Osmanlı’nın Seyyah Hattatı Mehmed Şefik Bey

  • #


Yazı: Fettah AYKAÇ

Ömrü boyunca, “yazıda evaili ve evahiri yok” denilen çok değerli hocası Kazasker M. İzzet ayarında yazılar yazmayı arzulayan M. Şefik Bey, İstanbul’dan Bursa’ya, Sakız Adası’ndan Kudüs’e kadar geniş bir coğrafyada, uzak yakın demeden her istenilen yere adeta koşarak gitmiş, adeta Osmanlı’nın seyyah hattatı olmuştur. M. Şefik Bey, eşsiz güzellikte nice eserler vermesine rağmen günümüz sanatseverlerince maalesef yeterince tanınmamaktadır.

“Devrinin en kıymetli ve gözde hattatı olan Mehmed Şefik Bey, Divan-ı Hümayun dairesinde Tahvil Kisedarı (Tahvil Kalemi) hulefasından Sebzizade Süleyman Mahir Bey’in oğlu olarak İstanbul Beşiktaş’ta, Kılıç Ali Paşa Mahallesi’nde 1819 (h 1235)’da doğdu. İlk rüşdiye tahsilini tamamladıktan sonra babasının memur olduğu -Divan-ı Hümayun aklamında usulden olduğu üzere- çok genç denecek yaşta 17’sinde iken Babıali’de kendisinin de çalıştığı Tahvil Kalemi’ne devam ettirilerek büyük babası gibi ‘Sebzi’ mahlası verildi(1).”

Bir müddet sonra M. Şefik Bey, hep yeni bir şeyler araştırma, keşfetme, üretme halet-i ruhiyesinde olan büyük sanatkârlar gibi kalem hayatının tekdüzeliğinden sıkılarak Ali Vasfi Efendi’den güzel yazı öğrenmeye başladı.

“İlk yazı hocası Hattat Laz Ömer Efendi’nin çıraklarından Hattat Ali Vasfi Efendi vefat edince aynı zamanda sülüs ve nesih derslerine devam ettiği teyzesinin kocası olan ve zamanın gözbebeği musikişinas Hattat Kazasker (Seyyid) Mustafa İzzet Efendi’nin derslerine tüm zamanını vererek (h 1251-1835) icazet almış olmasına ve kendisi de usta bir hattat olmasına rağmen yazdığı yazıları daha eskiz aşamasındayken üstadına göstererek onun kıymetli fikir ve tavsiyelerini aldı(2).”

Şefik Bey, bunun için veya Kazasker Mustafa İzzet Bey’den 20 küsur yaş küçük olması dolayısıyla kendisini oğlu gibi yakın görüp takdir ettiği için olsa gerek, birlikte üretecekleri Bursa Ulu Camii’ndeki benzer devasa ebatlardaki şaheserlerinde ve İstanbul Üniversitesi taç kapısının iç ve dış yazılarında (1867) olduğu gibi, haak (işlemek) edecekleri yazıları meşk etmeyi tercih ediyorlardı. Abdulfettah Efendi’nin de fırsat buldukça bu görüşmelere katıldığı düşünülebilir. Çünkü Abdulfettah Efendi de yine saraydan ve sanat camiasından arkadaşlarıydı. Bursa Ulu Camii’nde de Şefik Bey’le birlikte çalışarak çok güzel eserler vermiş, İstanbul Üniversitesi’nin kapı yazılarında onlarla birlikte çalışarak ön kısımdaki oval bölüme (eski fotoğraflarda görüldüğü üzere) padişahın tuğrasını haak etmişti.
“Kendisinin Eyüp Camii hatibi ve Musıka ve Hademe-i Hümayun Hutut Muallimi iken 1845 yılında Sultan II. Abdülmecid tarafından ikinci imamlığa intinab ve tayin olunmasıyla Kazasker S. Mustafa İzzet Efendi uhdesinde bulunan muallimliklere –en değerli tilmizi olan- Şefik Bey’i tayin ettirmiştir. Birkaç yıl sonra da M. Şefik Bey, 1849’da hacegânlığa (hat hocalığı) yükseltilmiştir(3).” Birbirini çok takdir eden ve seven Kazasker M. İzzet ile M. Şefik Bey’i, ancak 1876’da kazaskerin ölümü ayırmıştır.

“Şefik Bey ömrü boyunca çok güzel seneler geçirmiş, iki kızından Huriye Hanım’ı hattat olarak yetiştirerek kabiliyet ve maharetini çok beğendiği talebesi Ali Rıza Efendi ile evlendirmiştir(4).”

Şefik Bey’in çok sevdiği üstadının vefat ettiği sıralarda, yine Sultan Abdülaziz’in de vefat etmesiyle sarayda oluşan kargaşa ortamı, 1876’da II. Abdülhamit’in tahta geçmesiyle son bulmuştur. Ancak Şefik Bey, henüz niçin olduğu bilinmeyen bir sebeple, (belki de Şefik Bey’in şehzadelere hat hocalığı yapması hasebiyle genç padişahla aralarında bir anlaşmazlık çıkması veya kendisini çekemeyen kişilerin sebep olduğu bir vefasızlıktan dolayı) sarayda 30 yılı aşkın süre severek ve büyük bir aşk ile yaptığı Musıka-i Hümayun ve Hademe-i Hümayun hat hocalığı görevinden 1876 yılında kendi isteği dışında emekliye sevkedilecekti.Ve sonunda kendisine yapılan bu muameleyi kabullenmekte oldukça zorlanan Şefik Bey, emsallerine göre erken denecek bir yaşta, 60’ında bu vefasız dünyaya gözlerini yumacaktı…


Mehmed Şefik Bey’in Sanatkârlığı

M. Şefik Bey tüm ömrü boyunca, özellikle hat sanatında ortaya koyduğu ve henüz benzeri yapılamamış eserleri dolayısıyla “yazıda evaili ve evahiri yok” denilen çok değerli hocası Kazasker M. İzzet ayarında yazılar yazmaya gayret etmiştir. Bunu başardığını M. Şefik Bey’den geriye kalan ve sayısı henüz tespit edilememiş eserlerine bakarak söylemek mümkündür. M. Şefik Bey’in eserleri, 150-160 yılı aşkın bir zamandır seyredenlere, okuyanlara çeşitli maksatlarla kopya edenlere gülümsemektedir.

Geriye bıraktığı eserlerinden konuya aşina çevrelerce en çok tanınan ve bilinenleri, Ayasofya’nın mihrabı içindeki madalyon hattı, II. Abdülmecid’in türbe içindeki kuşak yazıları, İstanbul Üniversitesi kapısı yazılarıyla, Bursa Ulu Camii’ndeki devasa ebatlardaki (7.40m X 3m) levhalarıyla sütun ve duvarlara kalemişi olarak yazdığı ve hepsi birer şaheser olan eserleridir. Ayrıca Şefik Bey’in, iki Kur’an-ı Kerim, (Biri Türk İslam Eserleri Müzesi’nde diğeri de Beyazıt’taki Hat Eserleri Müzesi’nde olduğu rivayet edilmektedir) çok sayıda Hilye-i Şerif ve Delâili Hayrat yazdığı da bilinmektedir.
M. Şefik Bey’e ait olduğu en az bilinen eserleri ise belki de çoğu kez imzası çıkartılıp aynen kopyalanıp altına başka imzalar atılarak çoğaltılmış, İslam dünyasında kartpostal, poster vb. olarak basılıp dağıtılan ve hâlâ pek çok ev ve işyerleri duvarlarında bizlere gülümsemeye devam eden eserleridir.

Hal böyle iken Mehmed Şefik Bey, yeni nesil hatseverler arasında lâyık olduğu kadar tanınmamakta ve bilinmemektedir. Belki bu durumun en önemli sebeplerinden birisi olarak Şefik Bey’in Payitaht İstanbul’da Kazasker S. Mustafa İzzet’in Ayasofya’daki levhalarıyla veya Mustafa Rakım’ın Nusretiye Camii’ndeki sülüs istifleriyle yarışacak ebatlarda eserlerinin bulunmamasını göstermek daha doğru olur. Çünkü İstanbul’da onun yaşadığı dönemde bu tür eserlerin verilmesine zemin oluşturacak fırsatlar pek çıkmamıştır. Küçük Mecidiye, Hırka-i Şerif Camii gibi Sultan Abdülmecid’in yaptırdığı son dönem camilerinin yazıları da, üstadı Kazasker tarafından yazıldığı için M. Şefik Bey’in önüne sanatını ve sanatkârlığını gösterebileceği başka bir fırsat çıkmamıştır.

Ancak Şefik Bey için bu tür fırsatlar, İstanbul dışındaki camilerin restorasyonu vesilesiyle doğmuştur. O da İstanbul’dan Bursa’ya, Sakız Adası’na ve Kudüs’e kadar uzak yakın demeden o günün her türlü zor şartlarına rağmen hat aşkı uğruna her istenilen yere adeta koşarak gitmiş ve kısa ömrünün önemli bir bölümünü bu şekilde yollarda ve evinden uzakta geçirmek suretiyle hayatının en önemli eserlerini verebilmiştir.

Bu tür fırsatlardan biri Sakız Adası’ndaki Mecidiye Camii’dir. Konunun diğer acı bir tarafı da Sakız Adası’nın kaybıyla elden çıkan ve günümüzde Bizans Müzesi olarak kullanılan bu caminin içindeki bu kıymetli hat eserlerine ne olduğu hakkında ne bir bilgi, ne de fotoğraflarının bile bulunamayışıdır. M.  Şefik Bey’in Sakız Adası’na gönderilişi kaynaklarda şu şekilde bildirilmiştir: “Sultan Abdülmecid, Sakız Adası’nda ihya eylediği camii şerif için zamanın büyük hattatlarının eserlerinin yanı sıra kendisinin de yazdığı levhaların bizzat yerlerine konulmasına ve icap ederse yeniden levhalar tenmikına Şefik Bey’i memur ve huzuruna kabul ederek yazılar hakkında tenbihatta bulundu ve Şefik Bey’in bu maksat için hazırlanan bir vapurla Sakız Adası’na gönderdiği nakledilmiştir(5).” (Revket Rado Türk Hattatları adlı eserinde bu olayın tarihini 1855 olarak verir(6).)

Sultan II. Abdülmecid’in, hizmetinden çok memnun kaldığı için, bu memuriyetten dönüşünde M. Şefik Bey’i kendi cebindeki pırlantalı saati ile taltif ettiği belirtilir(7). Her ne kadar meşkleri sırasında Kazasker’in Şefik Bey’e,“Şefik, Allah beni sensiz cennete sokmasın(8).” Şeklindeki onu ne kadar çok sevdiğini ifade eden dua ve niyazı kayıtlara geçmiş olsa da ne yazıktır ki aynı şehirde 4 yıl arayla vefat etmelerine rağmen kader onların aynı mezarlığa defnedilmelerine bile müsaade etmemiştir. Bu yetmezmiş gibi sevenleri de Şefik Bey’in, Yahya Efendi Camii (Beşiktaş) haziresinde bulunan mezar taşının yerinden sökülerek diğer taşların arasında kaybolmaya terk edilmişliğine müsaade edecek kadar hak etmediği bir vefasızlığı kendisine reva görmüştür.
M.  Şefik Bey’in şu andaki mezarının içler acısı durumunu konuya ilgi duyan kişi ve kurumların dikkatine sunduktan sonra Şefik Bey’in hayatı hakkındaki özet nakillere dönelim.

Şefik Bey’in sanatını gösterebilmesi adına önüne çıkan diğer bir önemli fırsat ise ‘küçük kıyamet’ de denen meşhur 1855 Bursa depreminden sonra Sultan Abdülmecid tarafından restore ettirilen Ulu Cami’nin iç tezyininin, üstadı Kazasker M. İzzet ile müzakereleri sonucu büyük oranda Şefik Bey’in sorumluluğuna bırakılması olmuştur. Camideki diğer bazı büyük levhaları ise Kazasker M. İzzet ve Abdulfettah Efendi yazmıştır. Şefik Bey, karşısına çıkan bu fırsatı seve seve kabul etmiş ve bu uğurda 1857-60 yılları arasında Bursa’da kalarak, ömrünün en güzel eserlerini üretebilmiştir.

Bu durum da kaynaklarda şu şekilde nakledilmiştir: “Daha sonra 1854-55’te meydana gelen büyük Bursa depremini müteakip Ulu Camii’nin yeniden imarından sonra eski yazıların tamiri ve yeniden bazı levhalar tahriri için Ser Sikkezen Abdulfettah Efendi ile birlikte Bursa’ya izam olundu. Üç buçuk yıl boyunca devam eden bu memuriyet boyunca eski yazıları ıslah ve hayli yeni yazı ilave eyledi(10).”
Şefik Bey’in bu madalyon istifi daha sonra Bursa ve İstanbul’daki hattatlar tarafından kopya edilegelmiş, hatta Bursa’daki Orhan ve Yıldırım camileri gibi pek çok caminin mihrablarına da kopya edilmiştir.

M.  Şefik Bey’e İstanbul dışından sanatını ve sanatkarlığını ortaya koyma imkanı veren bir başka fırsat da kutsal şehir Kudüs’ten gelmiştir. Osmanlı İslam sanat tarihimizin yüz akı olarak tüm dünyaya karşı büyük bir sevinç ve gururla bahsettiğimiz Sultan Abdulaziz döneminde Kudüs (1863) belediyeliğe dönüştürülmüştür(12). İslam’ın üç kutsal mabedinde başlatılan resmi ve önemli binaların tamir ve tezyini programı dahilinde Kubbet’üs-Sahra’nın dış cephesindeki Kanuni Sultan Süleyman zamanından kalma bazı eskimiş çiniler yenilenmiştir. Bu esnada Kubbet’üs-Sahra’nın 8 cephesinin üst alınlarına M. Şefik Bey tarafından çiniler üzerine Yasin-i Şerif yazılmıştır. Bazı kaynaklarda bu gelişmelerin tarihi olarak 1875 verilmektedir(13).Bu durum bizler için büyük sevinç ve gurur kaynağı olmasına rağmen bu iş için Şefik Bey’in hangi tarihler arasında Kudüs’te bulunduğu, terekelerinin nerede olabileceği, çinilerinin hangi atölyelerde üretildiği gibi konular hakkında Osmanlı arşivlerinde henüz ciddi araştırmalar yapılmamıştır. Bu konu sadece Şefik Bey’in hayatı ile ilgili kaynaklarda bir satır halinde Kubbet’üs-Sahra’nın 8 cephesine M. Şefik Bey’in Yasin-i Şerif’i yazdığından bahsedilerek kitapların sayfaları arasına terk edilmiştir(14).

Bu nedenledir ki yaşamakta olduğum yurt dışı gurbetinden gelerek M. Şefik Bey’in Bursa Ulu Camii’ndeki eserlerini dünya gözüyle 2007 yazında ilk defa gördükten sonra Şefik Bey’e olan hayranlığım doruk noktaya ulaştı. Birkaç ay içinde (Rubat 2008) şartlarımı zorlayıp tüm zorlukları göze alarak Ürdün, Amman, Kudüs ve Suriye gezilerine çıkarak pek çok fotoğraf çektim. Bunların arasında en ilginci, yakın ölçekli olarak tamamının detaylı fotoğraflarının basılıp yayınlanmadığını düşündüğümüz Şefik Bey’in İznik mavisi çinilere yazdığı Kubbet’üs-Sahra’nın sekiz cephesindeki Yasin Suresi’nin fotoğrafları idi. Şimdiye kadar sadece rivayet halinde nakledilen bu eşşiz eserin uzun bir aradan sonra yeniden tüm cephelerinin daha yakından çekilmiş fotoğraflarını arşivlemenin mutluluğunu yaşadım.


Dipnot Numaraları ve Kaynakça;

1, 7 ve 8 - Süheyl Ünver, Hattat Şefik Bey, İstanbul 1956. 2, 4, 5,9 ve 10 - İbnul Emin Mahmut Kemal, Son Hattatlar, s. 388. 3, 6 ve 14 - Şevket Rado: İstanbul, Türk Hattatları, s. 220-221. 12 - Osmanlı Filistin’inde İdari Yapı, Kemal Gurulkan, Kültür Dergisi, yaz 2009, sayı 15, s. 24-33. 13 – Prof. Dr. Ali Alparslan, Osmanlı Hat Sanatı Tarihi, İstanbul, s. 195. 15- Hz. İbrahim’in duasının kaynağı hakkında bir açıklama: Zafer İhtiyar Bey’in Kaynak Yayınları tarafından 2005’te yayınlanmış olan “Bir Hüsn-i Hat Sergisi BURSA ULU CAMİİ” kitabının 56 ve 57. Sayfalarında Hz. İbrahim’in Duası olarak bilinen bu yazıya kaynak olarak İmam Gazali’nin ALEMLERİN SIRRI kitabının 66. sayfası gösterilmektedir. Kitapta bu dua levhada yazılı olduğu haliyle mevcut olmayıp, sadece 66. sayfasında bu duanın nasıl ortaya çıkmış olabileceği ihtimalini anlatan olaydan bahsedilmektedir.

D.E.Ü Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu, İngilizce Dil Eğitimi ve Hat Sanatı tarihi konularında çalışmalarına Londra ve İstanbul merkezli olarak devam etmektedir.

İSMEK El Sanatları Dergisi 9 İNDİR

Bu yazı 1481 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK