Ağaç İşçiliği

Selçuklu’nun Zamana Meydan Okuyan Mirası: Kündekâri

  • #


Yazı: Semra ÇELİK

Kündekâri, parçalar arasında herhangi bir bağlantı elemanının kullanılmadığı ve bütünü oluşturan parçaların birbirine geçecek şekilde tasarlandığı bir ağaç işleme sanatı. Tarihi, Orta Asya Türk toplumlarına kadar uzanan kündekâri sanatıyla uğraşan çok az usta var bugün. Ahşabı maharetli elleriyle âdeta yoğuran Mehmet Ali Tüfekçi de bu sanatı icra eden üç-beş ustadan biri. Kündekâri sanatını konuşmak için Mehmet Usta’yı, atölyesinde ziyaret ettik.

Önce incecik bir fidana, ardından genç bir ağaca dönüşür. Yıllar geçtikçe güçlü, heybetli, dalları altında durana gölgesini esirgemeyen bilge bir ağaç olur, içinde koskoca bir yaşamı barındıran minicik tohum. Sonra yavaş yavaş yaşlanır; ama yine de yaşamdan kopmaz ve hayatın bir parçası olmaya devam eder. Kesildikten sonra da yeni bir serüven başlar çünkü her ağaç için. Hayatın farklı alanlarında farklı formlarla tekrar tekrar karşımıza çıkar. Kimi zaman önümüze açılan bir kapı, kimi zaman tutunduğumuz bir trabazan, kimi zaman da eşyalarımızı saklayan zarif bir dolap olur. Usta ellerde girdiği farklı formların hepsinde de yaşadığımız, çalıştığımız mekânların daha sıcak, sevimli ve renkli ortamlar haline gelmesini sağlar. Betonun o soğuk havasına karşı, hep bir sıcaklık hissi verir ahşap mimari unsurlar.


Kündekârinin Hası Türk Ustaların Elinden

Geleneksel Türk sanatlarımız arasında önemli bir yere sahiptir ağaç işçiliği. İslamiyet öncesi Orta Asya Türk toplumlarında sanat yapıtlarında oldukça sık kullanılan ağaç işlemeciliği ile eyer, koşum takımları ve sandık gibi gündelik hayatta kullanılan pek çok eşya ortaya konmuştur. Zamana direnme gücünün zayıf olması sebebiyle o dönemlerden günümüze kalan eserlerin sayısı çok az; fakat Anadolu’daki seyrinden bugüne ulaşabilen pek çok örnek, ağaç işçiliği tarihimiz konusunda oldukça detaylı bilgi edinmemize imkân sağlıyor.

Selçuklu dönemi ağaç eserleri, daha çok cami kapısı, mihrap, dolap kapakları gibi mimari unsurlar olmuş ve bu dönem örneklerinde üstün bir işçilik sergilenmiştir. Sadeliğin hakim olduğu Osmanlı dönemi ahşap işçiliğinde üretilen eşya sayısının arttığını, ahşabın kullanım alanının genişlediğini görürüz. Sehpa, çekmece, pencere, dolap kapağı, kavukluk, yazı takımı, kiriş, konsol, sütun başlığı, mihrap, minber ve sanduka bunlardan akla ilk gelenler…

Büyük Selçuklu döneminde dikkat çekici bir gelişme sergileyen ağaç işlemeciliği, geometri bilgisi gerektiren “kündekâri” sanatının doğmasına dek ilerlemiş. Parçalar arasında herhangi bir bağlantı elemanının (çivi gibi) kullanılmadığı ve bütünü oluşturan parçaların birbirine geçecek şekilde tasarlandığı kündekâri sanatı ile yapılmış cami kapısı ve minberi gibi mimari unsurlar, uzun süre dayanabilmeleri için devlet eliyle de korunmuş. Kündekâri kelime olarak Farsça'dan dilimize geçmiştir ve orijinal hali ‘kendekâri’dir. Ancak günümüzde İran’da bu sanata “mütenebihe” adı veriliyor. Arapların ise “ta’şik” dedikleri bu sanat, yalnızca biz Türklerde “kündekâri” olarak kullanılıyor. Bu sanat, her iki milletin tarihinde icra edilmiş ve bugün devam ediyor olsa da  kündekârinin en güzel örneklerinin de bizde olduğunu söylersek abartmış olmayız.

Sedef ve Fildişi Kündekârinin Süsü

Kenarları negatif ve pozitif, diğer bir deyişle erkek ve dişi olarak oyulmuş, çokgen ve yıldız biçiminde ayrı ayrı kesilmiş, rumî ve palmet kabartmalarıyla bezenmiş parçalar ile ahşap kirişlerin birbirine geçmesiyle uygulanan kündekâride, bezeme kompozisyonu geometrik bir şemaya dayalıdır. Sonsuzluğu simgeleyen yıldız, sekizgen, baklava gibi pek çok geometrik desenle birlikte uygulanır. Aralarına farklı tür ve renklerde küçük ahşap plakalar konarak kompozisyon renklendirilir. Kimi örneklerde ise özellikle sedef ve fildişinin yanı sıra oyma işçiliği, fildişi kakma işçiliği ve bağa, bu kompozisyonu bütünler.


Parçalar birbirine çivi veya tutkal gibi bağlayıcı herhangi bir malzemeyle tutturulmadığından, kündekârinin uygulandığı ahşap yüzeylerde zaman içerisinde ayrılmalar olmaz. Kündekâri tekniğiyle yapılmış kimi örneklerde dayanıklılığı artırmak için geçmelerin arkasında, yine ahşaptan yapılmış bir iskelet kullanılır. Mevsim şartlarına göre ısıdan ve nemden etkilenmeyecek cinsten bir ağaçla çalışılır.

Birleşme yerlerindeki kanallarda bırakılan hava payları sayesinde, ahşap işçiliğinde zaman içerisinde ortaya çıkabilecek şişmeler ve çatlakların önüne geçilir. İç mekânlar için ceviz, şimşir, armut, kiraz, sapelli (maun) kullanılır. Bezemelerde ise abanoz, yılan ağacı, venge, peleseng, sapelli, altın varak, ‘bağa’ denilen deniz kaplumbağası kabuğu, gümüş, fildişi, sedef, yakut ve zümrüt gibi kıymetli materyaller kullanılır. Dış mekânlarda meşe, sapelli, ireko, tik, dişbudak gibi sert hava koşullarına dayanabilen ağaçlar tercih edilir.

Kündekâri Yeniliklerle Yaşatılıyor

Günümüzde kündekâri sanatıyla uğraşan ancak iki elin parmak sayısına ulaşacak kadar az usta var. Ahşabı maharetli elleriyle âdeta yoğuran Mehmet Ali Tüfekçi de bu sanatı hakkıyla icra eden üç-beş ustadan biri. Yok olmaya yüz tutmuş kündekâri sanatını, Maltepe’deki atölyesinde ahşap kapılar, pencereler, mobilyalar, merdivenler üreterek yaşatmaya çalışan Tüfekçi’ye, bu sanat, babasından emanet. Ona da kendi babasından. Dede 1920’lerde Rize’de cami kapıları yaparak başlamış bu işe. Baba da onun izinden gitmiş ve sonra da bayrak Mehmet Usta’ya geçmiş.

Kündekâri sanatını konuşmak için Mehmet Usta’yı, Maltepe’deki atölyesinde ziyaret ediyoruz. Atölyenin yazıhane bölümünde başlıyoruz söyleşimize. Mehmet Usta, kündekârinin, mayasının sabır olduğunu belirtiyor ilk olarak. “Yaptığın işi, ne olursa olsun sevmelisin. Bu işte de ahşabı sevmezsen hiç uğraşamazsın, sabır gösteremezsin. Ahşapla hemhal olmayı sevmesem bin defa bırakırdım.” diyor içtenlikle. Anlattığına göre Mehmet Usta, daha ilkokul yıllarında küçük bir çocukken gönül vermiş ahşap işine. Paydos zili çalar çalmaz soluğu babasının atölyesinde aldığını söyleyen Mehmet Usta, henüz 8-9 yaşlarındayken ilk kündekâri parçalarını birleştirmeye başlamış. Okumaya pek de hevesli olmayan Mehmet Usta, ilkokulu bitirince babasının yanında çırak olmuş. Sabırla ve sanatına duyduğu aşkla çıraklıktan kalfalığa, sonra da ustalığa yükselmiş Mehmet A. Tüfekçi. Üçüncü kuşak olarak kündekâri sanatını icra eden Mehmet Usta, dedesinden ve babasından öğrendiklerinin üzerine yenilikler eklemiş. Onların zamanında kündekârinin her bir parçasının tek tek, testereyle kesildiğini söyleyen Mehmet Usta, teknolojik kolaylıklardan yararlandığını da vurguluyor.


Bugüne kadar yapılanlarda, kündekâri kayıklarının direkt olarak serenlere geçirildiğini söylüyor Mehmet Usta. Kapıyı çevreleyen ana iskelet kısma seren dendiğini öğreniyoruz bu arada. Ahşabın çalışması ayrı, kündekâri kısımlarının çalışması ayrı olduğundan zaman içerisinde seren genişlediğinde, Mehmet Usta’nın deyişiyle, o seren kündekârinin kayığını yeniyor. Bir başka deyişle iskelet bölümü ile kündekâri olan bölüm arasındaki bütünlük zarar görüyor. Mehmet Usta bu soruna karşı, patenti kendisine ait olan yeni bir yöntem geliştirmiş; kapının kündekâri olan göbek kısmını ayrı, seren denilen iskelet kısmı ayrı yapıyor.

Bu iki kısmın birbirinden ayrı yapılmasının avantajlarını şöyle anlatıyor işin ustası; “Bu şekilde olunca göbek kendi başına çalışıyor, dış çerçeve seren kendi başına. Bu şekilde olunca çok uzun ömürlü oluyor, yıllarca zarar görmüyor. Bir başka avantajı da şu: Diyelim ki kündekâri göbeği çürüme, darbe gibi herhangi bir sebepten dolayı zarar gördü. O zaman bu kısmı çok rahat sökebilir, iskelete dokunmadan yenisini takabilirsiniz.”

Elindeki katalogdan Selçuklu tarzı bir kündekâri kapıyı gösteriyor Mehmet Usta ve anlatıyor; “Bakın bunun hiçbir yerinde tutkal yok, bize patentli bu. Bu alanda çığır açtık diyebilirim. İstediğiniz zaman kapı zıvanalarından ayırıp sökebiliyorsunuz. Ayrıca bütün kapılarımızda menteşe kullanmıyoruz, mil üzerinde çalışır kapılar. Alt kısımda ökçesi, üst kısımda bağlantısı olur paslanmaz kromdan. Eski kündekâri kapıların, bu kısımlardan parçalandığını görürüz. Bizim kapılarımızda böyle bir şey yok. Bundan 40 sene evvel memleketim Rize’de bir kapı yaptım. Nasıl yaptıysam, öyle duruyor bugün de.” Mehmet Usta, kündekâri işlerin dayanıklılığında, kullanılan ağacın da önemli olduğuna işaret ederek, iç mekânda farklı, dış mekânda farklı ağaçların işlenmesi gerektiğini vurguluyor.

Her Ağaca Her Motif Uygulanmaz

Kündekâriyi sadece kapılarda mı kullandığını soruyoruz Mehmet Usta’ya. Kapıların yanı sıra, camiler için minber, mihrap ve kürsü gibi camilerin iç donanımındaki tüm ahşap işlerini yaptığını söylüyor. Bu işlerde, hem Arabi, hem de Selçuklu tarzında kündekâriler ortaya koyduğunu belirten Mehmet Usta, Selçuklu tarzında yaptığı kündekârileri rumi motiflerle süslediklerini vurguluyor.  Arabi tarzın, orantısız geometrik şekillerden oluştuğunu anlatan Mehmet Usta, Selçuklu tarzında ise küçüklü büyüklü düzgün dikdörtgenlerin söz konusu olduğuna değiniyor. Mehmet Ali Usta’ya göre, Selçuklu tarzındaki farklı büyüklüklerdeki dikdörtgenlerin şöyle bir anlamı var; ‘küçük- büyük herkes aynı yolda, Cenab-ı Allah’a hizmet eder.’

Kündekâri sanatında, işlenen ağacın cinsi ile uygulanacak motifin uyumu da önemli bir konu. “Her ağaçla her iş olmaz elbette.” diyor kündekâri ustası Mehmet Ali Tüfekçi. Ağırlıkla meşe ve maun kullandıklarını söyleyen Mehmet Usta, aynı ağacın farklı bölümlerinin bile işlenme biçimlerinin farklı olduğunu, şu cümlelerle anlatıyor: “Her işi her maunla yapamazsınız. Maun iyi bir ağaç ama bunun birinci tomruğu var, yani ağacın köke yakın olan kısmı. Bir de ikinci tomruğu vardır, birinci tomruktan sonraki kısımdır. Bunların 3-4 metrede bir kesildiğini düşünelim, bu dip tomruklardan çok hassas işler çıkmaz. Elbette bu kısımların da kullanıldığı yerler var, ama ince iş çıkaramazsınız. Daha çok yük taşıyan işlerde kullanılır. İkinci tomruk ise ağacın en kıymetli yeridir, deyim yerindeyse bonfilesidir.”

Mehmet Usta, en çok maun ağacını tercih ediyormuş kündekârilerinde. “Maun çok kıymetli bir ağaç. Bizde çok bol var ama kimse bunun kıymetini bilmiyor. Bir gün gelecek bu da bitecek. Yenice’nin meşesi çok kıymetli, bir de Belgrad’ın meşesi. Yenice meşesi iç mekânda kullanmak için çok güzeldir. Yumuşak dokulu ağaç hiç kullanmıyoruz.” diyor Mehmet Usta.  İyi bir kündekâri ustasının kullanacağı ahşabı her yönüyle tartabilmeli Mehmet Usta’ya göre.  Göbeği dış kısma mı verecek, içeriye mi kullanacak, bütün bunları el ve göz yordamıyla anlayabilmeli. Bu yetenek doğuştan gelmiyor elbette. İşin ustası, zaman içinde erişiyor bu beceriye.
“İyi bir usta, atölyeye girer girmez gördüğü ahşapların hangisinin, nerede kullanılacağını bilir. Ahşap ile gönül gözüyle konuşması lazım. Tıpkı bir heykeltıraşın, heykel yapacağı mermeri seçmesi gibi.” diyen Mehmet Usta, iyi bir ustanın ellerinin termometre gibi, nemölçer gibi hassas olması gerektiğini de şöyle dillendiriyor: “Biz bundan 20 sene evvel nem ölçen aleti nereden bulacaktık da ağacın nemini ölçecektik. Dokunduğumuz zaman anlardık ağacın neminin ne oranda olduğunu, kaç sene daha bekleyebileceğini, nasıl çalışabileceğimizi. Eskiden bahçeyi bağı ekerken, acaba darıyı toprağa ekebilir miyiz, vakit uygun mu, diye toprağa oturur, sıcaklığından anlardı çiftçi. Biz de ahşaba dokunup anlamıyorsak zaten bu işi yapmayalım hiç.” Elbette kolay olmamış bu olgunluğa erişmesi. Uzun yıllar ahşapla hemhal olması gerekmiş. Söylediğine göre 20’li yaşların ortalarına doğru kazanmış, dokunarak ahşabı anlama yeteneğini. Tek bir kapıda bile birbirinden farklı ağaçların kullanıldığı oluyormuş Mehmet Usta’nın anlattığına göre. Özellikle göbek kısımlarında estetik görünsün diye farklı tür ağaçlar tercih ediliyormuş. Ya da aynı ağacın birinci ve ikinci tomruk kısımlarında renk tonu farklılıkları olduğu için göbekte bu ton farklılığından da faydalanılıyormuş.

Kündekârinin Yıllara Direnmesinin Sırrı

Kündekâri eserlerin uzun yıllar dayanabildiğini, dayanmak ne kelime, yıllara adeta meydan okuduğunu biliyoruz. Hazır işin ustasını bulmuşken bunun sırrını soralım istiyoruz. Dayanıklılığın en büyük sırrı yapılan işin ‘geçmeli’ olması. Her ne kadar eser tamamlandığında üzeri vernikle kaplansa da, kündekâriyi yüzyıllar boyunca ayakta tutan şey, geçmeli iş olması. Geçmeli sistemin avantajlarını şöyle anlatıyor Mehmet Usta: “Geçmeli olması yapılan işin ömrünü uzatıyor. Ahşabı en büyük düşmanı sudur. Özellikle dış cephede yağmur suyunun ahşabın üzerinde durmaması, akıp gitmesi gerekiyor. Eğer su içine işleyip bir yerlerde kalıyorsa, o zaman içten içe çürütür kündekâriyi. Ciddi bir matematik hesabı istiyor yani. Hem esneme payını hesaplamak, hem su girmemesini sağlamak gerekiyor. Bir kayığa ne kadar yük binecek, onu bile hesaplamak zorundasınız. Mesela bir kapıya kullanacağınız menteşeleri, bütün sistemin ne olduğunu zamanla ne kadar zarar göreceğini, yük bineceğini hesaplamak zorundasınız ki bu işiniz uzun yıllar dayansın. Tek bir zıvanaya yük binerse o kapı tutmaz, yükü bütüne taksim etmelisiniz. İyi usta bütün bu detayları hesaplar.”

Kündekârinin dış yüzeyinde eskiden bezir yağı kullanılırmış. Şimdilerde ise yurt dışından özel bir yağ getirttiklerini söylüyor Mehmet Usta. Organik olan bu yağın maliyeti bezir yağına göre biraz yüksekmiş. Kilosu 225 liraya geliyor ve ancak 25 m² bir alan astarlanabiliyor. Fakat bu astardan sonra kündekâriyi su tutup yıkasanız bile su geçirmiyor kesinlikle.
Mehmet Usta’nın yaptığı kündekâri kapıların bir özelliğini daha öğreniyoruz. Sereni ile kündekâri göbeği ile yapılıp tamamlandığında, kapının üst kısmına bir boşluk açılıyor. Bu boşluğa, alüminyum veya bir pirinç boru yerleştiriliyor, borunun içerisine de kapının şeceresi konuyor. Kapı, 50-100 sene sonra bir sebepten ötürü deforme olduğunda, restore ederken kolaylık sağlayacak şekilde, nasıl yapıldığı, nasıl söküleceği, tekrar nasıl toparlanacağı detaylı şekilde yazılıyor. Mehmet Usta, bu bilgileri verirken önemli bir hatırlatmada daha bulunuyor, “Yaklaşık 100 senede bir, kapının göbeğini iç-dış yapmak lazım. Göbek kısmını serenlere bağımlı yapmadığımız için bu mümkün olabiliyor, rahatlıkla iç dış yapabiliyorsunuz. Hiç zorlanmadan, şecereye bakıp yapılabilir bu. Ayrıca yedek bir de kilit veriyoruz, bundan 100 sene sonra değiştirmek gerektiğinde aynı kilitten bulmak mümkün olmaz diye.”

Sıra Dördüncü Kuşak Ustalarda

Kündekâride erkek ve dişi olarak oyulmuş çokgen ve yıldız biçimindeki parçaların çivisiz, tutkalsız birbirleriyle tutturulduğunu söylemiştik. Sözgelimi bir kündekâri kapıda kaç parça bulunur, diye sormadan edemiyoruz. Mehmet Usta, bir kapıda en az 220 parça kullanıldığını söyleyerek gideriyor merakımızı. Bu sayının 300-500’ü bulabildiğini söyleyen Mehmet Usta, Rize İlahiyat Camii için yaptığı kündekâri minberde 7 bin parça kullandığını hatırlatıyor.

Bu kadar çok sayıda parçadan oluşan bir kapının ne kadar sürede tamamlandığını da soruyoruz Mehmet Usta’ya. “İki kişi çalışırsa yaklaşık iki ayda tamamlanır.” diyor işin ustası. Bu arada Mehmet Usta’nın, atölyedeki işleri iki oğluyla birlikte yürüttüğünü de söyleyelim. Esasında bir oğlu kaptan, bir oğlu da otomotiv sektöründe çalışıyormuş. Ama aile geleneğini bozmayıp, dede-baba mesleğine sahip çıkmış ikisi de.  Bundan 5 yıl kadar önce kündekâri sanatını öğrenmeye meraklı gençlere dersler veren Mehmet Usta, artık bütün bilgi ve birikimini oğullarına aktarıyor. “Gençler artık gelmiyor. Öğrenmeye sabırları yok. Ben de oğullarıma öğretiyorum mesleği.” diyor.


Yani 55 yaşındaki Mehmet Usta, geleneksel sanatımız kündekâriyi yaşatıp geleceğe taşımak için oğullarına emanet etmiş. Bu sanatın daha iyi tanıtılması, yaygınlaşması için epey uğraşan Mehmet Usta, üniversitelerde bir kündekâri kürsüsü kurulması için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na çok defa yazı göndermiş. Mehmet Usta, bugün kadar bir sonuç alamamış. Yurt dışında kündekâriye ilginin daha büyük olduğunu söyleyen Mehmet Usta, 1996 yılında Almanya’da katıldığı bir ahşap fuarına 11 kündekâri kapı götürdüğünü ve bunların 9’unun daha fuarın ilk günü satıldığını söylüyor. Almanya’nın dışında İngiltere’nin başkenti Londra’daki Sultan Süleyman Camii için kündekâri çalışmış Mehmet Usta. Caminin kapısı onun imzasını taşıyor. Mehmet Usta ve oğulları halen Bursa’da yeni yapılan bir cami için kündekâri işleri yapıyor.

Sanatının yurt dışında daha çok ilgi gördüğünü söylese de en çok eseri doğal olarak Türkiye’de bulunuyor Mehmet Usta’nın. Rize İlahiyat Camii'nin minberinden başka Kıbrıs Büyükelçiliğimizin kapısı, Maltepe Merkez Camii’nin kapıları, Esenyurt ve Yavuz Selim camilerinin kapılarında ve daha pek çok caminin iç veya dış mimarisinde onun kündekârileri bu sanatı geleceğe taşıyacak. Mehmet Usta ve oğulları, yaptıkları her işin bakımını da yine kendileri yapıyor. Yaptıkları her işi beş yıl süreyle takip ettiklerini söyleyen Mehmet Usta, ilk iki sene ücretsiz bakım yaptıklarını ifade ediyor.

Söyleşimizin sonuna doğru Mehmet Usta ve oğullarının, birbirinden güzel kapı, minber, pencere, merdiven gibi kündekârileri işleri ürettikleri atölyeyi görmek istiyoruz. Merdivenlerden aşağıya inerken burnumuza ahşabın, o insana huzur veren kokusu çalınıyor. Ahşabın kokusu, Mehmet Usta’ya da küçük bir çocukken huzur vermiş olacak ki okul sıralarını bırakıp marangoz tezgâhının başına geçmeyi tercih etmiş, diye düşünüyoruz. Kündekâri ustası baba ve iki oğlu, geçiyorlar tezgâhın başına, kündekâri bir kapının son rötuşlarını yapmaya koyuluyorlar. Bize de, söyleşi için teşekkür edip geleneksel sanatımız kündekârinin emin ellere emanet olduğunu bilmenin huzuruyla atölyeden ayrılmak kalıyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 15 İNDİR

Bu yazı 1920 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK