Hattı Pervâz Eden Ebrûlar

  • #


Yazı: Ömer Faruk DERE

Kimi şafak vaktinin kızıllığını, kimi aydınlığın derin maviliğini, kimi ise gurubun hüznünü aksettirir renklerinde. Bazen de yağmur bulutu olurlar serpmeli battallarda. Bir de bakmışsınız şiddetli rüzgâr karıştırıvermiş gökyüzünü, birbiri içine giren bulutlar şal olmuşlar, taraklı olmuşlar. Ebrular, yeryüzünde yazı yazıldığı müddetçe hattın etrafında pervaz edecekler. Çevrelediği kelamı her daim zikrederek. “Maşallah, Barekallah, La havle ve la kuvvete illa billah….”

İslamî kitap sanatlarının ana dalı hiç şüphe yok ki, Allah’ın kelâmı ve Hz. Peygamber’in hadis-i şeriflerini en güzel biçimde yazma endişesinden doğmuş olan hat sanatıdır. Diğer bütün sanatlar hat güneşinin etrafında, ateşe yanan pervaneler gibidir. Bu ateşle yanmaya en hevesli olan ve belki de sırf bu sebepten dolayı adı “Hattın menkuhası (nikâhlısı)” olmuş, hatayî, rûmî ve bulutlu motifleriyle zarafet abidesi tezhiptir. Çeşitli sebeplerden dolayı hattın menkuhasını bulamadığı zamanlarda avunduğu bir başka kıvrım saçlı güzel ise yazı kenarlarında pervaz eden (uçuşan) bulutumsu ebrûlardır.

Kimi şafak vaktinin kızıllığını, kimi aydınlığın derin maviliğini, kimi ise gurubun hüznünü aksettirir renklerinde. Bazen de yağmur bulutu olurlar serpmeli battallarda. Bir de bakmışsınız şiddetli rüzgar karıştırıvermiş gökyüzünü, birbiri içine giren bulutlar şal olmuşlar, taraklı olmuşlar. Ebrû teknesi küçük bir kâinat aynasıdır. Bu aynaya aksedenler, ilâhi kelâma râm olurlar, an olur iç pervazda, an olur dışta. İçte, dışta hep O. O’nun güzelliğidir aynada görünen. Ayna O’nun, varlık O’nun, hüküm O’nun…

İslâm sanatkârı Sâni-i Hakikî’yi taklitle sanatında yol alır. Bizim sanatlarımızda fıtrîlik, tabiilik esastır. Sanatkâr ürettiği eserlerinde fıtrata ne kadar yakın olabilirse o nispette gönüllere hitap eder. Ebrûcu renk tüccarıdır. Renk alır, renk satar. Eski ustalar yaptıkları ebrûlarda tabiattaki renkleri aksettirmeye gayret ederler, yoz ve göz alıcı renklerden uzak dururlardı. Renge hükmetmek cüz’i irade için kolay, peki ya desen? İşte bu noktada irade birliği ortaya çıkmaktadır. Sanatkâr cüz’i iradesiyle serptiği boyaların nasıl bir şekil alacağını asla tam olarak kestiremez. Besmeleyle serptiği damlaların küllî irade tarafından nasıl şekillendiğini gördükçe “Hâzâ min fazl-ı Rabbî” (işte bu, Rabb’imin fazlındandır) demekten kendini alamaz. İrade birliği Hakk’ın rızasına uygun yaşandıkça kuvvetlenir. İrade birliği kuvvetlendikçe de sanatkârın hayalini kurduğu güzellikler tedricen kendisine bahşedilir. Hz. Ali’den hat sanatı için nakledilen şu söz, sanat ehli için ne derece ehemmiyetlidir:

“Hat, üstadın öğretmesinde gizlidir. Onun kıvamı çok çalışmakta, devamı ise İslâm dini üzere yaşamaktadır.”

Herkes ebrû yapabilir, fırçayı sallayıp, boyaları dökebilir ama sanatkâr olamaz. Sanatkârlık başka bir şeydir. Sanatkârlık başka bir ruh gerektirir. Yoksa boyalı kâğıtlardan başka bir şey yapılmamış olur. Sanatkâr o ruhu eserinin altına verebiliyorsa sanatkârdır. Eski ustalarımız, eski insanlar bunu çok iyi başarmışlardır. Bir şebek Mehmet Efendi’nin, bir Ayasofya-ı Kebir Camii hatibi Hatib Mehmet Efendi’nin ebrûlarına bakıldığında başka bir ruh hissedilir. Orada başka bir maneviyat teneffüs edilir. Bunun, o insanların kemâlâtından kaynaklandığını düşünmek yanlış olmasa gerektir. Günümüz sanatkârları da aynı kemâlâta ulaşabilirlerse onların eserleri de ruh kazanacaktır. Bunun için öncelikle enâniyetten arınılıp nefislerin terbiye edilmesi gerekir.

Hat sanatında gerek murakkaa denilen yazı albümlerinde gerekse levha olarak asılacak eserlerde yazı sınırlandırması için pervaz tabir edilen ve genelde içte dar, dışta geniş olarak kullanılan alanlar belirlenmektedir. Temel sanat kavramlarından olan boşluk ve leke dengesini (espas) sağlayabilmek için yazı etraflarında kalan boşlukların kontrol altına alınması gerekir. Pervazlar hem bu vazifeyi görürken hem de esere derinlik katarak seyir zevkine katkıda bulunurlar. Bu alanlar bazen yazıyla uyumlu hoş renkte dokulu kâğıtlarla, bazen hafif renkli kâğıtların üzerine tezhiplerle, bazen de uygun renk ve desenli ebrûlarla süslenerek hattın ifade ve ibda gücüne katkı sağlarlar. Pervazlar arasında geçişi sağlamak ve kâğıt birleşimlerini gizlemek amacıyla cetvel tabir edilen renkli veya altın çizgiler çekilir, bu çizgiler kuzu veya iplik diye adlandırılan daha ince çizgilerle de konturlanır. Kullanılan ebrûların üzerlerine ezilmiş varak altın serpiştirilerek zeref-şanlı ebrû, hatib ebrûlarının dış sınırlarına da altın kontur çekilerek tahrirli ebrû meydana getirilirdi.

Pervazlar, hat sanatının bütün formlarında görülür. Kısaca yazı etrafı boşluğu demek olan pervazlar, kitap tarzındaki eserlerde sayfanın yazı alanı dışındaki boşluklardır. Okunurken gözü yormaması için genelde süssüz olan bu boşluklar, sanat gösterilmek istenen eserlerde halkâri tezhip veya hafif ebrûlarla tezyin edilir.

Süslü pervazların en yoğun olarak kullanıldığı form, bütün sanatkârların hünerlerini sergiledikleri kıt’alardır. Hat sanatında özgün bir form olan kıt’alar değişik şekillerde yazılmaktadır. Her kıt’anın ortak tarafı hepsinin dikdörtgen oluşudur. Yatık veya dik olarak da kullanılabilen bu dikdörtgen şeklin göze daha hoş gelişinden olsa gerektir. Bizde en çok görülen kıt’a, sülüs-nesih kıt’a biçimidir. Üstte sülüs bir satır, altta üç-beş satır nesihten oluşan kıt’a formu en çok görülen formdur. Nesihin mâil (meyilli) olanları da mevcuttur. Bazen de altta ve üstte birer satır aralarında sekiz-on satır nesih veya ortada bir satır sülüs ilaveli olarak yazılmış olanlar da vardır. Nesih satırların sağ ve sol yanlarında kalan boşluklara koltuk tabir edilmekte ve bu alanlar ya tezhiblenmek ya da ebrû ile süslenmek suretiyle müzeyyen hale getirilmektedir. Genellikle nesih satırların sonunda yazılmakla beraber sol koltukta, nadiren de sağ ve sol koltukta ketebe (imza) metnine rastlanabilir. Hat sanatının tarihi tekâmülü içinde kıt’alar, pek çok kıt’anın bir araya gelmesiyle oluşan murakkaaların ve büyük ebatta imal edilen celî (iri) yazılı levhaların temelini oluşturmuşlardır.

Murakkaalar kıt’aların iki cilt kapağı arasına alınması ile oluşturulan yazı albümleridir. Murakkaalar ihtiva ettikleri kıt’alara göre farklı isimlendirilirler. Harfleri, bitişmelerini ve kelime gruplarını gösterir talebe meşkleri için tanzim edilmiş murakkaalara Meşk Murakkaası denilmektedir. Bir sırayı gözeterek sülüsler ayrı, nesihler ayrı metinler olarak devam eden murakkaalara Müteselsil Murakkaa denir. Bu murakkaalarda hattatın ketebesi en son sayfada yer alır. Müteselsil murakkaanın bütün pervazlarında ebrû tercih edilecekse genelde desen bütünlüğü aranır ve aynı renklerin arka arkaya gelmemesine dikkat edilirdi. Bir de aynı hattatın muhtelif zamanlarda yazıp imzaladığı veya farklı hattatların kıt’alarından bir araya getirilerek oluşturulan murakkaalar vardır ki, bunlara da Toplama Murakkaa denmektedir. Toplama murakkaalarda ise genelde desen bütünlüğü görülmez, sayfalarda farklı süslemeler ve ebrûlar görülebilmektedir. Üç tarafı deri veya kumaşla kaplı kıt’aların, baş ve sonlarından birbirine tutturularak müteselsil halde ciltlenmesiyle yapılan murakkaaya Körüklü Murakkaa, iki kıt’anın sayfa nizamında arka arkaya rapt edilerek ciltlenmek suretiyle elde edilen murakkaaya da Kitap Murakkaası denmektedir(1).
Müze, kütüphane ve özel koleksiyonlarda bulunan kıt’a, murakkaa ve levhalar dikkatle incelendiğinde pervaz ebrûlarının kullanımında şu hususlar dikkat çeker:

-Pervaz genişliği yazının büyüklüğüne göre seçilmiştir.

-Bütün unsurlarıyla pervazlar, hattın önüne geçmeyecek şekilde tasarlanmıştır.

-Pervazda kullanılacak süslemelerde desen büyüklüğü kalem kalınlığıyla orantılı olarak ayarlanmıştır. Büyük yazılarda desenler büyük, küçük yazılarda küçük seçilmiştir.

-Renk uyumuna son derece dikkat edilmiş, uyumsuz renklere yer verilmemiştir.

-Günümüz sanatçılarının kullanmaktan kaçındıkları renkler cesaretle ancak ustalıkla kullanılmıştır.

-İç pervazlarda kumlu ebrû nevi daha çok tercih edilmiştir.

-Pervaz kenarlarının birleşim yerleri düz kesik olarak uygulanmıştır. Oysa günümüzde birleşim yerlerini desene uygun olarak kesmekte ve ek yerlerinin belli olmamasına dikkat etmekteyiz.

Sultan III. Ahmed devrinde zamanla yıpranmış olan hat eserlerinin yenilenmesi faaliyeti başlatılmış, bu yolla pek çok nadide eser yeniden hayat bulmuştur. Bu büyük yenileme faaliyetleri sırasında yazı etraflarına pervaz olarak yakıştırılan ebrûların pek çoğunda Hatib Mehmed Efendi’nin imzası vardır. Kullandığı renklerin armonisi, fırçasından dökülen çok hoş nakışlarla Hatib Mehmed Efendi, bugün müze ve kütüphanelerimizde ziyaretçilerini beklemektedir.

Büyük Ayasofya Camii’nde hatiplikle vazifeli olduğundan Ayasofya Hatibi veya Hatib diye anılan Mehmed Efendi’nin doğum tarihi bilinmemekle beraber, Müstakimzâde Süleyman Saadettin Efendi’nin Tuhfe-i Hattâtîn adlı kaynak eserinde kendisinden “pîr-i fânî” diye bahsedildiğine göre(2) vefat tarihi olan Muharrem 1187/Nisan 1773’te hayli yaşlı olmalıdır. Hat sanatı tarihinde Eski Zühdî diye tanınan İsmail Zühdî Ağa’dan (ö. 1144/1731) sülüs-nesih yazılarını öğrenmiş ve eserler vermiştir. Ancak asıl şöhreti ebrû sanatındadır. Hafif bir zemin üzerinde, farklı renklerde damlaları iç içe koyup ince tel ya da tek at kılı ile hareket vererek oluşturduğu ebrû tarzı çok beğenilmiş ve bu tarz kendi adıyla anılır olmuştur. Hatib ebrû adını alan bu tarz, çiçekli ebrû formlarına da temel teşkil etmiştir. Hatib ebrû denilmekle hatib formu anlaşılır. Bir kavram kargaşasına mahal vermemek için hangi formda olursa olsun Hatib Mehmed Efendi’nin elinden çıkan ebrûların tümüne Hatib’in ebrûsu demek daha uygun düşecektir. Hatib Mehmed Efendi Muharrem 1187/Nisan 1773’de Hocapaşa (Sirkeci) yangınında ebrûlarını kurtarmaya çalışırken ebrûlarıyla beraber yanarak, elim bir şekilde vefat etmiştir.
Tarihî süreç içinde hatib ebrûsunun tekâmülünden sonra çiçek arayışları da hız kazanmıştır. O dönemlerde ancak kır çiçeklerine benzer ebrûlar yapılmış ve hatta çok iyi örnekler de verilmiştir. Ancak ebrûda çiçek şekillerinin olgunlaşmaya başlaması Necmeddin Okyay (1883-1976) üstadımızla beraberdir. Hat, ebrû, cilt sanatlarında üstad, Üsküdar Yeni Valide Camii’nde din görevlisi olan Okyay, bu sanatlara yardımcı pek çok zanaatla da uğraşmıştır. Necmeddin Okyay’ın, ebcedle tarih düşürmede mahir, lehçeleri ustalıkla taklit edebilen, nüktedân ve hoş sohbet bir zat olduğu anlatılmakta, en büyük maharetinin de Osmanlı devrine ait imzasız yazıları, hattatı ve hâtta tarihine kadar tespit edebilme olduğu aktarılmaktadır(3).

Birçok sanatta hüner sahibi oluşundan, hocası Edhem Efendi gibi kendisine de “hezarfen” lakabı verilmiş nadir şahsiyetlerimizden olan Hâfız Necmeddin Okyay, 23 Muharrem 1396/5 Ocak 1976’da vefat etmiş ve Karacaahmed kabristanına defnolunmuştur.

Tahminen 1918 yılından itibaren merhum hocamız çiçekli ebrûları ıslah ederek lâle, karanfil, hercai menekşe, gelincik, gonca gül, kasımpatı, sümbül gibi çiçek cinslerini resmetmeye muvaffak olmuştur. Resmettiği çiçekli ebrûlar, yazı pervazlarında da kullanılmış, hattâ Necmeddin Okyay’ın lâle ebrûlarının levhanın etrafında dönmesiyle oluşan pervazlara “yol lâleli” pervazlar denilmiştir.

Günümüzdeki teknik imkânların olmadığı dönemlerde ebrû boyaları, boya veren çeşitli maddelerden tabii olarak elde edilirdi. Bu sebeple kadim ebrûlarda kullanılan renkler fevkalade tabii görünümdedirler. Bütün renklerin temeli olan sarı-kırmızı-mavi renkler sırasıyla zırnık-löklahorçividinden elde edilirdi. Bu boyalar ve yazma eserlerde adı geçen diğer boyaların en çok kullanılanlarından bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Zırnık: Doğada bulunan arsenik sülfür, parlak sarı. Hat sanatında da sarı mürekkep olarak kullanılan zırnık, özellikle celî (iri) yazıların kalıplarını hazırlama esnasında siyah kâğıt üzerinde kullanılmıştır. Altın rengine çalan tonuna zehebî veya altınbaş zırnığı denilmiştir. Zehirli olduğundan günümüzde bu renk için sentetik yollardan üretilen boyalar tercih edilmektedir.

Ebrûyla alakalı nadir yazmalarımızdan olan Tertîb-i Risâle-i Ebrî’nin 1b sayfasında yer alan zırnık bahsinde şunlar kaydedilmiştir:

“Zırnıh üç nev’idir: biri zehebîdir ki, yeşili olmayıp, sarı, saf ve altın gibi şeffaf ola ve bir nev’i, zırnıh-ı ahmer’dir (kızıl zırnık) ki çetârî tabir olunur, topraklısı olmaya ve bir nev’i, siyahtır ve lazım değildir(4)”.

İs siyah: Hat mürekkebi yapımında da kullanılan ve tercihan bezir yağından elde edilen is. Eskiler barut isini de (dûde-i barut) boya olarak kullanmışlardır.

Çivit mavi: Çamaşır çividi olarak bilinen bu parlak mavi boya, Ultramarin adıyla da adlandırılmaktadır. şimdilerde kullanılan ultramarin ise sentetik yollardan elde edilmektedir.

Lahor çividi: Pakistan’ın Lahor şehrinden gelen bitki yapraklarının kaynatılmasıyla elde edilen derin mavi renktir. Kristal halde küçük çakıl taşları şeklindeki Lahor çividi, Türk ebrûculuğu için vazgeçilmez bir boyadır.

Lök: Eski ustaların kullandığı, asıl ismi lek olan, Hindistan’da bitki yapraklarında şebnem olarak oluşan ve kuruduktan sonra toplanan vişneçürüğü renginde bir boya. Avrupa’dan gelen löke ise frengi lök denmektedir.

Al Bakkam: Kırmızı renkli bu boya, Hindistan’da yetişen bir ağacın (Hoematoxylon cempechianum) talaşından elde edilmekte, mor renkli olanına da mor bakkam denilmektedir.
Sülüğen: Kurşun oksitlerden oluşan turuncu-kırmızı renkli tabii boya.

Göz taşı: Tabiattaki mavi renkli bakır sülfat taşından elde edilen boya.

Gülbahar: Demir oksitleri ihtiva eden pembemsi pas renkli boyaya verilen isimdir.

Zâc: Zâc-ı Kıbrısî olarak da bilinen tabii bakır sülfat göztaşı.

Çamlıca toprağı: Kadim ustalarımızın ebrûlarında pek sık gördüğümüz bu tütün renkli toprak, o devirlerde ismiyle müsemmâ sık çam ağaçlarıyla kaplı, eteklerinden gürül gürül suların aktığı, oksijeni bol bir mesire yeri olan Çamlıca tepesinin kil oranı düşük toprağından elde edilirdi. şimdilerde ise Çamlıca’nın bırakın çam ağaçlarını, kurumaya yüz tutmuş tomruk, tantâvi gibi su membalarını, artık toprak alacak bir karış yerin dahi kalmadığı beton yığınına dönüşmesini hüzünle izlemekteyiz.

  Beyaz: Bazik kurşun karbonatın tabiattaki hali olan üstübeç (isfidâç) beyazının yanında beyaz renk için titan beyazı denilen titan dioksit de kullanılmaktadır.

  Aşı kırmızı: Kadim renklerden biri olup bir cins oksit boyadır. Tabii güzellikte bir kırmızı renktir.

  Kırmız: Kanatlarından kırmızı renk çıkarılan cochnile böceğinin adı olup bu renge kırmız böceğine ait manasında kırmızî, buradan galat olarak da bu çeşit renklerin tümüne kırmızı adı verilmiştir.

  Lotur: şekercilerin kullandığı bir boya cinsi.

  Bugün bu renklerin az bir kısmı bulunabilmekte, bunun yanında aynı renk tonlarını elde edebileceğimiz onlarca değişik tonda ve geçmişe göre çok daha kaliteli pigment boyar maddeleri hazır halde bulmak mümkündür. Biz ebrûcuların bugün yapması gereken klasik halini almış olan renk anlayışımızı bol örnekler görerek yeni üretimlerde kullanmalıyız. Klasik renk anlayışını yakalayabilmek için ebrû taliplilerine kadim ustalarımızın eserlerini renk ve desen olarak birebir taklit etmelerini tavsiye etmek isteriz.

  Ebrûlar, yeryüzünde yazı yazıldığı müddetçe hattın etrafında pervaz edecekler. Çevrelediği kelâmı her daim zikrederek.  

“Maşallah, Barekâllah, Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah….”


Bibliyografya

BARUTÇUGİL, Hikmet, Suyun Rüyası Ebrû, İstanbul, 2001. ÇETİN, Nihad M.-DERMAN, M. Uğur, İslam Kültür Mirasında Hat Sanatı, İstanbul, 1992. DERE, Ömer Faruk, Ebrû Sanatı, İstanbul, 2007. DERMAN, M. Uğur, “Ebrû”, DİA, c. 10, s. 80-82, İstanbul, 1994. DERMAN, M. Uğur, Türk Sanatında Ebrû, İstanbul, 1977. DERMAN, M. Uğur, “Yazı Sanatımızda Kıt’alar”, İlgi, İstanbul, Kasım 1980, sayı 30, s. 32-35. DERMAN, M. Uğur, Sabancı Kolleksiyonu (Hat), İstanbul, 1995. DERMAN, M. Uğur, “Gecikmiş Bir Vaad”, Prof. Dr. Nihad M. Çetin´e Armağan, s. 371-405, İstanbul, 1999. DERMAN, M. Uğur, Sakıp Sabancı Müzesi Hat Koleksiyonundan Seçmeler, İstanbul, 2002. DERMAN, M. Uğur, “Hazârfen Hattat Üsküdarlı Necmeddin Okyay”, Bildiriler Üsküdar Sempozyumu, c.II, s. 182-194, İstanbul, 2004. MUSTAFA ÂLÎ, Menâkıb-ı Hünerverân (Nşr. İbnülemin Mahmud Kemal İnal), İstanbul, 1926. MÜSTAKİMZÂDE, Süleyman Saadeddin, Tuhfe-i Hattâtîn, İstanbul, 1928. NEFESZÂDE, İbrahim, Gülzâr-ı Savâb, (Nşr. Kilisli Muallim Rıfat), İstanbul, 1939. ÖZEMRE, Ahmet Yüksel, “Üsküdar´da Ebrû Sanatı”, Bildiriler Üsküdar Sempozyumu, c. II, s. 295-304, İstanbul, 2005. YAZIR, Mahmud Bedrettin, Medeniyet Âleminde Yazı ve İslâm Medeniyetinde Kalem Güzeli, c. I-II, Ankara, 1981.

Dipnotlar

1-ÇETİN-DERMAN, s. 39; DERMAN 1995 s. 47-51. 2-MÜSTAKİMZÂDE, s. 386. 3-DERMAN 2002, s. 224-229, DERMAN 1977. 4-DERMAN 1999 s. 373. *İSMEK Ebru Usta Öğreticisi.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 9 İNDİR

Bu yazı 1018 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK