Makale

Dünyanın Merkezine Ziyaret

  • #


Yazı: Emine UÇAK - Fotoğraflar: Adnan ERDOĞAN

Nasreddin Hoca ve Akşehir Gölü… Birini diğerinden ayrı düşünmek mümkün değil. Geçtiğimiz sonbaharda yolumuz Hoca’nın ‘dünyanın ortası’ olarak nitelediği Konya’nın bu şirin ilçesine düşünce; gördük ki, Akşehir ismini aldığı gölünü kurutmuş, ama en azından maya çalarak gölü ölümsüz kılan Nasreddin Hoca’sını yaşatmayı sürdürüyor.

Fıkrayı bilirsiniz; çevreden bir grup insan, Nasreddin Hoca'yı çevirip “Hocam size bir sorumuz var” demişler: “Hocam, dünyanın ortası neresi?”... Hoca, beş on adım ilerlemiş, bastonunu yere saplamış. “Dünyanın ortası burasıdır” demiş. Şaşkın şaşkın bakan kişiler, “Nasıl olur Hocam” demişler. Hoca da “İnanmazsanız ölçün...” diye cevap vermiş.

İşte Hoca’ya göre dünyanın ortası olan Akşehir’in sokaklarında dolanırken, camilerden türbelere, hamamlardan kiliselere kadar göze çarpan birçok eser, ilçenin önemli bir tarihi zenginliği olduğunun ipuçlarını sunuyor. Ama ilçenin ismine ve asıl görkemine ulaşması birçok Anadolu kentinde olduğu gibi Selçuklular döneminde olmuş. Akşehir adı nın çiçek açmış dağlardan dolayı verildiği belirtiliyor.

Selçuklu döneminde Akşehir, hem maddi hem kültürel hem de manevi anlamda çok gelişir. Horasan illerinden Seyyid Mahmud Hayrani, Nimetullah Nahçevani gibi din bilginleri Akşehir'e göç ederek bu toprakların manevi dokusunun değişmesine katkıda bulunurlar. Selçuklu’nun yıkılışının ardından bir süre beyliklerin denetiminde olan Akşehir, 1381 yılında Murat Hüdavendigar döneminde Osmanlı toprağı olur. Yıldırım Beyazıt, Timur ile yaptığı ve yenildiği o meşhur savaşın ardından Akşehir’de hapsedilir. Ve burada intihar eder. Beyazıt’ın intihar ettiği Ferruhşah mescidi, yanı başındaki Hayrani türbesiyle, Akşehir’i çevreleyen dağların eteğinde bütün sakinliğiyle ziyaretçilerini ağırlıyor bugün. Türbenin biraz ilerisindeki Hıdırlık Tepesi de, asırlık çınar ağaçlarının altındaki çay bahçeleriyle Akşehir’i panoramik olarak görme fırsatı sunuyor.


Yıllara Direnen Konaklar

Timur’un ardından bir süre Karamanoğulları’nın eline geçen Akşehir, Fatih Sultan Mehmed döneminden Cumhuriyet’e kadar kesintisiz olarak Osmanlı hakimiyetinde kalır. Özellikle 15. yüzyılın sonlarına doğru Akşehir’de çeşitli etnik ve dinsel kökenlerden gelen kavimlerin barış ve kardeşlik içerisinde bir arada yaşadığı günler başlar. O günlerden bu günlere kiliseler, hamamlar ve farklı yapılar ulaşmış. Ama bu dönemlerdeki farklı kültürlerin izlerini, artık yıllara direnmekte zorlanan konaklardan ve eski evlerden anlamak mümkün. Bu eski evlerin her biri farklı mimari üsluplara göre inşa edilmiş. Kimi taş, kimi ahşap… Kimi batı, kimi doğu mimarisinde ama hepsinin ortak noktası zamana yenilmek. Bu evlerin restore edilmesi durumunda Akşehir’in; Safranbolu, Mudurnu gibi konaklarıyla meşhur yörelerle yarışması mümkün. İlçede bu konuda güzel adımların atıldığını sevinçle öğreniyoruz.

Akşehir Evi, böyle bir çabanın güzel bir örneği. 16 idealist üniversite öğrencisinin bir araya gelerek satın alıp restore ettiği bu ev şimdi ilçenin yüz akı olarak ziyaretçilerin akınına uğruyor. Evin işletme müdürü olan Nusret Bey, bu güzel öyküyü şöyle anlatıyor: “Konak, 1894 yılında Akşehir’in önde gelen isimlerinden kereste tüccarı Hacı Yusuf Efendi tarafından özel ve kaliteli kereste kullanılarak yapılmış. Daha sonra Hacı Yusuf Bey’den evi alan Nalbantzade Mustafa Efendi, 1922 yılında Ermeni Rumen ustaya evin ikinci katını ve diğer bölümlerini yaptırmış. Ancak, sahiplerinin ölümünün ardından konak, uzun yıllar harabe halinde kalmış. Evin kaderi, ilçenin kültürünü yeni nesillere aktaracak bir müze yapma dileğindeki 16 gencin girişimiyle değişmiş. Gençler, ilçede aylar süren araştırmanın ardından konağı satın alır ve Akşehir halkının da büyük katkıları ile restore eder. Akşehir halkının bu ilgisi ve desteği karşısında çok sevinen gençler daha sonra bu evi ‘Akşehir Evi’ adı altında tüm Akşehir halkına hediye eder. Gençlerin diğer bir girişimi ise, yörenin esnaflarından oluşan 41 mütevelli üye ile birlikte 1998 Akşehir Kültür Sağlık ve Eğitim Vakfı’nı (Ak-Sev) kurmaları olur.”

Nusret Bey bize evi gezdirirken, evin eski haline tamamen uygun bir şekilde restore edildiğini anlatıyor. Oturma odaları, aşhaneleri, gelin odaları, kaynana odaları, kiler, köşk gibi bölümler, tamamen aslına uygun eşya, giysi ve özellikleri ile korunmuş. Gelin odasındaki dolapların içinde bazı notlar var. Evin gelini bazı önemli ayrıntıları dolabın kapağının içerisine yazıyor. İlk not şu şekilde, ‘27 Nisan Salı 1965 mobil gazocağının eve ilk geliş tarihi’ O tarihe kadar evin aşhane odasında bulunan ocakta, odun ateşinde yemek pişiren gelin için bu önemli bir gün olmuş anlaşılan.

Dolaplar içerisinde yer alan bazı notlarda ise evin büyüklerinin ölüm tarihleri yer alıyor. Bunlardan bir tanesi şu şekilde, ‘Mayıs 29 1965 Cumartesi, Habibe teyzemin ölüm tarihi’. Evin içerisinde yer alan aşhanelerde bulunan mutfak eşyalarının büyük bölümü, o yıllarda kullanılan eşyalar ve çoğu Akşehir halkı tarafından yapılan bağışlar sayesinde bir araya getirilmiş.


Gülmece Parkı ve Nasreddin Hoca

Akşehir Evi’ndeki keyifli molamızın ardından tekrar yola koyuluyoruz. Nasreddin Hoca’sız Akşehir olmaz dedik ya… Onun anısına yapılan ve fıkralarının canlandırıldığı Gülmece Parkı bir sonraki durağımız oluyor. Parkın girişinde Hoca’nın doğuran ve ölen dev kazanı karşılıyor bizi. Ardından kâh ağacın dalında, kâh eşeğinin sırtında, kâh elinde mumuyla Nasreddin Hoca’nın fıkralarının yaşatıldığı parkı ve onun meşhur nüktedanlığını hatırlatsın diye, dört tarafı açık olmasına rağmen kapısında kilit olan türbesini ziyaret ediyoruz. Gülmece Parkı’nın hemen yanında ise, ünlü Akşehir Festivali’ne katılan ve Nasreddin Hoca’yı canlandıran güldürü ustalarının büstlerinin olduğu park var. Parkın hem girişinde hem çıkışında ise, eşeğine ters binen Hoca heykeli var.

Akşehir’de Nasreddin Hoca’sız bir yer bulmak mümkün değil zaten. Hediyelik eşya ve el sanatlarında hep onun nüktedanlığı ve tasvirleri var. Ama bu ürünlerin arasında en dikkat çekeni ise, ters çalışan saat oluyor. Hoca’nın memleketinde tam da Hoca’ya uygun bir ürün. Saatin peşine düşünce yolumuz, yıllarca festivallerde Nasreddin Hoca’yı canlandıran Erdoğan Özbakır’ın atölyesinde buluyoruz kendimizi. Emekli bir eğitimci olan Özbakır’ın asıl ilgi alanı ise el sanatları. Özbakır’ın 1961 yılından bu yana tablolardan kalemliklere, anahtarlıklardan biblolara kadar yüzlerce ürün yaptığını öğreniyoruz. Ama bunların ötesinde hem Akşehir’e has hem de Nasreddin Hoca’ya uygun bir ürün için kafa yorduğunu anlatan Özbakır, en sonunda ters çalışan saatle bu dileğine ulaşmış. Nasreddin Hoca’nın eşeğe ters binmesinden esinlenerek tersine işleyen bir saat yapmayı düşündüğünü belirten Özbakır, “Hoca aslında eşeğe ters binerken düz bir felsefeyi anlatır. ‘Saatin de ters gitmesi, Hoca’nın esprisine uyar’ diye düşündüm. Çünkü günümüzde o kadar çok ters giden iş var ki… ‘Belki ters giden işleri de ters çalışan bir saatle düzeltiriz’ şeklinde bir espri aklıma geldi. Saatin çizim, dizayn, renk ve boyut kısmını tasarladım. Sonunda ortaya güzel bir tersine işleyen Nasreddin Hoca saati çıktı” diyor.


Ters Çalışan Saat

Saatin akrep ve yelkovanının tersine döndüğünü ancak rakamların da ters tarafa doğru sıralanması nedeniyle doğru zamanı gösterdiğini dile getiren Özbakır, saatin tersten işleyişini soranlara, “geçen zamanı geri getirir, tersine giden işleri düzeltir, doğruyu bulmak için düşünmeyi yeniden öğretir” gibi esprilerle izah etmeye çalıştığını söylüyor. Saati görenlerin, önce şaşırdığını, sonra gülümsediğini anlatan Özbakır, şöyle devam ediyor: ”İlk görenler, saati çok orijinal ve renkli buluyor. Tekrar baktığında tersine çalıştığını anlıyor. Sonra tekrar baktığında rakamların da ters olduğunu görüyor ve kahkaha atıyor. Herkesin evinde saati var. Yeni bir saat almayı hiç düşünmeyen insanların bile dikkatini çekiyor. ‘Hep düzünü aldık işler doğru gitmedi, bu defa tersine gideni alalım bakalım işlerimiz belki düzelir’ diyerek saati satın almak istiyorlar.”

Erdoğan Hoca’nın hediye ettiği ters saatimizi aldıktan sonra soluğu Akşehir’in ‘öğretmen işletmecileri’ sebebiyle ünlü Doğan etli ekmek fırınında alıyoruz. Mustafa ve Özgür kardeşler, babalık mesleğini öğretmenliğe tercih edip, hem etli ekmek hem de yöreye özel lezzetli ev yemekleri yapıyorlar. Akşehir’in farklı kültürlerinin etkisi, damak lezzetinde de hissediliyor. Bunlardan en farklısı peynirli baklava. Künefeyi ve başka peynir tatlılarını biliyorduk ama peynirli baklava tam bir sürpriz lezzet. Klasik baklavadan tek farkı içinde künefede kullanılan tuzsuz keçi peynirinin kullanılması. Sıcak olarak servis edilen peynirli baklava gerçekten de farklı bir lezzet.
Sözün özü, yolunuz dünyanın ortası Akşehir’e düşerse, hem ruhunuza hem de midelerinize hitap edecek birçok zenginlik var. Dünyanın ortası konusunda şüpheleriniz varsa, Türk Patent Enstitisü’nün Akşehirliler’in başvurusu üzerine, 2007 yılında dünyanın ortası olduğunu tescillediğini de hatırlatayım. Kaldı ki, inanmayana Hoca’nın deyimiyle ‘ölçmek’ serbest.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 9 İNDİR

Bu yazı 777 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK