Resim

Sarı Rengin Dahi Ressamı Van Gogh

  • #


Yazı: Mukadder Özdemir*

Her şeye kadir olan Tanrı bir günahkârı terk edemez. / Vincent Van Gogh

Vincent Van Gogh… Dahi ressam, tam bir evren aşığıydı. Evrende yıldızlı gecelere, güneşe, köprüye, ayçiçeğine, yoksul insanlara, gördüğü her şeye âşıktı. Resimleri onun evrene olan aşkının renkli yansımaları oldu ve ardından çok sevdiği evrende silinmez bir iz bıraktı. Bu tutkuda öylesine kaybolmuştu ki,  kendi dünya algısının dışında olan gerçekliğe giremedi, neredeyse herkesin doğuştan gelen yaşama yetisi onda oluşmadı. Sanatta mükemmelliği arayan ve yakalayan ama gerçek yaşamda bir çocuk kadar naif kalan sanatçı, tezatlar içindeki hezeyanlı yaşamına son verdi.

Dünyamızın içinde barındırdığı sayıları az, fakat etki gücü yüksek üstün nitelikli sanatçı kişiler, her çağda merakla takip edilmiş ve ilgiyle izlenmiştir. Yaşadığı dönemin gerisinde kalmak istemeyenler ve sanatseverler, bu üstün kişileri tanıma fırsatını tüm çağlarda aramışlardır. Bu fırsatlar, o günün teknolojisinin olanakları ölçüsünde bugün de olduğu gibi mümkünse öncelikle eserin aslını müzede görmek, mümkün değilse kitap sayfalarından kaliteli baskılarını görmek şeklinde teknolojik imkânlara göre çeşitlilik göstermiştir.  Günümüzde ise erişilebilirlik fırsatı dijital olanaklarla birleşince çok şaşırtıcı izleme yaşantıları oluşturmaktadır. Bu durum da her kesimden izleyiciyi, etkinliklerin yapıldığı mekânlara ve alanlara çekmektedir. Geçtiğimiz yıllarda İstanbul Karaköy’de gerçekleştirilen Antrepo 3’teki dijital sunumda, Van Gogh’un eserleri boyut olarak değişip renk ve biçim özelliklerini yitirerek teknolojik ortamda hareketlenip ziyaretçileri farkı şekilde etkileyen bir eğlenceye dönüşmüş olmasına rağmen, daha çok bugüne ait durduğundan ziyaretçilerin ilgisini çekti.
Teknoloji dünyasında yaşayan günümüz insanı, nasıl ki kitap sayfalarını karıştırmak yerine e-kitapları tercih ediyorsa, Van Gogh’u da sadece kulağını kesen adam olarak tanıyor.  Hareketlendirilmiş dijital ortam, resimlerine layığıyla bakılmasını umarak çizen Van Gogh’un iletilerinin ne kadarını verebiliyor bilemeyiz. İzleyici etkinlik mekânından mutlu, hoş zaman geçirmiş olarak ayrılıyor. Ayrıca Van Gogh’un yatak odasındaki taburede oturan fotomontajla yerleştirilmiş fotoğrafına da sahip olabiliyor. Her şeye rağmen İstanbul’daki bu etkinliğin Van Gogh’a olan ilgiyi arttırmış olması, onun sanatçı kişiliğini ve ölümünden sonra sanat dünyasını etkileyen eserlerini tanımaya da zemin oluşturduğu da bir gerçektir.

Anlaşılmamış Sanatçı Kimliğine Örnek

Otuz yedi yıllık yaşamında Vincent Van Gogh, ne bir aile kurabildi, ne de dost edinebildi. Fakir bir ailenin altı çocuğundan biriydi. Sefalet içinde büyüdü, sevgi yüzü görmedi, çeşitli yerlerde çalıştı ama işverenleri tarafından hep kovuldu. O çok sevdiği sarı evinden bile Arles’li komşularının birleşip imza toplaması ile atıldı.

Yaşamı boyunca, kendini kabul ettirmeye çalıştıkça daha büyük bir yıkımla karşılaştı. Sürekli yeniden doğruldu. Amacı hiçbir zaman acı çekmek değildi ama acılar içinde yaşadı. Sıradanlığa tekdüzeliğe karşı durdu,  sanatı acımasız dünyayı kabullenmesini sağladı ve resim yapmaya tutkuyla bağlandı, buna rağmen yaşadığı yoksulluğa ve acılara dayanamayarak intihar etti. Varoluşçu acılara bir yanıt olarak sanat yaratma ve gerilim dayanılmaz olunca da kendini kurban etme, sanatçılar için örnek bir acı yazgı oldu.1  Sanatsal yeteneği ancak ölümünden sonra fark edildi. Bir zamanlar görmezden gelinen Vincent Van Gogh, sanatın geçirdiği değişim süreci içinde kahraman olarak anılır oldu. Van Gogh anlaşılmamış sanatçı kimliğinin kusursuz bir örneğini ortaya koyan Avantgarde’ın pirlerinden sayıldı. Resim yaparak geçirdiği yaşamındaki son on yılı, bir anlamda kendi seçtiği ama daha çok içine atıldığı yalnızlık içinde tüketti.


Ailenin Büyük Oğlu

30 Mart 1853’te Hollanda’nın Belçika sınırına yakın bölgesinde Protestan bir din adamının oğlu olarak doğdu. Yeni doğan bebeğe, yaşayıp yaşamayacağı kaygıları içinde bir yıl önce ölü doğan kardeşinin adı verildi: Vincent Willem Van Gogh. Doğduğu andan itibaren yaşamını gölgeleyen kuşkular, endişeli şekillenmesinin başlangıcıydı. Vincent’ın insan sevgisi ve gönül cömertliği babasına, inatçılığı ve hırçınlığı annesine çeker. İçine kapanıklığı ve huysuz bir çocuk oluşu, annesini ve babasını hep endişelendirir.

1869 yılında 16 yaşına geldiğinde ailesi onu sanat yapıtları alıp satan Gopil firmasına yerleştirir. İşten çıkartıldığı 1876’ya değin Lahey, Brüksel ve Londra şubelerinde çalışır. Bundan sonra kendini din bilime verir, ancak bu yorucu çalışmaları sürdüremez. Brüksel’de bir din okulunda üç ay kurs gördükten sonra Belçika’nın kömür madenleri bölgesi olan Borinage’da son derece yoksul insanların arasında öğretmenlik ve vaizlik yapmayı dener. İyi bir vaiz olamadığı gerekçesiyle görevine son verilince, ilk büyük ruhsal bunalımını yaşamıştır.2 Resme başlaması da bu yıllara rastlar. Bundan sonra bütünüyle kendinden dört yaş küçük kardeşi Theo’nun maddi yardımıyla yaşamayı başlayan Van Gogh’un hayatı artık kardeşine bağımlı geçecektir. Ölümüne dek Theo’nun yardımlarının bir gün kesileceği kaygısıyla yaşar. Theo yalnızca maddi yardımda bulunmakla kalmayıp, ona arkadaş, dost ve her alanda destek oldu. 27 yaşına geldiğinde ressam olmaya karar veren Van Gogh’un bu kararını kardeşinden sonra ikinci destekleyen resim sanatçısı ve eleştirmeni olan Anton Mauve’du. Ancak 1883 yılında Mauve’ye çalışmalarını göstermek için yaptığı ziyaretlerden birinde yaşadıkları tartışmayı kardeşine bir mektupta şöyle anlatır;

“Sevgili Theo, Bugün Mauve ile karşılaştık, aramızda çok kötü bir konuşma geçti. Bundan sonra onunla barışamayız artık. … En sonunda “Pis bir karakteriniz var”, dedi. … Mouve “Ben sanatçıyım” dememden alınmış.”3 Kardeşine sürekli yazdığı mektuplarda Van Gogh’un coşkulu kişilik yapısını ve dış dünyaya anlam veremeyen çocuksu bir bakış açısına tanık oluyoruz. Resimleri ise dünyayı kendince kavrayışının zengin yansımalarıdır.


Ressam Olmak İçin Brüksel'e Taşındı

Van Gogh’un ressam olma yönündeki kararı 1880 yılında artık kesinleşmişti. Böylece Brüksel’e taşındı. Başta yalnızca çizimler, ayrıntılı eskizler ve Jean-François Millet’nin resimlerini örnek alan çalışmalar yapıyordu. Millet’nin bir anlamda hafif gerçekçiliği -kopkoyu melankolik bir tonda çalışılmış tarlada iş yapan köylüler gibi- Van Gogh’un yabancısı olmadığı konuları anlatıyordu.

1882 yılının ilk günü Lahey’de kirasını Theo’nun ödediği bir atölyeye taşındı. Mauve’un gözetimi altında ilk yağlıboya resmini yaptı. İlk manzara resim “Kıyıda İnsanlar”, “Denizde Tekne” Mauve’un da içinde bulunduğu Lahey Okulu’nun etkilerini taşır. Yalnızca bir yıllık bir uygulamadan sonra, Van Gogh’un renk kullanımındaki ustalığı, dönemin en başarılı ressamlarıyla boy ölçüşebileceğinin kanıtıydı. Bu dönemlerde Rembrant ve Millet’den çok etkilenir. Daha sonra Rubens ve Delacroix’dan etkilenir.4

1883’ün Eylül ayında sanat gözetmeni Mauve ile aralarının bozulmasıyla Lahey’den ayrılarak Hollanda’nın kuzey doğusundaki Drenthe’ye taşındı ve yalnız başına yaşamaya başladı.
Mauve’un katı kuralları, ona ailesinin yobaz Calvin’ci yaşama düzenini anımsatıyordu. Sanatçı bundan kaçınabilmek için gitgide içine kapanıyor ve üstesinden gelemediği yalnızlık duygusu içinde yaşıyordu. Bundan üç ay sonra ailesiyle sorunlu olduğu Neun’deki evine döndü. Bu durumda anne babası ressam olmayı seçen büyük oğullarına eve yakın bir atölye tutmuşlardı. Van Gogh “Dokuma Tezgâhı”nı işte o atölyede Mayıs 1884’ün sonunda yaptı. İlk dönem resimlerinde seçtiği konular genellikle köylüler, dokumacılar ve maden işçileridir.

Van Gogh sanat hayatındaki ilk ciddi çalışması ünlü “Patates Yiyenler” adlı tablosunu Rembrandt’ın etkisinde kalarak yapmıştır. Van Gogh’un sonraki yapıtlarında temel olacak özellikler az çok bu resimlerde kendini gösterir. Resimdeki ışığı ustaca kullanması, o dönem için bu resmi önemli bir yapıt haline getirmiştir. Bu resim için Van Gogh şöyle der; “Lambanın altında, ellerini tabağa uzatmış, patates yiyen bu kişileri çizerken, bu ellerin aynı zamanda o patateslerin yetiştiği toprağı işlemiş olan eller olduğunu da belirtmek istedim.”5  Resimde yer alan beş figürün birbiriyle ilgisiz görünmesi, sözgelimi bakışlarının çakışmaması kompozisyon açısından bir eksiklik varsayılır. Yine de bu özellik, resme ayrı bir dinginlik ve sessiz bir melankoli katar. Van Gogh için resim, özel bir dile getirme ortamıydı; güzellik ya da çirkinlik, genel bir anlayışın bölümleri değil, sanatçının kendi kişisel ölçütleriydi. Van Gogh’un bu resmini, “Böyle bir çalışmanın ciddiye alınmayacağına, kuşkusuz sen de katılırsın. Şükürler olsun ki sen bundan daha iyisini yapabilecek yeteneğe sahipsin.” ifadeleriyle eleştiren Rappard arkadaşlıklarının sonunu getirir.6

26 Mart 1885’te babasının ölümünden sonra ilgilendiği toplumsal sorunlar, yerini salt sanatsal kaygılara bırakıyor ve resimlerinin ana konusu değişiyor.


Paris Sanat Ortamında Kendini Yetiştirdi

Van Gogh 1885 Kasım ayı sonlarında Anvers Limanı’na vardığında, çantasında “Patates Yiyenler” bulunuyordu. Paris’ten önce kısa bir süre burada kaldı. Burada da kardeşi Theo’nun yardımıyla, kendine küçük bir tavan arası tuttu. Limandaki antikacılardan burada tanıdığı, etkileri resimlerinde daha sonra görülecek olan Japon ahşap baskıları uygun fiyatlara satın aldı. O yıllarda Japon pavyonları Paris sanat ortamında büyük heyecan yaratmıştı. Van Gogh’un Japon ahşap baskılarından kopya yaptığı da bilinmektedir. “Çiçek Açmış Erik Ağacı” onun Japon sanatının etkisinde kalarak yaptığı resimlerden biridir. Odasındaki Japon ahşap baskılarını portrelerinin fonlarında sık sık kullanacaktır. Bu arada barok sanatın büyük ustası Rubens’in resimlerini de gördü ve onun etkisiyle resimlerinde daha açık renkler kullandı.

1886’nın Mart ayı başlarında kardeşi Theo’nun da Paris’e gelmesiyle iki yıl boyunca aynı evde yaşadılar. Bu süre içinde Louvr’da ve Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda Fernand Cormon’un atölyesinde çalışmalar yaptı. Toulouse Loutrec, Bernand, Gauguin, C.Pisarro, Signac ile tanışan Van Gogh onların etkisiyle atölye çalışmalarını bırakıp açık havada resimler yapmaya başlamıştır. Vincent çok geçmeden, bu sanatçılarla dost oldu ve zamanının bir bölümünü Montmartre’taki küçük kahvelerde, ucuz lokantalarda geçirmeye başladı. Hep birlikte, herkesin dayanışma içinde çalışacağı büyük bir sanatçı komünü oluşturmayı düşünüyorlardı.

Paris döneminde yaptığı tablolarda eskisine oranla aydınlık ve katışıksız renkler kullanan Van Gogh, bu renkleri kıvrımlı çizgileri anımsatan kırık vuruşlarla tuvale uygulamıştır. Bunlar Van Gogh’un Ard-İzlenimci resimleridir. Ancak izlenimciler gibi gözün gördüğü şekilde değil, kendi görmek istediği gibi yaptığı resimlerinde Van Gogh dışavurumcudur.  İzlenimciler de bu nedenle yaptığı resimlere karşı çıkmışlardır. Bu dönemde yaşayan hiçbir ressam izlenimci hareketi göz ardı edemedi. Van Gogh ve onun gibi dik kafalı ressamların payına düşen de parlaklık, saf beyazın kullanımı, ayrıntılara verilen önem ve uyumlu olmayan bir boşluk anlayışı. Onun resimleri empresyonistlerin de ötesine geçer. Van Gogh’un çözümü fovizm ve ekspresyonizme götüren çağdaş sanata büyük katkılarda bulunmuştur.


Bu dönemde yaptığı “Kesilmiş Dört Ayçiçeği” Van Gogh’un ne denli değişik teknikleri elinin altında bulundurduğunun göstergesidir. Van Gogh sıradan bir motiften yola çıkarak ona simgesel anlamlar yükleyebilmiştir. Bir acı sezilir bu resimde ve bunun empresyonistlerin duygusal incelikleriyle hiçbir yakınlığı yoktur. İlk görüşte yakınlaşmayı, giderek karşısında duyguları kışkırtan birkaç günebakana donup kalmayı gerektirir. Bu etkinin oluşmasında fondaki pırıltılı mavinin tamamlayıcı kirli sarılarla oluşturduğu karşıtlıktan kaynaklanır. Van Gogh uzun süre Delacroix’in renk kullanımını incelemiştir. Paris yıllarının sonuna doğru sanatçıların bütün resim malzemelerini çoğu zaman hesaba yazdırarak ucuza satın aldıkları resim malzemeleri satan Tanguy Baba dedikleri Julien Tanguy’un üç portresini yaptı. Van Gogh’un Patates Yiyenler’i nasıl Hollanda yıllarının özeti gibiyse; Tanguy Baba portresi de Paris döneminin simgesi sayılabilir.

Van Gogh, Paris’te geçirdiği süre içinde her şeyi birden öğrenmek istiyordu. İki yıl boyunca gördükleri, arkadaşlarıyla sonu gelmez tartışmalar yoluyla öğrendikleriydi. Paris’te geçirdiği yıllar sanatı açısından en yoğun eğitim süreci sayılabilir. O da Cezanne gibi, ışığın daha parlak, renklerin daha yoğun olduğu güneye gitmeye karar verdi. 20 Şubat 1888’de Arles’a giden trene bindiğinde umutlarla doluydu ama iki yıl sonra umudu tükenerek yaşamına son verecekti.


Arles’de Yoğun Çalışma ve Yalnızlık

Van Gogh, Arles’de bir lokantanın üst katında olanaklarının çok üstünde ücret ödediği (günde beş frank) bir oda kiraladı. Bu oda modelle çalışılamayacak kadar küçük olduğundan ve kendisi kimseyi tanımadığından Arles’in dağları, köprüleri, balıkçı kulübeleri başlıca konuları oldu.  Kısa bir süre sonra daha ucuza bir kahvenin üst katında ünlü, çok sevdiği sarı evini kiralar. Van Gogh evi kiraladıktan kısa bir süre sonra, kendisi için önemli simgesel değeri olan sarıya boyamıştı. Ev uzun süre eşyasız bomboş kaldı; içini döşemeye yetecek parası yoktu. Ancak Theo 300 frank yolladığında eve ufak tefek bir şeyler alabildi.

Paris’te kazandığı özgüven ve özgürlükle kullandığı temel renk artık gerçekle örtüşmüyordu. Zengin sarılar, ateşli kırmızılar, yalnızca görüntünün betimlenmesinden daha büyük önem kazandı. Resminin bu nitelikleri düş gücünden çok gerçeği algılayış biçiminin ifadesidir. Resimlerine manzara karşısında duyduğu haz yansır. Beğendiği, portrelerini yapmak istediği insanlarla tanışıp dostluk kurabilmesi için Arles’da en az altı ay geçirmesi gerekti. Bir anlamda, resimlerine konu olanlar da, kendisi gibi, yitirmeye yazgılı kişilerdi. İşin ilginç yanı, Paris’te yaşadığı süre içinde bile kardeşi Theo’nun portresini hiç yapmış olmamasıdır. Bu dönemde Fransız Ordusu’nun, Cezayirlilerden oluşturduğu birlikteki piyadelerden birinin Zuhaf Milliet’in üç resmini yapar; “Oturan Piyade.“

Portreler onun vazgeçilmeziydi ama Van Gogh asıl, meslektaşlarını yüzyıllardır oyalayan bir konuya kafa yordu: Gece görünümlerini betimlerken, karanlığı renk kullanarak tuvale nasıl yansıtmalı? Işığın varlığıyla canlanan renk öğelerini nasıl kullanmalı ki karanlığın resmi yapılabilsin? Plastik sanatla uğraşanlar bilirler ki, heykel görmeden yani ışık olmadan da dokunarak elle algılanabilir ve form verilebilir. Yüzey üzerine yapılan resim ise eşyayı gösteren ışık olmadan ne algılanır ne de betimlenebilinir. Karanlıkta ışık olmadığı için görünmeyeni tasvir etmek imkânsız gibidir. Van Gogh bilinçli olmasa da aldığı dini eğitimin mistik yönünü kullanmış ve nurlu geceleri yaratmıştır. Dünyada hiçbir sanatçı geceyi, gökyüzünde yıldızları, nehirlere yansıyan ışıkları Van Gogh kadar etkili yapamamıştır.

Karanlığa Yürekli Adımlarla İlerledi

Yapay ışıkla çalışmaya alışabilmek için, “Sabahçı Kahvesi”ni gündüz uyuyup gece iç karartıcı o batakhaneye giderek yaptı. Bu resimden kısa bir süre sonra Van Gogh, “Café Terrace’ta Gece” adlı resmiyle karanlığa yürekli ve kararlı bir adım attı. Kırmızımsı sarıları alacakaranlığın koyu mavisine tamamlayıcı karşıtlık oluşturan teras, yıldızlı gökyüzünün altında ışıl ışıl görünüyor. Öndeki kapının meyilli paralel çizgileri ile yapının ve önündeki kameriyenin çizgileri, resmin gerilerindeki karanlık merkeze doğru güçlü bir çekim oluşturuyor. Bu karanlık, ne denli iç karartıcı olursa olsun, kahvenin çekici aydınlığını ortaya çıkarıyor. Gökyüzündeki yıldızların beyaz benekleri, az ışıkta çok zorlukla verilebilecek tamamlayıcı karşıtlığın ortaya çıkmasına katkıda bulunuyor.

Atölye dışında resim yapmak 19. yüzyılda özellikle empresyonistlerde ulaşılmış bir aşamaydı. Barok dönemde de yapay ışıkla resim yapmak pek sevilirdi. Geceleyin, açık havada ve yapay ışıkla resim yapmak bütünüyle Van Gogh’un buluşudur. Böylece ışığın yıkadığı görünümleri betimleyen empresyonistlere tam bir karşıtlık oluşturarak, ışığı resme dönüştürmüştür. Van Gogh tüm coşkusuyla, “Gecenin renkleri, gündüzün renklerinden daha canlı, daha zengin.” der. Bu resimlerdeki nesneler gerçeklik ile düşler arasında gidip gelirler. Bu dönemim en önemli resmi “Yıldızlı Gece”dir.


Van Gogh gece resimlerinde uyguladığı tekniği, yaşamının geriye kalan birkaç yılında sürdürmüş değişik konulu resimlerinde etkili bir biçimde kullanmıştır. Boyayı kullanma biçimi, resmin yüzeyine yansıyan örüntüyü kendini dile getirme aracına dönüştürdü. Sıradan nesneler artık Van Gogh’un coşkulu kimliğini yansıtıyordu. “İtalyan İşi Çömlekte Zakkum Dalları” resmindeki bitkilerin esrik devinimi, görünenin ötesindeki dünyayı sıradan konularda nasıl araştırdığını ortaya koyar. Van Gogh’un sanatı, daha sonra ruhsal dengesinin bozulmasına da yol açacak şiddetli bir iradenin, coşkun bir duygular selinin dile getirilişiydi.

İki farklı yorumunu gerçekleştirdiği “Çiftçi”de görülen renk yoğunluğu, renk kullanımındaki yüreklilik, renklerin uygulanışındaki şiddet, o zamana değin hiçbir resimde görülmemiş örnekler oluşturur. Güneşi betimleyen kapkalın boyalı koca daire, resmin fonunu ve gökyüzünü olduğu gibi kaplayıp zengin bir sarıya boğuyor. Tablonun ön tarafındaki toprak, puslu maviler, titrek morlarla kaplı. Gerçeklik tersine döndürülerek, sarı olması gereken tarla mavi, mavi olması gereken gökyüzü sarı olmuş. Yine de resimler somut gerçekliğe son derece bağlı, onları gerçeklikten uzaklaştıran sanatçının dışavurum aracı orak ortaya koyduğu renkler ve kullanma biçimidir. Bu gerçeklik asıl gerçekliğin yerini alan saf dışı bırakan sanatsal gerçekliktir.

Gauguin ile Arkadaşlığı Kişilik Savaşına Dönüştü

Arles’da kendine ve sanatına karşı umursamazlıklar ve olumlu uyaranların olmaması, yerel manzaraların ve portresi yapılacak insanların tükenmesini çabuklaştırdı. Van Gogh’un yazdığı mektuplarda ağır basan temel konu, Gauguin ile birlikte uzunca bir süre düşünü kurdukları; özgür kendine yeten sanatçılar komünü; vazgeçemediği bu ütopyası yeniden alevlendi ve Gauguin’i Arles’a yanına getirmeyi başardı. Sonradan sinema filmlerine de konu olan Gauguin ile olaylı birlikteliği sanatçıyı çok ağır etkileyecekti. Sonun başlangıcı olan Arles tragedyası Gauguin’in gelmesiyle başlamış oldu.

Gauguin kendini anlaşılmamış bir dahi olarak görüyordu ve kurulacak özgür sanatçılar komününde Van Gogh’u üye olarak hiç aklına getirmemişti. Van Gogh, Gauguin için hazırladığı odanın başköşesine “Parkta Bir Çift ve Maviçam Ağacı” resmini astı.  Kendisi, öğrenci rolünü seve seve üstlenmesine rağmen resim anlayışları birbirinden çok uzaktı ve ortak çalışmaları pek uzun sürmeyecekti. Sanatsal düzeyde kalan tartışmaları çok geçmeden bir kişilik ve gurur savaşına dönüştü. Van Gogh’un ütopyası sarsılmış yerle bir olmuştu. Gauguin Arles’a 23 Ekim 1888 tarihinde varmış, 23 Aralık’ta durum iyice kızışmıştı. Gerilimden rahatsız olan Gauguin geceyi sarı evde değil, otelde geçirir. Ertesi sabah sarı eve döndüğünde bütün Arles ayağa kalkmıştı. Gece sanrılara kapılan Van Gogh, usturayla kulağını kesmişti. Hemen ardından, kanamayı doğru dürüst durdurmadan kasaba genelevine koşmuş, bir mendile sardığı kesik kulağını fahişelerden birine vermişti. Sonra, hiçbir şey olmamış gibi eve dönüp uyumuştu. Bu arada Gauguin kasabadan gizlice ayrıldı. Vincent hastanede on dört gün kaldı. Atölyesine döndüğünde “Kulağı Sarılı Otoportre”yi yaptı. Yüzünün sağ bölümünü olduğu gibi kaplayan büyük sargı, ressamın yüzündeki kaskatı anlama hüzünlü bir ciddilik katıyor. Üzerindeki kocaman ağır pelerinle, sanki çevresini saran acımasız dünyaya karşı korunmak istiyor. Yüzünün sol yanında, sargıların beyazıyla tam bir karşıtlık oluşturan, rengârenk bir Japon ahşap baskısı var. Fondaki ahşap baskıları “Tungay Baba” portresini andırır şekilde kullanmıştır ama denetimsiz çalışma duygusu bu resimde yoktur. Gauguin’le yaşadıkları kendi sınırlarının bilincine varması yolunda deneyim olmuştur.

Akıl Hastanesinde Yarı Mahkûm, Yarı Hasta

Taburcu olduktan bir ay sonra hastaneye dönmek zorunda kaldı. Delirme belirtileri sayılan krizleri sıklaşmıştı. Doktorlar zaman zaman onun sara nöbetlerine tutulduğunu; krizlerinin şizofrenik yapısıyla bağlantılı olduğunu iddia ederler. Daha sonraki tezlerde hastalığının sara değil, çok sancı veren bir iç kulak rahatsızlığı olduğu belirtilir. Akıl hastalıklarında hastalığın ağır seyri sürecinde, hastaların yaratıcılık gösterememeleri bu görüşü desteklemektedir. Ancak mektuplarında Theo’ya her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatan Van Gogh, şiddetli kulak ağrısından bahsetmemiştir. Bu durumda Van Gogh hastalık sırasında yaratıcılık gösterebilen tek dahidir de denebilir.


Arles’dan 25 kilometre uzakta Provence yakınlarındaki akıl hastanesinde,  yarı mahkûm yarı hasta durumunda kaldı. Van Gogh hastanedeki durumuyla çabuk uzlaştı. Hastanede gündelik yaşamı betimleyen ufku görünmeyen, duvarlarla çevrilmiş ve parmaklık gibi sıralanmış kavak ağaçlarının arasından görünen hastane bahçesinin resimlerini yaptı. Zamanla resim yapmak için bir hastane görevlisi ile kırlara gitmesine izin verildi. Theo’nun karşı çıkmasına karşın “Hem kendi iç huzurum hem de başkalarının huzuru için, burada bir süre kalmak istiyorum.” diye yazar.

Van Gogh’un yaklaşık bir yılı geçti akıl hastanesinde. Kurallarla belirlenmiş tekdüze yaşam, kendisine olan saygısını yeniden kazanmasına büyük ölçüde yardımcı oldu.  Vincent, hastalığını inanılmaz ölçüde nesnel bir bakış açısıyla kavramış, kaçınılmaz olanı benimsemiş görünüyor: “Deliliğimin herhangi başka bir hastalıktan farklı olmadığını anlamak ve öyle kabullenmek içimi rahatlatıyor.” Kardeşine yazdığı mektuplarda, ruhsal dengesini yitirmiş hastalarla yaşamanın güçlüğünden söz etmemeye çalışıyordu. Kendini dile getirebilmenin bir yolu olarak renkleri ve renklerin içinde saklı gerçek yaşamı bulmuştu. Âdeta renkler kendine özgü bir can kazanıyor, ruhsal durumların aracı haline geliyordu. Bunları yaparken her zaman gerçeğe bağlı kalmaya özen göstermiştir. Van Gogh’un gerçekliği kopya etmekle ulaşılacak bir durum değildi; onu ilgilendiren, görünenin ötesindekilerdi. Bütün gerçeklerin aynı zamanda birer simge olduğu sonucuna varıyor, çevresini saran her şeyi dinsel bir bakışla görüyordu.

Bu dinsel gerçeklik, resimlerinde çok açık görülür. Van Gogh gerçekliği olduğu gibi kabul eder ve bunu içten, sevgi dolu bir insanın bakış açısıyla yansıtır. Var oluşun eski çağlardan beri benimsenen güçlerini, Van Gogh doğada bulmuştu; onları benliğinde duyumsuyor, bunlardan kaynaklanan doğal mistizm resimlerine de yansıyordu.7

Akıl hastanesinde yaptığı resimlerinde Arles’daki renk canlılığı, şimdi biçimlerin devinimine aktarılmıştı. Bu dönemde hemen tüm resimlerde selvi ağaçlı konular öne çıkmaya başlar. Paris ve Arles’da aklını kurcalayan gece manzaralarına farklı bir biçimde yeniden döner. Van Gogh’un önemli ve sıra dışı resimlerinden biri olan “Yıldızlı Gece”yi bu dönemde yapar. Bu resim doğanın betimlenmesinden yola çıkmayan ender resimlerinden biridir. Van Gogh atmosferi yaratmak için düş gücünden yararlanmıştır. Gökyüzünde çok dramatik evrensel bir olay gerçekleşiyor. Kocaman, bulutsu iki ağaç, sarmal bir şekilde iç içe geçmiş önde gökyüzüne uzanıyor. On bir parlak yıldız, ayla sanki geceyi yırtıyor; ay gerçekte olamayacak bir şekilde (güneşle birleşmiş gibi) ve renkte turuncuya boyanmış.


Bütün bunlara karşılık içinde yaşadığı gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı. Ön planda bu dünyada olup bitenler etkinin arttırılması için farklı şekilde ele alınmış; kısa kesik fırça vuruşlarıyla betimlenen kasaba gökyüzündeki yuvarlak biçimlerle karşıtlık oluşturuyor. Kilisenin sivri tepeli kulesi, alev alev göğe yükselen karanlık selviler gibi ufuk çizgisini delip geçiyor. Bu resmi, göksel evrensel güçlere karşı, insan çabası ve savaşımı olarak değerlendirebiliriz. 1889 yılı sonlarında artık açık havaya çıkamadığı için, eksik resimlerini tamamlıyor veya resimlerinin kopyalarını yapıyordu. Bunların çoğunu birkaç kere resmini yaptığı Arles’daki “Yatak Odası” oluşturuyor. Kış aylarlarında ise Millet’in taşbaskılarından esinlenen en az 23 küçük boyutlu resim yaptı. “Öğle Molası” resminde rengin bu resimlere şaşırtıcı etkisini ve Van Gogh’un gücünü görüyoruz.

Sevgisine Karşılık Bulamadığı Dünyadan Ayrıldı

1890 yılının Ocak-Şubat aylarında amcasının adı verilen küçük Vincent’ın dünyaya gelmesi onu heyecanlandırır. Van Gogh, bunun dışında da heyecanlı olaylar yaşadı. Bir sanat dergisinde ilk kez hakkında olumlu ve kapsamlı  bir yazı çıktı. Paris’te bazı sergilerde yapıtları yer almaya başladı. Ayrı bir olay da “Üzüm Bağları” resminin 400 franka satılmış olmasıdır. Bu yapıt Vincent Van Gogh’un yaşamı boyunca satabildiği, ağızdan ağza aktarılan tek yapıtı değilse de az sayıda resimlerinden biridir. Bu sevindirici olaylar Van Gogh’u heyecanlandırarak sağlığının yeniden bozulmasına sebep oldu. İki ay boyunca kendine gelemedi. Sağlığı biraz düzeldikten üç hafta sonra Theo’ya mektup yazabildi. Akıl hastanesinden ayrılmaya karar vermişti.

Mayıs ayında Paris yakınlarında Auvers’a taşındı. Her zamankinden daha müthiş bir heyecan ve aceleyle, hemen resim yapmaya başladı. “Saz Damlı Kulübeler” bu dönemini yansıtmaktadır. Tedirgin edici enerjiyi ve heyecanı; “Yol, Yürüyenler, At Arabası, Selvi, Yıldız ve Hilal” resminde daha da açığa çıkmaktadır. Van Gogh’un belirgin fırça vuruşları bu resimlerde iyice çığırından çıkmış, bir kasırga gibi tüm tuval yüzeyine yayılmıştır. Arles’daki renk egemenliğine artık fırçanın devinimleri eklenmiştir. Bu çizgi ve devinimler enerji yüklü güç merkezleri gibi görünür. Auvers’de yetmiş gün boyunca, aralarında başyapıtlarından “Auvers’deki Kilise”nin de bulunduğu sekseni aşkın resim yaptı. Vincent’in mutluluğu uzun sürmedi. Her zaman gereksinim duyduğu Theo, o günlerde büyük sıkıntılar yaşıyordu. Auvers’den Theo’ya yazdığı mektupta, “…çok üzgünüm başına üşüşmüş olan talihsizlikler benim de içime oturdu… Artık adımlarımı belirsizlik içinde atıyorum. Ne yazık ki senin parasal desteğinle yaşadığım için sırtına büyük bir yük oluyorum.”der.


Resimleri onu ayakta tutuyordu. Her gün yorgunluktan bitene kadar çalışıyor bazen bir bazen iki resim tamamlıyordu. Ölümünden bir ay önce ruh durumunu yansıtan “Mısır Tarlasında Kargalar” resmini yaptı. Bu resminde üzüntüsünü ve adeta aşırı yalnızlığını anlatıyor gibidir. Mavi gökyüzü ile sarı tarlalar birbirini yoğun bir güçle itiyor, resmin sınırları belli belirsiz, ön planını bir karga sürüsü boydan doya aşıyor ve âdeta ölüm kokusu almış gibi çığlık atıyor.  Daha önceki resimlerle karşılaştırıldığında, bu resimdeki boşluk son derece sessiz ve yalın bir genişlik sunuyor. Ufuk çizgisi, tuvalin ölçülerinden bağımsız olarak, sanatçının ruhsal durumuna göre belirlenmiş. Resim dikey öğeden yoksun. Resimde parçalar uzaklık ve yakınlık birbirinden kesin olarak ayrılmıyor. Bu resimdeki yetkinlik Van Gogh’un son resmi olarak değerlendirilmesine sebep olmuşsa da en az bir düzine resim daha vardır.8   Mısır Tarlası’nda yaptığı güçlü etkiyi sonraki hiçbir resminde yakalayamamıştır.

27 Temmuz 1890 yazdığı tamamlanmamış son mektup bir tür veda gibidir. “Bütün yaşamımı tehlikeye attım ve bu arada aklımı kaçırdım… Sana bir kez daha söylüyorum, ben senin sıradan bir sanat yapıtları alım satımcısının ötesinde bir insan olduğuna hep inandım.” Onu yaşamı boyunca destekleyen kardeşi Theo olmasa, Van Gogh, böylesine resim yapma olanağı bulamazdı. Şimdi yaşam desteği de güç durumdaydı ve geleceği belirsiz bir durum almıştı. Çevresindeki her türlü ilişki kötüye gidiyor, onu yaşama bağlayan çalışma umudu da yok oluyordu. Sürekli yenilenen nöbetleri mutsuzluğunu arttırıyordu.

27 Temmuz 1890 akşamı, alacakaranlıkta kırlara çıktı ve kendini göğsünden vurdu. Bu halde kaldığı konukevine dek sürünerek ulaşmayı başardı. İki gün sonra orada kardeşi Theo’nun kollarında öldü. Çok sevdiği ama sevgisine karşılık alamadığı bir dünyada, sanatını kendine sığınak edinmişti. Çok acı çekti ve sonunda yıkıldı, bildiği her şeyi aktardığı, yepyeni bir anlayışla yaptığı eserleriyle resim dünyasında önemli büyük bir adım atmıştı. DİPNOTLAR * Sanat Eğitimi Uzmanı, Emekli Öğr. Gör. 1) Lionel Richard, Ekspresyonizm Sanat Ansiklopedisi, Çev. B. Madra, S. Gürsoy, İ. Usmanbaş, 2. Basım, İstanbul, 1991, s.26 2)  Z. İnankur, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, İstanbul 1997 cilt 2 s.686 3) Vincent Van Gogh, Theo’ya Mektuplar, (Çev. Pınar Kür) Yapı Kredi Yay. İstanbul 2011 s.66 4)  İngo F. Walter. Öncü Ressamlar Van Gogh (çev. Ahu Antman) ABC Kitabevi. İst. 1997 s.12 5) Türkiye’de Sanat Hasan Kıran Tutkunun Tutsağındaki Dahi Eylül-Ekim 2000 s.32 6) İngo F. Walter. Öncü Ressamlar Van Gogh (çev. Ahu Antman) ABC Kitabevi. İst. 1997 s.12 7) İngo F. Walter. Öncü Ressamlar Van Gogh (çev. Ahu Antman) ABC Kitabevi. İst. 1997s.68 8)  İngo F. Walter. Öncü Ressamlar Van Gogh (çev. Ahu Antman) ABC Kitabevi. İst. 1997 s.86

İSMEK El Sanatları Dergisi 15 İNDİR

Bu yazı 4130 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK