Musiki

Vefatının 300. Yılında Itrî ve Osmanlı Medeniyet Yorumu

  • #


Yazı:  Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN*

Mimari, şiir, hat ve musiki... Mimaride Sinan, şiirde Fuzuli, hatta Karahisari ve musikide Itrî. Bütün bunlar, bir medeniyet nokta-i nazarından bakıldığında adeta vazgeçilmez köşe taşları. Yaptıkları şey şu; eski birikimi alıyorlar, onu yeni bir dille ifade ediyorlar. Bir üslup ortaya koyuyorlar. Bunun sonucunda medeniyet tasavvurunda bir değerler birlikteliği, bir ortak duygu birlikteliği oluşuyor.

Bendeniz müzikolog değilim. Müzik heveslisi ve meraklısıyım. Ama daha geniş manada bir medeniyet arayıcısıyım. Dolayısıyla sözlerim bilimsel değildir, duygusaldır, özneldir ve bana aittir. O bakımdan; Itrî, yaşadığı muhit, o muhitin yerli ve dünya üzerindeki boyutları ve Itrî’nin bu muhite yaptığı katkı, yahut bu muhitin Itrî’ye getirdikleri vb. hususlarda farklı bir düzlemde görüşlerimi dile getireceğim.

Itrî, İstanbul’da doğuyor. Sene 1640 civarı. 1640 İstanbul’unu tabir etmeye çalışıyorum. Gök mavi bulut, bir şahıs bir muhitte ortaya çıkıyor. Tabii ki doğuştan, fıtraten gelen kabiliyetleri var. Ama muhitin tesiri çok önemli. Muhitin de ötesinde hangi şehirde yetiştiyse o şehrin izlerini taşıyor. 1640 İstanbul’unu, hem Osmanlı Devleti çerçevesinde hem de o zamanki dünya şehirleri arasında bir yere oturtmak gerekirse bu İstanbul zannediyorum o zaman dünyanın merkezi olan İstanbul idi. Bunun dışında henüz daha dünya böyle tek bir şehir tanımadı diye düşünüyorum.  Bir zamanların Bağdat’ı gibi, bir zamanların kadim Atina’sı gibi ve bir zamanların belki İstanbul’u gibi.

Modern zamanlarda dünyada farklı merkezler var. Herkesin çeşnisi ayrı.  Kimse Londra’yı Paris’e, Paris’i New York’a tercih edemez. İsteyen istediği çeşnide bulunur. Dolayısıyla ticaretin, tarımın, zanaatların, sanatların, muaşeretin ve hukukun özellikle, bilim ve düşüncenin bir merkezi olarak ortaya çıktığı İstanbul. Itrî bu İstanbul’da, tarihi yarımadada yetişiyor.

Yetişme nasıl oluyor. Yetenek üzerine bir eğitim geliyor. Talim, taallüm geliyor. Bu taallüm, eski medeniyet anlayışımızda -ki o hayata biçimler olarak yansıyor- hususi çocuklara hususi eğitim veriliyor. Tek tip eğitim verilmiyor. Hususî eğitim alıyor Itrî. Detayları kitaplarda var. Ben bu tebliğde farklı bir şey söylemeye çalışıyorum. Tebliğimi yazdım, bulduğum bilgilere göre bir tebliğ hazırladım. Şüphesiz müzikologlar, sosyologlar, müzik tarihçileri farklı sonuçlara ulaşırlarsa benim çıkarsamalarım da boşta kalır. Ama şu anda elimdeki bilgilerle konuşmaya çalışıyorum.

Eski klasik Osmanlı eğitimi birebir eğitimdir. Bir tilmiz bir de üstat vardır. O ders geçildikten sonra bir icazet alınır. Burası çok önemli. Bir de bu eğitim tek sahada kalmaz. O dönemin önde gelen muhtelif sahalarında eğitim verilir. Ama yetenek sahibi olan kabiliyetli zat, onların birisinde kemale erer. Itrî’nin eğitimi hem hususi hocalardan devam ediyor, bu genel bir kuraldır. Amma bir de özel bir hal var. Itrî bir Mevlevi tekkesine intisab ediyor.  Burada bir başka boyutla karşılaşıyoruz. Mevlevilik, Mevlevi tekkeleri, Cenab-ı Mevlana, ondan sonra gelen zevatın kurduğu bir tarikat… Bu tarikat Osmanlı kültür dünyasında -malumunuz bir devletin bir siyasal dünyası var bir de kültür dünyası var- Mevleviliğin yeri, nüfuz sahası, tesirleri ve kendi aldığı tesirler. Bu da başka bir medeniyet konusu.
Mevlevilik bir Anadolu tarikatı. Oluşumu belli. Siyasi macera ile paralel gelişmiş bir tarikat. Cenab-ı Mevlana’nın vefatı 1273. Anadolu Selçuklularının inhitatı da 1273’ün devamında geliyor. Dolayısıyla siyasi cereyanlarla, maddi hadiselerle iç içe yaşayan bir tarikat. O zamanki Osmanlı coğrafyası eski dünyanın merkezi durumunda. Buralarda tarikatlar bir tasavvuf anlayışı ve uygulaması geliştiriyorlar.

Mesela bugün Türkiye’de tasavvuf anlayışı var ama uygulaması yok.  Bugün Türk insanı kapitalist bir uygulama içerisinde ama mistik ruh haline kapılanlar da aramızda var. O zaman böyle değil. Hem tasavvuf anlayışı var hem uygulama devam ediyor.

Osmanlı medeniyet yorumunun kurucu unsurlarından bir tanesi bu tasavvuf anlayışı. Demek ki Itrî’ye gelen ikinci büyük etki medeniyet nokta-i nazarından bakıldığında bir Mevlevi tarikatı mensubu olması, eğitiminin mühim bir kısmını oradan almış olması.

İstanbul şehrini o zamanki dünya konjonktüründe düşündüğümüzde ve Mevlevi tarikatını o zamanki Osmanlı kültür dünyasında dikkate aldığımızda bu günden çok farklı resimlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bunlar her ikisi de –İstanbul ve Mevlevi tarikatı- çok etkili aktörler. Hayatı tanzim eden, medeniyeti kuran, uygulamada söz sahibi olan aktörler.  Medeniyet açısından bakıldığında üçüncü kademe Itrî’nin hayatındaki teşvik, takdir ve destek kademesi. Bunu da Osmanlı sarayı yapıyor.  Saray siyasi bir müessese, aynı zamanda bir kültür müessesesi. Bizim aldığımız eğitimlerde biz sarayı daima siyasi müessese olarak görüyoruz. Hatta son zamanlarda bir entrika müessesesi olarak görmekteyiz. Saray ciddi bir kültür ve eğitim müessesesidir. Osmanlı toplumu hiyerarşik bir toplumdur. Dolayısıyla herkes saraya bakar. Paşalar, beyler ve halk saraydan örnek alır. Saray, topluma açık bir yapılanmadır. Onun dışında başka bir özelliği şüphesiz vardır, toplumu eğiten bir yapılanmadır.

Avcı Mehmet diye bildiğimiz 4. Mehmet, Itrî’yi himaye ediyor. Itrî, sarayda uzun bir zaman geçiriyor. Bir eğitim vazifesi var. Ama Itrî’yi teşvik ve taltif babında sarayın büyük fonksiyonu var. Bu eserler, Itrî’ye ait bu eserler ancak bu sayede ortaya çıkıyor.

4. Mehmet, İkinci Viyana hezimetinden sonra tahtan indirilir ve bir süre sonra vefat eder. Bundan sonra bu görev Kırım Hanı 1. Selim Giray Han’a geçer. Iyrî’nin İstanbul’dan ayrılıp ayrılmadığını bilemiyorum, ama artık onun himayesindedir. Burada şunu görüyoruz, İkinci Viyana hezimeti sırasında Kırım Hanı ile Osmanlı Devleti arasında ciddi bir siyasi ihtilaf vardır. Tarih kitaplarının yazdığına göre büyük hezimet, bu ihtilafın bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Ama bu ihtilaf Itrî gibi bir büyük musikişinasın, bir büyük dehanın, bir büyük emanetin algılanmamasını, reddedilmesini gerektirmiyor.

Çünkü o zamanki medeniyet telakkisinde “medeniyet aileleri” var. Aralarında siyasi, mali, sınır ihtilafları olsa bile bu anlaşmazlık en üstteki medeniyet değerlerinin yadsınmasını, inkâr edilmesini, reddedilmesini gerektirmiyor. Birbirlerini kucaklıyorlar. 4. Mehmed’in hemen bıraktığı yerden Kırım Hanı 1. Selim Giray Han Itrî’yi himayesine alıyor. Bu, bir medeniyet tasavvurunun, sadece bir toplumun omuzlarında bırakılmaması gibi çok mühim bir hususu gündeme getirmektedir. Eğer bir medeniyet tasavvuru, bir medeniyet ailesi tarafından taşınırsa, farklı toplumların mensup oldukları bir aile tarafından taşınırsa gelişebiliyor. Bir medeniyet tasavvuru tek bir topluma ağır geliyor.

Bu konuda bir başka örnek, “Nevakâr”dır. Onun Itrî’nin olup olmadığını tartışıyorlar. Bunun  güftesi Hafız-ı Şirazi’ye ait. Hâlbuki o dönemde çok ciddi, güzel şiir yazmış insanlar var. Mesela Fuzuli var. Pekala, Fuzuli’den de güzel bir gazel seçilebilirdi. Bu da aynı zamanda medeniyet tasavvurunun farklı ailelerden, farklı toplumlardan gelen ortak bir ürün olarak ortaya çıktığını göstermektedir.

Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan büyük zafiyet, belki İslam medeniyet tasavvurunun modern yorumunun sadece Osmanlı Devleti’nin sırtında kalması sonucu ortaya çıkmıştır.

17. yy’a baktığınız zaman Osmanlı, eski dünyanın merkezindedir. Ticaret yollarına hâkimiyeti vardır. Verimli tarım arazileri kendi topraklarındadır. Bu toprakları adalet ve güvenle yönetmektedir. Buna Osmanlı barışı veya “Pax Ottomana” diyorlar. Bu şartlar 1600’lerin sonları, 1700’lerin başında süratle değişmektedir. Okyanusa komşu devletler –merkezde Osmanlı olduğu için dünyanın çevresinde kalıyorlardı- okyanus yollarını keşfettiler. Bir yüzyıl içinde yeni bir ticaret dehlizi doğmaya başladı. Ancak bu Osmanlı’yı küçük hamlelerle rahatsız ediyordu. Bunun hemen yanında yeni bir teknoloji, doğaya yeni bir bakış ve sanayi devriminin ilk küçük emareleri başladı. Bunun sonucunda genişleyen, büyüyen, biraz da rehavete erişen Osmanlı Devleti, İkinci Viyana’da bir sıkıntıyla karşı karşıya kaldı.

Ancak 1600’lü yıllarda, özellikle 17. yy’ın ikinci yarısında hayata baktığımızda Osmanlı’da bir insan tipinin oluştuğunu görüyoruz. Bu çok mühim bir hadise. Bir medeniyet ancak kendine özgü insan tipiyle yaşayabilir. İkincisi, bir dil versiyonu oluşmuş. Osmanlıca’ya bir kısmı yeni bir dil, bir kısmı da Türkçe’nin bir versiyonu diyorlar. Üçüncüsü, bir muaşeret, bir hukuk oluşmuş. Tasavvufi bir hayat, düşünce ve duygu birlikteliği ortaya çıkmış ve sanatlar oluşmuş. Bütün bunlar medeniyetin olmazsa olmaz alt unsurları.

Mimari, şiir, hat ve musiki. Mimaride Sinan, şiirde Fuzuli, hatta Karahisari ve musikide Itrî. Bütün bunlar, bir medeniyet nokta-i nazarından bakıldığında adeta vazgeçilmez köşe taşları. Yaptıkları şey şu; eski birikimi alıyorlar, onu yeni bir dille ifade ediyorlar. Bir üslup ortaya koyuyorlar. Bunu mimaride net olarak görmekteyiz.

Bunun sonucunda medeniyet tasavvurunda bir değerler birlikteliği, bir ortak duygu birlikteliği oluşuyor. Topkapı Sarayı’ndaki padişah ve vüzera ne düşünüyorsa en uçtaki kale dizdarı da aynı hadise hakkında aynı şekilde düşünüyor. O günün dünyasında haberleşme imkânları fevkalade az, hatta bu güne göre hiç olmakla beraber bu duygu ve eylem birlikteliği, medeniyet tasavvurunun ayakta kaldığını, diri olduğunu ve toplumu canlı tuttuğunu göstermektedir.

Itrî musikisinin bu aradaki büyük katkısı şöyle ortaya çıkmaktadır. Medeniyet tasavvuru, değerler ve bu değerlerin hayata yansıyan izdüşümleri üzerinden yayılıyor. Bir şiirle, bir mimariyle, bir hatla... Musikinin buradaki özelliği şu, fevkalade soyut ama çok kolay nakledilebiliyor. Kulaktan kulağa, dilden dile gönülden gönüle.

Bu noktada “Salât-i Ümmiyye” ve “Tekbir” adeta bir sehl-i mümteni gibi, yapması çok kolay gibi görünen ama çok zor, ama cumhur olarak söylemesi fevkalade kolay. Dolayısıyla tahminime göre, Budin’den Irak’a, Mısır’a, Cezayir’e, Tebriz’e kadar bütün toplumu –ümmet desem bana kızacaksınız- birlikteliğe götüren, aynı ruh ve zihin duygudaşlığına ve paralelliğine götüren bir bütünlük sağlıyor.

Bendenize göre Itrî hiçbir şey yapmamış olsa, sadece bu iki eseri bestelemiş bile olsa, yine büyüktür, yine anıtsaldır. Çünkü medeniyete yaptığı katkı çok özgün ve tektir.

*Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi

İSMEK El Sanatları Dergisi 15 İNDİR

Bu yazı 588 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK