği bir formdur. Kısacası formun ötesinde özgün bir duygusallık vardır ki bir haletten doğar ve o halet de yepyeni bir karşılaşmanın ürünüdür.




İSMEK El Sanatları Dergisi 19 İNDİR

Bu yazı 629 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK