Pupa Yelken Sanatla Geçen Bir Ömür

  • #


Yazı: Yusuf ILGIN

“Platonik aşığım, deli gibi seviyorum. Camı, graniti, denizi, mehtabı, yıldızları, gerçekte olmayan yosun saçlı denizkızını, martıları, insanları, ülkemi ve İstanbul’u seviyorum. Neden platonik derseniz, veren hep ben oluyorum. Karşılığı da koca bir hiç… Bu aşkın bedeli üç kalp krizi, bir beyin kanaması… Vaâdlerle, alkışla karın doymuyor” diye serzenişte bulunuyor 40 yıllık cam ve granit ustası Sabri Sezener… Dünyada 100’ün üzerinde ilke imza atan değerli sanatkâr, eserlerini icra ettiği aynı zamanda da yaşamını sürdürdüğü “Sanatistan” adlı kendi yapımı olan teknesini bile küskünlük ve sıkıntıdan satılığa çıkardığını söylüyor. Yaşamının büyük bölümünü bir Osmanlı kalyonundan esinlenerek bizzat kendi yaptığı ve "Sanatistan" adını verdiği atölye teknesinde sürdüren Sabri Sezener, cam ve granit oymacılığında dünyada birçok ilke imza atmış bir sanatkâr… En son yaptığı Şişhane Metrosu’ndaki“Beyoğlu’nda Kırmızı Tramvay” tablosu ise dünyanın en büyük ayna tablosu olma özelliği taşıyor. Guinness’e bile giren tabloyu teknesindeki atölyede Sezener, 15 günde bitirmiş, tabii ki 40 sene artı 15 gün… Sanatçının öyle çok ve öyle güzel projeleri var ki… Ancak kendisine destek olan kimsenin olmadığını ve bu durumun kendisinde yarattığı kırgınlığı her fırsatta dile getiriyor Sezener... Yorgun ve hasta bedeninin bu aşka ne kadar dayanacağını bilmese de yepyeni eserler ve projeler üretmeye devam ediyor. En çok gerçekleştirmek istediği hayali ise; "Sanatistan"a koyduğu satılık yazısının üzerine serptiği ölü toprağını atmak, yeniden can vermek kendine, canı saydığı teknesine… Ve ressam, müzisyen, ebrucu, hattat, tezhipçi, sedef kakmacı, tiyatrocu gibi sanat erbaplarından oluşan mürettebatıyla çok sevdiği ülkesini tanıtmak için liman liman gezmek… Her limanda demirlemek… Limanlara otağ şeklinde Osmanlı çadırları kurarak “Fotoğraflarla Türkiye Sergileri” açmak… Bu sergilerle turistlere ülkemizin doğal ve tarihi güzelliklerini tanıtmak… Aynı zamanda düzenlenen türlü etkinliklerle geleneksel sanatlarımızı anlatmak… Kısacası kültüre, sanata, turizme can-ı gönülden katkıda bulunmak… (Sezener’in bu güzel projesi ile ilgili detaylı bilgi www.sabrisezener.net adresinde yer almakta) Sabri Sezener ile nefis manzarasıyla İstanbul’a doyuran, kuş seslerinden başka ses, seda olmayan Karagümrük’teki Molla Aşkı Parkı’nda keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Sanatkârın bu parkta, falı içinde saklı kahve fincanından kendisi gibi kırık kalpli bardaklara kadar hiç biri diğerine benzemeyen hediyelik objeler ürettiği küçücük bir de atölyesi bulunuyor… Burada başkalarının hayal bile edemediği boyutta projelere ve eserlere imza atıyor. 75 bin metrekarelik ebru, 100 bin metrekarelik granite oyma İstanbul tablosu bunlardan sadece iki küçük örnek.


“Sanatçıların Gönlü Krallardan Zengindir”

İstanbul’da doğup büyüyen Sabri Sezener, çocukluktan bu yana hep farklı şeyleri sevmiş. Arkadaşları top peşinde koşarken, o çivi ve çekiçle oynamış, tahtadan bilyalı arabalar yapmış. Gel zaman git zaman müziğe ilgi duymaya başlamış ve ünlü sanatçılara eşlik eden profesyonel bas gitarist olmuş, kolonlarını dahi kendisi tasarlamış, hatta bir de camdan gitar yapmış. Tiyatroyla da ilgilenmiş bir dönem, orada da oyunculuğun yanı sıra dekorlara da imza atmış. Sözün özü on parmağında on marifet olan değerli sanatkâr, hayatı boyunca ne yapsa her şeyin en iyisini ve en güzelini yapmaya çalışmış. Her ürettiği eseri tek bir adet, kupon olarak üretmiş. Önceleri bakır tabakların üzerine desenler yapan, ardından cam ve vitray sanatıyla ilgilenmeye başlayan Sabri usta, 35 sene önce Bakırköy’de ilk atölyesini açmış. Bu atölyede vitrayın her türüyle ilgilenen sanatkâr o dönemleri şöyle anlatıyor: “Öyle bir şey ki bir ara okul çocuklarından ev hanımlarına kadar herkes matlı camın üzerine cam boyası sürüp vitray yapıyorum diyordu, bu nedenle fark yaratmalıyım diye düşündüm. 15 milim-19 milim camlarla çalışmaya başladım. Kendimce bazı sistemler geliştirdim. 19 milim cama 18 milim rölyef giriyor ve toplu iğne ucu kadar defo bırakmıyordum. Oyma işlemeli sehpa yaptım, masa yaptım. Hiç unutmam yıl 1992 idi. Camdan karyola ve yatak odası takımı yapmıştım. İşlemeli, oymalı, altında spotlar yanan ve her görende hayranlık uyandıran bir yatak odasıydı. Bu eserimi bir mobilya fuarında sergiledim, görenler hayran kalıyor,‘Pamuk Prenses’in yatağı mı bu, krallara, kraliçelere layık’ diyordu. Ben de ‘Sanatçıların gönlü krallardan zengindir’ diyerek bu camdan karyola ve yatak odası takımını, Kuveyt Emiri El Sabah’a hediye ettim.”


“Beşik de Yaparım Tabut da…”

Camdan çocuk beşiği hatta mezar taşı dahi yapan sanatkâr, bir zamanlar camdan tabutlar da üretmiş hatta yurt dışından siparişler almış. Ayrıca dev akvaryumlar üzerine yemek ya da toplantı masaları üretmiş. Onu da esprili bir dille şöyle özetliyor: “Bu masaların üzerinde yemek yemek çok keyifli ancak balık yerken aşağıda yüzen canlı balıklara biraz ayıp oluyor.” Sanatçının granitle tanışması da tamamen tesadüf eseri olmuş: “15-16 yıl önce granitin Türkiye’ye yeni yeni gelmeye başladığı dönemlerdi. Mermerci arkadaşımın atölyesinde bir mimarla karşılaştık, granitle yaptırmak istediği objeler vardı. Bana bir gece müsaade edin dedim. Üçüncü denememde doğadaki en sert doğal taş olan graniti tereyağı gibi oymayı başarmıştım. Granitin de cam gibi oyulabileceğini keşfetmiştim. Bu tesadüf benim granitle çok güzel eserler yapmama vesile oldu.” Sanatkâr, granitten Atatürk Anıtı, Şehitler Anıtı, Molla Gürani Türbesi Anıtı’nı, Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Üsküdar’daki ofisindeki granit oyma dev İstanbul tablosunu yapmış. Ayrıca Bayrampaşa Belediye Başkanlık binasının girişindeki işlemeli cam cephe ve granit merdivenlerin üzerine oyma işleme icra etmiş. Sabri ustanın İngiltere’den Kuzey Amerika’ya, Moskova’dan Tokyo’ya kadar dünyanın dört bir köşesinde eserleri bulunuyor. Sanatkâr, pek çok cumhurbaşkanı ve başbakana da ofisini ya da evini süsleyen eserler hediye etmiş.

Sanatistan İçin Son Bir Ümit

Sabri usta, 2000 yılında bir tekne yapmaya karar vermiş. Hat üstatlarının eserlerini hatasızca her malzemeye işleyebildiğini ifade eden sanatkâr, bu süreci şöyle anlatıyor:“İçinde Ashab-ı Kehf olan gemi şeklinde bir hat yazısı geçti elime. Geminin 2 direği vardı. Birinde ‘la ilahe illallah’ diğerinde ‘maşallah’ yazıyordu. Gemiyi cama ben işledim, o ufacık detayları ise kızlarım… Bunu da burada belirtmeden geçemeyeceğim; 3 kızım var, şu anda sanat anlamında beni geçtiler diyebilirim. Sırada torunlarım var, bayrağı devralmak için hazırlanıyorlar. Ancak hiç kimseye şunu şöyle yap, böyle yap demedim. Onlar iyi birer izleyici oldular sadece… Neyse, kağıda çizdiğim bu geminin gerçeğini görmek için sabırsızlanıyordum. Bartın’a gittim ve iki kamyon kestane ağacı alarak omurgayı yapmaya başladım. 2 yıl sonra ise Osmanlı kalyonu görünümündeki büyük aşkım ‘Sanatistan’ ortaya çıktı. Denizde yüzen atölyem; 14 m boyunda, çift direkli, kabasorta yelkenli kalyon halen İstanbul Haliç Balat'ta bulunuyor. Koltuğun kumaş deseninden camlarına, merdivenlerinden perdelerine kadar lale figürünü kullandım. Her detayını kendi ellerimle oluşturduğum ve her köşesinde ayrı bir sanatın, emeğin ve aşkın izlerini taşıyan bu tekne şu anda satılık… Şişhane Metrosu’nda bulunan ve Guinness’e bile giren dünyanın en büyük tablosunu ben bu teknede yaptım. On iki metre yüksekliği ve on iki metre eni olan tabloyu, füme ayna arkasına sablajla çalıştım. Teknedeki 2 ufak masa üzerinde lego gibi tek tek parçaları oluşturdum, altına siyah boya atılan resimde sadece tramvayı kırmızı olarak bıraktım. Adı da buradan geliyor zaten: ‘Beyoğlu’nda Kırmızı Tramvay’. Tabloda Beyoğlu’ndaki apartmanların dış yüzey işlemelerini, detaylarını ve tramvay nostaljisini en ince noktasına kadar işledim. Sanatistan’da ürettiğim bu ve diğer eserlerimde ne kadar emek olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Oysa ki ne projelerim vardı”. Gözleri dolarak anlatmaya devam ediyor emektar usta: “Sanatkar dostlarımla ve sevdiklerimle birlikte liman liman gezecek Türkiye’yi, kültürümüzü ve sanatımızı tanıtacaktık. Gene de son bir ümitle bekliyorum. Keşke bir fırsat doğsa…” Son olarak sanatçıların kıymetinin ancak öldükten sonra anlaşılmasına çok içerlediğini söyleyen sanatkâr kendisi için granitten yapmış olduğu mezar taşını gösteriyor bize ve “bakın” diyor, “Doğum tarihim 03.06.1952, ölüm tarihim Bugün”… Sanatçıların ortak yazgısıdır yaşarken değerlerinin bilinmemesi… O zaman, şöyle olumsuz bir soru geliyor insanın aklına: ‘Bir sanatçının gerçek değerinin anlaşılması için, o sanatçının mutlaka ölmesi mi gerekir?’ Tabii ki, ‘hayır’dır, bu soruya verilecek cevap; ama bu ‘hayır’ın içinde bir de‘evet’ gizlidir aynı zamanda.


Sanatistan İçin Son Bir Ümit

Sabri usta, 2000 yılında bir tekne yapmaya karar vermiş. Hat üstatlarının eserlerini hatasızca her malzemeye işleyebildiğini ifade eden sanatkâr, bu süreci şöyle anlatıyor:“İçinde Ashab-ı Kehf olan gemi şeklinde bir hat yazısı geçti elime. Geminin 2 direği vardı. Birinde ‘la ilahe illallah’ diğerinde ‘maşallah’ yazıyordu. Gemiyi cama ben işledim, o ufacık detayları ise kızlarım… Bunu da burada belirtmeden geçemeyeceğim; 3 kızım var, şu anda sanat anlamında beni geçtiler diyebilirim. Sırada torunlarım var, bayrağı devralmak için hazırlanıyorlar. Ancak hiç kimseye şunu şöyle yap, böyle yap demedim. Onlar iyi birer izleyici oldular sadece… Neyse, kağıda çizdiğim bu geminin gerçeğini görmek için sabırsızlanıyordum. Bartın’a gittim ve iki kamyon kestane ağacı alarak omurgayı yapmaya başladım. 2 yıl sonra ise Osmanlı kalyonu görünümündeki büyük aşkım ‘Sanatistan’ ortaya çıktı. Denizde yüzen atölyem; 14 m boyunda, çift direkli, kabasorta yelkenli kalyon halen İstanbul Haliç Balat'ta bulunuyor. Koltuğun kumaş deseninden camlarına, merdivenlerinden perdelerine kadar lale figürünü kullandım. Her detayını kendi ellerimle oluşturduğum ve her köşesinde ayrı bir sanatın, emeğin ve aşkın izlerini taşıyan bu tekne şu anda satılık… Şişhane Metrosu’nda bulunan ve Guinness’e bile giren dünyanın en büyük tablosunu ben bu teknede yaptım. On iki metre yüksekliği ve on iki metre eni olan tabloyu, füme ayna arkasına sablajla çalıştım. Teknedeki 2 ufak masa üzerinde lego gibi tek tek parçaları oluşturdum, altına siyah boya atılan resimde sadece tramvayı kırmızı olarak bıraktım. Adı da buradan geliyor zaten: ‘Beyoğlu’nda Kırmızı Tramvay’. Tabloda Beyoğlu’ndaki apartmanların dış yüzey işlemelerini, detaylarını ve tramvay nostaljisini en ince noktasına kadar işledim. Sanatistan’da ürettiğim bu ve diğer eserlerimde ne kadar emek olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Oysa ki ne projelerim vardı”. Gözleri dolarak anlatmaya devam ediyor emektar usta: “Sanatkar dostlarımla ve sevdiklerimle birlikte liman liman gezecek Türkiye’yi, kültürümüzü ve sanatımızı tanıtacaktık. Gene de son bir ümitle bekliyorum. Keşke bir fırsat doğsa…” Son olarak sanatçıların kıymetinin ancak öldükten sonra anlaşılmasına çok içerlediğini söyleyen sanatkâr kendisi için granitten yapmış olduğu mezar taşını gösteriyor bize ve “bakın” diyor, “Doğum tarihim 03.06.1952, ölüm tarihim Bugün”… Sanatçıların ortak yazgısıdır yaşarken değerlerinin bilinmemesi… O zaman, şöyle olumsuz bir soru geliyor insanın aklına: ‘Bir sanatçının gerçek değerinin anlaşılması için, o sanatçının mutlaka ölmesi mi gerekir?’ Tabii ki, ‘hayır’dır, bu soruya verilecek cevap; ama bu ‘hayır’ın içinde bir de‘evet’ gizlidir aynı zamanda.

2010 İle İlgili Projeleriniz Var mı?

“Böyle bir adamın çok özel projeleri olmaz mı?” diyerek aniden heyecanlanıyor Sabri Usta. On sekizlik delikanlı gibi oturduğu yerden fırlayıp, büyük coşku ve heyecanla ufuklara doğru bakarak başlıyor anlatmaya… Dört büyük projem var; 2010’da İstanbul’umu ve Türkiye’mi en güzel şekilde tanıtacak projeler. Üstelik iki tanesi de Guinness’e girecek. Bu önemli projelerden ilki; yeşil rengi ve nostaljik görüntüsü ile dikkatleri üzerine çeken Osmanlı kalyonu teknem Sanatistan’ı flama, bayrak ve minik ışıklarla aydınlatıp Haliç’te Fatih Sultan Mehmed’in gemileri gibi dolaştırmak. Geceleri de direklerinin arasında let lambalarla “İstanbul’u Seviyorum”, “Ich liebe dich”, “I love İstanbul” yazıp yerli Haliç’te de bu tekneyi İstanbul’un simgelerinden biri haline getirebilmek. “İkinci projem 100 bin metrekarelik, 5 kilometre uzunluğunda granite oyma İstanbul tablosu Guinness’e girecek dünyanın en büyük granit oyma stilize İstanbul tablosu. Duvar çalışması yetkililerce uygun görülecek otoban ya da viyadük kenarında 3 veya 5 kilometre uzunluğunda 10 ya da 20 metre yüksekliğinde duvarın boyutuna göre çalışılacak. Stilize olarak İstanbul’un tarihi mekanları ve modern İstanbul’un harmanlanması ile oluşacak desenler, granite bulduğum sistemle oyulup işleneceği için, binlerce sene deforme olmadan geleceğe miras kalacak. Dünyanın en büyük tablosu üstelik dünyanın en güzel şehri İstanbul’un tablosu”… “Üçüncü projem; Haliç’te deniz yüzeyinde Dünya’nın en büyük ebrusunun yapımı. Yekpare 75 bin metre karelik alanı olan 1500 metre uzunlukta 50 metre eninde dev ebru ve bu da bir ilk olarak Guinness’e aday.” “Bir uğraşmadığım ebru vardı ama ebru da yaparsam böylesini yaparım” diyor Sabri Usta ve anlatmaya devam ediyor: “Bu proje için iki adet gemi, dört adet römorkör ve denizin yüzeyinden bu dev ebruyu kaldırabilmek için de güçlü bir helikopter gerekiyor”.
  “Haliç’te durgun deniz yüzeyinde, yüzen sızdırmaz bariyerlerle 1500 metreye 50 metre ebadında 75 bin metrekarelik bir ebru teknesi oluşturacağım. İyi bir çevreci ve kaptan da olduğum için deniz suyunu ve çevreyi kirletmeyecek boyalar kullanarak akkase tekniği ile yapacağım dev ebru, helikopter ve çelik halatlar yardımıyla su yüzeyinden havaya kaldırıldığında üzerinde İstanbul silüeti ve 2010 logosu görülecek. Ebru, seyredenlerden hak ettiği büyük beğeni ve hayranlığı toplayacaktır. Hatta daha sonra dev ebrunun Boğaz Köprüsü’ne asılarak iki kıta arasında sergilenmesi yerli ve yabancı medya tarafından da ilgi ve alaka ile izlenecek. Tabii ki deniz yüzeyinde yapacağım stilize İstanbul silüetli dev ebru da diğer çalışmalarım gibi Guinness’e girecek”. “Bu projem dolaylı olarak sayın Berlusconi’nin sanat danışmanının kulağına gitmiş. Bana her imkanı sağlayıp bu projemi İtalya’nın Napoli kentinde gerçekleştirmemi istiyorlar. Ben inatla direniyorum bir sponsor bulup projemi İstanbul’da gerçekleştirebilmek için”… “Dördüncü projem ise ‘Türkiye 2010, 10 Liman, 10 Sergi’. Söyleşimizin başında da anlattığım gibi Sanatistan kalyonu ile İstanbul’dan Alanya’ya kadar olan turistik limanlarda, otağ çadırlarında Türkiye’nin her yöresinin fotoğraflarının sergileneceği, yaklaşık 6 ay sürecek turizm ve geleneksel sanat ağırlıklı tanıtım projesi. Bu proje ile ilgili detaylı bilgileri, www.turkiye2010.net adresinde detaylı olarak anlattım”. Sanatçı, “bende daha ne çılgın projeler var” diyerek sürdürüyor sözlerini; “Gönlüm çok zengin, ancak yukarıdaki dev projeleri tek başıma gerçekleştirebilmem olanaksız”. Sabri Usta duygulanarak hüzünlü gözlerle ufka dalıp kısık bir sesle, “Yine de ümidimi kırmıyorum. İnanıyorum ki, sanata, denize ve ülkesine aşık benim kadar gerçekten seven ve bu projelerime destek verebilecek kişi ve kuruluşlar vardır belki”… “Ben aşkım için yelken açmaya hazırım Haliç’te Balat sahilinde sizi bekliyorum”… “Biraz daha beklersem daha önce ertelediğim son projemi gerçekleştireceğim. Yıllarımı verdiğim gemim Sanatistan’ı yakacağım… Denizde kuraldır ‘Şartlar ne olursa olsun asla bir kaptan gemisini terk etmez’ gemi alev alev yanarken ben de içinde olacağım”… diyor. Eline sağlık, gönlüne sağlık Sabri Kaptan. Yaptıkların ve yapacakların için. Dileriz gemiyi yakmadan biran önce aşkınıza “Yelkenler Fora” komutunu verirsiniz.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 9 İNDİR

Bu yazı 757 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK