Mimari

Osmanlı’nın Son Sarayı: Yıldız

  • #


Yazı: Hatice ÜRÜN - Fotoğraflar: Tolga SUBAŞI

Yıldız Sarayı; saray, köşk, bahçe, yönetim ve koruma yapılarıyla 500 bin metrekarelik bir koruluğa sahip olan,çeşitli dönemlerde yapılan ilave binalarıyla Türk ve Osmanlı mimarisinin en son örneğini içinde barındıran kompleks bir saraydır. Sultan II. Abdülhamid ve Yıldız Sarayı, bir bütünün iki parçası gibidir. Hünkâr, Dolmabahçe Sarayı’nı güvenli bulmayıp, denizden ve karadan gelebilecek saldırıları önlemek amacıyla boğaza nazır Beşiktaş ve Ortaköy tepesinde bulunan saraya yerleşir.

İstanbul’un fethedilmesinden sonra“Kazancıoğlu Bahçesi” adıyla anılan bu bölgenin, Osmanlı padişahlarınca av ve özel mesire yeri olarak kullanılması, Kanuni Sultan Süleyman (1520 – 1566) dönemiyle başlar. Bu koruluğa ilk olarak Sultan I. Ahmed (1603–1617) tarafından küçük bir kasır yaptırılır ve düzenlenen bahçesi sayesinde Hadaik-i Hassa (Padişah Bahçeleri) arasında yer alır. IV. Murad (1623–1640) avlanmak için geldiği bu tepedeki köşkü, kızı Kaya Sultan’a hediye eder. Sultan III. Selim (1789- 1807) annesi Mihrişah Valide Sultan için bu tepede “Yıldız” ismini verdiği başka bir kasır yaptırır ve korulukla birlikte bütün semt bu isimle anılmaya başlar.

Sultan III. Selim döneminden kalan tek hatıra sarayın iç bahçesinde bulunan rokoko tarzı zarif bir çeşmedir. Tahta çıkan II. Mahmud (1808–1839) Yıldız Bahçesi’nde düzenlenen güreş ve ok atışlarını seyretmeye geldiğinde, dinlenmek için 1834–1835 yılları arasında koruluğun zirvesine bir köşk inşa ettirir. Yeniçeri Ocağı’nı 1826 tarihinde kaldıran II. Mahmud, “Asâkir-i Mansûre-i Muhammedîye” adını verdiği yeni ordusunun talimlerini izlemek için bizzat Yıldız Bahçesi’ne gelir. 12 yıl sonra oğlu Sultan Abdülmecid (1839-1861) bu köşkü yıktırıp validesi Bezm-i Âlem Sultan için 1842 tarihinde büyük ve güzel bir köşk olan “Kasr-ı Dilküşa”yı inşa ettirir.
Sultan Abdülaziz (1861–1876) Çırağan Sarayı’nı yaptırdıktan sonra Ortaköy Caddesi üzerinden bir köprüyle iki sarayı birbirine bağlar. Hanedanın son dönemlerinde önemli bir yere sahip olan Balyan ailesi mimarlarına, Dış Bahçe’deki Malta ve Çadır Köşkleri ile asıl saray kısmındaki Çit Kasrı ve Büyük Mabeyn Köşkü’nü inşa ettirir. Genellikle yaz aylarında Sultan Abdülaziz köşkte ikamet etmiştir. Saltanatı 92 gün süren V. Murad (1876) kısa süre Yıldız Sarayı’nda oturur. Hünkârın aklî rahatsızlığından dolayı tahttan indirilmesinden sonra, 33 sene saltanatta kalacak olan kardeşi Sultan II. Abdülhamid, Yıldız Sarayı’na taşınır. Hünkâr saraya taşındıktan sonra dışarıdan gelebilecek muhtemel saldırılara ve kuşatmaya direnç gösterecek şekilde, kalın ve yüksek duvarlarla çevirterek sarayı şehirden tamamen ayırır. Bu dönemde 15 bin askeri barındıracak kışlalar yapılır. Kale duvarları gibi muhkem olan sarayın dört tarafında çeşitli kapılar olsa da bunlardan resmi ve özel bölümlere giriş için sadece şu dört kapı önemli ve açıktır.

Koltuk Kapısı: Yıldız Hamidiye Camii’nin önünden geçince solda elçilerin ve önemli konukların Cuma selamlığını izlemeleri için tahsis edilen setin altında kalan birinci kapıdır. Paşalar, bakanlar, saray memurları, hizmetliler ve önemli yabancı elçiler saraya girmek için bu kapıyı kullanırdı.

Saltanat Kapısı: Koltuk Kapısı’nın üst kısmında, sadece padişah saraydan çıkacağı zaman açılan altın yaldızla süslenmiş olan kapıdır. Bu kapıdan Çit Köşkü, Hünkâr Sofası ve Küçük Mabeyn Köşkü’ne geçilirdi.

Harem veya Valide Sultan Kapısı: Yıldız Hamidiye Camii’nin önünden yokuş yukarı çıkılınca, sadece hareme mensup olanların kullandığı kapıdır. Bu kapıdan, Dış Bahçe’ye ve Saray-ı Hümâyûn’a gidilir.

Mecidiye Kapısı: Çırağan Sarayı’nın karşısında Yıldız Parkı’nın Ortaköy’e açılan büyük kapısıdır. Şale, Malta, Çadır, Talimhane,Bahçıvan ve Acem Köşkleri'ne bu kapıdan gidilir.

Bu kapılara mukabil bir de Sultan tarafından yaptırılan Küçük Mabeyn ve Harem Daireleri arasında İç Harem Kapısı vardır. Arnavut asıllı tüfekçiler tarafından dış taraftan çifte nöbetçi ile korunan bu kapıdaki askerler sivil giysi giymesine rağmen İstanbulinlerin altında bir kama ve büyük çaplı bir tabanca bulunurdu.


Birinci Avluda Bulunan ve Saraya Bağlı Binalar

Yıldız Hamidiye Camii: Sultan II. Abdülhamid’in 1877 tarihinde Yıldız Sarayı’na taşınmasından sonra, Cuma selâmlıklarında ve diğer önemli günlerde saraydan uzaklaşmamak için saray duvarlarının dışında, yerleşme alanının içinde, 1886 yılında Mimar Sarkis Balyan’a yaptırdığı camidir. Saraya çıkan yokuşun sağ tarafında yer alan caminin asıl adı Hamidiye Camii olmasına rağmen Yıldız Camii olarak anılır. Son dönem Osmanlı mimari tarzının eşsiz bir yapısıdır. Cami planının Sultan tarafından tasarlandığı sanılmaktadır. Kâgir, tek katlı, tek ve yüksek kubbeli olan bu cami; kitlesi, planı ve dekorasyonuyla dikkat çekicidir. Camiye ana kapıdan içeri girildiğinde cümle kapısı üzerinde Besmele-i Şerife ile Ayet-i Kerime yazısı görülür. Cami içinde müezzinlerin biraz yüksekte oturmaları için yapılmış beşer metrelik iki kısım, cemaatten birer parmaklık mesafeyle ayrılmıştır. Sedir ağacından yapılmış sütunlar camide dört adettir ve kubbesinin askıda kalmasına yarayan taşıyıcı kolon görevindedir. Bu mimari üslup başka bir camide yoktur. Kubbenin 20 penceresi altın yaldızlı saçaklarla ziynetlidir. İhlâs-ı Şerif suresi kubbenin merkezine sülüs hattıyla altın yaldızlı olarak yazılmıştır. Kenar kasnaklar iki bölümden olduğu için alt kısım çemberi andırır. Kubbenin koyu mavi zemin üzerine altın yaldızlı yıldız motifleriyle süslenmiş olmasına rağmen, diğer kısımlardaki süslemeler kalem işidir. Caminin 12 penceresi karşılıklı duvarlarda, 4 penceresi de mihrabın sağ ve solunda neogotik üslupta toplam 16 tanedir. Beyaz işlemeli altın yaldızdan olan mihrap, caminin tam ortasındadır. Mihrap mermerinin üstünde Cihar-ı yâr cüzü, Hasan, Hüseyin ve Hz. Said’in isimleri, siyah zemin üzerine sarı sedef kakma tekniğiyle yazılmış, altın yaldızlı alçı ile kenarları çerçeve edilmiştir. Oryantalist motiflerle ve altın varaklarla duvarları nakışlı olan Hünkâr mahfili, son cemaat yerinin kalın kısa iki sütunla askıya alınan haremlik ve selamlık kısmındadır. Bu bölümdeki sedir ağacından kafesler, Sultan II. Abdülhamid Han tarafından yapılmıştır. Müezzin mahfili üzerinde bütün duvarı kaplayan 50 cm. genişliğinde kûfi hattıyla Mülk Suresi yazılıdır. Abdülfettah Efendi’ye ait olan sülüs hat levhalarından başka camide, mihrabın solunda Sultan Abdülhamid’in kendi yazdığı ve tuğrası bulunan kabartma yazı levhası mevcuttur. Hafız Osman’ın yazıları cami içine sonradan eklenmiştir. Vaaz kürsüsü, 1,5 metre genişliğinde ve yüksekliğinde tek parça mermerdir. “İnna Erselnake” yazısı, saray mızıka çavuşu tarafından sedef kakma tekniğiyle caminin diğer duvarlarına yazılmıştır. Hamidiye Camii’nin kıymetli eşyaları içinde son Sürre Alayı ile gelen Kâbe örtüsünün dörtte biri, Sultan’ın kendi eliyle yaptığı rahle ve Sakal-ı Şerif muhafazası için yaptığı sedefli bir çekmece ile Alman İmparatoru tarafından hediye edilen kubbedeki avize sayılabilir. Caminin içindeki ve dışında akan sular Hamidiye suyudur.

Yıldız Hamidiye Camii’nin avlusunda kuzeybatı kısmında bulunan Hamidiye Saat Kulesi, 1890 yılında Sultan II. Abdülhamid’in emriyle yapılmıştır. Yıldız Camii gibi farklı mimari üslup olan oryantalist ve neogotik stil karmasıyla ortaya çıkan birleşik bir yapıdır. Üç kattan oluşan, sekizgen bir plana sahip olan kulenin eni, üst katlara çıkıldıkça daralır. Birinci katın dört cephesinde ayrı yazılmış kitabeler vardır, ikinci katta barometre, üçüncü katta hem saat odası hem de saraya bakan kısmın penceresine saat yerleştirilmiştir. En üstte dekoratif bir çatının üzerinde pusula vardır.
Büyük Mabeyn (Daire-i Mabeyn-i Hümâyûn): Yıldız Saray topluluğunu meydana getiren yapıların en büyüğü olan bu bina, Sultan Abdülaziz tarafından Agop ve Sarkis Balyan kardeşlere 1866 tarihinde bir dinlenme kasrı olarak yaptırılmıştır. Harem kapısından içeri girilince sol tarafta, birinci avluda ilk göze çarpan bu bina, Balyan kardeşlerin neo-Osmanlı tarzından önce uyguladığı mimarİ üsluptadır. Duvar ve tavan süslemeleriyle son derece zarif olan binaya çift taraflı yekpare mermer merdivenle girilir. Altınla tezyin olan kapıları, kemerli pencereleri, kristal avizeleri ve kristal merdivenleri, büyük çini sobaları, fıskiyeli havuzuve duvar sel sebilleriyle dikkat çekicidir.  Büyük Mabeyn'in alt kattaki salonu ile üst katta ona tekabül eden salon, II. Sultan Hamid’in resmi odasıydı. Alt katta bu salon dışında kalan odalar Mabeyn’e ait olup, üst katın en solunda bulunan ise Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa’nın odasıydı(1).

Mabeyn Dairesi’nin üst kat salonu çoğunlukla yabancı hükümdarlar, önemli misafirler ve prensler geldiği zaman açılır, resmikabul, önemli tören ve ziyafetler bu binada düzenlenirdi.

Çit Köşkü: Büyük Mabeyn’in sol karşısında, asıl saray kısmında birinci avludaki bu önemli bina Sultan Abdülaziz tarafından Balyan kardeşlere yaptırılmıştır. Cuma selamlığından sonra Büyük Mabeyn Dairesi dışında, padişahı ziyarete gelen yabancı konukların ve İstanbul’daki elçilerin kabul yeri olarak kullanılan köşk, önünde çıkma ahşap antresinin üstü saçla kaplı, tek kat kâgir, üstü duralit, pencereleri panjurlu ve demir parmaklıklı bir binadır. Çit Köşkü iki kat gibi görünse de zemin kısım bir oda, bir giriş ve küçük bir salona sahiptir. Bu kısım saray muhafızı Tahir Paşa’nın dairesidir. Padişahı ziyarete gelen konuklar, ilk Tahir Paşa tarafından sorguya çekildikten sonra üst kata bir merdivenle çıkartılır. İç içe geçmeli odalardan sonra sırası gelen konuk büyük salonda huzura kabul edilirdi. Huzurda protokol gereği sadece Türkçe konuşulurdu.

Ramazan aylarında iftar davetleri bu köşkte verilirken, aynı zamanda her Ramazan ayının sekiz günü soru cevap şeklinde padişahın katılımıyla düzenlenen ilmî ve dinî sohbet olan “Huzur Dersleri” de Çit Köşkü’nde yapılırdı.

Set Köşkü (Seyir Köşkü): Yıldız Hamidiye Camii’nin sağ çaprazında Koltuk Kapısı’nın yanındaki set üzerindeki Büyük Mabeyn Dairesi’nin arka cephesine bitişik olan köşktür. 1889 tarihinde Sultan II. Abdülhamid tarafından Sarkis Balyan’a yaptırılan tek katlı bina, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in Cuma selamlık törenini izlemesi için yaptırılmıştır. İmparatorun ziyaretinden sonra da bina yabancı elçi ve önemli konukların Cuma selamlık törenini izlemeleri için kullanılmaya devam edilmiştir. Köşkün tavanı kalem işleriyle süslü olup, Büyük Mabeyn Dairesi’yle camekânlı bir koridorla bağlantı sağlanmıştır.

Saray mimarı Raimondo D’aronco tarafından Art Nouveau tarzda yapılan bina, Yıldız Sarayı’na Valide Sultan Kapısı’ndan içeri girilince, Büyük Mabeyn Dairesi’nin tam  karşısında yer alır. İki katlı, ince, uzun, birbirinden bağımsız girişleri olan beş daireden oluşan bina, sarayda görevli bulunan yüksek rütbeli kişiler için yaptırılmıştır. Üst katı telgrafhane, alt katı da şifrehane olarak kullanılmıştır.

Kiler-i Hümâyûn: Yıldız Hamidiye Camii’nin karşı sokağından içeri girildiğinde sol kolda yaverlerin karşısında kâgir, tek katlı bulunan binadır. Sarayın ileri gelenlerinin, vazifelilerin ve şehzadelerin yemekleri burada pişer, devlet adamlarının ve mabeyncilerin evlerine Kiler-i Hümâyûn’dan bazı zamanlarda yemek giderdi. 40 aşçı, çırak ve yardımcılardan oluşan mutfak çalışanları sabah akşam 600 tabla yemek yapıp, yemeklerin miktarı, nefaseti, kimin tarafından yenecekse makam ve mevkiine göre ayarlanırdı.

Hususî Mutfak, Hususî Kiler: Valide Sultan Kapısı’ndan içeri girildiğinde sağ tarafta silah müzesinin yanında, pencereleri demir parmaklıklı, kapısı sağlam olan kimyahaneye benzeyen Sultan’ın hususî mutfağı bulunurdu. Kilercibaşı kontrolünde pişen yemekler büyük bir tablaya yerleştirildikten sonra, üzerindeki örtünün uçları birbirine bağlanır, ekmek sepeti ve su sürahileri de kilerciler tarafından mühürlenirdi. Abdülhamid-i Sani Kâğıthane suyundan başka su içmediği için sadece ona mahsus bir membadan alınır, yabancı kimse yanaştırılmazdı. Hünkârın yemek tablası dairesine kadar kemal-i tâzim ile taşınıp kilercibaşına teslim edilir, padişahın gözü önünde mühürleri kilercibaşı tarafından açılan yemekler sofraya bırakılırdı. Zat-ı Şahane az ve hafif yemek yemeyi tercih eder, yemeği Müşfika Kadınefendi ile yer, annesinin hatırası olan (Tirimüjgan Kadınefendi) altın tuzluğu sofrasında bulundururdu. Sultan bir yemekten şüphelenirse bir parça kilercibaşına tattırır veya yemek sırasında etraftaki kedi köpeklere birer lokma verirdi.

Silahhane: Valide Kapısı’ndan içeri girildiğinde sağ kısımda kalan tek katlı, kâgir, uzunlamasına, yığma tekniğiyle yapılan binadır. Sultan Abdülhamid tarafından saray çalışanları için yemekhane olarak yaptırılan binanın kafeslerle örülü olan üst kat kadın hizmetlilerin, alt kat erkek hizmetlilerin yemek katıdır. Binanın Valide Sultan Kapısı’ndaki bölümü padişahın özel mutfağı ve kileri olarak kullanılmıştır. Alt katında saray arabacılarının oturduğu Arabacılar Dairesi, üst katta muhazıf tüfekçilerinin binaları yer alır ve binanın devamı da karakoldur. Binanın tavanları madalyonlar içinde gemi resimleri ve silah motifleriyle süslenmiş, bir tonozla örtülü binanın sonraki yıllarda üst katı yıktırılıp eski ve yeni silahlar toplanılarak silah deposu olarak kullanılmıştır. Sultan’ın Hal’inden sonra buradaki silahları Harbiye Nazırı Mehmed Şevket Paşa Askerî Müze’ye göndermiştir.
Hazine-i Evrak Dairesi: Yıldız Sarayı’nda demir parmaklıklı büyük bir odanın içinde, işlemi biten ve arşiv niteliğinde olan evrak, jurnal ve belgelerin muhafaza edildiği bir daire vardı. Saltanatın ilk yıllarına dair bir evrak lazım olsa dahi birkaç dakika içinde bulunurdu(2).

Agavat Dairesi ve Musahip Ağalar ve İzzet Paşa Dairesi: Kiler-i Hümâyûn Dairesi’nin tam karşısındaki bina, Yıldız Sarayı’nda görevli olan 120 kadar Harem ağasının daireleri, sarayın birinci avlusunda bulunurdu. Çok değerli olan mutfak malzemeleri bu bölümde korunurdu. Yıldız Sarayı’nın birinci avlusunda Agavat ve Kiler-i Hümâyûn Daireleri’nin bulunduğu yer Musahip Ağalar Dairesi’dir. Sultan Reşat zamanında yıkılan İzzet Paşa’nın dairesi Büyük Mabeyn’e giden yol üzerinde solda, birinci avluda ahşap tek katlı bir bina idi.

Rasathane, Güvercinlik Köşkü, Saray Eczanesi: Saray Kütüphanesi’nin sağ tarafında kütüphaneye bitişik olan Rasathane iki katlı bir binaydı. Yıldız Sarayı’nda ilaçlar saraya has bir eczanede hazırlanırdı. Bekir Bey ve kardeşi Mustafa Bey eczacıbaşılığa tayin edilmiş, çıraklar ve kalfalar ile birlikte on iki eczacı çalışırdı. Arabalık bölümünün tam karşısındaki Sultan döneminde yapılmış iki katlı bağdadi yapı kimyahane – eczahane binasıdır. Saraya ait ilaçların yapıldığı bu köşkün önünde bulunan kaskatlardan güvercinler su içtikleri için Güvercinlik adıyla da anılmaktadır.

Kimyanehane-i Hümâyûn ve Ettıbbâ–Doktorlar Dairesi: Sultan Abdülhamid kimyagerliğe merak salmış ve bir kimyahâne kurdurtmuştur. Rangowski, Dr. Saint Gros Paşa, Bavyeralı kimyager Arnold, Serferus ve Josef Zanni, Hünkârın hususi kimyagerleridir. Saray hekimi Dr. Mavroyani, Büyük Mabeyn Dairesi’nin alt katında ikamet eder. Sarayın başhekimi Dr. Müşir Arif Paşa, İsmet ve Emin, İlyas Paşalar dışında diş hekimi, kulak burun boğaz, ebe, göz ve sinir hastalıkları ve cerrah olmak üzere 30 kadar hekim vardır.

Yıldız Sarayı’nda 2. ve 3. Avluda Bulunan Binalar

Harem-i Hümâyûn: Üç avlusu bulunan sarayda Harem-i Hümâyûn’a birinci avluyu geçtikten sonra yaldızlı harem kapısından içeri girerek ulaşılır. Padişahın emriyle açılan Harem Kapısı, yine onun izniyle kapanır, izinsiz kimse giremezdi. Acele bir evrak veya özel bir iş olduğunda kapının dışındaki nöbetçi tüfekçilerin ihbarı ile kapı biraz aralanıp içerideki nöbetçiler tarafından kapı yine kapatılırdı. Padişahın oturduğu kısım haremlik ve selamlık olarak ayrılmıştır.

Küçük Mabeyn Köşkü (Selâmlık): Sultan II. Abdülhamid’in emri ile hususî İtalyan mimarı Raimondo D’aranco’ya 1900 tarihinde oturma ve çalışma dairesi olarak yaptırılmıştır. İç harem kapısını geçtikten sonra sağ tarafta kalan köşk, bağdadi teknik ile iki katlı olarak yapılmış, binanın en üst katı da kış bahçesi olarak üçüncü bir kat şeklindedir. Binaya altı basamaklı taş merdivenden çıkılıp, renkli camlarla süslü camekândan içeri girilir. Birinci kat padişahın çalışma, yemek, istirahat, kabul ve yatak odası olan özel konutu şeklindedir. Tavan süslemeleri Boğaz görüntülerini yansıtan manzara resimleri ve ince kalem işleriyle süslüdür. Parisli sanatkâr Bonet’in imzasını taşıyan natüralistlik çiçek kompozisyonlu pencere vitraylarının yanı sıra, eşyalarda Sefir Münir Paşa sayesinde Fransa’dan getirtilmiştir. Binanın alt katında en solda olan büyük havuzlu ve denize bakan oda, Sultan’ın çalışma ve özel devlet adamlarını kabul ettiği odadır. Çalışma odasında bronz tezyinatlı bir yazı masası olup, oda lake kenarlı, ipek kaplanmış bir takımla döşenmiştir. Binanın ikinci katı Art Nouveau akımının bütün süsleme özelliğini taşırken üst kat daha sadedir. Bazı büyük kabul, ziyafet ve mevlitlerde üst kat kullanılmış, Çit Kasrı inşa edildikten sonra mevlitler yeni binada okutulmuştur. Mevlit günlerinde büyük salon, yaldızlı kafes paravanla ayrılarak harem mensuplarının paravanın arkasında mevlit dinlemesi sağlanırdı.

Büyük yemek odasının tavan ve duvar süslemeleri kalem işleriyle ve altın yaldızlı alçılarla süslenmiş, parke zemininde salon için dokunmuş bej, mavi yollu, pembe çiçekli bir Hereke halısı serilidir. Küçük Mabeyn Köşkü Harem-i Hümâyûn’da selamlık kısmında olduğu için haremde yaşayanlar tarafından da Selamlık olarak anılırdı.

Sultan II. Abdülhamid ve Devlet-i Âliye için önemli tarihi olaylarından birisi olan 31 Mart 1909 padişahın Hal Fetvası kendisine büyük salonda okunmuştur. Sultan Abdülhamid’den sonra V. Mehmet Reşat ve VI. Mehmet Vahidettin çalışma odasını aynı maksatla kullanır.

Hususî Daire: Mimar Vasilaki tarafından Sultan Abdülhamid’in özel dairesi olarak Küçük Mabeyn dairesinin hemen yanına sarayın en manzaralı yerine inşa edilmiştir. Yıldız marangozhanesindeki ustalar tarafından köşkün iç süslemesi yapılmıştır. Şeker Ahmet Paşada duvarları nakışlarla süslemiş, kapı ve pencereleri tek parça maundan imal etmiştir. Sultan Abdülhamid bu köşkte iki yatak odası değiştirmiştir. Mabeyn hizasına gelen kısım tek kat iken, Şale Köşkü tarafına gelen kısım çift katlıdır.

Abdülhamid-i Sani’nin yatak takımları mikrop tutmaması için sık gözenekli ipek kumaşlardan yapılırdı. Sultânın kullandığı yastık köşeli ve üç yüzlüdür, bu yüzlerden biri karyolanın ön kısmına, ikinci yüzü yatağa bakar, üçüncü boş kısma da padişahın yüzü temas ederdi. Sultan geçirdiği böbrek rahatsızlığından sonra yatak odası, aynı katta daha havadar olan bahçe üstündeki odaya geçmiştir. Hususî Daire’de duvarları kadife kaplı bir odada padişahın kimse tarafından bilinmeyen bir usulle açılan gizli kasası vardır. Üst katta evlenecek sultanlara hediye edilmek üzere hazır bekletilen yirmi iki tane çeyiz sandığı hazır bekletilirdi. Hususî Daire’nin girişindeki salonun sağ tarafındaki yatak odasının yanında Sultan II. Abdülhamid’in esvap odası vardı. Cuma selâmlıkları, takacağı nişanlar ve kılıcı, büyük üniformaları esvapçıbaşının dairesinde muhafaza edilir, gerektiğinde Selâmlık Dairesi’ne getirilir. Gri rengi kıyafetlerinde çok kullanır, haremde ise koyu renk kıyafetleri tercih eder, gece kıyafetleri yün ya da beyaz ketenden yapılırdı. Hususî Daire’nin yanı başında bir de Hususî Şifre Dairesi vardır. Hususî Daire Hamamı ayrı bir pavyon şeklinde olup, 1900–1902 tarihleri arasında saray mimarlarından Raimondo D’aranco’ya yaptırılmıştır. Geleneksel Türk hamamlarından farklı tarzda bir bölüme sahiptir. Kaloriferle ısıtılan hamamda dönemin temiz ve kaliteli memba suyu kullanılır,  hamam içinde bir de helâ mevcuttur. Kurnaya ait musluklardan sağ musluktan sıcak, sol musluktan Kâğıthane’nin soğuk suyu akar. Banyonun çinileri nilüfer ve papatya desenli çiçek motifleriyle kaplı çiniler antre ve hamam tavanında Art Nouveau desenli seramikler kullanılmıştır. Hamamın renkli çiçek motifleriyle oluşan vitray pencereleri vardır. Sultan’ın Hal’inden sonra Sultan V. Mehmed Reşat kalmış ve bu dairede vefat etmiş, Sultan VI. Mehmet Vahidettin burada ikameti sırasında elektrik kontağından çıkan yangından sonra bugünkü daire yaptırılmış, sadece bir oda, bir koridor, bir de hamam orijinal kalmıştır. Bina üstten bir galeri ile Küçük Mabeyn Dairesi’ne, yer altından da Şale ve tiyatro binasına bağlanır.
Saray Kütüphanesi ve Hususî Kütüphane: Yıldız Sarayı’nda farklı binalarda küçük kütüphaneler vardır. Yıldız kütüphanelerinin en büyüğü, Sultan’ın hususî kütüphanesi, Merasim Dairesi’nin yanındaki küçük bir binadan, önce Malta Köşkü’ne, sonra kütüphanedeki eserlerin çoğalmasıyla birlikte iç avlunun güneybatısındaki, tek katlı kâgir, dört büyük salondan oluşan, pencereleri demir parmaklıklı 60–70 metre uzunluğunda bir binaya taşınır. Kütüphanede Serhafızı kütüb başta olmak üzere otuz kadar memur ve hademe görevliydi. Okuma masalarının kenarlarında bulunan küreleri, müzeyyen tavanı ziynetlendiren avizeleri, saray marangozhanesinde yapılan kütüphanenin raf ve camekânlı dolaplarıyla dikkat çekicidir. Kütüphanenin muhteviyatı da oldukça zengindir. Hilye-i Şerîfler, hat üstatlarının yazıları, el yazması minyatür Kur’an-ı Kerim ile seyahatnameler, Sultan’ın kendisi için tercüme edilmiş polisiye el yazmaları, fotoğraf albümleri, Mescid-i Aksâ maketleri ve yazarlarına yüksek telif ücretleri ödenerek satın alınan manüskriler sadece Yıldız Saray Kütüphanesi’nde bulunurdu. Tek nüsha kitaplar arasında 1002/1594 tarihli Sultan II. Selim’in 104 minyatürle Yemen ve Tunus fetihlerini anlattığı “Tarih-i Fethi Yemen” , 944/1543 tarihli Kanuni Sultan Süleyman’ın Irak seferini 128 minyatürle resimleyen Matrakçı Nasuh’un “Beyan-i Menazil-i Sefer-i Irakeyn”, X. yüzyıla ait bir Kur’an-ı Kerim kütüphane dermesinin en önemli eserlerindendir(3). Ayrıca paha biçilmez resim, pul, muhtelif küre-i sema, küre-i arz haritaları, bitki, kumaş, litografya koleksiyonları, kitap ve albümler özenle ciltlenir, kapakları atlas, kadife ya da marokenle kaplanır, bazı eserler inci veya mücevherle ciltlenirdi. Kütüphanede Arapça, Farsça, Türkçe neşredilmiş, o döneme ait kitapların hepsi mevcut olup, yabancı lisanlı olan mecmualar, dikkatle muhafaza edilir ve her altı ayda bir ciltlenirdi. Sarayda padişaha sunulacak kitapları, kütüphaneye girecek kitap ve dergileri özenle ciltleyecek bir cilthâne vardır. Kütüphanenin ciltçibaşısı Maksud Pazarcıyan’dı. Bir odada sadece Devlet-i Âliyye-i Osmaniye hakkında çeşitli dillerde yazılmış eski ve yeni el yazması eserlerle dopdoludur.

Polisiye romanlara merakı olan padişahın kütüphanesinde 600 adet el yazması polisiye roman bulunurdu. Seyahat etme imkânı çok olmayan Sultan, çeşitli ülkelerde çıkan seyahatnameleri tercüme ettirir, bunları okuttururdu. Bu yüzden ülkelerin beşeri tarihlerini ve coğrafyalarını iyi bilirdi. Kuzey kutbuna yaptığı yolculuklara dair hatıraları bulunan kâşif Nansen’in kitaplarını temin ve tercüme ettirip okutturmuştur(4). Hünkârın bir diğer merakı olan fotoğraflar sayesinde 35 bin fotoğrafı içinde barındıran koleksiyonu 900 albüm olarak düzenlenmiştir. Hem Osmanlı İmparatorluğu, hem de ABD, Japonya gibi Uzak Doğu ülkelerine ait mimari ve fiziki yapının, inanç ve çeşitli hayat tarzlarının yansıtıldığı bu kareler günümüzde de araştırmacılar için belge niteliği taşır. Bu koleksiyonun oluşması için Abdülhamid-i Saniya bizzat kendisi tarafından döneminin en iyi fotoğrafçılarına sipariş vermiş, ya da muhtemelen ödüllendirilmek üzere padişahın bu ilgi ve merakını bilen profesyonel fotoğraf sanatçıları tarafından dünyanın çeşitli bölgelerinden saraya hediye gelerek oluşmuştur.

Kütüphanenin Ser-hafızı kütübü, Sultan’ın sevip güvendiği Kalkandelenli Sabri Bey titiz bir memurdur. Padişah dahi kitap istese muhakkak makbuz alırdı. “Büyük bir titizlikle basılmış fişlerin üstünde ‘Kütüphane-i Hümâyûn-i Cenâb-ı mülâkânede mevcut âsâr-ı müellifenin tedkikıne mahsustur’ yazılır. Sonra kitabın hüviyetini büyük bir titizlikle belirtecek sorular var: Kitabın adı, yazarı, basıldığı veya yazıldığı tarih, sayfa ve satır numarası, hangi dilde, hangi bilim kolunda olduğu vs...(5) yazılıdır. Sultan Abdülhamid Han’ın 31 Mart 1909 tarihinde Hal’inden sonra Yıldız Sarayı yağma edilmeye başlanır. Sabri Bey kütüphanedeki en değerli yazmaları, mücevherli ciltleri ve diğer kıymetli kitapları korumak için kitapları evinde saklamayı uygun görür. Fakat 50 bin cilt kitabın eve taşınması mümkün olmayacaktır, yağmacılar kütüphaneye dadanınca Sabri Bey çok önemli bir karar verir ve “Benim cesedimi çiğnemeden kimse içeri giremez(6)” der. Hem yağmacı askerler, hem de Sabri Bey Rumeli’nin Kalkandelen bölgesinden olmaları sayesinde Ser-hafızı kütüb yağmacılara kendi şiveleriyle konuşur. Bu hitaptan sonra yağmacılar, kütüphane kapısından geri çekilir. Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre sonra Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın çıkarılmasının ardından kütüphane eşyaları Darülfünun’a devredilerek Medreset-ül Kuzat binasına taşınır.

“Washington’daki Milli Kongre Kütüphanesi’nde zengin bir Türk kitap koleksiyonu bulunmaktadır. İstanbul Robert Koleji’nden mezun Bodurgil bu kütüphanenin Yakın ve Uzak Doğu bölümünün idareciliğini yapar. Kütüphanede en ilgi çeken koleksiyonlardan biri de kırmızı deri kaplı, üzeri altın yaldız kakmalı 36 adet albümdür. Bu büyük boy albümlerin her birinin kapaklarında bir tarafında II. Sultan Abdülhamid’in tuğrası ve “Es-Sultan İbni’s-Sultâni’s- Sultân El Gazî Abdülhamid Han-ı Sâni Hazretleri’nin taraf-ı eşref-i mülûkânelerinden, Memâlik-i Müctema-i Amerika Kütübhane-i Millisi’ne ihdâ buyurmuştur. 1310” yazılıdır. Albümlerin öbür kapağında ise Osmanlı arması ve aynı yazının İngilizce’ye tercümesi vardır. Tarih olarak da 1310’un karşılığı 1893 yazılıdır. Bütün bunlar altın kakmalıdır. Sultan Hamid’in emriyle hazırlanmış, Türkiye’deki eğitim, sağlık, Sultan Abdülhamid-i Sani dönemi yıldız saray kütüphanesi İ.Ü. Kütüphanesi 90522100 sanat, askerlik ve diğer çeşitli alanlarda yapılan fotoğraflarla tespit edilmiştir. Albümlerin her birinde yirmi ilâ kırk arası büyük boyda fotoğraf mevcuttur. Fotoğrafları, o zamanın en ünlü fotoğrafçılarından Abdullah Kardeşler ve Febüs, birkaç tanesini de Kurmay Albay Ali Rıza Bey çektirmiştir(7).”

Yıldız Kütüphanesi’nin Darülfünun’a devredilmesinden sonra Sabri Kalkandelenli, Yıldız dermesiyle ilgilenmek üzere müdür vekili olarak görevine devam etmiştir. Sabri Kalkandelen’in oğlu Nureddin Kalkandelen üniversite kütüphanesinde yıllar sonra 3. müdür olarak atanır.

Limonluk Serası ve Pavyon Köşkü: Küçük Mabeyn Dairesi’nin tam karşısında L biçiminde 1895 tarihinde İtalyan Mimar Raimondo D’aranco tarafından tonoz örtü ve camla kaplı, harem duvarına bitişik olan yapıdır. Cephesinde metal rokoko süslemeleri olup, 8 metre uzunluğunda, girişinde diagonal eksen üzerinde barok bir Osmanlı kubbesi mevcuttur. Bitişiğinde padişahın dinlenme köşklerinden biri olan, gizli bir kapı ile Çit Kasrı’nın büyük salonuna geçilen, tek odalı koridordan oluşan tek katlı yapıdır.

Cariyeler, Hazinedar Usta, Kadın Efendiler Dairesi: Harem-i Hümayun’a mensup kadınların bulunduğu bina topluluğudur. Binalar iki katlı, bağdadi üslupla yapılan birbirine camekânlı bir koridorla bağlanmıştır. Tavanları kalem işlemeleri, madalyonlar ve çeşitli resimlerle süslüdür. HazinedarUsta Dairesi’nin yanında cariyelerin dairesi vardır. Hazinedar Usta, Harem-i Hümâyûn’un vekili, adeta kadın sadrazamıdır. Merasim günlerinde kendilerine has altın bir kordonla Mühr-i Hümâyûn’u boyunlarına takarlar, vefatında mukabil mührü yerine geçen teslim alır. Sırma işlemeli salta giyen Hazinedar Kalfa, uzun elbiseli, başında hotozu andıran belinden aşağıya inen sarı renk iki parmak eninde saç takar. Saraydaki kıymetli eşyaların anahtarı kendisinde olup, Hünkâr Kalfalar yardımcılık yapar. Ona sorulmadan bir şey yapılmaz. Birinci rütbeden Şefkat nişanları vardır.

Usta Kalfalar, Gedikli Cariyeler Dairesi: Harem-i Hümâyûn’a girince tiyatro binasının sol tarafında yer alır. 1987 tarihinde Usta Kalfalar Dairesi yıkılmış, Gedikli Cariyeler Dairesi durmaktadır.
Kızlarağası Köşkü: Tiyatro binası ve Şale Köşkü arasında, Hususî Daire’nin kuzey ucunda, iki katlı, kâgir, Sultan Abdülhamid tarafından yapılan küçük bir binadır. Duvarlarında desenli halılar örtülüdür. Dârüssaâdeti’ş Şerife Ağası’na sarayda Kızlarağası denilirdi. Mevkisi merasimlerde, şehzade, damat, müşir ve vezirden sonra olup, resmi elbisesi vezir kıyafetindedir. Vezirlerin kullandığı büyük kordon nişanlara sahip olup, bütün ağaların azli ve nasbı ona aittir.

Musahip Ağalar Dairesi: Sultan’ın özel doktoru İsmet Paşa’nın Musahip Dairesi birinci avludadır. Sultan Abdülhamid’in dokuz musahibi olup başmusahip, ikinci, üçüncü, dördüncü musahip, normal anılırken diğer kalanlara musahip ağalar denilir. Esas vazifeleri padişahın dairesinin kapısında nöbet tutup, ona hizmet etmektir. Gelen kâğıtları ve misafirlerin kim olduğu musahibe söylenir, o da Harem Kapısı’ndan Nöbetçi Haznedar’a bildirir, padişah yapılması gerekeni tekrar Nöbetçi Haznedar’a söyler, o da musahibe iletir. Musahipler önü tamamen ilikli redingot giyerdi. Sultanlara, kadın efendilere ve şehzadelere padişahın emirlerini götürüp, cevap getirirdi. Padişahın vefatından sonra yeni hünkâra hizmet etmek zorunda değildi, gitmek isterse kimse karışmazdı.

Şehzade, Sultan Daireleri: Yıldız Sarayında eski harem dairelerinden önce küçük ve ahşap binalar yıkılıp şehzade ve sultanların kalmaları için daireler yaptırılmıştır(8).

Çukur Saray ve Damatlar Dairesi: Padişahın evlenmemiş ya da dul kalmış kız ve kız kardeşlerinin ikametine Çukur Saray ayrılmıştır. Sarayın bazı yerlerinde iki katlı, bazı yerlerinde zemine bağlı olarak üç katlı olarak yapılmıştır. Padişah kızlarıyla evlenen erkeklerin kaldığı bölüm de Damatlar Dairesi’dir.

Yıldız Saray Tiyatrosu: Yıldız Sarayı’nın Harem Kapısı’ndan içeri girince üçüncü avluda, Osmanlı sarayları içinde ikinci, günümüze kadar gelen tek saray tiyatrosudur. İtalyan Mimar Raimondo D’aranco tarafından planı çizilen tiyatro binası Başmimar Sarkis Balyan ve kalfaları tarafından, eski bir ahırın yerine, Valide Sultan Köşkü’nün hemen yanına 1889 tarihinde inşa edilmiştir. 150 kişinin temaşa edeceği, dikdörtgen bir plan üzerinde dar ve uzun bir binadır. Sahnesi geniş olan tiyatronun duvarları kırmızı pelüşle kaplı kısmı erkeklere mahsustur. Süslemeleri altın yaldızlı, tavanı yıldız çiçek motifleriyle mavi zemin üzerine sarı yaldızlarla tezyin edilmiştir. Orkestra alt katta sol taraftadır. Sultan, ortadaki büyük iki kanatlı altın yaldızlı kapıdan locasına gider, sahnenin tam karşısındaki üst kattaki yerini alırdı. Locada iki adet koltuktan birine padişah oturur, diğeri boş kalırdı. Koltukların yanında altı adet kırmızı kadifeyle kaplı sandalyeye, padişah kime iltifat etmek isterse onu davet ederdi. Tiyatro, padişahın yorulan zihni için bir istirahat ve eğlence vesilesidir. Oyun sırasında aklına önemli bir iş gelirse başkâtip veya vükelâdan birini çağırtıp not aldırttığı bir mekândı. Şehzadeler ve padişahın konukları üst katta oturur, alt katta ise saray mensubu kişiler oturur, locaları iner kalkar kafeslerle örtülmüştür. Tiyatrodaki parter koltuklar kırmızı kadife ile kaplanmış, eşyaların çoğu Tamirhane-i Hümayun’da yapılmıştır. İstanbul’a yabancı bir tiyatro grubu geldiğinde elçiler vasıtasıyla saraya davet edilirdi. Bayramın birinci ve ikinci günü bayramlaşmaya gelen hükümet ve saray erkânına, yabancı bir konuk geldiğinde şerefine, çarşamba ve cuma akşamları tiyatroda oyunlar düzenlenirdi. Tiyatro binasında orta oyunundan operaya her türlü oyun sergilenirken konserler de verilmiş, büyük fırçalarla iyice ıslatılıp gerilen perde sayesinde de sinema izlenmiştir. Yazın oyunlar harem bahçesinin hünkâr sofasına bakan kısımlarında seyyar bir sahne üzerinde oynanırdı.

Yıldız Tiyatrosu’nun Fransız ve İtalyan sanatçıları, sonraları saray hizmetlilerinden mensup Hademe-i Hümâyûn’dan iyi oyuncular yetişmiştir. Sultan en çok Haydutlar operasını izlemekten hoşlanır, bunun yanında Ayda, Karmen, Maskot, Faust ve Travator operalarını beğeniyle takip ederdi.

Yıldız Tiyatrosu’nda bazı aktörlere çeşitli Osmanlı nişanları verilmiştir. Bunlar arasında Alman piyanist Ogüst Wilhelm’e birinci dereceden Mecidî nişanı, İtalyan oyuncu Ernesto Rissi’ye ve arkadaşlarına üçüncü rütbeden Osmanî nişanı, Arturo Stavolo’ya üçüncü rütbeden Mecidî nişanı, eşine Şefkat nişanı, İtalyan La Bruna topluluğunun baş aktrisi Emila Ciampi’ye ve Rus piyanist Eliz Peşken’e Şefkat nişanı verilmiştir. Ayrıca Arturo Stavolo padişahın ricası üzerine Yıldız Sarayı’na yerleşip, hem saray tiyatrosuna hem de Muzika-i Hümâyûn’a hizmet eder. Aslen Ermeni olan sonraları adı Yakup Efendi’ye çevrilmiş Güllü Agop Efendi, Mardiros Mınakyan, Abdi lakaplı Abdürrezzak Efendi ve Ahmet Mithat Efendi, Yıldız Tiyatrosu kadrosunda çalışmıştır. Mızaka-i Hümâyûn sanatçılarından Naşid ve Mehmed Zati Arca da Sultan II. Abdülhamid’in emriyle Yıldız Sarayı Tiyatrosu’nda çalışmıştır. Tiyatro binasının alt ve üst katındaki büyük camlı kütüphaneler içinde Sultan Abdülhamid’in kıymetli mûsiki ve nota koleksiyonu mevcuttur. Ciltlenmiş olarak korunan koleksiyonların içinde orkestra ve piyano için yazılmış önemli eserler de bulunurdu(9).

Sultan II. Mahmud döneminde başlayan Batılaşma hareketi sebebiyle İtalyan müzisyen Giuseppe Donizetti’yi mızıka bandosunun başına getirterek Mızıka-i Hümayun kurulmuştur. Bestelenen Mecidiye ve Mahmudiye Marşı sayesinde sanatçıya paşalık ile ünvanı verilmiştir. II. Abdülhamid şehzadeliğinde Fransız Alexandre Efendi ve İtalyan Donizetti tarafından müzik eğitimleri almıştır. Sultan, Mızıka-i Hümayun orkestrasının iyi çalışması için, altmış kişiden oluşan orkestranın  başına Guatelli Paşa’yı, Fransız Lombardi’yi, İspanyol Aranda Efendi’yi muallim tayin etmiştir. Buradan Fülütçü Saffet Bey ve Zeki Bey, kemancı Vonda Bey, Hacı Arif Bey’in oğlu viyolonsel Cemil Bey yetişmiştir. Sultan Abdülhamid Hacı Arif Bey’i Kolağası rütbesiyle Mızıka-i Hümayun’un Türk musikisi kısmına hoca olarak alır. Sultan Abdülaziz’e yaptığı kaprisleri Sultan Abdülhamid’e yapınca, padişah sanatçının, Mızıka-i Hümayun’un bir odasında süresiz hapsine karar verir, Arif Bey nihâvent makamında “Ahterî düşkün garîb-û â’şık-î âvâreyim” şarkısını besteler. Rıfat Bey’e şarkıyı Sultân’a okumak istediğini söyler. Rıfat Bey de şarkının padişahın huzurunda okunmasını sağlar ve bestekârın hapis cezası kaldırılır(10).


Teşekkür

İlgi ve alakasından dolayı Yıldız Sarayı Müdür Vekili Buket BAYOĞLU Hanım’a, İstanbul Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Prof. Dr. A. Yaşar KOÇAK Bey’e ve Yasemin AKÇAY Hanım’a, Süleyman Zeki BAĞLAN Bey’e, Bayazıt Devlet Kütüphanesi’nden Halil GÜNBEYİ’ne Beşiktaş İlçe Müftüsü Süleyman İlhami ÖZDEN Bey’e, Marmara Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Öğretim Görevlisi Talip MERT Bey’e teşekkürlerimi sunarım. (Yıldız Sarayı’nın ikinci ve üçüncü kısmı olan İç ve Dış Bahçe içindeki yapılar dergimizin 10. sayısında yer alacaktır.)

Dipnotlar
  1. Erdoğan SEVGİN, İstanbul Saraylarında Adım Adım Yıldız Sarayı, Hayat Tarih Mecmuası, cilt1 sayı 5 Haziran 1966 s.44
  2. Nevin KURTAY, Yıldız Sarayı Üzerine Yapılan Çalışmaların Değerlendirilmesi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi Yüksek Lisans Tezi s. 59
  3. Leman ŞENALP, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi Başlangıçtan Günümüze, Türk Kütüphaneciler Derneği, Ankara 1998 s.14
  4. Mustafa ARMA


İSMEK El Sanatları Dergisi 9 İNDİR

Bu yazı 2581 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK