Kadîm Ebru Sanatının Tavizsiz Ustası Alparslan Babaoğlu

  • #


Yazı: Uğur SEZEN

Şebek ve Hatib Mehmet Efendiler... Özbekler Tekkesi Şeyhi Sadık Efendi ve mahdumu Hezarfen İbrahim Edhem Efendi… Peşlerinden Hezarfen Necmeddin Okyay ve hayrulhalefi Mustafa Düzgünman… Son üç yüzyılda ebru sanatı dendiğinde akla gelen ilk isimler bunlar. Çünkü ebru sanatının kaderi, her devirde birkaç adamla süregelmiş. Günümüzde bu sanatın kaderinde rol alan isimlerden biri  olan  ve usta öğretici olarak İSMEK'te de öğrenci yetiştirmeye başlayan Alparslan Babaoğlu'na teknesi başında misafir olduk ve kendisiyle  hocalarını, ebru ile kesişen hikayesini ve günümüz ebru sanatını konuştuk. Destûr Yâ Hakk!1 Gelenekli sanatlarımızın birçoğunun tarihi, asırlar öncesine dayanır. Kütüphanelerde bu sanatlar hakkında yazma eserler, koleksiyonlarda şaheserler, murakkalar bulunur. İcazetnameler, silsileler ve ekoller bu sanatları, mesela hüsn-i hattı, mesela tezhibi, minyatürü, mücellitliği günümüze taşır. Fakat ebru sanatı, diğer bütün sanatlarımızdan ayrılıyor bu noktada. Kendine ait bir garip kalmışlığı var ebrunun.


Nerede neşvünema bulduğu, isminin kökeni, hangi yolları takip ederek Anadolu’ya geldiği hep tartışıla gelmiştir. Kimilerine göre Orta Asya’dan çıkan Çağatay Türkçesi’nin “ebre”si İran’da soluklanıp Farsça “ebrî”, yani bulutumsu olmuş; Anadolu’da “ebru”ya dönüşmüştür. Kimilerine göre de ebrunun kökeni “âb-ı rû”dur, yüz suyudur yani, renklerin suyun yüzeyinde raks etmesidir. Mustafa Düzgünman tekne üzerinde rengârenk boyalara biçim ve şekil verir gibi kağıt üzerinde kelimeleri dizdiği “Ebruname”sinde, bir bakıma her iki rivayeti de meczetmiştir:

Ebru demek ebir demek yâni gökteki bulut,

Ab-ı rû da tutar mânâ su yüzüdür et şuhût,

Bir kelâm-ı farisîdir ebrû insan kaşları,

Her tevcihe sezâdır kim mânâsı da pek velût.

Bayrağı Her Devirde Bir Ebrucu Taşımış

Ebru sanatı garip kalmış, lakin her devirde tekneden taviz vermeyen ustalar korumuşlar onu. Kadim Üsküdarlı Hezarfen Necmeddin Okyay’a devrolununca bu sanat, tekâmülü de hızlanmış. Mustafa Düzgünman, Ebruname’sinin diğer bir kıtasında şöyle anlatıyor o yılları;

Son zamanlar şems-i ebru gurub etmiş nâgihân,

San'atkârı kalmamış hiç, ne de işten anlayan,

Bir er çıkmış Üsküdar'dan ihyâ etmiş bu zevki,

İsmi hattât Necmeddin'dir tek üstatdır bu zaman.


Necmeddin Okyay Türk ebruculuğunda ciddi bir önemi haizdir. Kendinden önce tam üsluplaştırılmış yani hangi çiçek olduğu belli olmayacak biçimde üsluplaştırılmış çiçekleri yarı üsluplaştırarak tanınır hale getirmekle maruftur. Lale, sünbül, karanfil, gelincik, menekşe gibi çiçekli ebrular yapan Okyay, aynı zamanda Şeyh Edhem Efendi’den aldığı geleneği de tam anlamıyla muhafaza etmiş; bu sanatı oğulları Sami ve Sacid Okyay ile küçük yeğeni Mustafa Düzgünman’a emanet ederek göçmüş.

Hakimiyet-i Milliye Caddesi’nde 104 numarada “Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı”2 vardır o yıllarda. Attar Mustafa Düzgünman, usta bir ebrucudur aynı zamanda. Hatta mücellit, tesbihçi, fotoğrafçı ve bestekârdır. Bu sanatlar yozlaşmasın diye tabiri caizse “aksi bir ihtiyar” olmuştur. Fakat hakikat öyle değildir, sadece genç ebrucular ile tanışma vakti henüz gelmemiştir. Mesela Alparslan Babaoğlu’yla…

Bir Hilye-i Şerifle Başlayan Meşk

Alparslan Babaoğlu liseyi Erzurum’da bitirir ve devlet bursuyla İngiltere’ye gönderilir. 1979 yılında Elektronik Mühendisliği Bölümü'nden  mezun olup aynı dalda yüksek lisans eğitimi de alır ve 1980’de Türkiye’ye döner. Bu genç elektronik mühendisinin gelenekli sanatlarımızla arasında hiçbir bağ yoktur. “Liseyi Erzurum’da okumam, üniversiteyi de İngiltere’de tamamlamam gelenekli sanatlarımızla temasım olmasına imkân tanımadı.” diyen Babaoğlu, bir kurumda mühendis olarak çalışmaya başlar.

Bir gün bir arkadaşının evine davet edilen Babaoğlu, duvarda Hattat Hasan Çelebi’nin hilye-i şerifini görür. Harflerin kıvrımları ile levhayı nakış nakış süsleyen tezhibin ahenginden gözlerini alamaz ve adeta önünde yeni dünya açılır. Arkadaşı durumu fark edince, “Topkapı Sarayı Nakışhanesi’ne gidelim. Orada tezhip ve minyatür dersleri de alabilirsin.” der. İçerden birkaç tane de ebru getirir. Babaoğlu, duvardaki hilye-i şerifin etkisinden henüz kurtulamamışken ansızın gelen ebrulara teslim olur. “Kim yapıyor bunları?” diye sorar arkadaşına. Cevap o tarihlerde tek bir adresi gösterir: “Üsküdar’da bir attar var, Mustafa Düzgünman. O yapıyor. Ama artık yaşlandı. Allah gecinden versin emr-i Hak vaki olursa ebru yapan usta kalmayacak!”

Babaoğlu arkadaşının evinden birkaç emanet ebru ve koltuğunun altında Uğur Derman’ın Türk Ebru Sanatı isimli kitabıyla ayrılır. Gönlünde ise şu söz yankılanıp durmaktadır: “Allah gecinden versin  emr-i Hak vaki olursa ebru yapan usta kalmayacak!” O günlerde bekârdır, yapacak başka da işi yoktur. Ebru sanatına talip olmuştur bir kere. Uğur Derman’ın kitabından tariflerle kendi kendine tekne açar, iptidai boyalarla ebrular yapmaya çalışır. Bu ebruları Topkapı Sarayı Nakışhanesi’ne götürüp Cahide Keskiner’e ve Semih İrteş’e gösterir. Genç ebrucunun hevesini kırmaz hocaları, sürekli teşvik ederler. Fakat teşvikten ziyade meşke ihtiyaç olduğu kısa süre sonra anlaşılacaktır.




Ustaya Saygı, Ustaya Götürür

1984 yılında Topkapı Sarayı Nakışhanesi’nde tezhip öğrenirken evinde de ebru çalışmalarına başlayan Babaoğlu, bir yıl sonra bir teklif alır. Sultanahmet'teki Cedid Mehmed Efendi Medresesi restore edilip İstanbul Sanatları Çarşısı olmuştur. Medresenin her hücresi bir sanata ayrılır. Bir hücre de Babaoğlu’na teklif edilir, ebru yapması için. Genç ebrucu, kendini başka bir davete götürecek bu işi kabul eder. “Teklifi kabul ettim. Fakat benim bulunacağım ebru hücresinin duvarlarına Hoca'nın ebrularını da asmak istediler. Ben bunu kabul etmedim.” diyen Babaoğlu, açılış günü gelenekten taviz vermez ve duvarlara Düzgünman’ın ebrularını astırmaz. Geçerli bahanesini de şöyle anlatıyor: “O vakitler kimsenin Mustafa Düzgünman gibi ebru yapması mümkün değildi. Hücrenin önünden geçenler o ebruları duvarda görüp benim yaptığımı sanırlar, hocaya saygısızlık olur diye düşündüm ve astırmadım.”

Tabii ki bu asil davranış karşısında kimse söz söyleyemez ve Düzgünman’ın ebruları başka bir hücreye gönderilir. O vakitler İstanbul küçüktür, tenhadır; Sultanahmet’te öğle vakti cereyan eden bir güzellik, akşam olmadan Üsküdar’dan duyulabilir. Öyle de olur. Babaoğlu’nun bu davranışı Düzgünman’ın kulağına gider ve “Gönderin o çocuğu bana!” der. Birçoklarının “aksi bir ihtiyar” diye nitelediği Düzgünman’ın, genç çırağın bir sözünden nice manalar çıkardığı yıllar sonra anlaşılacaktır.

"Attar Dükkânı"na Bir Müdavim Daha

Babaoğlu, aldığı bu davet mukabilinde bir Cuma günü Düzgünman’ın attar dükkânına gider. Yıl 1985’tir. Hevesli genç, dünyada bu sanatın zirve ismiyle, hem de mekânında tanışır. "Ben her Pazar saat 10.00'da atölyeme misafir kabul ederim. Bu Pazar gel de yaptığın ebruları görelim." daveti ile Düzgünman’a talebe olur. Babaoğlu bir yandan hocasıyla nasıl tanıştığını anlatırken bir yandan da teknesinde lale ebrusu yapıyor. Teknenin karşısındaki duvara ise adeta bir sanat macerası nakşedilmiş.


Savaş Çevik'in bir talik besmelesi asılı duvarda, yanında ise Düzgünman’ın bir fotoğrafı ve çerçevelenmiş bir halde “Ebruname”. Onun da yanında Düzgünman tarafından Babaoğlu’na verilen ebru icazetnamesi; kaligraf-hattat Savaş Çevik tarafından yazılmış. Ve daha niceleri…

Biz duvarda bir tarih serüvenini izlerken teknesinin başından kalktı Babaoğlu, “O icazetnameyi Savaş Ağabey yazdı. Fakat ondan iki tane daha var, pek kimse bilmez.” dedi ve teknesinin yanında duran, açıldığında buram buram tarih kokan bir çantayı eline aldı. İçinden önce, duvardaki icazetnamenin Fuat Başar tarafından eski yazı ile yazılmış halini çıkardı. “Fuat Ağabey yazdı bunu. Ama Hoca, ‘Hat icazeti gibi olmuş.’ deyince duvarda gördüğünüz halini yazdı Savaş Ağabey.” dedi.  Peşi sıra kâğıtlar çıkarmaya devam etti çantadan. Önce icazetin Düzgünman’ın el yazısı ile yazılmış halini, sonrasında ise Düzgünman’ın ebrularını…

Her Tekne Açan Kadim Ebru Yapamaz

Alparslan hocayla sohbet eden, ebrunun nasıl yapıldığından ziyade ne olduğunu dinler. Çünkü nasıl yapıldığı daha ziyade ebrucuları ilgilendirdiği halde, ne olduğu hepimizi ilgilendiren bir husus. Masanın üzerinde duran üç icazetname de bunun tecessüm etmiş hali; “Ebru nedir?”in cevapları! Babaoğlu’na göre ebru demek, Düzgünman demek, Necmeddin Efendi demek… “Ben ustamdan böyle gördüm ve ona gelenekli ebruyu bozmayacağım sözünü verdim.” cümlesi bir ağızdan çıkıyorsa, o elden Necmeddin Efendi ebrusu da çıkar, Düzgünman ebrusu da. Çok güzel bir lale ebrusunu da bitiriyor bu esnada Babaoğlu. Islak kâğıdı çıtaların üzerine kuruması için bırakırken, “Bu çıtalar da Mustafa hocamdan gördüğüm usuldür. O da ebrularını böyle çıtaların üzerine kuruturdu.” diyerek en ufak detayda dahi hocanın yolundan gitmek gerektiğinin altını çiziyor. Boşuna dememişler, “Kemal teferuatta gizlidir!” diye.




Kimsenin Önünden Tekne, Elinden Fırça Alınmaz

Bizim sanatlarımızda meşk esastır. Bu meşkin nişanesi olarak da icazet kurumu vardır. Üstat tarafından, “Artık sen bu işi yapabilirsin.” denildiğinde yapılabilir bu iş. Babaoğlu da bu fikirde. “Gelenekli ebru yapmak isteyen biri Düzgünman’ın yolundan gitmediği müddetçe bu işi yapamaz. Düzgünman’ın bir lalesini bin kez taklit etmeden, onun gibi lale yapamaz.” dedikten sonra, “Tabii biz kimsenin önünden tekneyi, elinden de fırçayı alamayız. Herkes istediğini istediği şekilde yapmakta özgürdür. Fakat o yapılan gelenekli ebru olmuyor. Evet, o da sanattır ama ‘çağdaş’ sanattır. O bilinsin yeter.” diyor  Babaoğlu büyük harflerle. Babaoğlu tarih kokan çantayı rafa kaldırırken, “Bir şey dinleteyim de size, bunları bir de hocamın ağzından duyun.” diyor ve yıllar evvel attar dükkânındaki bir sohbetin ses kaydını açıyor. Merhum Düzgünman, hoş bir edayla anlatıyor ebrunun ne olduğunu:

“Ebru tükenmeyen bir hazinedir. Kendi içinde karakterini bozmadan tekâmül ediyor. Bunun haricinde modernizasyon diye bir şey olamaz. Çünkü bu ecdat yadigârını, bunun tarihini yaşatmak mecburiyetindeyiz. Niye modernizasyon olsun? Bu, nihayeti olmayan bir renk cümbüşü… Güzelliği tükenmiyor ki yeniden bir şeyler icat edilsin. Zamanımızda resme kayan bir ebru görüyoruz. Onlara bakıldığı zaman bir yağlı boya manzarası gibi. Ebrunun dışına çıkıyor. Aslında onlar da ebrudan yapıyorlar ama yağlı boya gibi. Biz buna Türk ebrusu diyemeyiz, çağdaş ebru diyebilirler. Sanatlı şey, takdir ederim; ama Türk ebrusu denemez. Bizim ebrumuz karakterini bozmamalıdır.”




Püf Noktayı Tekne Söyler



Düzgünman’ın ses kaydı bitince, yıllar evvelinden bir örnek daha veriyor Babaoğlu. Bir gün hocası atölyesinde ebru yaparken, “Belki bu işin püf noktasını kaparım!” niyetiyle hocasına sorar: “Kavanozun dibinde şu miktarda boya var. Buna ne kadar su ve kaç damla öd koyarsam güzel bir ebru yapabilirim?”

Düzgünman istifini hiç bozmadan ve oralı olmaz bir edayla; “Onu tekne söyler!” diye cevap verir. Genç Alparslan, hocasına bir şey söyleyemez ama eve döndüğünde eşine serzenişte bulunur. Bu serzenişin üzerinden yıllar geçer ki Babaoğlu işin hakikatini anlar. Ve bu hakikati soranlara şu sözlerle itiraf eder: “Hocayı kaybettikten seneler sonra anladım ki haklıymış, beni geçiştirmemiş… Ebrunun püf noktasını tekne söylüyor ama önemli olan teknenin dilini öğrenebilmek! Teknede olan olaylar anlatıyor her şeyi. ‘Şu boya kumlanınca su koyacaksın, şu boya aktı öd koy.’ diyor. Bu da hoca sayesinde ve teknenin başında vakit geçirmekle oluyor.”

Ebru Değil Terbiyesi Verilir

Gelenekli sanatlarımızın temelinde terbiye vardır. İşin üstadı talebesine bu sanatı gösterirken aslında terbiye verir. Nitekim Düzgünman da Necmeddin Efendi’den gördüğü usul üzere öyle yapmış. Babaoğlu da hocası Düzgünman’dan gördüğü usul üzere, “Ustadan çırağa sadece o sanatın yapımı geçmez, edeb ve terbiye de geçer. Ebruda da bu böyle oluyor. Nitekim ebruyu Necmeddin Efendi ve Düzgünman çizgisinde yapanlara bakarsanız, ebru karşısındaki tutumlarında bunu açıkça  görebilirsiniz.” diyor.
Zaten Babaoğlu’na göre genelde sanat, özelde ise ebru, nefsi terbiye etmek için muhteşem bir araç. “Çok kısa sürede bir ebru yapabilirsiniz. Az önce gördünüz, bir lale ebrusunu kurumaya bıraktık.” diyen Babaoğlu, “Ama onu ‘ben’ yaptım dediğim anda bu işin terbiyesi gider, ben sadece vasıtayım.” diye ekliyor hemen. Anlıyoruz ki bu ebruyu sadece Alparslan Babaoğlu değil, Mustafa Düzgünman, Necmeddin Okyay, Edhem Efendi, Sadık Efendi ve Hatib Mehmet Efendi birlikte yaptılar.

Necmeddin Efendi’nin Malzemeleri Baş Köşede

Gerçekten de az önce kuruması için çıtalara bırakılan lale ebrusunda Necmeddin Efendi’nin de parmağı var. Babaoğlu’nun tarih kokan çantasının hemen yanında bir raf var. Rafta boya kavanozları, mühreler, ebru tarakları ve bizler sıra sıra dizilmiş. Ama kullanmak için değil de muhafaza etmek için. Çünkü bu malzemelerin bir kısmını yıllar önce Necmeddin Efendi, bir kısmını da Mustafa Düzgünman  ebru yaparken kullanmış. Hatta Necmeddin Efendi, mührelerden bir tanesini kendi elleriyle yapıp talebesi Düzgünman’a hediye etmiş. Ondan da Babaoğlu’na intikal etmiş. Şimdi bir atölyede üç nesil birden ebru yapıyor…

Alparslan Babaoğlu ebru sanatına gönül vermiş bir isim. Ve ebru sanatını gelenek çizgisinde sürdüreceği için hocasına söz vermiş bir ebrucu. İcazet aldığı 1989 yılından beri, yani tam 24 yıldır hocasının çizgisinden hiç sapmadan bu sanatın tekâmülü için ebru yapıyor ve öğrenci yetiştiriyor. İcazet verdiği üç öğrencisi var; Neyzen Sadreddin Özçimi, İsmail Tirkeş ve Avukat Uğur Taşatan. Halen ders verdiği öğrencileri ise belki de yüzlerce.

Babaoğlu, hocasına verdiği sözü tutmak için İSMEK Türk İslam Sanatları İhtisas Merkezi’nde, Klasik Türk Sanatları Vakfı’nda ve hocası gibi evinin alt katında tekne açmaya devam ediyor elbette. DİPNOTLAR: 1) Tekne açan ebrucunun, duasındaki son niyazı. 2) Detaylı bilgi için, “Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı”, Ahmed Yüksel Özemre, Kubbelatı Yayınları

 

İSMEK El Sanatları Dergisi 15 İNDİR

Bu yazı 1903 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK