Takı

2800 Yıllık Tarih: Urartu Takıları

  • #


Yazı: Ayşe ÇAL

Van Gölü ve çevresi merkez olmak üzere geniş bir coğrafyaya yayılan ilk çağ medeniyetlerinden Urartular, takıya olan hayranlıkları ile biliniyor. Bölgede yapılan arkeoloji çalışmalarında ortaya çıkan eserlerde, uygarlığın takı yapımında kullandığı teknik ve süslemeler de bir hayli ilgi çekiyor. Sahip oldukları zengin maden yatakları sayesinde kuyumculukta son derece ilerleyen Urartularda 7’den 70’e herkesin ilgi duyduğu takı kullanımı ayrı bir derinlik taşıyor. Baş, boyun ve göğüs, el-kol ve ayak, bel ve giysi takıları şeklinde kendi içerisinde ayrılan takıların, beğenme ve beğenilme, ihtişam, zenginlik gibi anlamlarının yanında, şans, bereket, uğur ve şifa getirdiğine inanılıyor. Bürokratlar içinse güç ve iktidar nişanesi olarak taşınan Urartu takıları, Rezan Has Müzesi’nde sergilenen çok özel bir koleksiyon ile ziyarete açıldı. Urartu medeniyeti ile ilgili Türkiye’nin en kapsamlı sergisinde altın, gümüş, bakır, demir, tunç madenlerinden bin 100 eser yer alıyor. 2 bin 800 yıl öncesinde toplum statü farklılıklarının belirleyici görevini üstelenen Urartu takılarından oluşan sergiyi, koleksiyonun danışmanlığını üstlenen Doç. Dr. Rafet Çavuşoğlu rehberliğinde dolaştık.

Urartular, Milattan Önce 9. yüzyıl ortalarında Van Gölü`nün doğu kıyısında başkent Tuşpa`da (Van) kurulmuş, iki yüz elli yıl boyunca varlığını devam ettirmiş, demir çağın önemli medeniyetlerinden biridir. Hazar Denizi, Malatya, Erzurum, Erzincan, Musul ve Halep gibi geniş bir coğrafyada hüküm süren bu medeniyet, Hurri kabilelerinin bir araya gel­mesiyle oluşur. Mimari, resim ve süsleme sanatlarında kullandıkları teknikler ile göze çarpan Urartular, yaşadıkları coğrafyanın sunduğu doğal zenginlikleri verimli bir şekilde kullanan ilk uygarlıktır. Mimarlık alanında da hayli usta olduklarını gösteren devlet, bu meziyetini inşa ettikleri saray ve mabetlerde gösterir.

Erzincan - Altıntepe, Ağrı - Patnos, Van - Toprakkale, Muş - Kayalıdere ve Adilcevaz arkeoloji kazılarında ele edilen bulgular, Urartu medeniyetini daha yakından tanımamızı sağlar. Büyük su kanalları, suni göller yapan Urartulardan kalma çok sayıda kale, kent, su bendi ve kanalı, kara yolu ve kaya anıtı kalıntıları gü­nümüze kadar ulaşır. Van il sınırları içerisinde bulunan Çavuştepe Kalesi de yine Urartulardan kalma en önemli eserlerden biridir.


Kabartma, çökertme, kazıma, dövme, dökme tekniklerini kullanarak günlük kullanım ve süs eşyaları yapan Urartular, altın, gümüş, bakır, demir ve tunç işlemeciliğinde çok öndedir. Sanatta başta Asurluların etkisinde kalan ancak bu anlayışı çeşitlendirip bir stil oluşturan Urartular, toprakların­daki zengin maden yatakları sayesinde üstün bir sanat zevkine sahip olurlar. Toplumda özellikle kadınından erkeğine, çocuğundan yaşlısına herkes tarafından kullanılan takılar ön plana çı­kar. Arkeoloji verilerinde, Urartu takı modasının baş, boyun ve göğüs, el-kol ve ayak, bel ve giysi takıları olarak ayrıldığı görülür. Ancak Urartu halkı için beğenme, beğenilme, gösteriş gibi insani duyguların çok daha ötesinde derin bir anlam taşıyan ta­kılar, güç ve iktidarı işaret ederken, toplumsal statünün en be­lirgin özelliklerinden biri olarak nitelenir.

Ülkemizde Urartu takıları ile ilgili en kapsamlı takı koleksiyonu Re­zan Has Müzesi bünyesinde bulunuyor. Müze, düzenlediği bir sergiyle bu zenginliği sanatseverlerle paylaştı. Biz de, yaklaşık bin 100 eserden oluşan “Urartu Takı Koleksiyonu” sergisi vesilesiyle Urartu takılarını araştırdık. Bir medeniyete ya­kından tanıklık ettiğimiz Rezan Has Müzesi’nde bizlere, serginin danışmanlığını üstlenen Doç. Dr. Rafet Çavu­şoğlu eşlik etti.

Doç. Dr. Çavuşoğlu, bizlere öncelikle Urartu toplumu­na olan ilgisinin nasıl doğduğunu anlatıyor: “1992 yılında ‘Urartu Uygarlığı’ üzerine yaptığım çalışmalar ile akademik kariyerime başladım. Yüksek lisans ve doktora tezimi de Urartu kemerleri üzerine tamam­layınca merakım bu yöne kaydı. 2003 yılından bu yana da ‘Urartu Takıları’ ile yakından ilgileniyor ve çalışmalarımı bu yönde sürdürüyorum. Bir yıldır da Çavuştepe Kalesi kazılarının bilimsel sorumluluğunu yürütüyorum.”

Çavuşoğlu, Rezan Has Müzesi’nin pek çok pektoral (göğüslük), madalyon, boncuk, amulet, boyun hal­kası, süs iğnesi, fibula (çengelli iğne), pazıbent, bile­zik, yüzük ve yaklaşık 70 adet kemerin sergilendiği en geniş Urartu takı koleksiyonuna sahip olduğu belirte­rek, “Bu sayede Urartuların gizemli düşünceleri, din­sel inanç ve gelenekleri hakkında fikir sahibiyiz.” diyor. Urartuların gerçek anlamda takıya düşkün bir uygarlık olduğunu söyleyen Çavuşoğlu, takıların, özellikle bürok­rat ve ailelerinin süslenme ihtiyaçlarını karşılamak ama­cıyla kurulan merkezi atölyelerde imal edildiğini aktarıyor. Doğu Anadolu’nun yer altı kaynaklarının ilk kez bu devlet zamanında verimli olarak işletildiğini anlatan Çavuşoğlu, müzenin en özel köşelerinden birinin ise kemerlere ayrıldığını dile getiriyor.

Kadın ve Erkek Kemerlerinde Farklı Semboller Yer Alıyor

Çavuşoğlu’ndan Urartu halkı tarafından yaygın bir şekilde kullanıl­dığını öğrendiğimiz kemerlerden söz açarak başlıyoruz müze gezinti­mize. Hem Urartulu kadınlar hem de erkekler tarafından takılan, farklı sembol ve figürler taşıyan kemerlerin genellikle tunç, nadiren de olsa gümüşten yapıldığını anlatan Çavuşoğlu, kadın ve erkek kemerlerinin ara­sındaki farklılıkları şöyle aktarıyor:

“Erkeklerin kullandıkları kemerlerin uzunlukları genellikle 90 ilâ 120 santimetrey­ken, genişlikleri 5.5 ile 17 santimetre arasında. Kemerlerde çoğunlukla av ve savaş sahneleri ile mitolojik figürlerin bol olduğu süslemeler görülüyor. Ağırlıklı olarak süvari geçişleri, aslan, boğa, fantastik yaratıklar, kutsal ağaç ve ağaç etrafındaki kutsal içerikli sahneler yer alıyor. En dikkat çekici figür kemerin orta noktasından sağa sola doğru hareket eden bu ağaç motifi, en çok betimlenen konu ise av sahneleri. Aslan ve boğa gibi güçlü yabani hayvanları avlama, tarih öncesi dönemden beri soyluluk ve güç simgesi olarak kabul ediliyor, hatta dinsel bir anlam taşıyor.


Kadınların kemerleriyse 80 santimetre uzunluğunda, 5 veya 8 santimetre genişliğinde. Kadınların dar kemer­lerinde genellikle açık havada düzenlenen dinsel içerikli bir ziyafet sahnesine yer veriliyor. Kemerin tam orta nok­tasında, en göz alıcı yerinde ise başı örtülü, bazı tarihçiler tarafından kraliçe ya da tanrıça olarak kabul edilen bir kadın figürü tasvir ediliyor.”

Urartularda kadın ve erkek kemerleri üzerinde işlenen sahne ve sembollerin farklı olmasının yanı sıra takılış biçimlerinin de değiştiğini söyleyen Çavuşoğlu, erkek kemerlerinin önden ta­kıldığını, kadınınkinin ise arkadan bağlandığını belirtiyor.

Kemerler üzerinde yapılan konuşmalarda takı ustaları ko­nusuna da değinmek gerektiğinin altını çizen Çavuşoğlu, Urartulu ustaları el işçiliği, günün şartlarında uygulanan teknikler ve sanat zevkleri açısından oldukça donanımlı in­sanlar olarak nitelendiriyor.

Tepeden Tırnağa Takıp Takıştırmışlar

Biz takıları anlatmaya kemerlerden başlasak da aslında Urartu halkı tabiri caizse tepeden tırnağa takıp takıştırmış. Baş, boyun ve göğüs, el-kol ve ayak, bel ve giysi takıları şeklinde ayrılan takıların her biri ayrı özellik ve güzellikte müzede yerini almış.

Çavuşoğlu, halkın baş kısımda kullandığı takıları diyadem, küpe, saç spirali, iğne, boyun ve göğüs kısmındakileri ise boyun halkası, boncuk kolye, pektoral (göğüslük), madal­yon, amuletr, amulet-mühür ve pendantlar (sallantılı süs objeleri) olarak sıralıyor.

Doç. Dr. Çavuşoğlu, pektoral, madalyon ve pendantların tamamen sınıf belirleyici özelliklerinin olduğunu söylüyor ve hakkında bilgi veriyor: “Rütbe ve statü nişanesi olarak ele alınan pektorallerin sayıları oldukça az ve yarım ay şeklin­deler. Genelde tunç, gümüş, gümüş üzeri altın kaplama ve az da olsa altından yapılmış. Van’ın Toprakkale bölgesinde gerçekleştirilen bir kazı çalışmasında çıkarılan tunçtan bir heykelciğin göğsünde bir pektoral olduğunu gördük. Hey­kelin cinsiyeti belli değil ancak Urartu kralının hadım ağası olabileceği kanısındayız.”

Madalyonların da yine sayılarının az olması dolayısıyla sadece üst düzey kişiler tarafından kullanıldığı izleniminin doğduğunu belirten Çavuşoğlu, madalyonlardaki betimlemelerin dinsel içerikli sahne­lerden oluştuğunu, tanrıların ya ayakta ya da taht veya güçlü bir hayvanın üzerinde otururmuş hallerinin betimlen­diğini dile getiriyor. Tanrıçalarsa çoğun­lukla tahtta oturur şekilde resmedildiği­ni anlatan Doç. Dr. Çavuşoğlu, tanrı ve tanrıçaların karşısındaki insan figürlerinin kolları dir­sekten bükülmüş biçimde ileri uzatılmış, kutsal selamlama pozis­yonunda gösterildiğini aktarıyor.

Yine araştırmalar sonucunda Urartuların bilezik, pazıbent ve yüzükleri sıkça kullandıkları görüldüğünü söyleyen Ça­vuşoğlu, hem erkek hem de kadınlar tarafından takılan bileziklerin uçları açık ve üst üste bindirilmiş formda, pazı­bentlerinse hem üst üste bindirilmiş hem de spiral formda kullanıldıklarını anlatırken, Urartuların ayak kısımlarında da değişik form ve biçimlerde halhal kullandıklarına değiniyor.




Urartularda Giysi Takılarının Ayrı Bir Önemi Bulunuyor

Urartulardan günümüze kadar ulaşan takılar arasında işlevselliği bakımından önemli yer tutan bir diğer çeşit ise giysi takılarında oluşuyor. Giysi takılarını iki başlık altın­da ele alan Çavuşoğlu, ilk grubun direk giysi­ye takılarak kullanılan fibula, süs iğnesi ve makyaj setlerinden oluştuğunu diğer grubun ise giysinin bir parçası olarak monte edilmiş düğme vb. süs­lü metal objelerden oluştuğunu aktarıyor. Doç. Dr. Çavuşoğlu giysi takılarıyla ilgili bizimle şu bilgileri paylaşıyor:

“Urartu takıları içerisinde önemli bir noktayı oluşturan iğneler, delikli ve süslü bir baş ile ince, uzun, sivri uçla sonlanan göv­deden oluşur. Altın kaplama örnekleri bulunsa da genellikle döküm tekniğinde üretilmişler. İğnelerin taç kısımları haşhaş, sırt sırta vermiş horoz veya yırtıcı kuş figürleri ile süslenmiş.

Urartular süs iğnesi geleneğini çeşitlendirmiş ve yeni ürünler geliştirmişler. Mevcut formlara aslan, boğa, dağ keçisi, kartal, ördek, horoz vb. hayvanların yanı sıra mi­tolojik yaratıklar da eklemişler. İğnelerin daha çok Urar­tulu kadınlar tarafından baş, omuz ve göğüs bölgesinde kullanıldıkları düşünüyoruz. Süs iğneleri, omuzda pelerin türü giysilerin uçlarını birbirine tutturmak, göğüs kıs­mında süs eşyası olarak ve başta uzun saçları toplamak amacıyla kullanılmış olabilir. Tabii bu görevlerinin yanında amulet işlevli koruyucu anlamlar da taşıyabilir.”

Urartularda, bugünkü anlamda çengelli iğne olarak ad­landırdığımız fibulaların hem giysilerde aksesuar hem de iki yakalı kumaşların uçlarını birleştirmek maksadı ile kullanıldığından söz eden Çavuşoğlu, “Altın, gümüş, tunç ve demirden yapılan fibulalar için döküm tekniğinde yararlanılır. Yarım daire, oval ve hafif üçgenimsi formda olan fibulalar yay ve iğneden oluşur ve bazen Urartu’ya özgü bir şekil olan insan eli formunda yapılır. Bu şekilde elin gücüne de vurgu yapılan fibulaların dinsel anlam taşıdıkları da kabul edilir.” diyor.

Urartuların giysi takıları arasında sayılan makyaj setlerininse cımbız, sürmelik ve iğneden bir araya geldiğini söyleyen da­nışman Çavuşoğlu, bu seti oluşturan parçaların birçok Urartu şehrinde yapılan kazılarda ele geçtiğini, setteki her bir par­çanın hilal şeklindeki yassı metale zincirlerle tutturulduğunu, setin hem işlevsel hem de takı olarak kullanıldığını anlatıyor.

İkinci bir grup olarak değerlendiren düğmelerin de yine çe­şitli merkezlerde yapılan kazılarda gün yüzüne çıkarıldığını dile getiren Çavuşoğlu, düğmelerin altın, gümüş, kurşun ve tunçtan granüle tekniğinde üretildiğini ve soylu ve yönetici sınıfın kullandıkları arasında yer aldığını belirtiyor.

Her Bir Parça Büyük Ustalık Eseri

Milattan önceki yüzyılda yaşayan bir toplumun sanatta bu denli ilerlemiş olmasında asıl vurgulanması gereken nokta­nın Urartuların, doğanın kendilerine sundukları imkânları en iyi şekilde değerlendirebilmeleri olduğunun söyleyen Çavuşoğlu, ustaların eserlerin üretimini hakkında hangi tek­nolojileri kullanmış olabilecekleri konusunda da fikir sahibi olmamızı sağlıyor.

Urartulu ustaların, takılarda başarıyla uyguladıkları ve çok ince işçilik isteyen süslemelerde büyüteç olarak dağ kristal­lerinden istifade ettiklerini, taş türü malzemelerden üretilen boncuklara delik açabilmek için yay şeklindeki ilkel matkap­lardan yararlandıklarını belirten Çavuşoğlu, Urartuların takı sanatı konusunda ne kadar ileri bir millet olduğunu anlat­tığı şu örnekle daha iyi anlamamıza sebep oluyor.

“Küçücük boncukların üzerinde çivi yazısıyla “Bu boncuğu Eruha ülkesinden Arubani’ye getirdim.” yazıyor ve bunu söyleyen Urartu hükümdarı Arbişti. Demek ki Urartular için boncuğun ayrı bir önemi var. Afganistan, Pakistan ve İran gibi ülkelerden takı yapımında kullanılmak üzere çeşitli mal­zeme ve boncuklar getirilmiş. Yine örneklere bakıldığında erken demir çağından beri Doğu Anadolu Bölgesi’nde cam boncuklara rastlamak mümkün. Fakat bunların Urartular tarafından mı üretildiği yoksa başka yerlerden mi getirildiği konusunda kesin bir bilgi elde edilmiş değil.”

Bu arada şunu da söylemeden geçmeyelim; Urartu dönemi takılarını yalnızca metal ve boncuklarla sınırlamak bu büyük uygarlığa haksızlık olacağı görüşündeyiz. Urartulu takı us­taları, eserlerinde akik, kornalin gibi değerli ve yarı değerli renkli taşlar, çeşitli deniz kabukları, kemik ve fildişi malze­melerini de kullanırlar.




Dövme ve Dökme Tekniği Kullanılmış

Takı yapımında Urartular, doğal madenin keşfinden sonra kullanmaya başladıkları dövme tekniği ile ince levhaları sert bir cisim üzerinde çekiç veya taş benzeri bir aletle biçimlen­dirir. Kalıp haldeki maden, tavlanarak yani maden ısıtılarak kolay işlenebilir hale gelmesiyle istenilen boyutta dövülerek kullanılabilir. Bu sayede dövüldüğünde dağılmayan, bakır, bronz, pirinç ve gümüş madenlerin işlenebilirliği artar.

Urartular, Rezan Has Müzesi’nde sergilenen başta kemerler olmak üzere madalyon, pektoral (göğüs plakası), saç spirali ve yüzük yapımında bu tekniği kullanır.

Urartuların takı yapımında kullandıkları bir diğer teknik ise potada eritilen madenlerin toprak, taş veya demir kalıplara dökülerek dondurulması şeklinde uygulanan döküm tekni­ğidir. İçi dolu ve boş olarak iki şekilde uygulanan yolda içi dolu teknik ekonomik olmadığı için fazla tercih edilmezken, takılara form verme aşamasında ikinci yol tercih edilir. Bu yolun, dövmeden en büyük farkı, diğer teknikte ustanın her parçayı tek tek ele alması gerekirken, bu teknikte çok sayı­da eser birden fazla kalıba aynı anda dökülebilir. Urartulu takı ustaları küpeler, halhallar, bilezikler, süs iğneleri, boyun halkaları, fibulalar ve pazıbentleri bu teknikten yararlanırlar.

Süsleme Teknikleri ile Esere Görsellik Katılmış

Çavuşoğlu, Urartuların yaptıkları takılarda kabartma, çö­kertme, kazıma gibi farklı süsleme tekniklerini kullanarak eserlerin görselliğinin arttırıldığını söylüyor. Urartuların özel­likle kemerler üzerindeki betimlemelerde ve pekdorallerde kabartma ve çökertme teknikleri tercih ettiklerini belirten Çavuşoğlu, “Metal kemerler üzerinde görülen süslemeler­de metal bir çubuğun ucuna istenen desenin negatifi çıkar­tılır. Bu uç, tavlanmış maden levhanın üzerinde kabartma­nın yapılacağı yere koyulur ve çubuğun arka ucuna çekiçle vurularak desenin eserin üzerine pozitif kabartma şeklinde çıkması sağlanır. Ustalar, kabartılan şeklin konturlarını daha belirgin hale getirmek amacıyla, eser yapımında sivri uçlu metal kalemlerden faydalanır.” şeklinde bir kemere uygula­nan işlemi anlatıyor.

Çökertme tekniğinde ise arka taraftan yapılan kabartma tekniğinin, bu kez ön yüze, pozitif olarak uygulama işlemi olduğundan söz eden Çavuşoğlu, bu uygulamanın muhte­melen daha az tavlanmış levhanın, nispeten sert bir zemine konulmasından sonra yapılmış olduğunu altını çizerek, eser üzerine vurulan desenin çok hafifçe içe çöktüğünü fakat arka yüzden kabarık şekilde çıkmadığını dillendiriyor. Bu tekniğin daha çok ana motifleri birbirinden ayırmada kulla­nılan geometrik şekiller ile bitkisel desenlerde tercih edildi­ğini söyleyen danışman, her iki yöntemde de temel amacın eserin üzerinde düz olmayan bir zemin elde edip yüzeyde bir ışık gölge etkisi oluşturmak olduğunun altını çiziyor.

Doç. Dr. Çavuşoğlu, “Eserler üzerine çelik kalemlerle yazı yazma ve bezeme tekniği olarak ifade edebileceğimiz kazı­ma tekniği metal kemerlerin yanı sıra madalyon, pektoral, saç spirali, küpe, bilezik, yüzük, fibula, amulet, mühür gibi çeşitli takıların süslemesinde kullanılıyor.” şeklinde anlatıyor.




Günümüzün Kuyumculuk Süslemeleri Kullanılmış

Urartular gösterişli takılar kullanmayı seven bir millet ol­dukları için metallerde varak tekniğinden istifade ettikleri­nin altını çizen Çavuşoğlu, Urartularda, saf altın ve gümüş­ten imal edilen az sayıdaki eserin var olduğunu, varaklama tekniği sayesinde metal eserlerin üzerinin veya bir kısmının altın ve gümüş ile kaplandığını söylüyor. Bu yöntemi iğne, bilezik, pektoral gibi takılarda kullanan Urartulu ustalar ay­rıca sonradan kullanmaya başladıkları delikli desenler yap­ma olarak ifade edilen ajur tekniğini küpeleri bezemede uygular.

Çok küçük küreler şeklinde hazırlanmış altın ve gümüş taneciklerinin takı üzerine süsleme oluş­turacak biçimde lehimlenmesiyle elde edilen ve bilezik, yüzük, fibula, düğme, boncuk, amulet ve ters piramit sarkaçlı küpelerde kullanılan gra­nülasyon süsleme tekniği de yine Urartu takıla­rında karşımıza sıkça çıkar.

Altın ve gümüş tellerin eğilip bükülerek desenler oluşturulması ve bu tellerin lehim kullanarak birbi­rine veya metal bir zemin üzerine tutturulması ola­rak tanımlayabileceğimiz günümüzün süsleme tek­niklerinden olan telkari sanatı da Urartulu ustaların kullandıkları bir yöntem. Ustaların ince işçilik isteyen bu sanatı da bilezik, boncuk ve küpelerde uyguladığı gözlerden kaçmıyor.

Bundan 2 bin 800 yıl öncesi yaşayan, ölümden son­ra yaşama inandıkları için ölülerini takıları ile birlikte defneden bir medeniyetin, gerek süslenme, gerek top­lumsal statüyü belirleme, gerekse dini ritüeller için ürettiği eserlerin her biri günün teknolojisi değerlendirildiğinde şaşırtıcılığın ötesinde hayranlık verici.

İSMEK El Sanatları Dergisi 19 İNDİR

Bu yazı 3199 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK