Makale

Sanatın Birleştirici Gücü

  • #


Yazı: Prof. Dr. İlhan ÖZKEÇECİ* - Şule Bilge ÖZKEÇECİ

Tûti-i mucize gûyem, ne desem lâf değil,

Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf değil,

Ehl-i dildir diyemem sinesi sâf olmayana,

Ehl-i dil birbirin bilmemek insâf değil...

Nef'i

Medeniyetlerin kurulmasına, kültürlerin yeşerip kökleşmesine katkı sağlayan en temel unsurlardan biri hiç kuşkusuz sanattır. Dünya tarihine baktığımızda insanoğlunun ilk dönemlerinden bu yana devam eden sanatsal üretim, zaman içinde farklı dönemeçlerden geçse de insan için hâlâ ön sıradaki yerini korumaktadır.

Sanat, toplum hayatında hazlara hitap eden estetik boyutunun ötesinde iletişim, eğitim açısından ve kültürel yöndençok önemli işlevler yüklenir. Tümüyle birbiriyle bağlantılı olan bu işlevleriyle birlikte sanatın iletişim gücü dilin bütün kısıtlamalarını ve sınırlamalarını aşar. Aristo’nun "tutkulardan arınma" olarak gördüğü sanat insanın iç dünyasına girer, hatta insanların psikolojik sıkıntılarının çözümüne katkı sağlar. Bu anlamda sanat eseri vermek, iletişimsel, yönlendirici, ilmi, ahlaki birçok yönüyle toplumu dile getirmek demektir. Dolayısıyla değerli bir sanat eseri vermek isteyen sanatçı için sadece yetenekli olmak veya mutlu bir esin yeterli değildir. Sanatçı emeğini esirgemeden yaşadığı çağı araştırmak ve toplumunun kültürünü tanımak, bilgilerle kuşanmak zorundadır. Hayatı bütünü ile kavramadan, tabiat ve toplum kanunlarını bilmeden büyük eserler vermesi, hele hele evrensel bir beğeniye ulaşması mümkün değildir. Asla toplumdan uzak kalma ve sınırsız bir istem özgürlüğü olmayan sanatçı, şuurlu bir çaba ile aynı hayattaki gibi dengeli bir uyum elde edebilmek için aktif ve enerjik olmalıdır.
Bu anlayışla üretilen büyük sanat eserlerinin sanatçısı ile binlerce insan arasında gizli bir işbirliği, bir yakınlaşma, bir iletişim, bir anlaşma vardır. Eser ne kadar iyi olursa, bu görünmez bağ o kadar güçlenir. Sanatçı bu eseriyle insan ruhunu onun ortak değerlerini o kadar iyi yansıtmış demektir. Bu nedenle her büyük eser yalnız bir kişinin değil, bütün bir toplumun dehasını, değerlerini, anlayışını kısaca kültürünü yansıtmış olur. Böylesi eserler verebilmek için milli ve kültürel unsurlarla beslenen sanatçının yarışı ancak kendi ile olur.

Sanatın bu temel ilkeleri çerçevesinde bugünün dünyasında genel olarak sanat çevrelerine bir göz atarsak Türk sanatı açısından günümüz platformunun oldukça hareketli ve karmaşık görüntüler sergilediği görülür. Doğru bir analiz yapabilmek için konuya bugünün objektifini takarak ama medya ve iletişim araçlarının kuşatmasından kurtularak bakabilmeliyiz. Gerek teorik ve tarihi bilgilerin geliştirilmesinde, gerekse geniş ve ufuklu bir perspektiften bakan derin görüşlü çabalara ihtiyacımız vardır. Sanatçının asıl yalın olarak kendi içimize bakabilmesi gerekir, ancak bu şekilde hayata ve sanata yeni ve değerli yorumlar katabilir.

Bu noktada bir sanatçı için dönem dönem kendini yenileyen ve zengin bir çeşitlilik arz eden, harcamayla bitmeyecek bereketli kültür ve sanat mirasımızın birikimi; vazgeçilemez mükemmel bir esin kaynağıdır. Özgüven sahibi ve bilinçli bir yaklaşımla, Türk sanatının derinliğini görebilmek, kendi sanatında var olan zenginlikler iyi değerlendirilerek, çağımızın dönüşümlerine seyirci kalmak, takipçi olmak yerine, bir adım önde olup yükselen trendi belirlemek, politikaları bizzat geliştirmek mümkün olacaktır. Bilindiği gibi sanat tarihimizin derin kökleri İslâm öncesi dönemlere ve Türklerin ana yurtları olan Orta Asya'ya dayanır. Diğer bir ifadeyle Türkiye bugün de dünyanın merkezini oluşturan tüm felsefi düşüncelerin ve inanç sistemlerinin doğup geliştiği büyülü bir coğrafyanın, Asya’nın önemli bir parçasıdır. Esaslı ve güçlü kültürü ile neredeyse insanlık tarihi ile yaşıt olan Asya, dört bir köşesi ile kadim bir geçmişe sahiptir. Tarih boyunca nice ihtişamlı medeniyeti bağrında yetiştirmiş, bunların birikimlerini yeryüzüne taşımış olan Asya’da, insanlığın ortak tarihi yazılmıştır.

Tarihe günümüzde bakıldığında, zaman zinciri örülürken halkaların mücevherleri, değerli taşları birbirine bağlayarak bir ışıklı yolu oluşturduğu fark edilir. Çoğu adı bilinmez sanatçılar belki çok da uzun sürmeyen hayatları boyunca adeta bu ömre sığmayacak işler, eserler, abideler ortaya koymuşlardır. Kısmen de olsa bugüne intikal eden her bir eserin kendi hikâyesi vardır ki bunları işittiğinde insan heyecanına hâkim olmada güçlük çeker.

Eser vermekten yazmaya, sanatını anlatmaya pek fırsatı olmayan ecdadımız da birbirinden güzel, dikkat çekici eserler vücuda getirerek derin hayat görüşlerini bütün dünyaya aktarmıştır. Yaşadıkları devirlerde hiç de güllük gülistanlık bir ortama sahip olamamakla beraber sanki sorunsuz bir dünyada yaşıyor gibi sevgiyi, mutluluğu sergileyen eserleri bu dünyaya miras bırakmışlardır. Bir uçtan diğer uca kıtaları dolaşırken pek çok fethe imza atmış, bir tarih yazarak “çil çil altın kubbeler” serpmişlerdir.
Hayatı, madde ve manasıyla bir âhenk içinde yaşamayı kendisine şiar edinen bu düşünce sahipleri çevreyi de aziz bilip ona zarar vermekten kaçınmışlar. Tabiatın sunduğu  güzellikleri birer cazibe merkezi görüp üzerinde danteller işlemişler. Göz açıp gördüğü dünyayı sesiyle, sözüyle, sazıyla, kalemiyle daha da bezemeye çalışan, her attığı adımda kendisini daha da yücelten eserler bu kaynaktan gelir. Bu yaşantıya ruh katan tevhid inancına layık olabilmek adına mabetler, okullar, hastane ve şifahaneler, imarethane ve kervansaraylar, çeşmeler yaparak insanlığa hediye eden bu saygıdeğer büyükler insanlığa öz bir mesaj vermekte idi: sevgi ve şefkat…

Bu değerler yalnızca bir devrin, bir toplumun, bir coğrafyanın değil, aynı zamanda tüm insanlığın temel değerlerini oluşturur. Zamanın geçmesi, bin yılların ilerlemesiyle ortadan kalkacak, gündemden düşecek ve vazgeçilecek değerler hiç değildir. Bir tarih boyu insanlığın rehberi olmuş, ona yol göstermiş, mutluluğunu, sevincini, his ve duygularını anlatacak tercüman olmuştur bu temel değerler. Ki bunlar insanlığın beyaz sayfaları, onur levhaları, yüz aklarıdır. Bu yüzden insanlığa mal olmuş böylesi güzellikler insanlık cevherinin ortak dili olmuştur ve din, dil, ırk farkı olmaksızın neredeyse hepsinin bir ortak mesajı haline gelmiştir.

Tarih halkalarında insanlık çok yüksek tepelerde fırtınalarla, sellerle, şimşeklerle, hayati karmaşalarla boğuşmuş; badireler atlatmış; aşklar, sevdalar, savaşlar yaşamıştır. Hayatı yaşarken memata dalmış, yokluktan varlığa geçmiş ve başından nice hadiseler geçmiş; tablolar, manzaralar görmüştür. Bu yaşananlar, dünyamızın farklı ülkelerinde nadide eserlerle, sanat abideleriyle, dünya harikalarıyla zihinlere kazınmış ve birçoğu bugünlere ulaşmıştır. Bir Çin Seddi, başlangıcını bilemediğimiz yüzyıllardan bugüne bir büyük gerçek olarak gelmiş, Ahmed Yesevi türbesi ile Timur, Tac-Mahal’le Şah-Cihan, Asya’nın farklı ülkelerindeki mabedleriyle Budist kültürü ve daha nice farklı renkler ve çizgiler… Bunların hepsi Doğu dünyasının, Asya’nın seçkin ve farklı unsurları olmuştur.

Genel olarak “Doğu” diye nitelenen Asya ve İslâm toplumları; gerek Orta Asya’nın göçebe kültürleri, gerek Asya'nın doğusunda Çin sanatı, gerek Hindistan ve İran gibi büyük kültür çevrelerinin her biri özgün katkıları ile insanlığa görkemli bir miras sunar. Binlerce yıldır yapılagelen sayısız mimari yapılar, heykeller, yazma eserler, çanak çömlekler, oyma ve baskı işleri olgun ve ince bir beğeninin ürünleridir. Çoğu müzelerde yer alan bu eserler bu ülkelerde yaşamış ve yaşamakta olan insanların inançlarını, dünyayı algılayışlarını ve yaşama biçimlerini yansıtır. Geleneklerine bağlı olan bu ülkelerin halklarının üretmiş oldukları sanat ürünleri değişerek, dönüşerek, diğer toplumlarla etkileşerek çok fazla bozulmadan binlerce yıl devam etmiştir.

Klasik sanatlarımızda kullanılan form ve motiflere kaynaklık eden bu medeniyet çevresinden gelen adet ve anlayışlar kültürümüz içinde hala devam etmektedir. Orta Asya’da gelişen yaşam kültürü dört bir yana yayılarak çevreyi de etkin izlenimlerin yaşandığı mekânlar kılmıştır. Başta Şamanizm ve Atalar Kültü olmak üzere Manihaizm, Budizm gibi inançları da kabul eden Türk toplumu (özellikle Uygurlar) bu çeşitli inançların yansımasını bugüne ulaşan eserlerinde göstermektedir. Bütün bu inançların ortak izdüşümleri; barış, ahlak, erdem gibi hasletlerle diğer coğrafyalara da intikal eder.

Doğu toplumlarının ortaya koymuş olduğu eserlerde çok belirgin ortak özellikler görmek mümkündür. Büyük ölçüde inançlarla biçimlenen sanat dünyasında ortak inançlar benzer sanatsal üretimlere yol açmıştır. Doğu’nun her dönemde sahip olduğu değerler birleştirici olmuşve bütün coğrafyayı kendi hâkimiyet alanı haline getirmiştir. Asya coğrafyasında temel manevi estetik değerler Çin’e, Kore’ye, Japonya’ya, Hind’e, güneydoğu Asya’ya, Malezya’ya, Endonezya’ya kadar uzanan etkiler gösterir.

Budizm’in kabul edilip yaygınlaşmasıyla birlikte bu inançla ilgili eserler öne çıkar. Budizm'in kurucusu, M.Ö. 563-483 yılları arasında yaşamış olan Buda’dır. Budizm Buda'nın felsefi düşüncelerini kabul edip yolunda yürümektir. Buda’nın öğretisinin başlıca özelliği; Buda’nın aydınlanma sonucu bulmuş olduğu gerçekleri birer dogma olarak sunmak yerine aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup hayattaki tecrübelerle doğrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda yüzyıllar boyunca bu inancı taşıyan toplumlar tarafından resimleri ve heykelleri yapılan kutsal bir varlık olmuştur.

Budist mabetlerinde, köşk ve saraylarda, evlerde kullanılan eşyalarda görülen motifler sembolik ve estetik açıdan Doğu toplumlarının hepsinde dolayısıyla Türk sanatı eserlerinde de büyük benzerlikler gösterir. Çin'de Budacılığın yaygınlaşması sanatta yeni bir gelişmeye yol açar. Olağanüstü bir insan görünümünde dev Buda heykelleri ve pagoda denen tapınaklar ve çanlar yapılmaya başlanır. 6.yüzyıla gelindiğinde bu heykel ve tapınakların sayısı on binlere ulaşmıştır. Bu tarihte Japonya'dan Çin'e yayılan Zen Budacılığı ile Çin sanatına tabiat resimleri girer. Zen, dinginlik ve uyum arayışı içinde doğa ile bütünleşen bir dindir. Zen inanışına göre ruh ancak doğa içinde huzura kavuşabilir. Bu inançla birlikte Çin resminde görkemli dağlar, alacakaranlıkta ışıldayan sular ve ormanlar resmedilmiştir. Deniz de ilk kez, Batı'dan 1.000 yıl önce, açık hava resimleri çizen Çinli ressamlarca resme aktarılır. Keşifçi bir sanatçının gözlemlerini taşıyan bu resimlerde doğa ve insanın iç içe yer aldığı görülür. İnsan, orman, deniz ve bulutlar ilk bakışta birbirinden ayırt edilemeyecek bir bütün oluşturur. Çin sanatının tipik örneklerinde savaş, şiddet, çıplaklık, ölüm genellikle yer almaz. Her zaman ilham verici, soylu, ruh tazeleyici ve göze hoş görünen öğelerin bulunmasına özen gösterilir. Bu özellikler yüzyıllarca neredeyse tüm doğu ülkelerinin resim sanatına hâkim olmuştur.
Ayrıca birtakım işaretler ve semboller kullanarak resim yapma geleneği binlerce yıl devam etmiştir. Bu özellik birçok doğulu toplumda olduğu gibi klasik Türk resim sanatında da (minyatür) ortak bir anlayıştır. Bu simge ve kalıplar resmin içeriğine ilişkin ipuçları verirlerdi. Resimde yer alacak bir kimse gerçek yüzüyle değil, toplumsal rolüne göre canlandırılır, duruşu, görünüşü onun kimliği konusunda bilgi verirdi. Bir kralın gücünü ve yüceliğini göstermek için onu, resimdeki ya da oymadaki öbür insanlardan çok daha büyük boyutlarda çizerlerdi. Eğer resimde belli bir olay anlatılmak isteniyorsa, olayın geçtiği yer ya da uyandıracağı çağrışım bir simgeyle belirtilirdi. Bu yöntemle ressamlar oldukça karmaşık bir olayı, herkesin tanıdığı simgelerle kuşaktan kuşağa aktarmayı başarmışlardır.

2006 yılında Güney Kore’de yapılan ICAPA konferansı nedeniyle Busan ve Seul’de bazı tarihi yerleri ziyaret etmek imkânı buldum(1). Bu ziyaretlerde görmüş olduğum tarihieserlerdeki estetik çizgiler oldukça dikkatimi çekti. Çeşitli tarihi yapılar, kullanım eşyaları ve dekoratif süsleme unsurlarından oluşan bu görsel malzeme Orta Asya Türk sanatıyla büyük ölçüde benzerlikler göstermekteydi. Bu konuyla ilgili başta Busan’da Gyeongju (Kyongju) milli müzesi olmak üzere, tarihi Tümülüsler (kral mezarları), eski şehir yerleşimi ve Seul’de de Bongeunsa Mabedi'ndeki eserleri inceledim. Aynı zamanda dini birer özellik taşıyan Kore sanat eserlerini analiz ettiğimde Türk sanatı ile ilgili benzerlikleri açıkça ortaya çıktı.

Tarihi Kore sanatında görülen semboller daha çok Budist ikonografisi çerçevesinde mütalaa edilen bir kısım figürlerdir. Kore sanatı eserleri arasında başta mimari yapılar (mabetler) olmak üzere bu mekânların süslemeleri, bu süslemelerde yer alan figürler, geometrik ve bitkisel süslemeler dikkati çeker. Bunun yanında müzelerde ve diğer mekânlarda bulunan taş heykeller -balbal-, buda heykelleri, ejder, kaplumbağa, aslan heykel ve kabartmaları, kuşlar, kapı tokmakları, desenli çatı kiremitleri olarak eski eserler sıralanabilir. Bunların dışında günümüz uygulamalarında geleneksel süslemeden esinlenmeler görülür.

Kore sanatı eserleri arasında Seul’deki Bongeunsa Budist Mabedi'nin bahçesinde sergilenen bir kısım kitabeler bulunmaktadır. Bu kitabeler estetik üslup açısından Göktürk Orhun kitabelerine benzer. Kitabenin üstünde (taç kısmı) iri bir küreyi tutan iki simetrik ejder şeklindedir. Orhun abidelerindeki Kül-Tigin anıtı da bu gibi iri bir kaplumbağa formlu kaide üzerine üç dilde yazılmış kitabe ve bunun üzerinde simetrik ejderlerden meydana gelmiş bir taçla nihayete erer(2). Bu paralelde bir diğer eser Uygurlar’a ait Alp Bilge Kağan kitabesidir. Benzeri bir diğer kaplumbağa ve üzerinde ejder figürlü bir anıt da Kral Muyeon’un mezar anıtıdır(3). Titiz bir şekilde ince ince işlenen her iki örnek de Kore sanatında kaplumbağa kaideli-ejder taçlı kitabe geleneğini açık bir şekilde gösterir.

Ejder figürü Kore sanatında ve Türk sanatında önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Sembolik bir ifade  olarak ejder hayatın temel yansımalarından sayılır. Gerçekte yaşayan hiçbir canlı hayvana benzemeyen, yılankavi kavislerden oluşan gövdesi, iri dişleri, korkunç ağzı, burun deliklerinden fışkıran ateşin dumanlar ve iri pençeleri ile insana korku salan ejder olağanüstü bir yaratık görünümündedir. Ejderle ilgili tasvirler İslâmiyet’ten evvel ve İslâmiyet’ten sonraki Türk sanatında görülür.

Çoğunlukla bir kaide görevi üstlenen kaplumbağa heykelleri stilize hayvan figürleri arasında farklı bir yer tutar. Üst kabuğunun göğü, altının yeri ve gövdesinin de yeryüzünü ifade ettiği düşünülmektedir. Bilhassa kitabelerde devlete, hükümranlığa ve bunların uzun ömürlü olmasına delalet ettiği fikri hâkimdir. Kaplumbağa Kore kültüründe olduğu kadar Orta Asya Türk tarih ve kültürü açısından önemli bir unsurdur.

Türk sanatında görülen aslan figürlerini, Budist Kore kültüründe saray ve binaların önüne konularak bu mekânları şer ve kötülüklerden koruduğuna, kötülük yapan insanları cezalandırdığına inanılan efsanevi bir hayvan olan hete ile eşleştirmek mümkündür. Türk sanatında ilk örnekleri Orta Asya Hun kurganlarından çıkarılan aslan figürleri, daha sonra da görülür. Bir savaş simgesi de sayılan aslan aynı zamanda güç, kuvvet, yiğitlik, kahramanlık, hükümdarlık sembollerindendir. Asya’da İslam sonrası dönemlerde Karahanlı ve Selçuklu devirlerinde aslan figürü görülmektedir. Hz. Ali’nin Esedullah (Allah’ın aslanı) lakabı pek yaygındır. Selçuklu hanedanında da aslan ismi kullanılırdı ve aslan Selçuklu alametlerindendir. Aslan figürünün tarih boyunca birçok medeniyette yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir.
Türk sanatında oldukça yaygın durumda olan ve basit tarzda işlenmiş heykeller olan balbalların benzerlerine Kore kültüründe de rastlanır. İnsan şeklindeki bu dikili taşlar en çok Göktürkler devrinde görülür. Orta Asya bozkır kültürünün eserleri olan balballar yüzyıllar boyunca bir sanat amacı olmadan ölen insanların adına veya onların öldürdüğü düşmanlarını tanımlayan taş heykeller olarak tarihe geçmiştir. Asya’nın pek çok yerinde görülen balballar M.S. VI. ve VIII. yüzyıllarda Kırgızistan, Kazakistan, Kafkasya, Altay bölgesi, Sibirya, Tuva ve kuzeybatı Moğolistan gibi geniş bir alana yayılmıştır.

Kuş figürü Asya sanatında önemli bir noktaya işaret eder. Birçok medeniyet çevresiyle birlikte Türk sanatında da görülen kartal motifi tek başlı veya çift başlı olarak genelde devleti, gücü, zaferi, aydınlığı simgeler. Dini bir sembolizmde kendini gösteren kuşun adı Zümrüdüanka’dır. Arapların Anka, İranlıların Sîmurg adını verdikleri, Türkçe’de ise her iki şekliyle birlikte Zümrüdüanka (sîmurg-u ankâ) olarak da adlandırılır.

Kore sanatında resmedilen insan figürleri Uygur resim sanatına oldukça benzerlikler gösterir. Özellikle figürlerin süsleme unsurları, kıyafetlerindeki hareketler ve vücut ifadeleri birbirine çok yakındır.

Doğulu toplumların klasik sanat anlayışı içinde dekoratif süsleme unsurları, özellikle bitkisel motifler daha çok öne çıkar. Mabedlerin her türlü bezemesinde, duvar resimlerinde, ahşap, metal, taş vb. her tür malzeme üzerine uygulanan her tür sanatsal üretimde çokça kullanılan bu bitkisel bezeme ortak özellikler sergiler. Bir kapı tokmağında, büyük bir Budist çanında yüzlerce yıl önce yapılan bir penci çok ileri bir dönemde bir Osmanlı çinisinde veya bir kitap tezhibinde görmek mümkündür. Genelde simetrik, zengin görünümlü alan bölmeleriyle tanzim edilmiş kompozisyonlarda lotus kaynaklı hatayi, çok yapraklı pençler, helezoni dallar ve muhtelif dişli yapraklar sayısız çeşitlemeleriyle bu etkinin açık bir şekilde sergilendiği alanlardır. Bunların yanı sıra yer yer birbiri içerisine girift bir şekilde girmiş bulunan helezoni tarzda çizilmiş bulut ve rumi üslubunda desenler ve bitkisel süslemeyi çağrıştıran çiçeklerle beraber görülen kıvrımlı motifler hemen hemen tüm eserlerin ortak tasarlama unsurlarıdır. Türk sanatında İslam döneminden sonra insan, hayvan ve çeşitli hayali yaratık figürleri azalırken, süslemede kullanılan diğer motifler gelişerek devam etmiştir.

Doğu toplumlarının sanat çevresinde çok az bir kısmını ele aldığımız bu benzerlikleri pek çok eserle çoğaltmak mümkündür. İnsanlık tarihinde hiç bir kültür ve medeniyet saf kalamaz. Muhakkak diğer kültür ve sanat çevreleri ile de etkileşimler, alıntılar, tesir ve çeşitli alışverişler olacaktır, ama sonuçta her medeniyet kendi karakter çizgileri ile kendi kültür kodlarını oluşturur.

Pek çok doğulu toplum İslam’a girdikten sonra bu güzel ahlâkı daha da geliştirerek olağanüstü güzel ve anlamlı eserler vermiştir. İslam inancının tasavvufi düşünce maiyetinde kurduğu örgü, toplumu insani değerler bakımından da tezyin ederek ilişkileri çok daha farklı güzelliklere tebdil eder, değiştirir. İslam inancı ve onun sanat dünyasına getirdiği muhteşem açılımlar başlı başına ele alınacak bir konudur (Bir sonraki yazımızın konusu olacak). Ancak şu kadarını belirtmek gerekir ki bin yılı aşkın bir süredir Türk kültürünü ve sanatını besleyen en güçlü kaynak İslâm medeniyeti olmuştur. Bir inanç sistemi olarak İslâm, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden bu yana hem bireysel hem toplumsal açıdan kapsayıcı, bütünleyici, yönlendirici, hepsinden önemlisi sanatın amacını belirleyen bir üst kimlik olmuştur.
Türk sanatı İslâmiyet’ten etkilendiği kadar, eğitimde, kurumlaşmada, siyasi ve askeri yapılanmada, mimari yapılarda, süsleme ve resim sanatında yeteneklerini bu medeniyet içinde geliştirerek birçok yönden İslâm medeniyetini etkilemiş bu medeniyet çerçevesinin en önemli unsurlarından biri olmuştur.

Tarihte evrensel medeniyetler kurarak köklü kurumlar geliştiren, mükemmel eserler üreten bizim de içinde bulunduğumuz Asya ve İslâm toplumlarının sanat dünyasında hiç değişmeyen ortak bir nokta daha vardır. Yakın dönemlerde Batı'nın baskın tesirleri tarihten gelen bu hakiki kıymetleri tersyüz etmiş ve Doğu'yu kendi çizgisinde tereddütlü hale getirmiştir. Yaklaşık 17. yüzyıl ve sonrasınatekabül eden dönemlerde Doğu ülkelerinin sanatıyla ilgili bütün kaynaklarda hep aynı ifadelere rastlanır; geleneksel sanatların gerilemesi ve sanatın Batı etkisine girmesi. Sanki bıçakla kesilmiş gibi tüm sanat tarihinde ortak bu etkileşim sunucunda sanat faaliyetlerine modernleşme sürecinin etkisi yoğun bir dağılma, bir şaşkınlık, bir uyuma ve sonrasında bozgun süreci olarak değerlendirilebilir. Özellikle 20. yüzyılda Doğu toplumlarına uygulanan modernist kalıplar önemli ölçüde başarıya ulaşarak temel değerin aşınmasında büyük etkiler meydana getirmiştir. Bu süreçte sorunlu, birbirinden kopuk ve parçalı bir görüntü sergileyen bu toplumların sanatsal üretim konusunda parlak bir dönem yaşadığı söylenemez. Karşılıklı etkileşimden çok tek yönlü baskın bir düşünce ve faaliyet yönlendirmesi, biçimlendirmesi şeklinde gelişen bu tesirler başta mimari olmak üzere müzik, edebiyat, resim, süsleme gibi her alanda yoğun olarak kendini gösterdi. Binlerce yılda kendi öz üslubunu ortaya koymuş olan kadim sanat çevreleri pek çok önemli özelliklerini yitirdiler. Bu kaosun ürettiği körlükle modernleşme süreci bu toplumların kendi insanı ve sanatçısı tarafından bile sanatın gelenekselin sınırlarından kendisini kurtarması olarak görülebildi.

Türkiye olarak yakın tarihimizde, Osmanlı'nın son döneminde ve sonrasında Cumhuriyet döneminde Avrupa tesirleri toplumsal hayatın tüm alanlarında yoğun bir şekilde artmış ve Türk toplumunun hayat tarzını köklü biçimde değiştirmiştir. Toplum, yaşanan yenilikler ve önceki hayat tarzı arasında büyük ikilemler yaşamış, hâlâ da yaşamaktadır. Bu zor dönemi yaşayan az sayıda vefakâr sanatçının pek çok fedakârlıkla ve büyük ölçüde kişisel gayretlerle geçmişleri ile ilgili bağları bir şekilde devam ettirdiklerini görüyoruz. Gerek dini, gerek milli motifler olsun, çeşitli alanlarda irili ufaklı mekân ve malzeme üzerinde kendi kültürel çizgilerini hatırlatan sanata gönül vermiş kendilerine ulaşan sanatsal mirası hiç değilse yaşatmaya ve yeni nesillere ulaştırmaya uğraşmışlardır.

Bununla birlikte diğer Doğu ülkeleri ile birlikte ülkemizde de 1940-1950’li yıllardan itibaren bir uyanış, kendine gelme, geleneksel sanatlara yeniden bir ilgi, onu korumaya yönelik çabalar artar. Klasik sanatların yeniden canlanması için çeşitli çalışmalar yapılır. Önceleri sadece yaşatabilme ve sürdürebilme gayretleriyle sürdürülen klâsik sanat çalışmalarında, özellikle 1980 sonrasında eldeki klâsik örneklerin çeşitli yorumlarıyla eserler verilmiştir. Bu yıllarda açılan sergiler, düzenlenen yarışmalar ile klâsik sanatlara ilgi giderek yoğunlaşmış gerek fakülteler bünyesindeki gerekse dışarıda çok sayıda kurslarla ve özel derslerle sürdürülen eğitimle eserler ortaya konmuş ve bunlar alıcılar bulmuştur.
Günümüzün her tür ve toplumundaki uluslararası düzeyde sanat söylemleri ve kavramlarının içeriği ve açılımı bir yönüyle devam ediyor. Diğer yandan da her ne kadar yok edilmeye, yok sayılmaya çalışılsa da geçmişten gelen birtakım derin anlayışlar, köklü birikimler bilinçli olmasa bile toplumların hayatı içinde sureta devam edip gidiyor. Bu büyük miras hayatın pek çok noktasında mekânlarla, objelerle yaşıyor.

Geçmişin birikimi bir toplum için bir özlem ve bir tutunma unsuru. Bu devamlılığın bir yansıması olarak mesela düğünleri, halk oyunları ile birçok geleneğini yaşatan Azerbaycan’da müzik alanında tar ve koltuk davulu gibi orijinal sazlar ortak bir toplumsal duygu bütünlüğü yaşatır. Mesela Kırım’da Osmanlı tesiriyle bina edilen örnekler hala mevcuttur, Kırım eski başkenti Bahçesaray’daki Han Sarayı hala bu ülkenin yegâne tarihi sembollerinden biridir. Mesela Kore’de özellikle binaların süslemelerinde direkt duvarlarda veya tablo olarak klasik süsleme unsurları ve dekor anlayışı bu sürekliliği yaşatır. Mesela Endonezya’da kültürün etkisi ile ortaya konulmuş figürler, semboller hayatın içinde yer alır, geleneksel kıyafetler yanında bazı mimari ve dekoratif unsurlar geçmişten izler taşır. Mesela Kosova’da Sultan Murat Hüdavendigâr Türbesi hala her misafirin mutlaka götürüldüğü en kutsal ve saygın bir ziyaret makamıdır. Mesela Bosna’da küçük bir grubun samimi duygularla koruyup tarihi yüzlerce yıl öncelere dayanan Sinanova Halveti Tekkesi genç nesillere aktarmaya gayret etmektedir. Mesela İstanbul’da pek çok genç sanatçı bir biçimde yazma kitap sanatları alanında klasik üslupta eserler verir ve bunları geliştirmek adına yeni arayış ve çabaları sürdürür. Bu misalleri sınırsız olarak uzatmak mümkün.

Bu devasa kültür bütünlüğünü gördüğümüzde siyasi sınırların tamamen yapay ayrımlar olduğunu anlıyoruz. Bu kültürel bütünlüğü bölemeyecek kadar sanal ayrımlara karşı Doğu toplumlarının asil ve görkemli tarihinde inancın sağladığı sağlam temeller üzerine inşa edilen sanatın muhteşem birleştirici gücünü görürüz.

Geçmişte çok güzel eserler üretilmiş olabilir ama insanoğlu yaşadığı sürece sanata son nokta konulamaz. Atasözü gibi özlü sözler haline gelmiş bu emsalsiz normlar, motifler, kompozisyonlar ve tabii ki onlara ruh veren felsefe sanata farklı ve yeni yorumlarla çağdaş boyutlar kazandırma çabasındaki sanatçılara ilham verecektir. Yazımızın başında belirttiğimiz gibi bilinçli çalışmalar ve arayışlar içinde olan ve eserinde ebediyen yaşayacağını düşünen sanatçılar için bu zengin kaynak çok değerli ama onların yapması gereken insanoğlunun en değişmez ihtiyaçlarından biri olan estetik boyuta yeni bakışlar ve yorumlar getirebilmektir, yani söylenmemişi söylemektir..


Dipnotlar:

1- İlhan Özkeçeci “Kore Sanatından Türk Sanatına Benzerlikler ve Ortak Noktalar (Similarities and Common Points in Korean and Turkish Arts)”, Proceedings of 4. International Conference. Of The Asian Philosophical Assocation ICAPA 2009, The Path to Alliance of Civilisations Through the Asian Community, Universitas Indonesia-Jakarta on 04-05- November 2009, Fatih University Press, 2009, p. 355-370.) 2- Göktürkler hakkında en önemli ve gerçekçi bilgi kaynağı şüphesiz 1889’da bulunan Göktürk (Orhun) âbideleridir. (ayrıntılı bilgi için bkz.; İlhan Özkeçeci, Zamanı Aşanlar-IX. Yüzyıla Kadar Türk Sanatı, s.166, Güzel Sanatlar Matbaası, İstanbul 2004.) 3- Gyeongju (Kyongju) Milli Müzesi, National Treasure No. 25. 4- Diyarbekirli, Nejat - Oktay Aslanapa, Türk Tarihi, II. Kitap, Yaygın Yükseköğretim Kurumu Yayını, Ankara 1977, s. 156.

*Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi

*Sanatçı-Sosyolog

İSMEK El Sanatları Dergisi 9 İNDİR

Bu yazı 1421 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK