Vefâtının 20. Senesinde Mustafa Es’ad Düzgünman

  • #


Yazı: Aydın ÇAKIRTAŞ

Ebrû san’atında klâsik anlayışa sımsıkı bağlı kalan merhûm Düzgünman, sadece ebrû san’atıyla kalmayıp, “Tarz-ı Kadîm” cildin örneklerini vermiş, tesbihçiliğe ve fotoğrafçılığa merak sarmış, dönemin kıymetli mûsıkîşinaslarından da dînî mûsıkî meşk etmiştir.

Tarihte yaptıkları pek çok san’atsal ve kültürel etkinliklerinden ötürü kimi san’atkârlar ‘hezârfen’(1) sıfatıyla taltîf edilerek halk nezdinde büyük hüsn-i kabûl görmüşlerdir. Gelenekli san’atlarımızdan ebrûnun, 20. yüzyılın son yarısına damgasını vurmuş üstâdı merhûm Mustafa Es’ad Düzgünman’ın da hezârfenlik yolunda pek çok san’atı nev’î şahsına münhasır bir çizgide cem ettiğini söyleyebiliriz.

Bu dünyadaki yolculuğuna bundan 89 yıl önce İstanbul’un san’atla ve kültürle harmanlanmış semti Üsküdar’ın Sultantepesi’nde 9 Şubat 1920’de başlamıştı(2). Bu kayda değer yolculukta, 20. yüzyılda adeta tükenmeye yüz tutan İslâm san’atı ve estetiğinin mümtâz temsilcisi Mustafa Es’ad Düzgünman yol alıyordu.

İmam Hatiplik ve attârlık yapan Sâim Efendi ve Şükriye Hanım’ın ikinci çocuğu olan Mustafa Es’ad Düzgünman, ilkokulu bitirdikten sonra babasının yanında attârlık yapmaya başlar. Üsküdar’daki küçük, mütevâzı attâr dükkânının içinde kendi büyük san’at âlemini şekillendirmeye ve kendi kendine ciltçilikle meşgul olmaya başlamış, bu üstün gayreti ve san’at zevki kendisini hocası Necmeddin Okyay’ın himâyesiyle Güzel San’atlar Akademisi’ne taşımıştır.
Düzgünman, adı san’at tarihi otoritelerine geçmiş, pek çok müzede ve kişisel koleksiyonlarda eserleri bulunan Klâsik Türk San’atları’ndan ebrûnun 20.yüzyıldaki son halkasıdır. Bu halka şöyle şekillenir: Rahmetli Ahmed Yüksel Özemre(3) üstâdın tabiriyle dünyanın en verimli ebrû üstâdlarının yaşadıkları Üsküdar semti evvelâ Özbekler Tekkesi Şeyhi Sâdık Efendi (ö.1846) ile birlikte ebrû san’atıyla tanışır. Sonrasında bu san’at oğullarından Şeyh Hezârfen İbrâhim Edhem Efendi (1829-1904) aracılığı ile Osmanlı irfânı ve estetiğini şahsında yaşatmış olan Hezârfen Necmeddin Okyay (1883-1976) Hoca’ya intikâl eder. Ebrûya çeşitli çiçek motiflerini kazandıran Necmeddin Okyay Hoca da bu san’atı Medresetü’l Hattâtîn ve Devlet Güzel San’atlar Akademisi’ndeki hocalığı döneminde pek çok talebesine öğretir. En gözde talebeleri de oğulları Sâmi (1911-1933) ve Sâcid Okyay (1915-1999) ile Mustafa Es’ad Düzgünman (1920- 1990), Ali Alpaslan (1924-2006) ve Uğur Derman (d. 1935) hocalardır. Mustafa Es’ad Düzgünman’ın hayr-ul halefleri arasında da Alparslan Babaoğlu, Fuad Başar, Aydın Gülan ve Sabri Mandıracı isimleri zikredilmektedir(4). Bu isimler arasında Alparslan Babaoğlu üstâdın çok fazla icâzet vermediği ve icâzetli öğrencisi olarak neyzen Sadrettin Özçimi hocanın olduğu bilinmekte, Fuad Başar hoca ise geleneğe bağlı talebeler yetiştirmeye devam etmektedir.

Ebrû san’atında klâsik anlayışa sımsıkı bağlı kalan merhûm Düzgünman, sadece ebrû san’atıyla kalmayıp, “Tarz-ı Kadîm” cildin örneklerini vermiş, tesbihçiliğe ve fotoğrafçılığa merak sarmış, dönemin kıymetli mûsıkîşinaslarından da dînî mûsıkî meşk etmiştir.

Hayatı boyunca hem kişiliği hem de san’atı bakımından mütevâzı bir yaşamı kendisine şiâr edinen Düzgünman, TRT-2 televizyonunun yıllar evvel kendisiyle yaptığı bir röportajda hayat karelerini şöyle aktarıyor: “1920’de Üsküdar Sultantepe’de doğdum. İlkokulu bitirdikten sonra babamın yanında yardım edip baharatçılık yapmaya başladım. Bu arada evimde kendi kendime cild yapmaya başladım. Annemin dayısı olan Necmeddin Okyay Hoca, beni aldı götürdü ve Akademi’ye ebrû ve cild atölyesine yazdırdı. Kendisi de zaten oranın hocasıydı. Orada ‘Tarz-ı Kadîm Cild’ yapmayı ve ebrû yapmayı öğrendim. Bu meyanda bu işlerle uğraşırken de dînî mûsıkî dersleri almaya başladım. Bu arada fotoğrafa da merak ettim, kendim şaselere, camlara çekip agrandismanlarını(5) da kendim yapardım. Çok kıymetli yazılar çektim(6). Askerliğime kadar böyle devam ettim (7).”
Düzgünman, Üsküdar’ın örnek şahsiyetlerinden olan babası Sâim Efendi’nin himâyesinde tanıştığı kültür muhîtini ve dînî mûsıkîyle tanışmasını ise şöyle anlatır: “Babam Üsküdar’da Azîz Mahmud Efendi Câmi İmâm ve Hatîbi idi. Tabii biz de o muhîtte yetiştiğimiz için, câmide mûsıkî muhakkak lâzımdır. Oradan bir merak oluştu, ezân okumak, müezzinlik etmek filân derken dînî mûsıkîye çok merak ettim. O zaman Mızıkalı Hâfız Muhiddin Efendi vardı Üsküdar’da. Ondan ve Çarşamba Tekkesi Şeyhi Hayrullah Efendi’den dînî eserler geçtim. Mevlid tevşihleri, Ramazan ilâhileri, devrân ilâhileri… Bu şekilde epey yol almış olduk” diyerek akabinde söylediği rahmetli Hüseyin Sâdeddin Arel’e ait Reng-i Dil makamındaki bir ilâhi de halen hoş bir sadâ olarak gökkubbede yankılanmaya devam eder:

“Ey dertlilerin derdine dermân eden Allah, Müznim kuluna rahmeti gufran eden Allah(8)”

Mustafa Düzgünman, 1953-1979 yılları arası Azîz Mahmud Hüdâyî Dergâhı’nın türbedârlığı vazifesini yürütmüştür. Bu zaman zarfında, yapmış olduğu vazîfenin de bilincinde olarak tasavvufa da merak sarmış ve Hz. Hüdâî’nin mesajlarıyla tasavvuf zevkini ziyâdeleştirmiştir. O yıllarını şöyle anlatıyor Düzgünman:

“Ben onun muhîtinde yaşadığım yetiştiğim için, ona zâhiren bir muhabbetim vardı. Fakat ben de daha genç yaşlarda bir tasavvuf merakı, zevki belirmeye başladığı zaman Hz. Hüdâi’nin Divânı’nda söylediği sözleri o zaman anlamaya başladım. Ondan evvel anlayamıyordum. Bu bir tasavvuf kaidesidir. Onun üzerine gördüm ki Hz. Hüdâî bir derya. Onun söylediği nutuklar Kur’ân’ın özü. Hayran oldum ve âşık oldum ona, onun için hizmet edeyim diye bu türbedârlığı istedim. Yoksa maddî bir şeyi yok. Çünkü o zaman türbedâr aylıkları 1953 senesinde 40 Lira idi. O zaman değerli bir para değildi. Hatta ben o aldığım maaşı bile türbeye sarf ederdim. Türbenin tezyînâtı oldukça iyidir. Bir müzeci gözüyle 26 sene o hizmeti yaptım ve çilemi doldurdum(9).”
Düngünman’ın şâirlik vasfının da olduğunu öğrenmekteyiz. Azîz Mahmud Hüdâî’ye olan ifrât-ı muhabbetini yazmış olduğu Mihrâbiye’de şöyle dile getiriyor:

Kıble-i mihrâbımızdır, Hazret-i Pîr Hüdâî; Sînede mehtâbımızdır, Hazret-i Pîr Hüdâî; Canda cânânımızdır, hem dilde de îmânımız, Gönlümüzde sultânımız, Hazret-i Pîr Hüdâî(10).

Yazdığı şiirler mihrâbiye ile kalmamış, Eyüp Bahâriye Mevlevîhânesi dervişlerinden Ali Fânî Dede gibi etrafındaki âlim ve edip dostların vefâtlarının ardından şiirler kaleme almıştır(11). Ayrıca, temsil ettiği klâsik ebrûyu ‘Ebrûnâme (12)’ isimli 20 kıt’alık bir şiirle bu kadar güzel nazma aktaran bir başka kimse olmamıştır:

Besmeleyle tezgâh açıp ebrû yapan kişiyiz Fırça ile su üstünde hüner satan kişiyiz Üstadımız Özbek Şeyhi hem Necmeddin Hoca’dır Büyüklere boyun kesip Hakk’a tapan kişiyiz Ey Mustafa nakş-ı sevda sana neler öğretti. Derununda duran nakkaş “Eynemâ”yı öğretti Bab-ı ebrû rehnümadır vech-i bâkî fehmine Ârif olan bu ezharı bir noktadan seyretti(13).

Mustafa Düzgünman, içinde yetiştiği zengin manevî atmosfer sayesinde fikirlerini, san’at anlayışını ve dînî yaşamını güzelliklerle tezyîn etmiştir. Yaşadığı dönemde pek çok ilim ve irfân sahibi gönül dostlarıyla münâsebeti olmuştur. Özellikle attâr dükkânında çalıştığı demler zamânın meşhûr san’atkârlarının, âriflerinin, sırlı sufîlerinin ve meşâyihinin sohbeti ve muhabbeti ile geçerdi(14). Rufaî şeyhi Sarı Hüsnü Efendi, Rufaî şeyhi Hayrullah Tâceddin (Yalım) Efendi, Celvetî-Bektâşî şeyhi Yusuf Fâhir Baba, sırlı bir zât olan Hamzavî-Melâmî meşreb Eşref (Ede) Efendi, Özbekler Tekkesi’nin son şeyhi Necmeddin (Özbekkangay) Efendi, Üsküdar İskele Câmi Baş İmâmı Nâfiz (Uncu) Efendi, Necmeddin Okyay Hoca, Sâcid Okyay, Osmanlı hânedânının son müezzinbaşısı ve Dümbüllü İsmail Efendi’nin amcası olan Hâfız Muhiddin Efendi, Melâmi Abdullah Bey, Ressam Üsküdarlı Hoca Ali Rıza Bey attâr dükkânının belli başlı müdâvimleri arasındadır(15).

Neyzen Niyâzi Sayın üstâdın da ilk mûsıkî meşkini bu attâr dükkânında Sâim Efendi’nin küçük oğlu Mustafa Düzgünman’dan almış olduğunu ve yine onun teşvikiyle ebrûculuğa yöneldiğini öğreniyoruz. Yakın zamanlar da ise, Necmeddin Okyay Hoca’nın son talebelerinden Prof. Dr. Ali Alpaslan ile Uğur Derman, gazeteci-yazar-mûsıkîşinas Nezih Uzel de bu dükkânın müdâvimlerinden olmuştur. Ancak attâr dükkânının dâim müdâvimleri 53 yıllık bir muhabbetle merhûm Ahmed Yüksel Özemre üstâd ve 54 yıllık bir muhabbetle babası Hâfız Nûrullah Bey olmuşlardır(16).

Düzgünman, hocası Necmeddin Okyay’dan almış olduğu ebrû terbiyesini şu sözlerle ifâde eder: “Efendim biz üstâdımız rahmetli Necmeddin Hoca’dan gördüğümüz terbiye iktizâsı ebrûya başlamadan evvel ebrû ustalarına bir fatihâ okuruz(17)

Ebrû eskiden ciltte, hat levhâlarında kullanılırdı. Düzgünmanla birlikte ise uygulama alanı genişlemeye başlamıştır. Hocası Necmeddin Okyay’dan öğrendiği ebrû çeşitlerinin tamamında eserler verdiği, hocasının icâdı olan ve yine onun adıyla anılan çiçekli ebrûyu (Necmeddin Ebrûsu) ıslah ederek daha estetik bir boyuta taşıdığı ve bu ebrûya papatyayı kazandırdığı da bilinmektedir.
Klâsik Türk Ebrû’sunun tarifi ve icrâsı ile ilgili bugüne kadar pek çok şey yazılmış ve yayınlanmıştır. Düzgünman’dan bugüne geçen süreç içerisinde ulusal ve uluslararası camiada neşv ü nemâ bulmuş, eğitimi yaygınlaşmış olan ebrûnun tarifi, yapılışındaki incelikler, klâsik ve modern tartışmaların ortasında pek çok defa konuşulagelmiştir. Şimdilerde ebrûyu modernize etme telâşına girerek âdeta yağlıboya eserler verip, adına ‘Türk Ebrûsu’diyenlere, klâsik üslûba sıkı sıkıya bağlı kalan Mustafa Düzgünman üstad yıllar evvel şöyle cevap vermiştir: “Ebrû, tükenmeyen bir hazinedir. Bu kendi içinde kendi kendini karakterini hiç bozmadan zaten tekâmül ediyor. Bunun haricinde, modernizasyon gibi bir şey olamaz. Çünkü bu ecdâd yadigârını, bunun tarihini yaşatmak mecburiyetindeyiz. Niye modernizasyon olsun? Bu nihayeti olmayan bir renk cümbüşü… Güzelliği tükenmiyor ki yeniden birşeyler icâd edilsin. Şimdi, zamanımızda resme kayan bir ebrû tavrı görüyoruz. Onlara bakıldığı zaman bir yağlıboya manzarası, tablosu gibi bir şey oluyor, yani ebrûnun dışına çıkılıyor. Aslında onlar da ebrûdan yapıyorlar ama bakıldığı zaman yağlıboya manzarası izlenimini veriyor. Biz buna pek Türk Ebrûsu filân diyemeyiz. ‘Çağdaş Ebrû’ diyebilirler. Yoksa san’atlı bişey takdir ederim. İşte onlar modernizasyon yahut çağdaş ebrû ismiyle yürütebilirler. Bizim ebrûmuz karakterini bozmamalıdır hiç(18).”

Klâsik san’atlarımızın özündeki geleneksel tavırda hocatalebe ilişkisi çok önem arz eder. Hoca, bir mürşid-i kâmil gibi talebesini inceden inceye derûnî bir olgunluğa ulaştırır. Bu hoca-talebe ilişkisini Necmeddin Okyay ile Mustafa Düzgünman arasında çok net bir şekilde görebiliriz. Bu noktada bir öğreticinin çok önemli olduğunu her fırsatta dile getiren Düzgünman’ın, ebrû san’atına yeni başlayan öğrencilere ve bu klâsik san’atın kendi kendine de öğrenilebileceğini söyleyenlere yıllar evvelinde söylenmiş adeta tavsiye niteliği taşıyan şu tesbitleri de kayda değerdir: “Akademide çalıştık işte ebrûyu öğreniyoruz diye… Öğrendiğimizi zannettik. Ben kurayım da evde kendim de yapayım dedim. Herşeyi hazırladım fakat başladığım zaman işler ters gitmeye başladı. Bir türlü uğraştım, evet ebrû çıkıyor ama renkler kayboluyor, bir âhenksizlik var… En nihayet bıraktım, hocaya (Necmeddin Okyay) gittim haber verdim, eve kadar geldi. Baktı kusurlarımızı gördü. Halbu ki biz o zaman ebrûyu öğrendik zannediyorduk. Öd ve su ayarında bozukluk varmış, bunu bana öğretti, halletti gitti… Sonra gene başladım, ikinci teknede gene olmamaya başladı. Bu sefer tekrar çağırdım hocayı eve… Bu sefer de onun dediğinin aksine suyu az ödü az çamur gibi oluyordu… Şimdi bundan şu çıkıyor, mektepte çalışırken hocanın eli değiyordu. İşte işin püf noktası buradadır. Ama bunu hoca anlatamazdı. İnsan kendisi yapmaya başladığı zaman bu püf noktasını yavaş yavaş bulacak… Yoksa hocanın eli değdikçe o püf noktası anlaşılmıyor(19).” Sâime hanımın vefâtından sonra altmışlı yaşlarının sonunda Mustafa Düzgünman’ın da rahatsızlıkları artmaya başlar. 1989 yılında bir hekime görünmesinin ardından kalın bağırsağında bilye büyüklüğünde birkaç adet tümör tespit edildiği için ameliyat olması gerekir. Oğlu Ali ve yakın dostu merhûm Ahmed Yüksel Bey’in refakatinde ameliyata götürülür. Ameliyatın başarılı geçmesine rağmen tümörler habîs çıktığı için üstâdın durumu ağırlaşır. Takvimler 12 Eylül 1990 Çarşamba gününü gösterdiğinde Mustafa Düzgünman bu fânî âlemdeki yolculuğunu tamamlayıp bâkî âleme göçer. Cenâze namazı bütün bir ömrü boyu âşık olduğu ve 26 yıl türbedârlığını yaptığı Azîz Mahmûd Hüdâyi Hazretleri’nin dergâhında kılınarak Karacaahmed Mezarlığı’nda babasının mezarına defnedilmiştir(20).

Mustafa Düzgünman’ın hayatı, yetiştiği muhit, yaşamı ve san’at anlayışıyla ilgili bilgilerimizin şekillenmesinde şüphesiz onun yakınında bulunmuş dostlarının gerek yazarak gerekse sözlü olarak ilettikleri bilgilerin önemli bir yeri vardır. Merhûm Ahmed Yüksel Özemre 1996 yılında, 53 yıllık dostluğum oldu dediği Mustafa Düzgünman’la olan hatıralarını ‘Üsküdar’da Bir Attâr Dükkânı’ isimli kitapta dercetmiştir. Kitabın içinde geçen ve arka kapağa konulmuş şu küçük hatıra yakın tarihimizde Üsküdar’ın nice güzel günler gördüğünü özetlemektedir: “Üsküdar’daki bu Attâr Dükkânı nice sohbetlerin, nice dostlukların, nice himmetlerin, nice hayırların, nice tefekküre şâyân ibretlerin, nice füyûzâtın, nice mânevî tohumların ve irşadların sebebi ve mihveri olmuştur. Neyzen Niyâzi ağabey, bir gün bana, bu dükkânın rahmânî füyûzâtının sebep olduğu maddî ve mânevî müktesebâtını ham ü şükrânla ve cezbeyle yâd ederken: ‘Yüksel’ciğim; biz bu dükkândan geçmemiş olsaydık şimdi yedi dükkân süprüntüsünden beter olurduk’ demiştir(21).”

Kitapta yer alan tarihler ve şahıslar hakikaten yakın tarihimize ışık tutması bakımından son derece önemlidir. Bu bakımdan muhterem Uğur Derman Bey’in kitabın takrîzinde dediği gibi, tarih şuuruna ermiş her okuyucunun buruk duygularla okuyacağı ve halen sekizinci baskısı piyasada bulunan kitabın Mustafa Düzgünman ve çevresini tanımada önemli bir fonksiyonu icrâ ettiğini düşünüyor ve merhûm Ahmed Yüksel Özemre üstâdı da rahmet ve minnetle anıyorum.

Yazımız içerisinde, Mustafa Düzgünman’a ait ve bugüne kadar hiçbir mecmuada yayınlanmamış olan bazı ebrûlarını san’atseverlerin istifâdesine sunmak istedim. İnanıyorum ki pek çok kimsede Mustafa Düzgünman imzâlı ebrûlar bulunmaktadır. Zirâ üstâdın ebrûcu olarak duyulmaya başlandıktan sonra, bu san’atın yaygınlaşıp bilinmesini istediği için kendisinden ebrû satın almaya gelenlere ebrûlarını çok cüz’î miktarlarda sattığı kaydedilmektedir. Onun bu fedakârane tavrı sayesinde klâsik Türk san’atlarımızdan ebrûnun kıymeti anlaşılarak tüm dünyada neşv ü nemâ bulması mümkün olabilmiştir. Eminim ki kendisinin rahleyi tedrîsinden geçenler bugünlerde kendilerini pek bahtiyar kabul ediyorlardır. Bu vesileyle vefâtının 20. yılında merhûm Mustafa Es’ad Düzgünman üstâdı rahmet ve minnetle anıyor, azîz hatırasını hürmet ve edeple selâmlıyorum. Mekânın Cennet olsun…
Dipnotlar:

  1. Hezârfen: Lûgatteki orijinal yazılışı ‘Hezâr-fenn’ şeklindedir. “Çok bilen, elinden çok iş gelen, minâre yapmakta mâhir usta” anlamlarına gelmektedir. Ayrıca kimi kaynaklarda “Bin Sanat Sahibi” anlamlarına gelir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, 24.bs. Ankara: 2007, s. 361. 2. Uğur Derman, “Mustafa Düzgünman”, DİA, c.10, s.62. 3. Ahmet Yüksel Özemre, ilk Türk atom mühendisi ve yazar. 3 Nisan 1935 (Nüfus kayıtlarında 25 Mayıs 1935) tarihinde Üsküdar, İstanbul’da doğmuştur. Evli, iki kız çocuğu ve bir de erkek torunu vardır. 25 Haziran 2008 tarihinde vefat etmiştir. Ayrıntılı biyografisi için bkz. http://www.ozemre.com 4. Ahmed Yüksel Özemre, Hasretini Çektiğim Üsküdar, İstanbul: 2007, s. 27 5. Fransızca ‘agrandissement’ten gelir. Daha çok fotoğrafçılıkta kullanılan bir kelimedir ve ‘büyütme’ anlamına gelir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Ferid Namık Hansoy, Fransızca-Türkçe Sözlük, İstanbul: 1999, s. 22. 6. “Eski tarz körüklü fotoğraf makinasıyla 1000'e yakın hat örneğini emüsyonlu cama tesbit etmiş, bazıları “Kalem Güzeli” Ankara,1981 ve “İslam Mirasında Hat Sanatı” İstanbul, 1993 adlı eserlerde yer alan bu fotoğraf camlarının asılları, daha sonra kendisi tarafından Türkpetrol Vakfı’na hediye edilmiştir.” Uğur Derman, a.g.m., s.62. 7. http://www.mustafaduzgunman.com 8. Hüseyin Sâdeddin Arel’e ait Reng-i Dil makamındaki bu ilâhinin iki mısraını Mustafa Düzgünman’ın kendi sesinden dinlemek için bkz. http://www.mustafaduzgunman.com 9. http://www.mustafaduzgunman.com 10. Mihrâbiye’nin tamamı için bkz. Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar’da Bir Attâr Dükkânı, İstanbul: 2008, s.102. 11. Eyüp Bahâriye Mevlevîhânesi dervişlerinden Ali Fânî Dede için 5 Mart 1956’da yazılan 20 kıt’alık şiirin dört kıtası için bkz. Ahmed Yüksel Özemre, a.g.e., s.100. 12. Ebrûya dair bu destanımsı şiiri Ahmed Yüksel Özemre, o dönemde asistanı bulunduğu İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Teorik Fizik Enstitüsü’nde (1959?) daktilo edip ispirtolu teksir makinasında çoğaltmıştır. Bu bilgi için bkz. Ahmed Yüksel Özemre, a.g.e., s.100. Ebrûname’nin daktilo edilerek hafif ebrûlu zemin üzerine teksir metodu ile çoğaltılmış halini Mehmet Çebi koleksiyonunda görmekteyiz. Bunun için bkz. Ömer Faruk Dere, Ebrû Sanatı: Tarihçe, Malzeme, Uygulama, s.44. 13. ‘Ebrûnâme’ isimli şiirin tamamı için bkz. Muin Nursen Eriş, Mustafa Esat Düzgünman ve Ebrû, İstanbul: 2007, s.50. 14. Ahmed Yüksel Özemre, a.g.e., s.23. 15. Ahmed Yüksel Özemre, a.g.e., s.24. 16. Ahmed Yüksel Özemre, a.g.e., s.25. 17.,18.,19. http://www.mustafaduzgunman.com 20. Ahmed Yüksel Özemre, a.g.e., s.106. 21. Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar’da Bir Attâr Dükkânı, İstanbul: Kubbealtı, 2008.


İSMEK El Sanatları Dergisi 10 İNDİR

Bu yazı 988 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK