Seramik

Zamana Bir Mühür Vurmak!..

  • #


Yazı: Prof. Dr. İlhan ÖZKEÇECİ

Türk sanatı tasarımcıları olarak bizler de yeni projelerimizi ortaya koymak, bunları toplumla paylaşmak ve hayata yeni kareler ilave etmek durumundayız. Bu yazımızda mimari mekânlara farklı mesajlar yükleyerek yeni anlam ve açılımlar öneren bir seramik projesini ele alacağız. “Birinci Mühür” adını verdiğimiz bu çalışma ile yeni perspektiflerle geleceğe bakmayı hedefliyoruz. Bunu yenileri takip edecek ve her fırsatta hayatın çeşitli kesitlerine böylesi mühürler vurmak düşüncesi zihinlerimizde hep var olacaktır.

 Ey dil bize ver bir haber, Aşk illerine kim gider?

Hasret ile yandı ciğer, Aşk illerine kim gider?

Abdulahad Nuri

Deryada seyir eden, sükûnu ve ahengiyle bakanları kendisine hayran eden bir güzel şehir, bir belde. İki yakası birbirine gerdanlıklar misali zarif köprülerle bağlanırken şehrin mavi, serin sularda ahenkle, ümitli bir bekleyişle salınan tekneler, yelkenliler, gemiler... Bir saltanat kayığı gibi uzanan, armasıyla tarihi güçleri simgeleyen bir panoramik altyapıya inşa edilmiş, enginlere açılan deryası, göklere ulaşan seması, tabii güzel­likleri, yeşillikleri, ağaçlıkları, yapıları, tepeleriyle mekâna hâkim bir rüya ülkesi... Köprüler evren­sel değerlerin, bilimin, kültürün geçişini sağlayan bağlantılar. Kubbeler, külahlar, âlemler, çatılar, yerden yükselen kuşatıcı birer yaşanmışlık ve erdem sembolü. Köprü parmaklıkları yer yer nefes alacak duraklarla bekleyişte. Ayaklarla göğe tırmanan izler…

Panorama, zemin çizgisinin altında; evrenin güç ve dinamizm sembolü, geçmeli düğümlerden oluşan bir kare form ile tarihin derinliklerine; yüzyıllara, binyıllara uzanışı anlatıyor. Dalgalar, bulutlar bu manzaraya sükûnetle beraber güvenli, tekin bir yer anlamı ekliyor.

Göğe doğru, şehrin üstünde yükselen girift düğüm; hareketi, hayali, emeli, geleceği ve adeta insanlık tarihinin ikilemlerini sembolize eder. Ahenkle birbirine sarılan kollar, bir­birine dolaşır ve bir anlam manzumesi olarak tekrar Bir’e ulaşıp gökyüzüne yükselir.


Gökyüzünde sakin uçuşan bulutlar, köprülerden göğe uzanan aydınlık ve parlak yansımalar bu beldeye ayrı birer hava katar. Birbirine sarmal geç­melerle göğe doğru uzanan figürler, köprü kaidesinden fışkıran değer­ler hepsi bu mekânları güzelleştiren motifler.

Beldeyi, günümüz hayatının zorluğundan, baskısından, ruhsuzluğun­dan uzak yansımalar, hoş esintiler kuşatır. Binalar birbiri ile kucaklaşırken insanları sıkmayan, basmayan, onlara gelecek vaatlerinde bulunan, adeta şiirimsi esintiler üfler. Sahile yerleşen surlar, kale burçları, tarihi, yaşanmışlıkları, beklentileri sergilerken sanki binalara birer altyapı ve korunak oluşturur. Yapılar; eskisiyle, yenisiyle, geçmişi ve bugünüyle genel panoramaya ortak renk­ler katar. İnsanı, yaratılış amacına uygun; akıllı, sezgili, aşklı, sevgi­li, gelecek ümidiyle yaşatan ve buna ulaşmada yeni nesilleri heyecanla besleyip büyüten bir şehir. Adeta bir mutluluk ülkesi, bir huzur mekânı olan bu şehir, bu belde nerelerdedir?

Bu belde belki insanî ilişki­leri, toplum dinamikleri ze­delenmiş, geleceğe dair emel­lerini kaybetmiş ve neredeyse tamamen ümitsizliğe düşmüş insan için adeta huzur bulunacak bir sığınak, bir korunacak limandır...

Belki bir gencin gelecekte planlayacağı şehir peyzajı için değerli bir ipucu, belki bir diğeri için yuvasını kurmak iste­diği saklı bir dünya, belki bir başkası için içinde çözemediği düğümlerin bir simgesi, belki bir diğeri için ilahi mutluluğa götürecek sırlı bir yoldur.

Herkese göre hayatın zorlu gerçekleri bir yana, bugün hepi­mizin bu mutluluk beklentilerine, güzellik tablolarına, gele­cek vaat eden müjdelerine ve kutlu çağrılarına ihtiyacı var...




Günümüzün Fotoğrafı

Günlerin hızla geçmesiyle hayatımız sanki bir film şeridine dönüyor. Günlük meşgaleler, iş telaşları, medya bombardı­manları, internet, telefon derken kendimize gelmeye fırsat bulamıyoruz. Aklımızı toplamamız lazım. Neredeyiz? Ne ya­pıyoruz? Nereye gidiyoruz? Biz bütün bu sorulara cevap ara­mağa devam edelim hayat sürüyor.

Gündelik ihtiyaçlarımız, beklentilerimiz, hayallerimiz nasıl da bir biri ardına akıp gidiyor. Geçmişe çok mu öykünür olduk? “Nerede eski günler?”, “Nerede eski in­sanlar?”, “Nerede eski eserler?” diye hayıf­lanmanın bir faydası var mı? Zaten buna bir sınır da yok. Büyüklerimizden inti­kal eden şu sözler ne kadar da ibret­lidir: “Dün, geçmiş gitmiştir. Yarın ise henüz gelmemiştir. O halde bugün, bu saat önemlidir.” Bu anda ne yapabiliyorsak, gelecek­te de belki bunları yapabileceğiz.

Yaşadığımız çevre; tadı, koku­su ve çizgileriyle neyi yansıtıyor? Bize çare olabilecek bir şeyler var mıdır? Tefekkürümüz, heyecanları­mız, emellerimiz bundan bir pay alı­yor mu? Her günümüz birbirine eşit midir? Bir sonraki gün yine aynı yerde mi duruyoruz veya her gün, bir adım daha ileriye mi gidiyoruz? Yaşadığımız mekânlara neler aksedi­yor? Bu akisler bize fay­da sağlıyor, rahatlatıyor mu? Yoksa daha sıkın­tılı hallere mi sokuyor?

Klasik sanatlarımızın ilgi açısından bugün ulaşmış olduğu nok­ta oldukça memnuniyet vericidir. Kurslar, eğitimler, sergiler, pazarlar oldukça geli­şen görüntüsüyle pek çok kesimi mutlu eder hale geldi. Bu suretle ge­lişim açısından toplumumuzun kültürel hayatına pozitif yansımalar oldu.

Yaklaşık otuz yıl içerisinde “Klasik Sanatlar” alanında çok başarılı hattatlar, müzehhipler, çiniciler, mücellitler, ebrucu ve minyatürcüler yetişti. Memleketimizde Türk sanatının zarif çizgilerinden hareketle bir atmosferin oluşmasına kat­kılar sağlayan bu eğitimler aynı zamanda üniversitede de kendisine yer buldu. Bu faaliyetlerin ülkenin en uç nokta­larına kadar ulaşan bir kültür bilinci oluşturduğunu burada söyleyebiliriz. Fakat bu gelinen noktada; daha ileri, daha farklı, daha anlamlı ve üretken projelerin ortaya çıkmasına olan ihtiyaç azalmamakta, daha da artmaktadır.


Mimari alanda, her gün dev gibi yükselen binalar, uygula­nan şehircilik planları mimari çevrenin estetik çehresinin hiç de dikkate alınmadığını gösteriyor. Başta İstanbul olmak üzere çoğu şehirlerimizin natürel veçheleri hızla değişmek­tedir. Sadece şehir merkezleri değil; dağlarda, kırlarda bile hızla ve çılgınca yükselen çok katlı binalar öncelikle toplum­sal ruh sağlığımızı tehdit etmektedir. Yalnızca mimari binala­rın kontrolsüz ve estetik endişeden uzak görünümleri değil, aynı zamanda şehirlerimizin oksijen depoları olacak yeşil alanların da hızla harcanması acil durum alarmı vermektedir.

Buna, tarımdan kopartılan verimli toprakları da ilâve ede­biliriz, ancak bu husus konumuzu aşmaktadır. Bu sebeple bütün bu olumsuzlukları telafi edebilecek, topluma iyimser mesajlar verecek, insanların psikolojilerini daha iyileştirecek yeni soluklara, yeni tasarımlara ihtiyaç bulunuyor. Bu tasa­rımlar, başta mimari projeler olmak üzere diğer bütün alan­lara yönelik olarak yeni idealler ortaya koymalıdır.

Sanatın gerçek dünyasında fonksiyonellik (işlevsellik) esastır. Yani yapılan her işin, üretilen her eserin mutlaka bir faydası, bir anlamı olmak zorundadır. Hayattan kopuk, toplumla, insanla, ihtiyaçla, katkıyla, faydayla en ufak bir ilişkisi bulun­mayan uygulamalar yaşam gerçeğinin dışında kalmaktadır. Bu değerlendirme, kişisel bir fantezi değil, toplumun, insanlı­ğın tarih boyunca yaşadığı bir açık gerçeğin dile getirilmesidir.

İnsan, dünyaya gözünü açtığı günden beri ihtiyaçların gö­recek aletler üretmiş, yaşantıyı kolaylaştıracak çeşitli icatlar yapmış, eserler meydana getirmiştir. Hangi iş yapılmışsa; onun mutlaka bir kullanım ihtiyacını karşılaması vazgeçil­mez kural olmuştur. Bu sebepler doğrultusunda üretilecek sanat eserlerinin de mutlaka güçlü bir anlamlar taşıması ve hayata maddi-manevi katkılar sağlaması gerekir. Ancak gü­nümüzde medya kanallarıyla baskın bir şekilde toplumun gündemine oturan çağdaş sanat uygulamalarında bu özel­likleri bulmak biraz zor görünüyor. Muhakkak ki sanatçı alı­şılmışın dışında, kendi iç dünyasının fırtınalarını, heyecanla­rını çeşitli şekillerde dışa vuracaktır. Ancak bunun gerçekten ufuk açıcı, parlak fikirler, geliştirici projeler olması toplumun haklı beklentilerindendir ki bu sayede toplum geleceğe daha umutla ve hevesle bakabilsin.




Ruh Dünyamızın Sağlığı

Türk toplumu olarak tevarüs ettiğimiz miras aslında hiç küçümsenecek, göz ardı edilecek bir hazine değildir. Başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun diğer şe­hirlerinde hatta şu an sınırlarımız dışında kalan Osmanlı coğrafyasında bile halen ayakta kalan nice kültür mirasımız var. Mimari yapılanma bunların başında gelmektedir. Buna yazma eserleri, çeşitli kültürel kaynakları, hatta dili dahi ilâve edebiliriz. Türkiye dışındaki coğ­rafyalarda Osmanlı’dan kalma kelimeler, bir kısım değerler, toplum yaşantısında yer etmiş bazı adetler, musıki eserlerindeki yansımalar ve daha pek çok kültür değerini bugün bile bulabiliriz.

Toplum, Müslüman Türk toplumu olarak bu hassalarını koruyarak bugünlere gelmiş­tir. Tabii zaman içerisinde yaşanan tahribatı da hesaba katmak gerekir. Hıristiyan toplumların bu kültür dünyası içerisinde “Türk kültürü” bahsinde kazandıklarını yapılan araştırmalarda zaman zaman gör­mekteyiz.Bunlarla ilgili muhtelif örnekleri -özellikle mimari eserler olarak- Balkanlarda; Bulgaristan, Arnavutluk, Ro­manya, Yunanistan gibi Hristiyan nüfusunun yoğun olduğu ülkelerde rahatlıkla görebiliriz.

Yine yüzyıllar boyu Türk kültür dairesinde yaşamış olan Kırım, Azerbaycan, Gürcistan, İran gibi ülkelerde çok renkli figürlerle bezenmiş nice eser karşımıza çıkmaktadır. Hatta bu örnekleri Türkistan topraklarına doğru da genişletebiliriz. İşte bu müş­terek ruh dünyasının kültür hayatımıza yüzyıllar boyu yaptığı pozitifi etkiler bir çırpıda silinecek, yok edilecek müessirler değildir. Halen bizim dışımızdaki coğrafyalarda bu ve benzeri eserler insanlığın hayatını aydınlatmağa devam etmektedir.

Bugün bir toplumsal travma boyutlarına varan “stres” gibi “psikolojik sıkıntılar” gibi rahatsızlıkların sosyal yapımızda yaptığı tahribatı iyi incelemek gerekiyor. Bunun nedenleri, çözümleri konularında ciddi gayret göstermek gerekiyor. Meseleye tıbbi açıdan yoğun bir şekilde çözüm aranırken, konuya sanat ve estetik bakımından da güçlü bir pers­pektifle bakmak gerektiği ise halen düşünülememektedir. Hâlbuki gerçek sanatın ve uygulamalarının insan psikolo­jisi üzerindeki etkilerini yok saymak mümkün müdür? Bir musıki eserinin insan psikolojisine yaptığı tesirler; ona hu­zur vermesi, onu rehabilite etmesi, şevklendirmesi, moral aşılaması nasıl açık ve aşikarsa; mimarinin, dekorasyonun, süsleme sanatlarının ve diğer sanat dallarının yaptığı etki de o nispette açık bir gerçektir.


Mimari Mekânların Cemiyetin Sıhhatine Tesirleri

İslam dünyasında olduğu gibi Türk toplumunda da ailenin yaşadığı bir önemli mekan olarak “Ev” mühim bir kurguyu temsil eder. Mesken(ev)lerin, kaliteli estetik çizgilere sahip mimari yapılar olması başta gelen bir gerekliliktir.

Maddi gelir seviyesi her ne olursa olsun Müslüman Türk ailesi­nin yaşadığı mekânlar belli kurallar içerisinde şekillenmiştir. Gündelik hayatın yaşandığı oturma odaları, eşin-dostun kabul edildiği misafir odaları, -günümüzde kullanımda olmasa dahi- haremlik ve selamlık kısımları, mutfaklar, avlular hep bu tarihi maceranın yaşandığı yerler oldu. İnsanlarımız bu ortamlarda doğup büyüdüler, dünyayı yaşadılar ve yerlerini yeni nesillere terk ettiler.

Bugünün mirasçıları olan bizler geçmişimizin bu kay­naklarına iyi bakamadık. Eski evlerimizi, yaşantımızı, kazanımlarımızı koruyamadık. Ve bugünkü yaşantıya ekleyemedik. Teknolojik gelişmelerle beraber hayat şartla­rı bizleri apartman dairelerinin, çok katlı binaların içerisine sıkıştırdı ve buralardan dünyaya bakmaya çalıştık. Ayağımızı toprağa basamadan daracık pencerelerden gökyüzünü, mehtabı görmeye çalıştık. Bu kısır döngüden nasıl kurtulacağız bilemiyorum ama hiç olmazsa bugün yaşadığımız özel ve tüzel mekanları daha sıcak ve yaşanılabilir hallere sokabiliriz diye düşünüyorum. Bu alanları olumlu çizgilerle, sıcak esintilerle, pozitif dalgalarla bezemek her şeye rağmen mümkün olsa gerek. Meseleye bir de bu açıdan bakmalıyız.

Burada kastedilen, çevremizde bugün “geleneksel” denilen çizgilerin bilinçsizce muhtelif yerlere eklenmesi değil, bu mekanların anlamlı te­malarla desteklenmesi ve zihinlerin o doğrultuda beslenmesidir. Bunun gerçekleşmesi için de biraz yorulmak, ter dökmek lazımdır. Hiç bir çile çekilmeden, araştırıp, incelemeden eldeki bir kısım motifleri çeşitli alan­lara yerleştirmek ne kadar anlam taşır? Ne gibi çözümler sunar? Eğer yapılmak istenen iyi niyet ve gayretle “Güzel’i aramak” ise bunun yolu bu olmamalıdır. Gerçekten samimi bir şekilde çalışmak ve bu sayede güzel eserler üretmek için biraz zahmet çekilmeli, bazı zorluklar yaşanmalıdır.




Dünyadan Farklı Kesitler

Zaman zaman yaptığımız dış seyahatlerde; binalarda, şehirlerde çeşitli dekoratif uygu­lamalar görürüz. Şehirlerin merkezi kısımlarında büyük formdaki uygulamalardan küçük binaların cephelerine varıncaya kadar birçok noktada bu kabil değerlendirmelere rastla­nabilir. Bu figürler tarihi değerlerden alınabildiği gibi o ülkenin yakın zamanlarından çeşitli sanat uygulamaları da olabilmektedir. Bu tablolar, toplumun kültür değerlerini, siyasi ya­pılarını, milli duygularını veya çeşitli sanatkârane duyguları anlatan tasarımlar da olabilir.

Özellikle batı kültüründe “Sanat” kutsal bir misyon yük­lenmiş önemli bir değerdir. Eğitimde en küçük yaşlardan itibaren işlenen bu konu, topluma en temel görevler­den birisini yüklemektedir. Müzik eğitimiyle çıkılan yolda öğrenci, diğer sanat şubeleriyle de tanışır, on­lardan da kendi ölçüsünde istifade etmesine imkân sağlanır. İlkokul eğitimi ile birlikte müzelere ciddi inceleme gezileri düzenlenir. Öğrenci hem kendi kültürünü hem de dünya kültürünü bu seyahatlerde merakla takip eder ve özümser. Bu çerçevede ger­çekleştirilen uygulamaları zaman zaman medya ka­nallarında görebiliriz. Biz de ise müzelere bakış çok daha farklı anlamlar taşır. Müze kültürü beklenilen an­lamda yer bulamamıştır ülkemizde. Müzeler; resmiyette bir adı olan fakat çoğunlukla önünden geçilirken farkında bile olunamayan mekânlardır. Çoğu insanın hayatında belki de bir kere görmek fırsatı olduğu bu mekanların halen çok da çekici olduğunu söyleyemiyoruz.

Belki müze kavramını yeniden düşünerek, ona daha farklı anlamlar yüklen­meli, toplum hayatında daha cazip hale getirilmesi gibi aktif programlar ha­zırlanmalıdır. “Müze” kavramını, ilgilenilmesi gereken, hayatın içerisinde yer alan ihtiyaç noktalarından birisi haline getirmeliyiz belki de. Bu teklif hem taşınabilir kültür varlıklarının sergilendiği müze binaları hem de açık hava müzesi olarak adlandırabileceğimiz tarihi mekânlar için düşünülmelidir.

Ülkemizde tarihten gelen bir anlayışla mimari mekânların çini tasarımla­rıyla süslenerek farklılıklar kazan­dırılması bir gelenek olmuştur. Selçuklu döneminden başlayıp, Osmanlı’da devam eden bu faaliyetlerde cami, mescid, saray, köşk, türbe gibi pek çok mimari yapı estetik kalitesi yüksek çinilerle bezendiğini söylemek müm­kündür. XVIII. yüzyıldan sonra -her ne kadar düşük kaliteli de olsa- çini bezemeler aynı yolda devam edegelmiştir. XX. yüzyıl başlarında Osmanlı Milli Mimari ekolünde; bazı fark­lılıklarla beraber, benzeri uygulamalar sürmüştür. Seramik uygulamalarının Cumhuriyet devrinde yeni yeni oluşturulan Batı tarzı mimari yapılarda pek rastlanmamaktadır.

Ülkemizden Uygulamalar

Seramik alanındaki çalışmaları da geleneksel çiniciliğin bir devamı olarak nitelendirmek zordur. Bu dala heykelin bir kolu diye bakmak yanlış olmaz. Güzel Sanatlar Akademi­si’ndeki ilk seramik atölyesi, 1929’da kurulur. İsmail Hakkı Oygar, Vedat Ar ve Hakkı İzet hem ilk seramikçiler hem de ilk öğretmenler arasındadır. Füreyya Koral ile Sadi Diren 1950’lerde atölye açan ilk sanatçılar olarak bilinir.


Özellikle dış cephelerde hava şartlarına daya­nıklı bir teknik olan seramik adeta yeni­den keşfedilerek yakın dönemlerde mimari yapılarda kullanılmıştır. Sanatçıları heyecanlandıran, teşvik eden çeşitli uygulama­larla binalar bir kısım deko­ratif tasarımlarla bezenme yoluna gidilmiştir. Seramik sanatının parça objelere uygulanmanın ötesinde de­koratif mahiyette bir kısım panolar da gündemi oluştu­rur. Özellikle 1970’lerden sonra inşa edilen çeşitli binalarda bu anlam­da seramik panolara yer verilmiştir. Gü­zel sanatlar sahası­nın önemli isimleri bir yandan resim, heykel gibi dallar­da eserler verirken bir yandan da yeni yorumlarla oluşturul­muş motif analizlerini bu panolara yansıtmış­lardır. Bu çalışmalar ba­ğımsız birer eser olmanın ötesinde mimari mekânlara farkla anlamlar kazandırmış, daha sıcak ortamlar temin edilmesine katkı sağlamıştır.

Bu dönemlerde İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde çeşitli kamu ve özel binalar bu doğ­rultuda seramik, mozaik, heykel gibi dallarda tasarlanmış dekoratif çalışmalara imza atılmıştır. Bu yıllarda seramiğin geniş uygulama olanağını araştırdığı aşamalar birbirini iz­lemiştir. Mimari yapıların iç ve dış yüzeylerine benzeyen seramik panolar, özellikle otel, banka gibi farklı işlevle­re yönelen yapılarda karşımıza çıkmaktadır. İstanbul’da Unkapanı Manifaturacılar Çarşısı, Samatya Araştırma Hastahanesi, Tarabya-Hilton otelleri gibi mekanlara Türk sanatçılarınca pano dekorasyonları uygulanmıştır. Bu çerçevede; Bedri Rahmi Eyüboğlu, Füreyya Koral, Sadi Diren, Jale Yılmabaşar, Hamiye Çolakoğlu, Bingül Başarır gibi se­ramik sanatçıları bu yolda uğraş verenlerdendir.3

İMÇ Örneği

İstanbul Manifaturacılar Çarşısı bu alandaki esnafı bir ara­ya getirmek amacı ile bir mekân tasarımı olarak planlandı. 1954’te başlayan çalışmalar 1958 yılında bir yarışma ile ne­ticelendi. Doğan Tekeli, Sami Sisa, M. Hepgüler’in mimari projelerinin uygulandığı inşaat sonrasında blokların bazı yü­zeylerine dekoratif bir kısım tasarımlar yerleştirilmek istendi. Bu çerçevede açılan bir yarışma sonucunda da; Füreya koral ve Sadi Diren Seramik panolarla, Eren Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Nedim Günsür mozaik panolarla, Kuzgun Acar ve Yavuz Görey heykellerle, A. Teoman Germaner duvar rölyefi ile bu mekanda yer aldı.

Bedri Rahmi Eyüboğlu (1911-1975) bir resim sanatçısı olma­nın ötesinde özellikle mimari yapıların iç ve dış mekânlarına yapmış olduğu seramik-mo­zaik panolarıyla da ünlüdür. Bunlar arasında Sağlık Bakan­lığı İstanbul Samatya Hasta­hanesi, Topkapı’daki Vakko Fabrikası, Unkapanı Ma­nifaturacılar Çarşısı; Ka­raköy Aksu İşhanı gibi mekânlardaki örnek­ler sayılabilir.4

Füreyya Koral (1910- 1997), seramik işine hobi olarak başlamış fakat geçen süre için­de teknik araştırma­ların yanı sıra, “form” denemelerini arttırarak, öbür seramik sanatçılarına örnek olan bir gelişme içine girmiştir. Füreyya Koral’ın gerek duvar panosu niteliğinde işleri, gerek­se porselen yapımına kadar uzanan sır ve pişirme teknikleriyle oluşturduğu objeler, seramik malzemesine ustaca yaklaştığını kanıtlarıdır.5 Koral, kulla­nım eşyası durumundaki seramik malzemeyi bir anlatım ara­cı olarak kullanmış, kendinden sonraki kuşaklara seramiğe farklı bir gözle bakmayı, düşünmeyi göstermiştir.6


Jale Yılmabaşar7 (1939-) çoğunlukla kuş figürüne özellikle de horoz gibi formlara yer verdiği serbest seramik çalışmalarının yanında çok sayıda pano çalışması da yapmıştır. İstanbul İl Genel Meclisi Binası, Hürriyet Gazetesi, Tarabya ve Hilton ve Otelleri, Vakko Fabrikası ve İzmir Efes Oteli'ndekiler bunlardan bazılarıdır.

Sözün burasında mimari yapıların karakteri üzerinde durmak gerekiyor. Bugün gelinen noktada mimarlığın; yaşam alanları­nı, konutları, resmi daireleri, kamu binalarının tasarımında belli kriterlere uymuş ve olumlu sonuçları yansıtmış olduğunu söyleyemiyoruz. Yapılan binaların birbirinde farklı, çoğu değişik algılar içeren, yaşamı çözümüne kolaylıklar sunmayan görüntüler sergilediğini söyleyebiliriz.



“Birinci Mühür”

“Birinci Mühür”, Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde, Bilimsel Araştırma Projeleri kapsamında plan­lanıp uygulanan bir seramik tasarım projesi olup, yürütücüsü Sanat ve Tasarım Fakültesi öğ­retim üyesi Prof. İlhan Özkeçeci’dir. Tasarımı Prof. İlhan Özkeçeci tara­fından yoğun bir çalışma döne­minde hazırlamış ve seramik sanatçısı Hülya Çeltikçi tara­fından seramiğe uygulan­mıştır. Proje ekibinde Öğr. Gör. M. Hakan Alacalı, Arş. Gör. Saliha Nesli Gül ve Arş. Gör. Bahadır Uçan görev almışlardır.

Türk sanatı tasarımcıları olarak bizler de yeni projelerimizi orta­ya koymak, bunları toplumla paylaşmak ve hayata yeni kareler ilave etmek duru­mundayız. Bu yazımızda mimari mekânlara farklı mesajlar yükleyerek yeni anlam ve açılımlar öneren bir seramik projesini ele alacağız. “Birinci Mühür” adını verdiğimiz bu çalışma ile yeni perspektiflerle gelece­ğe bakmayı hedefliyoruz. Bunu yenileri takip edecek ve her fırsatta hayatın çeşitli kesitlerine böylesi mü­hürler vurmak düşüncesi zihinlerimizde hep var olacaktır.

Projenin amacı, Yıldız Teknik Üniversitesi mimari birimleri için, mekânlara değişik anlamlar yükleyecek, hayata güzellikler katacak yeni yorumlar içeren özgün seramik tasarımlar üretmek ve uygulamaktır. Bu amaçla hazırlanan “Birinci Mühür”, seramik pano çalışmalarının ilkidir ve YTÜ Davut Paşa Kongre ve Kül­tür Merkezi için üretilmiştir. “Birinci Mühür”ün ön hazırlıkları ve uygulaması yaklaşık iki yıl gibi bir sürede, heyecanlı ve titiz bir ekip çalışması ile aşama aşama gelişmiştir. Seramik gibi kalıcı ve etkileyici görünüme sahip bir malzeme ile üretilen bu eserin ta­sarımında; Türk sanatının tarihten intikal eden estetik değerleri ışığında, günümüz dünyasının duygularını da içeren yorumlar yansıtılmıştır. Görsel etkisini anlam dünyası ile güçlendiren, kla­sik motifleri taşıyan ama aynı zamanda bugünle geleceği de kendi bünyesinde barındıran bu eser, YTÜ Kongre Merkezi iç mekânına estetik ve anlamlı bir değer katmayı amaçlamaktadır. Türk sanatı estetik değerleriyle kendisinden büyük ölçüde istifade edilmeye değer zengin bir insanlık mirasıdır. Bu Se­ramik eserlerinin temel felsefesinden yorumlar alarak meydana ge­tirilmiş özgün bir üretimdir.

Bu seramik uygulama 08 Temmuz 2014 tarihinde Yıldız Tek­nik Üniveristesi Rektörü Prof. Dr. İsmail Yüksek’in de katıldı­ğı bir törenle açıldı. Basın mensuplarının bulunduğu bu açılış töreni görsel ve yazılı medyada büyük ilgi topla­dı. Aynı zamanda yeni projenin mimari mekanlarla etkisi konusundaki değer­lendirmeler de medyada yer aldı. İkinci Mühür projesi Yıldız Teknik Üniversitesi Yıldız Kampüsü Oditoryumu'nda yer alacaktır.


Gelinen noktada hem Davutpaşa Kongre Merkezi hem de Yıldız Oditoryumu'nda hayata geçirilen bu tablolar sürekli işleyen ve devamlı faaliyet gösteren bu mekânları sa­natla daha iç içe gösterecek çalışmalardır. Bu mekanlar üniversite içinden ve dı­şından çeşitli etkinliklerin yaşandığı alanlar olmakla birlikte eğitim dünyasının moral ortamlarına pozitif katkılar sağlayacaktır. Bu projeler birer etüt ve de­neme programı olarak de­ğerlendirilmelidir. Bugünkü sanat ve duyum çizgimizde yeni kavrayışların nasıl olması gerektiği hususunda birer öneri olarak kabul edilebilirler. Sanatımız adına bu kabil üretimlerin gelişerek de­vam etmesini diliyoruz.

DİPNOTLAR 1) Prof. Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Sanat Bölüm Baş­kanı. 2) Sanat Tarihi Ansiklopedisi, Cilt: 4, Görsel Yayınlar, Baskı: Yazır Matbaacılık Koll. Şti., 1981, s. 798-799. 3) Sezer Tansuğ, Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi Yayını, 5. Basım, İstanbul 1999, s. 343’ten kısaltılarak. 4) Devrim Erbil, onun eserleri hakkında şu değerlen­dirmeyi yapar. “Çok sayıda yapıya mal olmuş mozaik, seramik, vitray panoları. Onun sana­tının günlük yaşama karışıvermiş, sevimli, alımlı örnekleridir.” (Devrim Erbil, “Kaybettiğimiz Değerler-Bedri Rahmi Eyüboğlu”, Arkitekt Cilt: 1975, Sayı: 1975-04 (360), s. 165.) 5) Sezer Tansuğ, Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi Yayını, 5. Basım, İstanbul 1999, s. 339. 6) Atilla Cengiz Kılıç, Geleneksel Seramik Sanatlarımızın Günümüz Mimarisine Etkileri ve Öneriler”, 2000’li Yıllarda Türkiye’de Geleneksel Türk el Sanatlarının Sanatsal, Tasarımsal ve Ekonomik Boyutu Sempozyum Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1999, s.155. 7) Sadi Diren, “50. Yılda Seramik”, 50 Yılda Cumhuriyet 50 yılda Güzel Sanatlar, Akademi mimarlık ve Sanat 8, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yayını, İstanbul 1974, s.221. Sezer Tan­suğ, Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi Yayını, 5. Basım, İstanbul 1999, s.394.

KAYNAKÇA 1) KILIÇ, Atilla Cengiz, “Geleneksel Seramik Sanatlarımızın Günümüz Mimarisine Etkileri ve Öneriler”, 2000’li Yıllarda Türkiye’de Geleneksel Türk el Sanatlarının Sanatsal, Tasarımsal ve Ekonomik Boyutu Sempozyum Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1999, s.155-158. 2) ERBİL, Devrim, “Kaybettiğimiz Değerler-Bedri Rahmi Eyüboğlu”, Arkitekt Cilt: 1975, Sayı: 1975-04 (360), s. 164-165. 3) DİREN, Sadi, “50. Yılda Seramik”, 50 Yılda Cumhuri­yet 50 yılda Güzel Sanatlar, Akademi mimarlık ve Sanat 8, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yayını, İstanbul 1974, s.220-235. 4) Sanat Tarihi Ansiklopedisi, Cilt: 4, Görsel Yayınlar, Baskı: Yazır Matbaacılık Koll. Şti., 1981. 5) TANSUĞ, Sezer, Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi Yayını, 5. Basım, İstanbul 1999. İnternet Haberlerinden Bazıları 6) http:// www.hurriyetkampus.com/haberler/manset/yasadigimiz-mekanlar-bizi-strese-sokuyor 7)http://dha.com.tr/en-son-haber-ytu-kongre-ve-kultur-merkezinde-birinci-muhur-seramik-pano-acilis-toreni-flashaber_714494.html 8) http://zaman.com.tr/http://www.zaman.com. tr/_yildiz-teknike-birinci-muhur_2229922.html 9) http://www.milliyet.com.tr/mekanlarin-psikolojideki-konumu-istanbul-yerelhaber-285217/10)http://www.sondakika.com/haber/ haber-ytu-kongre-ve-kultur-merkezi-nde-birinci-muhur-6239634/ 11) http://www.iha.com. tr/haber-mekanlar-bizi-strese-mi-surukluyor-370729/ 12) http:// www.samanyoluhaber.com/ egitim/Yasadigimiz-mekanlar-bizi-strese-sokuyor/1055948 13) http://www.yurtgundemi. com/yildiz-teknik-e-birinci-muhur-haberi-7749299.htm


İSMEK El Sanatları Dergisi 19 İNDİR

Bu yazı 996 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK