Musiki

Gök Kubbeye Sığmayan Ses Buhûrîzâde (Itrî)

  • #


Yazı: Talip MERT*

Yahya Kemal’in ‘öz musikimizin pîri’ dediği  Buhûrîzâde Mustafa Çelebi, meşhur adıyla Itrî, vefatının 300’üncü yılı nda, Türkiye’nin teklifi ve UNESCO’nun kararı sonucu 2012 yılı boyunca, pek çok etkinlikle anıldı; hayatı, eserleri ve besteciliği gündeme geldi. Büyük bestekârın böyle resmi düzeyde ve geniş zamanlı anılması, 30-40 yıl öncesinde bir Itrî konseri verilmesi teklifinin bile ‘müesses nizama isyan’ sayıldığı hatırlanırsa bir iade-i itibar anlamı taşıyor. Osmanlı arşivlerindeki bir dizi evrakın tetkiki ile hazırlanan bu çalışma, hayatı hakkında henüz doyurucu bir bilgiye ulaşamadığımız, Tekbir'in ve Salât-i Ümmiye'nin büyük bestekârı Itrî’nin hakkında bilinmeyen ya da az bilinenleri gün yüzüne çıkarma ve onunla ilgili kaleme alınacak yetkin bir biyografiye su taşıma niyeti ile yazıldı.

Osmanlı devri musikı hayatının en parlak sesi olan Buhûrîzâde Mustafa Çelebi vefatının 300. yılında böyle bir araştırmaya konu oldu. Osmanlı kültür ve medeniyetinin en büyüklerinden biri olan üstad, musiki kaynaklarında genel olarak Itrî ismiyle bilinir ve tanınır. Bu isim her ne kadar onun şiirlerinde kullandığı bir mahlas olsa da şimdiye kadar görülebilen arşiv belgelerinde ise bu isme henüz hiç rastlanmadı. Onun arşivde geçen en çok adı Buhûrîzâde Mustafa Çelebi’dir.

Buhûrîzâde Mustafa Çelebi hakkında arşivde (hazine-i evrakta) epeyce yeni bilgi ve belgeye ulaşıldı. Fakat ne yazık ki birinci olarak zamanın darlığı daha mühimi de bakılacak belgelerin bu kısa sürede bitmesinin mümkün olmaması sebebiyle hedef tam olarak tutturulamadı. Yani üstad hakkında tatminkâr bir biyografi ne yazık ki ortaya çıkmadı. Fakat onun sanat çevresi epeyce aydınlandı. Bu da ayrıca bir kazanç oldu. Şurası şüphesiz ki bu çalışma veya başka çalışmalar bu Itrî’yi bir gün mutlaka gün yüzüne çıkaracaktır.


Bu araştırma sırasında bizzat Itrî’ye müteallık olarak bulunan çok sayıda belgeler birbirinin benzeri olduğundan çok çarpıcı bir bilgi ortaya çıkmadı. Yine bazıları zayıf da olsa Itrî’ye ait olabilecek bazı muhtemel belgeler bulunmaktadır. Bunlardan kesinleşen olmadığı için bunlar bu makalede kullanılmadı.

Muhtemel belgelerin iki-üç tanesinin bile Itrî’ye ait olduğu kesinleşirse Üstadın hayatı o zamanlar gerçekten gün ışığına çıkacaktır. Onu gizleyen 300 senelik perde kısmen de olsa aralanacak, ortalık hiç olmazsa alaca karanlığa dönecek, bu kutlu şafağın ilk ışıkları ile ses ve âhenk dünyamızın bu gizli definesi de böylece ortaya çıkaracaktır. Bu araştırmanın esas hedefi de budur.

Bu arşiv kayıtlarında Buhûrîzâde çoklukla hânende veya serhânendedir. Bu arada üstadın meslekdaşları arasında yer alan bir Santurî Mustafa Çelebi, bir de Müezzin ve Neyzen Mustafa Çelebi vardır.

Buhûrîzâde’den bahseden vesikaların hiçbirinde sadece Itrî değil bizim onu anlatırken sık sık kullandığımız efendi kelimesi bile geçmemektedir.

Buhûrîzâde Mustafa Çelebi bu adıyla ve unvanıyla diğer çağdaşları Kâtip Çelebi ve Evliya Çelebi ile birlikte XVII. asra imzasını atan üçüncü çelebi olmaktadır.

22 Haziran 1675 tarihli bir arşiv belgesi Buhûrîzâde’nin yakın mesai arkadaşlarına dairdir ve bu isimlerden Çöğürcü Daniyel hariç diğerlerinin daha sonra çıkan belgelerde sık sık adları geçmektedir. Bu dört kişi verdikleri bir arzla kendilerine aşağıdaki tabloda görülen ücretlerinin verilmesini talep etmişlerdir. Bu belgede ismi geçen şahıslar ile yevmiye olarak aldıkları ücretler:

 
Görevi İsmi Ücreti
Santurcu [Mustafa Çelebi] 70 akçe
Kanuncu Mustafa 40 akçe
Çöğürcü Daniyel 50 akçe
[Tanburî] Çelebiko Yahudi1 40 akçe

 

Bu belgenin sol üst köşesinde divani hatla şu buyruldu yazılmıştır: “İzzetlû Defterdar Paşa hazretleri, mezkûrlara kifayet miktarı zâd u zevâde tayin eyliyesin deyu buyruldu 22.06.1675 (28.R.1086)."2 Bunu müteakip gelen belge doğrudan doğruya Buhûrîzâde’ye aittir: “Enderun’un serhânendesi Mustafa Buhûrîzâde’nin günlük tayinatı: Et, pirinç, sade yağ, kahve, mum, odun, arpa, saman ve ücret-i hane [verilmesi için işbu kalemler] teşrifat defterine kayıt olundu. Her gün için 120 akçe. 12 Ekim 1675 (22.B.1086)."3

Osmanlı Hazine-i Evrakı’nda Buhûrîzâde Mustafa Çelebi ile ilgili ele geçen ilk belgenin tarihi 09 Nisan 1666 (04.L.1076) son belgenin tarihi ise 16 Haziran 1685 (14.B.1096)’tir.

1666 tarihli vesika Buhûrîzâde’nin esirciler kethüdalığının kendisine verilmesini talep eden dilekçesidir. Yalnız bu 1666 tarihi yanlış olup doğrusu 1676 olmalıdır. Çünkü bu dilekçenin cevabı olan belgenin tarihi, aynı zamanda kethüdalık görevinin de tevcih tarihi olan 27 Ocak 1676’dır.4 Bundan başka 22 ve 23 Ocak 1667 tarihli iki ayrı vesikada esirciler kethüdası olarak Mehmed Bey b. Enbiya ismi geçmektedir. Dolayısıyla da bu tarihte kethüdalık görevi boş değildir.5 Buhûrîzâde’nin kendi nefis talik hattıyla kaleme aldığı bu dilekçenin üst kısmı tahrip olduğundan okunamamaktadır. Ama burada yazılanların ona verilen ikinci belgede (2 / 232) yazılanlardan çok farklı bir şey olduğunu da zannetmiyorum. Çok sükür üstadın el yazısı olan kısım iyi sayılabilecek bir durumdadır. 336 sene sonra bulunup bizlere gülümseyen bu belge o devrin ifadeleriyle şöyledir:

“Allah Sübhânehu ve Tealâ şevketlû ve inâyetlu padişahımın vücûd-i hümayunların hatasız eyleyüp serîr-i saltanatlarında ber-karar ve ber-devam eyleye Âmin.

Rikab-ı hümayun-i şeriflerine arzuhalim budur ki: Gümrükten mutasarrıf olduğum (almakta olduğum) 10 akçe vazife (ücret) hazine-mânde (kesilmiş) olup İstanbul’da esirciler kethüdalığı bu kullarına [kesilen maaş] mukabelesinde sadaka ve ihsan buyrulmak bâbında ferman inayetlû padişahımındır. Bende Mustafa”6

Buhûrîzâde Itrî ile ilgili diğer belge ise onun İstanbul Esirciler Kethüdalığı’na tayini ile ilgili çıkan hatt-ı hümayunun Sadaret’te işlem görerek bir buyrulduya (sadrazam emri) çevrilmiş halidir. Bu buyruldu aynı zamanda Üstad Çelebi’nin yukarıdaki dilekçesinin de cevabı olup bu cevapta şu bilgiler vardır:

“Kethüdalık-ı Esirciyân-ı İstanbul Bâ-hattı Hümayun

"… Mustafa zîde kadruhu (Allah onun kadrini artırsın) rikaab-ı hümayuna (padişaha, saraya) arzuhal sunup harem… Hademesine musikı talim edip, padişah huzurunda [da] epeyce hizmeti geçtiğinden her veçhile inâyet ve âtıfete [de layık] olmakla zikr olunan kethüdalık kendisine verilmek bâbında inâyet rica ettiğinden 86 senesi tâmından (29 Z.1086 / 15 Mart 1676) sonra Âsitâne’nin esirciler kethüdalığı tevcih olunup sonradan [vazifesinde] mânileri ve kayıtsızlığı zuhur ederse gene istizan edip azl oluna deyu hatt-ı hümayun… Sâdır olmağla mûcebince tevcih olunmak buyruldu. 27 Ocak 1676 (11.Za.1086)."7


Esirciler kethüdalığına bu hatt-ı hümayunla tayin edilen Buhûrîzâde’nin bu görevi ömrünün sonuna kadar sürdürüp sürdürmediği henüz tespit edilemedi. Salim Efendi’ye göre Itrî bu görevi ömrünün sonuna kadar sürmüştür. Bu görev resmi ve beratlı bir görev olduğundan ne zaman bittiği konusunda kesin olarak bir belge çıkacağını ümit etmekteyim. Eğer Buhûrîzâde bu görevi ömrünün sonuna kadar yaptıysa çıkacak kayıtla da onun vefat tarihi de net olarak ortaya çıkacaktır. Bununla beraber bu tarihten sonra çıkan belgelerin hiçbirinde Üstad Buhûrîzâde Mustafa Çelebi’nin bu kethüdalık görevine dair hiçbir kayıt yoktur. Bu işin birinci şıkkıdır.

İkinci şıkkı ise Hz. Üstad'ın bu göreve tayin edilebilmesi için ya babasının esirci esnafından birisi olması veya bir esircinin vârissiz olarak ölmesi gerekir. Diğer bir ihtimal de bir esircinin meslekten feragati, kendi arzusuyla çekilmiş olmasıdır. Çünkü Osmanlı Devleti’nde bütün meslek erbabının sayısı bellidir ve bu usûl asırlarca da büyük bir ciddiyetle devam ettirilmiştir. Bu usûle Osmanlı’da “gedik usûlü” denir. Bu açıklamadan hareketle Buhûrîzâde’ye verilen bu kethüdalığın gedik olduğu anlaşılıyor.

Buhurî nispetinden hareket edilirse Itrî’nin aile mesleği buhurculuktur. Yani tütsü imalatı yapan veya satan veya her ikisini birden yapan esnaftır. Dolayısıyla esircilikle bir ilgisini düşünmek zordur. O vakitler bir meslek olan diğer iki buhurcu ise şunlardır:

1.Cami, türbe, tekke gibi mekânların temizlenip güzel kokmasını sağlamak için çalıştırılan vakıf görevlisidir. 2. Sarayda ehl-i hıref (sanatkârlar) arasında mesleği “buhurculuk” diye geçen saraylı bir zümre.8 Bunların reisine buhurdan ağası denirdi. Bu ikinci şıkka göre Buhûrîzâde Mustafa Çelebi’nin babası, belki de ataları bu ehl-i hıref sınıfındandır.

Buhûrîzâde ile ilgili 1677 tarihli bir belge üstadın kendi el yazısı ile yazılmıştır. Buhûrîzâde Mustafa Çelebi’nin kendi hattıyla kaleme aldığı 09 Ekim 1677 (11 Şaban 1088) tarihli bu dilekçesinde Buhûrîzâde henüz alamadığı aylık maaşını talep etmektedir. Üstad Buhûrîzâde’nin bu kısa ve oldukça da sâde dilekçesi şöyledir:

“Saadetlû ve mürüvvetlû Sultanım hazretleri sağ olsun.Bu kullarının müstahak olduğum ulufelerim bi-aynihi mahallinden der-kenar olunup tezkireleri ihsan olunmak bâbında ferman devletlû sultanımındır. Bende Mustafa, Buhûrîzâde”9

Bu belge Buhûrîzâde’nin talik yazıda devrine göre gerçekten iyi derecede bir hattat olduğu gösteriyor. Hatta ve hatta bu ve daha başka yazı örnekleri göz önüne alınınca Bestekâr Buhûrîzâde’den çok da Hattat Buhûrîzâde ortaya çıkıyor.

26 Haziran 1677 tarihinde Itrî’nin çağdaşı ve mesai arkadaşı [Âbrizî-zâde, Çömlekçi-zâde] Receb Çelebi (?-1701) verdiği bir arzla geçim sıkıntısı çektiğini ifade ederek maaşına zam talep etmiştir. Receb Çelebi’nin bu talebi Buhûrîzâde Mustafa Çelebi’nin maaşından yapılan bir kesinti ile karşılanmıştır. Receb Çelebi’nin arzı şöyledir:

“Hak Sübhanehu ve Teâla hazretleri şevketlu ve kerametlu ve merhametlu padişahımın ebediyen vücûd-i hümayunların dâima hatâlardan hıfz edip serîr-i saltanatlarında müstakar eyliye Âmîn.

Bu kullarının maişetinde küllî mertebe usret (darlık, zorluk) ve zarureti olmağın merâhim-i aliyye-i (yüksek merhametlerinden) şâhanelerinden kefâ kılınacak (yetecek) mertebe tayin ihsan buyrulmak bâbında emr ü ferman şevketlû ve inâyetlû padişahımındır. Bende Hanende Receb"

Bu belgeyi müteâkip bulunan yakın tarihli iki ayrı belge de yine Üstad Buhûrîzâde Mustafa Çelebi’nin el yazısı olup bu belgelerden 26 Ekim 1677 (11.Ş.1088) tarihlisi şudur: "Devletlû ve Saadetlû Sultanım hazretleri sağ olsun. Bu kullarının müstahak olduğum ulûfelerim bi-aynihi mahallinden der-kenâr olunup tezkireleri ihsan olunmak bâbında ferman devletlû sultanımındır. Bende Mustafa, Buhûrîzâde"10


Yukarıdaki belgeye göre Buhurîzâde’ye 59 günlük alacağına mukabil 6780 akçelik bir ödeme yapılmıştır.  Bu paranın 54 günlüğü 120 akçeden, 5 günlüğü ise 60’şar akçeden 300 akçe, toplamda ise 6780 akçelik bir ödeme tahakkuk etmiştir.11

Buhûrîzâde Mustafa Çelebi’nin Arkadaşları

Bu araştırma sırasında Buhûrîzâde’nin en fazla beş yıllık bir dönemi incelenebildi. Bu inceleme onu açığa çıkaramadı. Ama o devirle ilgili, o devrin hiç olmazsa saraylı hanende ve sazendeleri ile ilgili çok değerli bilgiler ortaya çıkmıştır. Bu belgelerden biri tablo şeklinde verilecek olursa ortaya şu kişiler çıkmaktadır.

 
Görevi İsmi Ücreti
[Hanende] Buhûrîzâde 060 akçe
[Hanende] Receb Çelebi 060 akçe
Santurcu Mustafa 070 akçe
Çöğürcü Osman 050 akçe
Neyzen Mehmed Çelebi 050 akçe
Musikarî İbrahim Çelebi 040 akçe
Kemanî Hasan Çelebi 050 akçe
Lu’be-bâzân Kul Ahmed ve 6 talebesi 620 akçe


Mezkurların şâkirtleri padişahla beraber gitmişlerdir.

Kemanî Ahmed 070 akçe
Hanende İbrahim Çelebi 040 akçe
Kanuncu Ahmed 040 akçe
Tanburi Angeli 030 akçe
Hokkabaz Yahudi [Yasef] 040 akçe
Tanburî Çelebiko Yahudi 040 akçe



Mezkûrlar hâla saray-ı âmirede talim hidmetindedirler. Ferman saadetlû sultanım hazretlerinindir. 29.09.1677 (04.Za.1088).12

Buhûrîzâde Mustafa Çelebi’ye 08 Ekim 1679 (03.N.1090) tarihinde o devirlerin çok yaygın bir geleneğine göre padişahın huzurunda samur kürk giydirilmiştir. Bu belgede Üstadın unvanı “Mustafa Ağa, Ser hanende-i hazreti şehriyarî”dir. Bu tören sırasında Buhûrîzâde’ye samur kürkten başka beş takım da çuka ferace ihsan olunmuştur.13

Buhûrîzâde Mustafa Çelebi’ye müteallik şimdiye kadar ele geçen belgelerin sonuncusu maaş değil tayinat (gıda yardımı) talebidir. Bu belgeyi diğerleriyle mukayese edince Itrî’nin 1800 akçe maaşından başka 1260 akçe de aylık tayinatının olduğu ortaya çıkıyor. Bu belgenin tarihi 1685 olup bu arz Üstad’ın kendi yazısı değildir. Herhangi bir kâtib yazısı olduğu görülüyor. Bu arzuhalin mahiyeti de şöyledir:

“Devletlû ve Saadetlû ve Sultanım hazretleri sağ olsun.Arzuhal-i bende budur ki; Bu kullarına ferman… Mucebince verile gelen tayinat baha [sı] nın müstahak olduğum mah-ı Cumadelâhır’ın tezkiresi i‘tâ olunmak (verilmek) bâbında ferman sultanım hazretlerinindir. Bende Mustafa Buhûrîzâde"14

Buhûrîzâde Itrî Devrinin Genel Manzarası

Buhûrîzâde Mustafa Çelebi’nin devri ile ilgili olarak şu hususa dikkat çekmek gerekiyor. Bu husus gerek Buhûrîzâde ve gerekse diğer meslekdaşları için, hatta kendisinden önce ve kendisinden sonra gelen mûsıkî erbabı için geçerli olan ve belgelerle de sabit bulunan bir bilgidir. Bu bilgi şudur ve bizim musikı tarihimizin en karanlık yönlerinden birisidir. Benim görebildiğim kadarıyla İstanbul’a gelen yabancı elçiler ve bizden başka ülkelere giden elçilerin maiyetlerinde bir gurup hânende ve sâzendeyi de beraberinde götürerek gittikleri ülkelerde fasıl yaptıklarıdır. Bunun ilk belgeli örneği 1700 yılında İstanbul’a gelen Avusturya elçisi Groff Oettingen ile Viyana’ya giden İbrahim Paşa’dır.

Yanında kırk kişisi Avusturya (Nemçe) / Alman (Engürüs) asilzadeleri olmak üzere kalabalık bir heyetle İstanbul’a gelen Oettingen’e Sadrazam Amca-zade Hüseyin Paşa hâlen ayakta durmaya çalışan Boğaziçi’ndeki yalısında ve Kâğıthane Boğazı’ndaki Kara Mustafa Paşa yalısında iki ziyafet vermiştir. Bu ziyafetlerde fasıllar yapılmış, elçinin yanında getirdiği müzisyenlerce de o günün Avusturya müziği icra edilmiştir. Bu olay belgelidir ama neler çalındı, neler söylendi buna dair hiçbir bilgi yoktur.15

Aynı günlerde Avusturya’ya giden İbrahim Paşa’nın ekibinde 10 tane de sâzende görülmektedir. Ayrıca saraydan verilen 12 kişilik Mehter-i Enderun ile kendisine ait 30 kişilik “mehteran-ı tabl ü alem” de bu heyette yer almıştır.16

İbrahim Paşa’nın bu mehter takımı ile ilgili tarih kitaplarına giren şöyle bir olay vardır. İbrahim Paşa’nın Viyana’ya girmesi gereken gün Avusturya İmparatoriçesi de lohusa yatağındaydı.  Mehteri şehre girerken görmeyi arzu eden imparatoriçe elçinin gelişini bir hafta tehir ettirdi. Bu süre zarfında Osmanlı heyeti Yanıkkale’de ağırlandı. İmparatoriçe'nin lohusa yatağından kalktığı haberi üzerine İbrahim Paşa da Viyana’ya hareket etti.17

Bu karşılıklı fasıl ve konser işi tahminen de 1730’larda İstanbul’a gelen İran elçisi Hacı Han ile18 1755’te İstanbul’a gelen Rus elçisi için de yapılmıştır ve bu fasıllar hazine-i evrak kayıtlarına da girmiştir.19

Üstad Buhûrîzâde’yi bu makale ile vefatından 300 sene sonra da olsa çok şükür bu kadar tanımak nasip oldu. Hazret kendisi ile alakalı karanlık dünyamıza bu kadarcık da olsa Ashab-ı Kehf gibi üç asır sonra doğan bir meşale oldu. İnşallah yeni çalışmalarla bu bilgiler daha da genişler ve Hazret daha fazla bizlerle beraber olur, bizlere lütfuyla muamele eder. Hatta ve hatta “kaza ve kaderin kıskanıp gizlediği binden ziyade bestesi”nden bir kısmını daha serbest bırakıp bizlere ulaştırır. Zira “Ehl-i dil birbirin bilmemek insaf değil.”


2005’te tedavüle giren 100 liralık yeni kâğıt paraların üzerindeki hayali Itrî resmi çok yerinde ve fevkalade kadirbilir bir anlayışın eseridir. Buna her kim sebep oldu ise o zata şahsen minnettarım. 1971’de Itrî konseri vermek, Itrî’yi anmak bu ülkede siyasi düzene  “isyan” kabul edilirken, Başbakan'a ve Kültür Bakanı'na âdeta tehdit-vari mektup yazılırken, 2005’te devletin parasına resminin konması çok manidardır. İsyan değil, geç de olsa bir hakkın sahibine verilmesidir, suyun mecrasını bulmasıdır, kısaca Itrî’ye iade-i itibardır. Ve pek de isabetli bir karardır. Milletimize hayırlı olsun.

DİPNOTLAR: * Öğr. Gör. Marmara Ünv. FEF Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü. 1) Buhûrîzâde Mustafa Çelebi ile ilgili yapılan bu araştırma sırasında ortaya çıkan bu isim çok çeşitli imlalarla yazılmıştır. En son bulunan bu belgede net olarak okunabilen bu ismin Çelebiko olduğu netleşti. Bu isim hakkında bilgilerine müracaat ettiğim İrvin Cemil Bey bu ismin sonundaki “ko” ekinin Türkçedeki “cık, cik” ekleri gibi küçültme eki olduğunu ifade ettiler. Dolayısıyla bu kelime de Çelebicik manasına geliyormuş. Cemil Bey’e verdikleri bu bilgilerden dolayı teşekkür ederim. 2) BOA, Bâb-ı Defteri, Başmuhasebe evrakı (D. BŞM) dosya 494, belge 86 (494 / 86). 3) D. BŞM 499 / 57. 5) İstanbul Şer’i Siciller Arşivi (ŞSA), Bâb Mahkemesi sicili c. 3, s. 68 b, 69 b. 6) Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), İbnülemin tasnifi, tevcihat (İE. TCT) 5 / 535. 7) İE. TCT 2 / 232. 8) BOA Kamil Kepeci tasnifi (KK. d) defter no 7517, s 20 b. 9) D. BŞM 532 / 47. 10) D. BŞM 532 / 47. 11) Bu paranın günümüz parasına tahvili zor olmakla beraber genel bir fikir vermesi bakımından şu mukayese yapılabilir. Meselâ o zaman bir kuzunun fiyatı 80 akçe idi (D. BŞM 592 / 48). Dolayısıyla bu para ile o devrin piyasasına göre 85 kuz alınabilirdi. Şimdiki râyici ise buna kıyasen kabaca hesaplanabilir. 12) D. BŞM 538 / 50. 13) D. BŞM 579 / 51. 14) Ali Emirî tasnifi IV. Mehmed evrakı (AE. SMMD IV) 14 / 1516. 15) Bâb-ı Âsafi Teşrifat dosyaları (D. TŞF) 1 / 79. 16) D. BŞM 1295 / 115, Kamil Kepeci (KK) 0686 / 135 a. 17) Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi c. VI, s. 216. Ötüken Yayınevi, İstanbul 1983. 18) C. HR 1 / 520. 19) A. TŞF 11 / 65.

İSMEK El Sanatları Dergisi 15 İNDİR

Bu yazı 796 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK