Türk İslam Sanatları

Kem Âlât ile Kemâlât Olmaz

  • #


Yazı: Uğur SEZEN

Klasik sanatlarımız için şöyle der üstatlar; “Kem âlât ile kemâlât olmaz.” Bu söz kötü alet ve malzemeler ile icra edilen sanatta olgunluğa erişilemeyeceğini, iyi bir eser vermek için malzemenin en iyisinin seçilmesi gerektiğini ifade eder. Bu yüzden hüsn-i hatta yeni başlamış öğrencinin kalemini, öğreninceye kadar hocası açar; müptedi bir neyzene alelade bir ney verilmez. Klasik Türk İslam sanatlarına ilgi duyanları, yeni başlayanları gözeterek, dört klasik sanatımızın ustasına baş vurduk. Hattat Ayten Tiryaki, ebrucu Sadreddin Özçimi, müzehhip Şule Bilge Özkeçeci ve klasik cilt sanatının duayeni İslam Seçen, kem olmayan âlâtın vasıflarını ve kemâlâta giden yolun ipuçlarını yazdılar.

Hat sanatında bir kelâm-ı kibar vardır: “Kalemin âlâsı, mürekkebin rânâsı ve kâğıdın zîbâsı” der üstatlar.  Mürekkep ve kâğıt, kalemin iki kardeşidir. Kalem, en iyi kamışların arasından seçilip itinayla açıldığında, mürekkep dövüle dövüle kıvama getirildiğinde, kâğıtsa usul usul aharlandığında yazıya layık bir hale gelir. Sonra hattat kâğıda ilk noktayı koyup, kalemiyle öyle bir Maşallah yazar ki, izleyene sadece "Maşallah" demek kalır.

Hat sanatı özelinde iyi malzemeyi ifade eden bu ölçü, diğer klasik sanatlarımız için de geçerli. Her birinde, malzemenin iyisinin nasıl olması gerektiği hususunda kulağa küpe olacak tarifler ve tanımlar mevcut. Bu şarta, sabır, usul, edep, terbiye, hürmet gibi diğer şartlar da eklenir ve her biri, birbirinin içine geçen zincir halkalarını oluşturur. Öyle ki müzehhip, tezyin edeceği levhayı gönül gözüyle okumadan; mücellit, kitabın sayfalarını aralayıp da müellifine bir Fatiha göndermeden sanatında klasiğe ulaşamaz. Çünkü bir halkadaki özensizlik, bütün zincirin gevşemesine, sanatçının tekâmülünün yavaşlamasına ya da inkırazına yol açar.
Fakat klasik sanatlarımızın hepsi için geçerli olan, cinas marifetiyle zarif bir şekilde ifade edilmiş bir düstur vardır ve şöyledir; “Kem âlât ile kemâlât olmaz.” Kötü alet ve malzemeler ile icra edilen sanatta tekâmül edilemeyeceğini, iyi bir eser vermek için malzemenin iyisinin seçilmesi gerektiğini, hatırda kalır bir biçimde ifade eden bu söz, sanatını icra etmekte olan usta kadar klasik sanatları öğrenmeye yeni başlayan sanatçı adayları için de geçerlidir.

Bugün klasik Türk İslam sanatlarına ilgi, yakın geçmişle kıyaslanmayacak derecede yüksek… Biz de başlığımıza taşıdığımız kelâm-ı kibardan hareketle, sanatçı adaylarını tekamüle ulaştıracak zincirin bir halkasının tarifine çalıştık. Hattat Ayten Tiryaki, klasik cilt sanatının duayeni İslam Seçen, ebrucu Sadrettin Özçimi, ve Müzehhip Şule Bilge Özkeçeci’ye kem olmayan âlâtın vasıflarını ve kemâlâta giden yolun ipuçlarını sorduk. Sağ olsunlar, bizim için vakit ayırıp konu ile ilgili birer kısa yazı kaleme aldılar.

İyi bir kalem nasıl seçilir, bu kalem nasıl bir mürekkeple buluşur? Kâğıt nasıl aharlanır da güzel bir yazıya hazır hale gelir? Müzehhibin önüne gelen bu yazı hangi fırçalarla tezhiplenir? Ebrucu boyasını, fırçasını nasıl uyumlu hale getirir de bu levhayı tezyin eder? Bir mücellit bütün bu eserleri iki kapak arasında buluşturmak için hangi malzemelere ihtiyaç duyar? Soruların cevaplarını, işin ehline; sizi onlarla baş başa bırakıyoruz.


Hüsn-i Hat'ta Kemâlât

Ayten TİRYAKİ :"Hattat; Kâğıt, Kalem ve Mürekkebiyle Bütünleşmeli"

Hat sanatı, bir yolculuk gibidir. Bir heyecanla başlanan yolculukta yokuşlar tırmanılır. Tepe noktasına varılınca aslında başka bir yokuşun başlangıcında olunduğu hissedilir. Sanki hep aşılan ve hiç bitmeyen tepeler vardır. Yükseliş hep devam eder.

Bu yolculukta, hattatın hiç yanından ayırmadığı kâğıdı, kalemi, mürekkebi vardır. Ayrıca kalemtıraş, makta, mühre, lika, hokka, yazı altlığı, kalemdân veya kalemlik, iğneleme aleti, tebeşir, pudra, kurşun kalem, cetvel, pergel, bant, ışıklı masa, kürk, deri ve buna benzer aletleri de vardır. Yolculuk, molalarla, dinlenme ve soluklanmalarla, nefessiz kalışlarla, kalbin çırpınışlarını duyarcasına sürer gider.

Ne kadar düz gidilip ne zaman sağa ve sola dönülür veya iniş ve çıkışlar olur, kaidelerine göre karar verilir. Her bir harfin yazılışında kalemin duruşu ve elin tutuşu değişir. Usulüne uygun olmazsa maksada vasıl olunamaz.

Hattat bu yolculuğa bütün birikimini kullanarak başlar. İçindeki sessizlikle sohbet ede ede, kalemin fısıltılarıyla dertleşerek kadim bir dostluk ve muhabbetle, sonsuz teslimiyet ve tefekkür halinde, çok dingin ve ulvi duygular eşliğinde devamlı yol alır, sanki bir başka boyuta geçmişçesine.

Hiçlik anlayışı hâkim olmalı her daim. Hattat için talebelik uzun süren bir çile dönemidir. Gurur, kibir ve benlik engelleri aşılır. Sabır ve sükût imtihanlarından geçilir.

Kalemin bütün insanları aydınlatan o yazıları yazabilmesi için, sular içinden, sazlıklardan çıkıp uzun bir süre karanlıkta, toprak altında kalması lüzumludur. Sonra baş aşağı secde etmelidir hiçlikle…
Kâğıt dile gelse, nereden geldiğini, kimlerin elinde hamur olup serüvenler yaşadığını anlatsa kitaplara sığmaz, yetmez ki tekrar nişasta ve yumurta akıyla doyurulur, mühreyle iyice ezilir ve aylarca bekletilir. Mürekkep de bunun gibi nice çileler içinden geçer. Önce yanar kül olur, sonra binlerce tokmak yer başına.

İşte böyle her birinin bir hikâyesi vardır. Sonra bir araya gelirler. Artık yola birlikte devam edeceklerdir. Hattat kâğıdıyla, kalemiyle, mürekkebiyle bütünleşmelidir. Hepsinin meşrebi birbirine uygun düşmelidir. Mesela kâğıt, yazılacak yazının çeşidine göre seçilmelidir. Celi yazılar, kalın kâğıtlara yazılmalıdır. Sülüs için orta, nesih için de ince kâğıtlar tercih edilmelidir. Kâğıt asitsiz ve aharlı olmalıdır. Nişasta en iyisinden, yumurta en tazesinden olmalıdır.

Mürekkep her bir kâğıtta farklı neticeler verir. Mutlak surette öncesinde yazıda kullanılacak kağıdın bir kısmında denemeler yapılmalıdır. Mürekkebin süzülmesi de iyi olur. Parlak veya mat oluşuna bakarak zamk seviyesi anlaşılır. Orta parlaklıkta olmalı, dokunduğumuzda elimize siyahlık bulaşmamalıdır.

Kalemin kalitesini anlamak için küçük bir işlem yapılır. Yüksekten sert bir zemine bırakılır. Çıkan sesin tok ve kalın oluşuna bakılarak iyi olduğuna karar verilir. Ses cılız ve zayıf olmamalıdır. Kalem genellikle bir karış boyunda, şekli düzgün, ne çok sert ne de çok yumuşak olmalıdır. Yassı, eğri ve çok ince de olmamalıdır.

Netice itibariyle bütün bu malzemeler azami itina ile seçilmelidir. Ağırbaşlılıkla, acele etmeden yazıya geçilmelidir. Tam da bu noktada “Kem âlâtla kemâlât olmaz.’’ sözü çok yerinde olacaktır. Hattatın kabiliyet ve becerisiyle yukarıda zikredilen malzemeler bir araya gelerek muhteşem eserler meydana getirdiğinde bu ifade doğrulanır.


Ebru'da Kemâlât

Sadreddin ÖZÇİMİ:"Vuslata Ermek, Usûle  Riâyet Etmekle Mümkündür"

Ebru, kitre veya benzeri maddelerle yoğunluğu arttırılmış su üzerine, gül dalına at kılı sarılmak suretiyle yapılan fırçalar yardımıyla, topraktan elde edilen tabii boyaların serpilmesi ve meydana getirilen desenlerin kâğıda alınmasıyla yapılan bir sanattır. Tüm Klasik-Türk İslam sanatlarımız gibi ebru sanatının da bir geleneği vardır. Bu gelenek kullanılan malzemelerden, ortaya çıkan desenlere ve sanatın öğretim metoduna kadar her aşamada mevcuttur ve mutlak surette uyulması gerekir.

Ebru geleneğimizin en önemli özelliklerinden biri suda erimeyen, güneşte solmayan ve asit, kazein gibi zararlı maddeler içermeyen tamamen tabii toprak boyaların kullanılmasıdır. Türk ebrusunda yalnız tabii boyalar kullanılıyor olmasının en büyük sebebi, öncelikle ebru tarihi boyunca ebrucuların, boyalarını tabiattan elde etmek dışında bir yollarının olmaması ve son ebrucuların da ustalarını taklit etmek ve ebru kâğıdını kalıcı kılmak gayesiyle aynı boyalarla ebru yapmaya devam etmeleridir. Çünkü çeşitli asitler ve kazein katılarak elde edilen boyalar tecrübe edilerek görülmüştür ki zamanla ebru kâğıdına ve onun kullanıldığı kitap ya da levhaya zarar vermektedir. Tabii toprak boyaların kullanılmasının bir diğer sebebi de bu boyaların renklerinin güneşte solmamasıdır. Tabiat, ebrucular için milyonlarca senedir gün altında durmasına rağmen solmayan çok çeşitli renkler sunmaktadır.
Boyalar, yaklaşık 50 x 50 cm boyutlarında düz bir mermer üzerinde dest – seng (el taşı) ile ezilmek suretiyle elde edilir. Yaklaşık bir avuç dolusu boyaya bir miktar su katılarak boya çamur haline getirilir. Dest – seng çamur haldeki boyanın üzerinde “8” çizer gibi dolaştırılarak boya ezilir. Boyanın tam ezilip ezilmediği ancak teknede anlaşılır. Bir müddet tecrübeden sonra ebrucu, hangi boyayı ne kadar ezeceğini öğrenir. Yeteri kadar su ve doğru öd ayarı yapıldığında kumlanmadan açılan ve kâğıda akmadan tesbit edilen boya yeterince ezilmiş demektir.

Üzerine boya serpilecek suya kıvam ve yapışkanlık vermek üzere kitre kullanılır. Sayın Uğur Derman’ın ifadesine göre Necmeddin Okyay kitre, sahlep, boy tohumu ve ayva çekirdeği de dâhil olmak üzere birçok kıvam arttırıcıyı denemiş, en iyi sonucu sahleple almış, ancak sahlebin pahalı olması nedeniyle kitrede karar kılmıştır. Şimdilerde Norveç kıyılarından çıkartılan denizkadayıfından elde edilen “caragen” isimli kıvam arttırıcı da yoğun olarak tercih edilmektedir.

Kitre üzerine serpilen boyaların batmadan yüzebilmeleri için boyalara sığır ödü katılır. Sığır ödünün içerisinde bulunan yüzey aktif asitler, kitrenin üzerindeki yüzey gerilimini kırarak boyanın kitre üzerinde batmadan açılmasını sağlarlar.

Neftli ebru yapmak için eskiden Eğriboz adasından gelen çam nefti kullanılmasına rağmen artık bulunmamaktadır. Bunun yerine bugün tabii terebentin kullanılmaktadır. Ebrulanacak kâğıdın birinci hamur olması tercih edilir. Islanınca yırtılmaması ve tekneye yatırırken de zorluk çıkarmaması için 80 – 90 gr. olanı uygundur. Türk ebruculuk geleneğinde kâğıt, şaplamak suretiyle yahut başka şekilde terbiye edilmez ve tekneden ebrucuya yakın olan uzun kenara sıyrılarak çıkarılır.

Ebru tekneleri eskiden ziftlenmiş budaksız çam ağacından yapılmış da bugün çelik ya da galvinizli saçtan yapılan tekneler tercih edilir. Uzun kenarlarından ebrucuya yakın olanına, ebruyu tekneden sıyırırken kâğıdı çizmemesi için 2-3 mm kalınlığında bir mil kaynattırılır. Yüksekliği 5-6 cm olan teknenin boyutlarını ebrulanacak kâğıdın ölçüleri belirler.
Fırçalar ebrucu tarafından bizzat sarılır. Ebru fırçası atın kuyruk kıllarının bir dala sarılması ile yapılır. Fırça kavanozda dura dura kıvrılır ve bu kıvrık şekil, fırçanın sarım şeklinden dolayı ortasında oluşan boşlukla beraber Türk battal deseninin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu nedenle hazır yağlı boya ya da sulu boya fırçaları ile Gelenekli Türk Ebrusu yapılamaz.

Her ebrucunun taraklı ebru yapmak üzere kendisi tarafından muhtelif diş aralıklarında yapılmış tarakları olmalıdır. Bu taraklar “boncuk iğnesi” denilen ince iğnelerin ya da tellerin düz bir tahta üzerine bir şekilde çakılarak, yapıştırılarak veya sıkıştırılarak tespit edilmesiyle yapılır.

Tekneye boya damlatmak, yüzeyindeki boyaya şekil vermek ya da kitreyi karıştırmak için muhtelif kalınlıklarda bizler kullanılır. Bunların arasında, aynı cins telden 15 – 20 tanesinin bir araya sarılmasıyla yapılan sümbül teli de sayılabilir. Bizler, farklı kalınlıklarda tellerden ya da çivilerden imal edilirler ancak, mutlaka paslanmaz malzemeden yapılmalarına dikkat edilmelidir.

Tüm bu sayılan malzemeler yüzlerce yılın tecrübesi sonucu karar kılınan malzemelerdir. Bunları geliştirmek mümkündür ancak değiştirilmeleri iyi netice vermeyecektir. Bu malzemelerden başka malzemelerle yapılan ebrular, ortaya çıkan sonuca göre, ya sanat değeri taşımayacak ya da Gelenekli Türk Ebrusu olarak nitelendirilemeyeceklerdir.

Anadolu’da beş yüz yılı aşkın bir süredir icra edildiği bilinen ebru sanatı, ustadan çırağa intikal eden geleneği sayesiyle, ebru yapılan her ülkenin diline “battal, kumlu, taraklı, hatîb, gelgit” gibi terminolojisiyle birlikte yerleşmiş ve o ülkelerde yüz yıllarca “Türk kâğıdı” olarak isimlendirilmesini sağlamıştır.  Usta çırağına, kendi ustasından öğrendiklerine tecrübelerini de katıp aktarır. Böylece çırak yüzlerce yıldır ebru ustalarının ebru yaparken ortaya çıkan problemlerde nasıl çözümler ürettiklerini öğrenmiş olur. Bunun yanında usta sadece nasıl ebru yapılacağını öğretmez aynı zamanda çırağının manevi dünyasına da etki eder. Çünkü gelenekli sanatlarımızın hepsi gerçek sanatkârı ve O’nun eserlerini hakkıyla idrak edebilmek için birer vasıtadır. Bu idrak seviyesine ulaştıran yegâne yol usta-çırak münasebetiyle öğrenilebilen gelenekli metottur. Vuslata ermek için usule riayet etmek gerektiği unutulmamalıdır.


Tezhip'te Kemâlât

Şule Bilge ÖZKEÇECİ: "Âlet Yapar, El Övünür! Ama..."

Yazma eserler kaliteli kâğıtlara ehil hattatlar tarafından yazılır. El değmemişçesine mükemmel yazılan sayfalar sonraki aşamalarda aynı itina ile tezhiplenir, resimlenir ve ciltlenir. Güzel sanatların her alanında olduğu gibi, tezhipte de kullanılan aletlerin, malzemenin mükemmelliği, sanatkârın başarısına tesir eder. Klasik sanatlarımızda kullanılan malzemelerin istenilen vasıflara ulaşması ve en mükemmel sonuçları vermesi için geçmişin bilgi ve tecrübelerinden istifade edilmiş, zaman içinde özel teknikler ve yöntemler geliştirilmiştir. Bugün bildiğimiz sınırlı sayıdaki kaynakta bu yöntem ve teknikler anlatılmaktadır. Eski dönemlerde tabiatla çok daha iç içe yaşayan sanatçılar daha kalıcı olan doğal malzemeleri tercih etmişlerdir. Tezhipte kullanılan başlıca malzemeler; altın, kâğıt, boya, mühre, fırça ve murakka olarak sıralanabilir.

Altın: Yazma kitapları süsleme sanatı olarak bilinen ve altınlamak, altınla boyamak manasına gelen tezhip sanatının başlıca malzemesi varak (yaprak) altındır.  Özellikle kutsal metinleri en değerli metalardan olan altınla en güzel biçimde süsleyerek yüceltmek büyük medeniyetlerde görülen bir uygulamadır. Yüzlerce yıl pırıl pırıl ışıldayan ve ihtişamından hiçbir şey kaybetmeyen bu değerli yazmaların süslemesinde kullanılan altının kalitesi çok önemlidir.

Eski dönemlerde, binlerce yılın birikimiyle -şimdiki insan eli değmeden incelen ve aynı saflıkta olmayan altın varaklardan- çok daha mükemmel, saf altın varaklar yapılmıştır. Altının varak haline getirilmesi için dövülerek çeşitli işlemlerden geçmesi gerekmekteydi. Bu işi yapan varakçılar, altını en saf şekliyle kullanıp ustalık, tecrübe, teknik bilgi ve sabır gerektiren gayet meşakkatli uzun işlemlerden geçirerek hemen hemen şeffaf denilebilecek bir incelikte varak haline getirirdi.

Varak haline gelen altının fırça ile kullanılabilecek hale gelmesi için ezilmesi gerekir. Altın seramik veya camdan büyükçe bir kap içinde birkaç damla eritilmiş zamk-ı Arabî veya bal ve bir miktar su ilavesiyle parmakla birkaç saat süreyle iyice ezilir. Sonra suyla çökertilip süzülerek küçük bir kâseye alınıp kullanılır. İyi ezilmeyen altınla iyi işler çıkarılamaz, fırça ile ince tahrirler çizilemez. Altın ezilip kullanıma hazır hale gelince kâğıda yapışmasını sağlamak için jelâtinli su veya yumurta akı yardımıyla fırçayla sürülür. Altın bazen de varak olarak direkt yapıştırılarak kullanılır.


Sarı, kırmızı ve yeşil tabir edilen çeşitleri ile tezhipte kullanılan altın varaklar muhteliftir. Tezhipte çok fazla tercih edilmese de bazı yerlerde halis gümüş varaklar kullanılmıştır. Gümüş varaklar da altın gibi ezilir ve kullanılır. Zamanımızda Avrupa ülkelerinden ithal edilen altın varak defterler kullanılmaktadır. Ezilmiş olarak satılan hazır altın bulmak da mümkündür.

Kâğıt: Kâğıt yapımı tarih içinde önemli safhalar geçirmiş ve mühim bir sanat kolu haline gelmiştir. Kitap sanatlarına verilen değer, bunların kullanıldığı kâğıdın yapım ve işlenişinde de etkili olmuştur. Türklerde kâğıt kullanımı ve yapımı çok eskilere dayanmaktadır. İslâmî dönemin ilk kâğıtları arasında olan Semerkand âbâdîsi, Semerkand harîrîsi yani ipek kâğıt eski devirlerin değerli kâğıtlarındandır. Osmanlıların yaptıkları kâğıtlar Avrupa’da önemle aranan kâğıtlar olmuştur. Daha sonra İslam dünyasında Avrupa kâğıdı yayılmış, özellikle İtalyan kâğıdı tercih edilmiştir. Tezhip sanatında kâğıdın önemini bilen müzehhipler bunu titizlikle seçmişlerdir.

Günümüzde eski usullerle yapılan kâğıtların yerini sanayi tipi üretilen kâğıtlar almıştır. Verimli çalışmalar için genellikle ithal edilen kaliteli kâğıtlar tercih edilmektedir. Tezhipte kullanılan kâğıtlar, eserin kalıcı olması, altının güzel parlaması, kompozisyonu daha net ortaya koyması için mutlaka boyama, aharlama, mühreleme ve uzun süre bekletilme gibi aşamalardan, yani özel bir terbiyeden geçirilerek yazı ve tezhibe hazır hale gelmektedir.

Kâğıtlar önce farklı usullerle istenilen renklerde boyanır. Boyama işlemi daha çok çay, soğan, nar, ceviz kabuğu, safran, kına, tütün vb. bitkisel malzeme ile yapılır.  Boyanmış ve kurumuş kâğıtlar bir sonraki aşamada aharlanır. Bir çeşit cila olarak niteleyebileceğimiz ahar nişasta, yumurta akı, nişadır, kitre, Arap zamkı, üstübeç gibi muhtelif maddelerden yapılır. Bunlar teker teker veya karışık olarak sürülerek farklı şekilde ahar yapılabilir. Usulünce hazırlanan ahar katmanlar halinde kâğıda sürülür. Kâğıdın sağlamlığını arttıran ahar, kâğıt yüzeyinin parlak hale gelmesini, kalemin kâğıt üzerinde kolayca kaymasını, mürekkebin yeterince akmasını ve yanlış yazılmış ibarelerin silinip kazınmasını sağlar. Terbiye işlemleri kitap için hazırlanan kâğıtların iki yüzüne de uygulanır. Bu terbiye yöntemleri ile kâğıtlar rutubete, küflenmeye, hatta kitap kurtlarına karşı daha dayanıklı hale gelir.

Mühre: Kâğıt mühresi ve zermühre olmak üzere iki çeşit mühre vardır. Bu işlem için parlatılacak yüzeyin özelliğine göre, cam, akik taşı, çakmak taşı, deniz böceklerinin kabukları gibi doğal malzemeler kullanılmıştır. Terbiyelenen kâğıtların tercihen sert bir tahta zemin üzerine konularak aşağı yukarı hareketlerle mührelenmesi kâğıt mühresidir. Mühre işlemi, aharlı veya aharsız kâğıtların yüzlerini düzgünleştirip daha sıkı ve daha parlak bir görünüm almasını sağlar. Kâğıt mührelemek için düz ve büyük yüzeyli cam mühreler tercih edilir. Zermühre altın parlatmaya yarayan mühredir. Tezhipte altın, fırça ile sürüldükten sonra bu mühre ile parlatılır. Altın parlatmak için uçları muhtelif biçimlerde inceltilmiş akik, yeşim, süleymani taşı gibi pürüzsüz, kaygan taşlar kullanılmıştır. Parlak ve donuk altın bir arada güzel bir âhenk oluşturduğu için kompozisyonlarda bazı yerler doğrudan doğruya bazı yerler de ince ve düz bir kâğıt üzerinden mat (donuk) olarak parlatılır.


Boya: Eski zamanlarda tezhip ve resimde altın dışında kullanılan renkler genellikle kök ve toprak boyalardan hazırlanmıştır. Boyalar incecik toz haline getirildikten sonra Arap zamkı ile ezilir ve kullanıma hazır hale gelir. Boyamada altından sonra en çok kullanılan renk laciverttir. Klâsik tezhibin en önemli özelliklerinden biri olarak mavi-sarı kontrastlığı, altın ve lâciverdin mükemmel uyumuyla yüzyıllar boyu kullanılmıştır. Bilinen en eski boyalar, balmumu isinden yapılan siyah, üstübeçle gümüş suyu eriterek hazırlanan üstübeç beyazı, lapis lazuli ve lahor çividi lâcivertlerdir. Bunlarla birlikte turuncu (sülyen), limonküfü yeşili, firuze, sarı, beyaz,  lal rengi, pembe vb. çeşitli renkler doğal malzemelerden elde edilerek kullanılmıştır. Günümüzde tezhip tasarımlarını renklendirmede en çok ithal guaj boyalar tercih edilmektedir.

Fırça: Tezhipte önemli malzemelerden biri de fırçalardır. Usta bir el kadar, kaliteli bir fırça da çalışmanın başarısında rol oynar. Tezhipte kullanılan fırçalar ince ve yumuşak hayvan tüylerinden yapılır, kullanıldıkları yerlere göre isim alırlar. Değişik kalınlıkları olan ve altın sürmede kullanılan altın fırçası; zemin doldurmada ve halkâr zemini boyamada, çok boya alan tombul zemin fırçası, müzehhip için özel bir önemi haiz yalnız tahrir çekmek için kullanılan çok ince ve muntazam uçlu tahrir fırçası gibi. Günümüzde iyi kaliteli samur fırçalar tercih edilmektedir.

Murakka: Levha olarak hazırlanacak yazılar terbiyeli ve mühreli kâğıt üzerine tek sayfa üzerine yazıldıktan sonra murakkaya yapıştırılır ve tezhiplenir. Murakka kat kat kâğıtların suları ters yöne gelecek biçimde üst üste yapıştırılmasıyla elde edilen bir nevi kartondur. Özel olarak hazırlanmış muhallebi (şap, jelâtin ve buğday nişastası) ile yapıştıran murakkalar, eserin mukavim ve kalıcı olmasını sağlar.

Tezhipli bir eserin ömrü, korunma şartları ve ortamı kadar kullanılan malzemenin kalitesi, malzemelerin tabii olup olmayışıyla da doğru orantılıdır. Kütüphane ve arşivlerimizdeki yüzlerce yıllık kitap ve vesikaların yüksek kalitesini, yeniliğini, canlılığını ve mükemmelliğini muhafaza etmesi, geçmişte kullanılan iyi işlenmiş saf altın, doğal toprak ve kök boyalar, aharlı, mühreli, kaliteli kâğıtlara yapılmış olmalarındandır.

“Alet yapar el öğünür” demiş atalarımız, evet, bu sanatın üstatları sanatta özensizliğe, ihmale ve israfa yer vermeden malzemenin iyisini seçip dikkatlice ve yerinde kullanmışlardır. Ama kitap sanatları ve tezhip; malzemesi ile değil asıl onu üreten zihniyetle gerçek kimliğini bulur. Çünkü estetik boyutu manadan ayırmak mümkün değildir. Sanatçılar eserlerini sadece görsel biçim ve üslup güzelliği ile değil güzelliğin anlamlılığı, akıl ve tefekkürle ilgili boyutunun bilinciyle ortaya koymuşlardır. Bu şuur sayesinde başlangıçtan bu yana çok büyülü, enerji dolu ve hareketli bir akış izlemiş olan yazma kitap sanatlarımız, yüce ve bireyüstü bir özelliğe sahip manevi gerçeklerin biçimler dünyasına yansımaları olmuşlardır.


Cilt'te Kemâlât

İslam SEÇEN: "En  Önemli Malzeme Deridir"

Cilt sanatı, iki kapaktan oluştuğu zannedilen, aslında geleneksel el sanatlarından bazılarını da bünyesinde barındıran geniş bir sanattır. Bin bir emekle yazılıp süslenmiş sahifeler, ciltlenmek üzere cilthâneye gelir. Kitabın son varış noktasıdır cilthâne. Bu yüzden mücellidân kendisini şanslı addeder. Çünkü kitabın, kağıdını, hattını, tezhibini, minyatürünü bütün kitabı görmektedir. Üstelik bir tane değil, binlerce kitap cilthâneye gelmekte. Mücellid her kitaptan başka bir bilgi, başka bir güzellik kendisine katmaktadır.

Cilthânede sadece bir kişi yoktur. Cilthâne ekip halinde çalışmaktadır. Kaynaklara göre saray cilthânesinde 30 kişi çalışmaktadır. Elbette hepsinin görevi ayrı, hepsi alanında uzman. Yani aslında cilt sanatı, bir ekiple icra edilmektedir.Kitabın kıyafeti olan cilt, büyük bir titizlikle hazırlanıp kitabın içeriğini yansıtmaktadır. Hem kitabı koruyacak kadar sağlam, hem kitabın bilgisini, süslemesini, dönemini yansıtacak kadar zarif olmalıdır cilt kapağı. Az şeyle çok şey anlatmalıdır.

Ayrı ayrı duran kitap sahifeleri, mücellidin kitabı ibrişimle (ipek ip) dikmesiyle ve ilmek ilmek şiraze örmesiyle ayrılıktan kurtulup birleşir ve kitap haline gelir. Sıra gelmiştir cildinin yapılmasına…

Cilt sanatında en önemli malzeme deridir. Deri su bazlı boyayla boyanmış sahtiyan oğlak derisi olmalıdır. Sahtiyan, derinin işleniş biçimidir. Doğal-bitkisel tabaklandığını ifade eder. Güzel bir cilt yapmak için, gözenekleri sıkı oğlak derisi tercih edilir. Zarif ciltleri yapmak için deri, kağıt gibi inceltilir. Deriyi inceltmek için kullanılan alet bıçkıdır. Islatılan deri iki mermer arası sıkıştırılarak yavaş yavaş delmeden tıraşlanır. Bu, hayli meşakkatli bir iştir.


Cilt kapaklarının mukavvaları da özel hazırlanır cilthânede. Kâğıtlar ve günümüzde çok ince mukavvalar, boncuk tutkalla kat kat yapıştırılarak istenilen kalınlıkta yapılır.Kapağın süslemesini yapan alet ise kalıplardır. Kalıplar, hakkak tarafından, müzehhibin çizdiği desen üzerinden hazırlanır. Kitabın içeriğine göre, dönemine uygun kalıplar cilt kapağına uygulanır.Deriyle kaplanmış ve hazırlanmış kapaklara kalıplar vasıtasıyla desen aktarılmış olur. Elbette her cilt kapağı kalıplar vasıtasıyla yapılmaz. Lake ciltler, fırça ve boyayla nakış nakış işlenir. Hakeza murassâ (mücevherli) ciltler birer kuyumculuk şaheseridir.

Cilt kapaklarını süslemede genellikle altın kullanılır. Sarı-kırmızı-yeşil tercih edilenleridir. Necmeddin Okyay hocamızın bize naklettiklerini ben de size nakletmek isterim. Bu altının yaprak haline gelişini bize anlatırdı. 40X40 cm. kare bir mermer vardır. Bu mermerin bir tarafında fırın kapağı oyulmuş bir oyuk vardır. Bu oyuğa kalem kömürü konularak yakılır ki mermer ısınsın. Kalem kömürüyle ısıtılan mermerin üzerinde iki kat deri (ceylan deri veya gömlek denilen iç deri) arasına fındık kadar külçe altın konulur. Tokmakla (ağaç çekiç) 30 bin çekiç darbesi vurulur. Tabii bu darbeler hafiftir. Dövüldükçe 40 cm. mermerin üzerini kaplayarak, levha haline gelen altın dörde bölünür. Bir parça alınır, tekrar dövülür. Bu parça yine yayılır. Yayılınca dörde bölünür… Bu işlem altın yapraklar çok ince hale gelene kadar devam eder. Altın yapraklar o kadar incelir ki zerkûb (altın dövücü) nefes almaya korkar.

Günümüzde fabrikaların hazırlamış olduğu defter altın, geçmişte böyle hazırlanmıştır. Cilt kapağında bu defter altın da ezilerek kullanılır. Altın Arabî zamkla saatlerce ezilebilir. Altın ne kadar ezilirse o kadar bereketli olur.

Bir müzehhib inceliğinde cilt kapaklarını süsleyen mücellid, kapakları kitabına takar. Ve kitap nesiller boyu bilgiyi, kültürü taşımaya hazırdır.Cilt sanatında aletin sonu gelmemekle birlikte bir cilthânede bulunması gereken elzem malzeme şunlarıdır:


Istampa, mukavva makası, giyotin, çarpmalı pres, çark, örs, pres, mengene, cendere, biley taşı, boncuk tutkal kazanı, tüp, bıçkı, kalıplar, falçatalar, makaslar, çekiçler, bizler, oyma çivileri, zencerekler, yekşah demirleri, pergel takımı, mermerler, cetveller, mukavvalar, ibrişim, bal mımı, Arap zamkı, kağıtlar, deriler, iğneler, fırçalar, tülbent, yapıştırıcılar, altın…

Bu kadar malzemeyi temin etmek ve kullanmak hayli zahmetli olduğundan, günümüzde cilt sanatını icra edebilecek mücellidân pek azdır. Çünkü nakkaşhânedeki 30 kişinin görevini tek başına taşımaya çalışmaktadır. Eskisi gibi malzemesini de bulamadığından çeşitli sıkıntılara maruz kalmakta, her şeyini kendisi yapmaktadır. Bu kadar sabır, sıkıntı ve emekle bu sanatı yapanlar, artık kemâlata ermektedirler. Geleneksel klasik Türk cilt sanatını devam ettirebilenler cilt sanatçısıdır. Birazcık bu işi yapabilenler aslında daha yolun başındadır.

Bütün sanatlarda nasıl kem âlât ile kemâlât olmazsa, bu âletleri kullanacak insanın da kendi kemâlâtını tamamlamış olması gerekir. Aksi taktirde kişi sadece kendini kandırır.

İSMEK El Sanatları Dergisi 15 İNDİR

Bu yazı 2733 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK