Hat Sanatında Şive

  • #


Yazı: Ömer Faruk DERE*

Her sanat gibi hattın da kendine özgü bir literatürü var. Bu literürde yer alan terimler, genel sözlüklerde kullanıldığından farklı manalarda kullanılır. Söz konusu kelimeler durup dururken bu manalara sahip olmadılar elbette. Hat sanatının erbabı, geçen yüzyıllar içinde sanatı icra ederek ve icra ettikleri sanat hakkında düşünerek sanatın terimlerini inşa ettiler. Hat sanatının erbabının bildiği bu terimler, hat sanatına açılan zihin kapılarının olmazsa olmaz anahtarlarındandır. Hat sanatında kullanılan şive, tavır, üslup, kol gibi terimleri hem sanatın erbabı arasındaki manalarıyla tanışmadan hat sanatının tarihi ve kültürel arka planına nüfuz etmemiz çok zordur. Terimlere ne kadar nüfuz edersek sanata da o kadar nüfuz edebiliriz.

Sanatçı için hayat, kendisine bahşedilen ibda' kabiliyetiyle ortaya koyduğu eserleri, insanlığın beğenisine ve ilgisine arz etmek için nefes alıp verdiği zaman dilimidir. O, yaşadığı müddetçe öğrendiği bilgi, edindiği tecrübe ve şahsi tercihleriyle eser üretir. Eser, onu ortaya koyanın kalp atışlarını taşır. Her eser sanatçısının rengiyle boyanmış olmalıdır; aksi takdirde kör taklitler her zaman asıllarını yaşatırlar. Farklılık ise sanatçının bağlı bulunduğu sanat kurallarına ve o kurallara bağlı ortaya çıkan ekolüne sadık kalarak, kendine has özellikleri eserine yansıtmasıyla ortaya çıkar. İşte bu şahsi farklılıklara hat sanatında "şive" denilir.


Şiveye geçmezden evvel hat sanatımızda mektep (ekol), kol, üslup, tarz, tavır kavramlarının izahına ihtiyaç vardır. Mektep (ekol): Bir yazı birkaç yönden ekol olma özelliğini taşıyabilir. Yazı türleri, dönemleri, yazanları ve yazıldıkları bölgeler… Her bir yazı türü aslında bir ekoldür. Sülüs, nesih, ta'lik, divanî, celî divanî... Hepsi başlı başına hat sanatımızda bir ekoldür. Bu yazı çeşitleri, etraflarında asırlardır sayısız hattatı toplamış, yaşadıkları toplumun her türlü iletişim ve estetik ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir. Yazı çeşidi olmaları yanında hat sanatında bir ekol olmuşlardır. Yazılar, yazıldıkları bölge adıyla da ekol olabilirler. Mağribî hattı, Arap kûfisi, İran ta'liki, Türk ta'liki gibi. Bunların yanında bugün hat sanatında ekol denildiğinde yazıyı yazanın adıyla anılan ekoller anlaşılmaktadır. Şey Hamdullah ekolü, Hâfız Osman ekolü, Kazasker ekolü, Râkım ekolü, Şevki ekolü vb.

Kol: Hattatın belirli bir ekole tabi olarak çalışıp ortaya koyduğu eserlerde estetik değer açısından sürekli, düzenli ve canlı bir şekilde belirgin bir yol ortaya koymasına "kol" denir. Örneğin, Kazasker ekolünde Şefik Bey kolu gibi. Şefik Bey ortaya koyduğu eserlerde Kazasker ekolünü ve bu ekolün getirdiği yazıdaki estetik yorumların tümünü yansıtmakla birlikte kendisi ve öğrencileriyle beraber bir kol oluşturmaktadır.

Üslup: Farklı hattatların yazdıkları yazılarda ekol veya kol teşkil edecek kadar diğerlerinden farklı, baskın karakter gösteren kuralların bütününe "üslup" denilmektedir. Şeyh üslubu, Râkım üslubu, Şevki üslubu vb. denildiğinde bunda kol'dan farklı olarak yazının estetik değerlerinin bütününü ifade eden bir farklılık anlaşılmalıdır. Yani üslup sahibi hattatların yazıları ayırt edilebilir hususiyetlere sahiptirler. İşte bu üslup hoca olarak kabul edilip kendinden sonra gelen hattatlar tarafından aynen takip ediliyor, beğeniliyor ve talep ediliyorsa artık bu üslup bir mektep (ekol) oluşturmuş demektir. Zaman içinde gösterilen iltifatın seviyesine göre ekoller devam edebilir ya da sonlanabilirler. Günümüzde Râkım ekolünün Sâmi kolu, celî sülüste hayatiyetini sürdürmekteyken, Mahmud Celâleddin ekolü ise tarihe mal olmuştur.

Tarz: Var olan bir ekole, üsluba dayanmakla beraber öne çıkan bazı vasıfları yönüyle aynı üsluba, ekole bağlı diğerlerinden ayırt edilebilen karakter özelliklerine "tarz" denir. Mesela Yesarizâde tarzında ta'lik dediğimiz zaman Yesarizâde tarzında olmakla beraber o tarzda olmayan öyle canlı özellikler vardır ki, bu özellikleri yönünden Yesarizâde tarzından ayrılırlar; ancak bu özellikler o üslubun malı olacak kadar gelişkin değildirler. Bu durum bazen "vadi" kelimesiyle de ifade edilegelmiştir. Mesela "Nefeszâde İsmail Efendi, Şeyh vadisinde yazardı" denilmekle "Şeyhin üslubunu temsil etmekle beraber biraz ondan farklı idi" denilmek istenmektedir.


Tavır: Hattatın şahsi ilavelerinden değil, bağlı olduğu ekolün yazısındaki karakterleri andıran bir yazının diğer tüm özellikler ile birlikte ifade ettiği duruma "tavır" denilmektedir. Mesela "Kâmil Akdik'in Şevki tavrında yazdığı bir kıta" denildiğinde, yazının Şevki Efendi tavrında yazılmış olduğunu Kâmil Akdik'in kendinden kaynaklanan özellikler olmakla beraber genel tavrın Şevki Efendi'ye benzediği anlatılmak istenir. Tavırda tam bir benzerlik bulunmaz; öyle olursa buna hat sanatında "taklit" denilmektedir ki, bu bahis içinde değildir. Ancak taklit hususunda söylenmesi gereken şudur: Taklit, kopya değildir. Bir yazının yukarıda saydığımız ve aşağıda sayacağımız yazıya dair bütün yönleriyle bire bir bakarak yazılmasıyla "taklit" gerçekleşir. Bir yazının aynen yapılmasının ne kadar zor olduğu bu satırların tamamı okunduğunda daha iyi anlaşılacaktır. İyi taklit yapabilmek yazıyı yazanın bütün üslup, tarz, tavır, şive, hal özelliklerine âşina olmakla mümkün olacağından taklit, hat sanatının en zor uygulamalarından biridir.

Şive: Yazı çeşidi, ekolü, üslubu, tarzı ve tavrı ne olursa olsun hattatın artistik özelliklerini ifade eden kısımların her birinde veya yazının tamamında görülen, sezilen ve bir başkasında rastlanmayan, tamamen yazana has vasıflara veya bunların sonucu olan belirli duruma "şive" denir.

Şiveli bir yazıya bakıldığında hattatın kendi şahsiyetinden kaynaklanan öyle bir şive vardır ki, yazıya eşsiz bir hava kazandırmaktadır. Bu durum yazının bir kalıptan değil de bizzat kendi kaleminden çıkma oluşundan kaynaklanmaktadır. Belki hattat aynı yazıyı tekrar yazsa aynı şiveli havayı yakalamayacaktır. Şive, sanatkarın karakteri, yetişme ortamı, aldığı ilhamlar, sezgileri ve duyarlılığıyla ortaya çıkan bir durumdur. Hatta yazdığı andaki ruh dengesi bile yazıya doğrudan etki eder.

Şive, hattatın karakterinin kağıda ve kaleme etkisi demek olduğundan kişiliği etkileyen tüm faktörler yazıyı da etkileyecektir. Bazı yazılara bakıldığında sert bir şive gözlenirken bazı yazılarda daha yumuşak bir şive gözlenir. Şive, çoğu zaman tarif edilemez; hissedilir. Hattatın eserine kattığı ruhtur bir anlamda. Hat sanatı mirasımızda son derce şiveli ve adeta ruh üflenmiş muazzam eserlere şahit olmaktayız. Günümüz hat sanatının belki de başaramadığı yegâne ve en önemli hususun bu olduğu yönünde genel bir kanaat bulunmaktadır. Teknik olarak başarılı olunsa bile aynı ortamda yaşanılmadığı ve aynı kaygılar taşınmadığından aynı kemâlatta eserler ortaya konulamamaktadır.


Günümüzün gelişen teknik imkânları sayesinde hat sanatında yazılar dijital ortama aktarılmakta ve dış sınırlarından çizilerek vektörel hale getirilmekte, istenildiği gibi kompozisyon çalışmaları kolaylıkla ve süratle yapılabilmektedir. Uygulama yönünden ehline büyük kolaylık sağlayan bu yöntemin iki yönden sakıncası bulunmaktadır. Birincisi yazıyı yeteri kadar bilmeyenler yönünden, ikincisi ve daha da mühimi yazıyı iyi bilen hattatlar yönünden.

Yazıya yeterli seviyede hâkim olamamış, öğrenme sürecini henüz tamamlamamış olan hattat namzetlerinin bu teknik imkânları kullanarak kompozisyonlar oluşturması, hat sanatımız açısından vahim sonuçlar doğurmaktadır. Mesela celî sülüs kompozisyonlarda harfler ve kelimeler bizzat kendisi tarafından yazılmadan sağdan soldan aşırılma yoluyla bir araya getirilerek yazılar üretildiği görülmektedir. Kitap dizgilerinde kullanılmak üzere iyi nesih harf ve kelimeleri üzerinden bilgisizce yapılan vektörel font çalışmaları da ayrı bir vahim durumdur. Bilgisayar, tıpkı cetvel, kalem, pergel, silgi gibi bir araçtır. O aracın kullanım bilgisine sahip olmak yazıyı bilmek anlamına gelmez. Yazı, ancak hocadan meşk yoluyla düsturuna uygun biçimde, kemâl-i edeple ve uzun zamanda meşk edilerek öğrenilir.

Yazıyı meşk etmiş, icazet almış, eser veren hattatlar ise bu imkânları kullanırken kendilerine has şivelerini etkilemesine izin vermemelidirler. Tek bir harf veya kelimenin vektörelinin alınarak her kompozisyonda aynısının kullanılması şiveyi öldürmektedir. Her kompozisyon için özel olarak kâğıt üzerinde karalama ve eskizlerinin yapılması elzemdir. Aksi halde yazılar donuk ve tornadan çıkmışçasına aynı olmakta bu da yazımızın seyir zevkini düşürmektedir. İnsan gözü yüzde yüz aynı olmaktan hoşlanmaz. Yazıda şiveyi çok küçük farklar belirler. Bu farklılıkları dijital olarak gidermek maalesef hat sanatımızda şiveyi yok etmektedir.


Teknik imkânların bu kadar gelişmiş olmadığı devirlerde hattatlar siyah zemin üzerine zırnık (bir çeşit sarı mürekkep), üstübeç (beyaz mürekkep) ve kalemle yazdıkları yazıları siyahla kapatarak ya da mürekkep ilave ederek tashih ederlerdi. Son halini alan yazının dış sınırlarından iğneleyerek istenilen yüzeye silkeleyip yazıyı geçirmek suretiyle de levha üretirlerdi. Bir nevi vektörelini almak olarak adlandırabileceğimiz bu işlem sırasında en önemli husus yazıların kalemle yazıldıktan sonra kalıbının alınıyor olmasıydı. O yüzden biz hattatlar dijital ortamda oluşturacağımız kompozisyonlarımızın parçalarını mutlaka kalem-kâğıt üzerinde çalışarak dijital ortama aktarmalıyız. Böylelikle üretilen yazılar daha samimi ve şiveli olacaktır.

Teknik, sanatın hizmetinde doğru ellerde kullanıldığı müddetçe büyük imkânlar sağlamaktadır. Acaba Sami Efendi, Nazif Bey, İsmail Hakkı Altunbezer, Halim Özyazıcı vb. üstatların elinde bu imkânlar olsaydı neler yaparlardı? İnsan düşünmekten kendini alamıyor. Eminim ki, bu imkânları sonuna kadar kullanır ve bu imkânlardan kazandıkları vakti yine sanatları için sarf ederler, geriye bıraktıkları eserlerden kat be kat fazla sayıda eser bırakırlardı.

*Hattat, İSMEK Ebru-Kaligrafi Zümre Başkanı

İSMEK El Sanatları Dergisi 19 İNDİR

Bu yazı 976 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK