Makale

Kemankeşler Çıktı Meydâne

  • #


Yazı: Hamza ASLAN

“Delikli demir çıktı mertlik bozuldu!” demiş Köroğlu. Kılıcın kında, okun da tirkeşte unutulacağını bilip söylemiş bu mısrayı belki de. Yeniçeriler de anlamışlar ki böyle olacağını, “Biz yayımızı bırakmazuk!” deyip direnmişler uzun süre.  Ateşli silah teknolojisinin ilerleyip yaygınlaşmasına rağmen kemankeşlerin oklarını adeta bir sonraki zamana fırlatma gayreti ile meslek, Necmeddin Okyay’a kadar süregelmiş. 19. yy.'ın ortalarında bir fetret devri yaşansa da, günümüzde geleneğe sadık kalmaya çalışılarak meraklıları tarafından ok ve yay üretimi devam ediyor, Türk kemankeşleri de ‘Yâ Hakk!’ nidaları eşliğinde çile çekip ok atıyor.  Başta Necmeddin Efendi olmak üzere, mesleğin bugüne taşınmasında hizmeti geçenleri anarak, okçuluğun bugün az sayıdaki gönüllülerinden biri olan Adnan Mehel ile görüştük.

“Ve mâ rameyte iz rameyte ve lakinnallahe rama”

(Attığın zaman onu sen atmadın, Allah attı.) (Enfâl/17)

Türk İslam medeniyetinin zirve noktasına nam salan Osmanlı Devleti, cenk meydanında dahi estetikten taviz vermemiş. Bedii bakış açısı hayatın her alanına öylesine derin nüfuz etmiş ki, savaş aleti sayılan ok ve yay bile, günümüz sanat eserlerinin birçoğunun kat be kat üstünde bir ihtimamla üretilmiş.

Kemankeşlik, nam-ı diğer okçuluk, esasında tarihi çok eskilere dayanan bir kültür. Ok ve yayın, arkeolojik bulgular ışığında, Asya steplerinde yaşayan Türk kavimlerinin hayatında en az at ve çadır kadar eski ve onlar kadar bir önemi haiz olduğunu biliniyor.1 Gerek avcılıkta, gerekse savaşta ve sportif faaliyetlerde vazgeçilmez bir alet olan ok ve yay, ateşli silahların icadına kadar tahtını kimselere kaptırmamış. Türk kavimlerinde olduğu kadar, Mısır, Hititler, Japon ve Roma kültür ve medeniyetlerinde de baskın olan okçuluğa kimi etnologlar, ateşin bulunması ile aynı derecede önem atfediyor.2 Bu önem ve dolayısıyla kullanışlılık Türk ordusunda okçuluk öylesine “dokunulmaz” olmuş ki ateşli silahlar icat edildiğinde bile Osmanlı Yeniçerileri ok atmakta ısrar etmişler. Bu, kuru bir ısrar değil; çünkü bir Yeniçeri dakikada 20 ila 30 arasında ok atabilirken, fındık denilen bilyadan atan ağızdan dolma ilk tüfenkler ise dakikada sadece 1 atış yapabiliyormuş.
“Ne Hevâ vü Ne Kemân ü Ne Kemankeş, Ancak

Erdiren Menziline Tîri, Nidâ-yı Yâ Hakk!”

Ok ve yay, günümüzdeki kanının aksine sadece savaş alanında kullanılan bir alet değil. Yüzyıllar boyunca “tirkeş”in biriktirdiği bir medeniyetin ürünü. Türklerin İslamiyet dairesine girmesiyle birlikte dini bir hüviyet de kazanan kemankeşlik için, Hz. Peygamber’in kırktan fazla hadisinin mevcut olduğu bilinmektedir. “Ok atmak nafile ibadetten daha hayırlıdır.” mealindeki hadis-i şerif, kemankeşliği savaş alanının dışına taşımış, sporun, sanatın ve ibadetin bir parçası haline getirmiştir. Keza, “Oku yapan, oku sunan ve oku atan cennetliktir.” mealindeki hadis-i şerif de Türk kemankeşliğinde ok, yay, tirkeş, sadak, zihgir gibi aletlerde sanatın ve tezyini unsurların ahengini kuvvetlendirmiştir.

Sa’d bin Ebi Vakkas’tan Kemankeş Necmeddin Okyay’a

Meşhur bir hadisedir; Uhud Gaza’sında Hz. Peygamber’in hemen yanında Sa’d bin Ebî Vakkas görülmemiş hızda ok atar. O kadar seridir ki, tirkeşten okları çıkarıp ona veren bizzat Hz. Peygamber’dir ve şu sözler dökülür mübarek dudaklarından: “At ya Sa’d! Anam babam sana feda olsun.” Arap dilinde bir deyim olan “Anam babam sana feda olsun” lafzı, muhataba karşı memnuniyet, teslimiyet ve muhabbetin doruk noktada olduğunu ifade için kullanır ki Hz. Peygamber’in bu övgüsü ile, Hz. Sa’d Bin Ebi Vakkas, “Okçuların Piri” olarak kabul edilir. Türk kemankeşleri de asırlar boyunca ve günümüzde bu iltifata nâil olabilmek için ok atarlar.

Böylesine övgü ve teşviklerle hem işlevi hem türlü süslemelerle zarafeti ile tekamül eden okçuluk, elden ele teslim edilerek geçen asra kadar gelir ve hezarfen Necmeddin Okyay’a teslim edilir. Necmeddin Efendi, Kemankeş Sicil Defteri’ne adını son kaydettiren Seyfeddin Efendi’den öğrenmiştir kemankeşliği. Hala menzil rekoru kırılamayan Tozkoparan İskender gibi, Şeyh-ül Meydan Şeyh Hamdullah gibi üstatların son temsilcisi kabul edilen Seyfeddin Efendi, bu emaneti Necmeddin Efendi’ye öylesine bırakır ki, soyadı kanunu çıktığında Necmettin Efendi’nin “Okyay” soyadını almasıyla bu emanet etme adeta tescil edilmiş olur. Birçok sanatta hüner sahibi olduğu için kendisi hezarfen lakabıyla anılan Okyay, icra ettiği her sanat dalında talebe yetiştirdiği halde kemankeşlikte yetiştirebileceği bir çırak bulamamış, geçmişi asırlara dayanan bu zincirin son halkası olmuştur. Hatta yaşlılık günlerinde bu durum sorulduğunda, Okyay’ın gözlerinin yaşardığını rivayet eder talebeleri. Ve emr-i Hakk vaki olduğunda ondan geriye, ehlini bekleyen ok ve yayla, kadim bir kültür kalır.


Türk Okçuluğu Küllerinden Doğuyor

Mustafa Kemal'in emri ile 1938 yılında Okspor adıyla okçuluk faaliyetlerine yeniden başlanır. Necmeddin Okyay gibi eski kemankeşlerin torunlarından Vakkas Okatar, Bahri Özok, İbrahim Özok ve Hafız Kemal gibi isimlerle bu kültür canlandırılmaya çalışılsa da maalesef başarılı olunamaz. Adnan Evrenos ve Betül Or hanımefendinin dışında öğrenci yetiştirilemedi desek yalan söylemiş olmayız. Daha sonra okçuluk olimpik stilde devam ettirilir,  geleneksel okçuluk neredeyse unutulur. Ünsal Yücel hoca Türk Okçuluğu3 isimli bir esere hazırlayarak Türk okçuluğunun ikinci doğuşu için ilk kıvılcımı çakar. 2000’li yıllarda Türkiye’de yeniden var olma savaşı veren Türk okçuluğu bir avuç insanın emek ve gayretleriyle popüler olmaya başlar.

Adnan Mehel ve arkadaşları da aynı hissiyatla yola çıkmışlar ki 2005 yılından beri geleneksel Türk okçuluğu ile ilgililer. “Bizimkiler vakti zamanında bunu da yapmış.” sözünde takılıp kalmamak için kolları sıvayanlardan biri olan Mehel, “Bu bizim görevimiz. Okçulukla ilgili ne kadar alet varsa aslına sadık kalarak yeniden yapmak ve bunları kullanmak zorundayız.” demiş ve araştırmalara başlamış. Yaptığı okumalar ve kaynak incelemeleri neticesinde,  tarihi M.Ö. 3 binlere kadar uzanan okçulukta kendine özgü bir kültüre sahip olduğumuz bilgi ve kanaatine ulaşan Mehel, asıl mesleği avukatlık olduğu halde 2005 yılında başlayan merakı, hayatının merkezine bu işi yerleştirmiş. “Bu işin büyüsüne bir kapıldık, bir daha da kendimizi kurtaramadık.” diyen Mehel, Türklük ile okçuluğun kesiştiği en eski tarihlere kadar ulaşmayı hedeflediği için 40 yaşından sonra Rusça bile öğrenmiş.

“Bir Japon okçu ok atarken, kendi inancının ruhunda nasıl bir dinginliğe dönüştüğünü sergiler. Okunu, uzunca bir merasimden sonra atar. Adeta kendi içinde ‘nirvana’ya ulaşır. Peki, bizde yok mu aynısı? Elbette var. Ok ve yay abdestsiz atılmaz. Ok atılan yere abdestsiz girilmez çünkü ok meydanları cennetten bir bahçe sayılırlar. Atı, oku ve yayı devreden çıkardığınızda ortada Türk devleti kalmaz. ” diyen Mehel, Türk okçuluğunu araştırdıkça sonu olmayan bir yola girdiğini fark etmiş ve bir karar almış: “Geleneksel Türk okçuluğunu ihya etmeli.”

Rus arkeoloji ve tarih kaynaklarından eski Türklerin ok ve yay yapımını öğrendiklerini söyleyen Mehel, bundan 5 bin sene önceki yayın yapısı hakkında dahi bilgiler veren kaynaklara ulaştıklarını ifade ediyor. M.Ö. 200’lerde başladığı tahmin edilen Hun yaylarının yanı sıra, Göktürk oklarının yapısını da tespit ettiklerini belirten Mehel;  Ünsal Yücel’in “Türk Okçuluğu”, Fazıl Ayanoğlu’nun “Okmeydanı ve Okçuluk Tarihi” ve Kemankeş Mustafa Efendi’nin “Kavsnâme” eserleri sayesinde Osmanlı dönemi okçuluğunun büyük oranda bilindiğini kaydediyor.

Ok ve Yay Yapımı,Başlı Başına Bir El Sanatı

Okuma araştırma faaliyetlerinin ardından Adnan Mehel, 2008 yılında arkadaşı olimpik antrenör Ali Kılıç ile birlikte öğrenci yetiştirmeye başlar ve beraber Talimhane Okçuluk Grubu'nu kurarlar. “Bizden önce de kemankeşlik yapan Murat Özveri, İzmir’de yay yapan Süleyman Cem Dönmez ve Edirneli Ercan Özek Usta var. Hattat Efdaluddin Kılıç ile Mahmut Şahin üstadımız da bu spora sevdalı hattatlar. Hepsi bu geleneği sürdürme gayreti içerisinde yıllardır Türk okçuluğuna hizmet eden arkadaşlar.” sözleri ile de kendinden önce de bu işi yapan kemankeşlerin isimlerini zikrediyor.
Bu kadar az insanla binlerce yıllık bir kültürün ihyasının zor olacağını bilerek yola çıkan Mehel, okçuluğa başladığında bu işe meraklı 10 kadar kişi varmış. Türk kemankeşliği ve diğer milletlerin okçuluğu hakkında çalışmalar ilerledikçe fark etmişler ki okçulukla klasik el sanatları bir bütün halinde yola devam ediyor. Bu vesileyle ok ve yayın yanı sıra, sadak, tirkeş, temrin, siper, zihgir gibi okçulukla ilgili diğer unsurların imalatına başlamışlar.

“Ey Kirpiği Ok, Kaşı Kemân, Yandım Elinden”

Bir kemankeşin iyi bir atış yapabilmesi için ok ve yayın yapımında çok ihtimam gösterilmesi gerektiğini söyleyen Mehel, Osmanlı döneminde okçuluk sayesinde tîrger (ok ustası) ve kemanger (yay ustası) gibi teşkilatlanmaların var olduğunu söylüyor. Yay yapımı hakkında, “Belirli bölgelerde yetişen belirli ağaçların belli yerleri, usulünce özel olarak işlendikten sonra ok ve yay yapılır. Ama o bölgenin de o ağacın da ismini vermeyeceğim çünkü çok çok az yetişiyor. Biz heyecanlı milletiz, işin ehli olmayan gidip kessin istemem.” diyor Mehel.

Ok ve yayın bir odun parçasından ibaret olmadığını ifade ettikten sonra ok yapımı için girizgâh olsun diye şöyle bir tarif veriyor: “Marmara Bölgesi’nde bir köyden iki parmak kalınlığında, desteler halinde getirilen ve üzerinde budak olmayan çıtalar, öz suyunu atması için iki ay bekletilir. İki ayın sonunda fırına atılır ve içindeki reçineyi atana kadar orta sıcaklıkta pişirilir. Güneş ve yağmur almayan bir yere dik bırakılarak en az 3, en fazla 10 sene bekletilir.” Bu şekilde tımar edilmiş çıtaların her noktasının teker teker ölçüldüğünü söyleyen Mehel, “Okun her bir bölgesinin kalınlığı-inceliği farklıdır. En ufak bir eğim hedefe ulaşmasını imkânsızlaştırır. Okta bu kadar titiz bir çalışma yapılır.” diye konuşuyor. Bu yönteme sadık kalınarak yapılan bir Türk okunun ok meydanlarında 840, savaş meydanlarında 700 metreye kadar gidebildiğini de kaydediyor, hem de dakikada 30 atışa kadar ulaşabilen hızla …  Savaşta topluca yapılan atışlara da “tîr-i barân” (yağmur gibi yağan ok) dendiğini de öğreniyoruz.

Adnan Mehel’den öğrendiğimize göre yayın yapımı da en az bir sene sürer ve ciddi bir mühendislik bilgisi gerektirirmiş. Genellikle yayın ortasında üç yahut beş parçadan oluşan bir bölüm bulunurmuş. Yayın bir tarafına boynuz eklenirken, diğer tarafına da 'sinir' denilen kurumuş Aşil tendonu eklenirmiş. Bütün bu parçalar da balık tutkalı ile çega tutkalının harmanlanmasıyla oluşturulan özel bir karışım ile yapıştırılırmış.  Okun da yayın da doğada çok ender bulunan bir ağaçtan imal edildiğini tekrar söyleyen Mehel, “Kemankeşliğe gönülden bağlı olmayanlarda bile bu bilgiler bir heyecan oluşturur. Geçici olur belki bu heyecan ama geçene kadar da birçok ağacın katledilmesine sebep oluyor.” sözleriyle şerh düşüyor anlattıklarına. Okçuluk tarihi ile ok ve yay yapımına heves edenlere ise yukarıda ismi geçen kitapları okumalarını öneriyor.


“Başlarken 10 Kişiydik, Şimdi 500 Olduk”

Sadece ok ve yay yapımından bile gerek Osmanlı döneminde, gerekse ilk Türk devletlerinde kemankeşliğin ne derece ciddi bir uğraş olduğu anlaşılıyor. Ok ve yaya cansız bir madde gibi bakmaktan imtina eden Türk insanı, o kadar sahiplenmiş ki bu işi, yayın bölümlerini isimlendirirken onu da kendi gibi bir insana benzetmiş. Başı, boğazı, göğsü, göbeği ve ayağı olan Türk yayının da iskeleti vardır, insanın kasları yayda boynuz olur, damarlarımız yayda sinir olur, bizim kanımız onun tutkalıdır.4

Kurulmuş bir Türk yayının şekline aşinayız. Çilesi takılmış bir yay kuruludur ve kolları dışa doğru kıvrılmış bir haldedir. Eğer yay kullanılmayacaksa çilesi çıkarılır ve kasılı bir halde (C harfi şeklinde) rafa kaldırılır.

Ok ve yayın tamamlayıcı unsurları olduğunu da söyleyen Mehel, bunların başında atış sırasında baş parmağı kirişten koruyan yüzük olan zihgir,  okların konduğu tirkeş, yayın konduğu sadak ve bilek siperinin geldiğini söylüyor. Talimhane Okçuluk Gurubu, her biri kendi içinde ayrı ayrı hüner isteyen bu aletleri de imal ediyormuş.  Adnan Mehel, kemankeşliğinin yanı sıra kât'ı sanatını öğrenmek için de İSMEK Yavuz Selim Kurs Merkezi’nde eğitim aldığını söylüyor. Sebebini ise, “Bizim savaş kültürümüz çok gelişmiştir. Bu kültür içerisinde komutanlar ve devlet erkânı için hazırlanan deri malzemeler, katı sanatı kullanılarak tezyin edilirmiş. Ben de bize özgü savaş donanınmlarını yapabilmek, bu zengin kültürümüzü dünyaya tanıtabilmek için İSMEK’te katı öğreniyorum.” sözüyle açıklıyor.

Kemankeşliğe başladıktan sonra 15 üniversitede okçuluk hakkında konferans veren, birçok sempozyumda bildiri sunan Mehel, bu faaliyetlerinde sanatçılarla yoğun istişarelerde bulunduğunu söylüyor. Ok ve yayın tezyinatında İslam Seçen, Mahmut Şahin, Abdullah Aydemir, Mehtap Aysel, Murat İkiz ve Melike Kazaz gibi geleneksel Türk İslam sanatlarını icra eden sanatçıların fikir ve tecrübelerinden faydalandıklarını ve onlara teşekkür borçlu olduğunu belirten Mehel, “Merhum Necmeddin Üstad’ın bıraktığı yere varalım ve okçuluğu oradan alıp devam ettirelim, başa bir şey istemeyiz. Bu işe 10 kişiyle başlamıştık, şimdi sayımız 500’ü geçiyor. Daha da artacak inşallah.” diyor. Son söz olarak da Fatih Sultan Mehmed’in Okçular Tekkesi arazisi hakkında vakıf kayıtlarına geçen şu emrini hatırlatıyor: “…Meydanın bir karış yerine müdahale edilmemesi; yapı, suyolu, bağ, bahçe ve mezar yapılmaması, koyun ve sığır sürülerinin otlatılmaması; dahası okçular dışında kimsenin bu alana girmemesi; mümkün olursa üzerinden kuş bile uçurulmaması…”

DİPNOTLAR 1) Atilla Bir, Mustafa Kaçar, Şinası Acar, Türk Menzil Okçuluğu, Yay ve Okları, Osmanlı Bilim Araştırmaları Dergisi VIII/1, 2006. 2) Hasan Basri Öngel, Gelişim Sürecinde Erken İç Asya Türk Okçuluğu, G.Ü. Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 21 Sayı 2, 2001. 3) Ünsal Yücel, Türk Okçuluğu, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2000 4) Şinasi Acar, Osmanlı Yay ve Okları, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2006.

İSMEK El Sanatları Dergisi 15 İNDİR

Bu yazı 1503 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK