Kalemişi

Türk-İslâm Sanatlarının Mimar Nakkaşı

  • #


Yazı: Mutia SOYLU

Nakkaş-Mimar Semih İrteş, klasik Türk-İslâm sanatları arasında önemli bir yer tutan kalemişinin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri… 20. yüzyıl kalemişi sanatının usta temsilcisi Nakkaş Sabri İrteş’in oğlu olan Semih İrteş, yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da pek çok tarihi yapının restorasyon çalışmasında yer aldı. İrteş, “Ruhaniyet olarak bir nakkaşın olabileceği en üst yer” dediği Ravza-i Mutahhara’da sonsuza kadar çalışabileceğini söylüyor.
Geçmişte ağırlıklı olarak dini yapıların bezemesinde kullanılan ve klasik Türk-İslâm sanatları arasında önemli bir yer tutan kalemişi, günümüzde artık sivil mimaride de tercih ediliyor. Nakkaş-Mimar Semih İrteş, bu sanatın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri. Usta kalemkâr ile, restorasyon çalışmalarını kendisinin gerçekleştirdiği Üsküdar’daki Valide-i Atik Tekkesi'nde açılan nakışhanede bu sanatın inceliklerini konuştuk. İrteş, en parlak devrini 16. yüzyılda yaşayan bu sanatı günümüzde icra etmenin avantajlarından dezavantajlarına, nakışta modern tasarımlara yaklaşımından, desenlerinde hangi yüzyılın motiflerini kullanmayı tercih ettiğine kadar çok çeşitli konuya değindi.
Semih İrteş ilk olarak, hayata geçirilmesinde şahsi gayretleri olan Valide-i Atik’teki “Nakkaş Tezyini Sanatlar Merkezi” projesinin nasıl doğduğunu anlatıyor. Şu anda nakışhane olarak kullanılan bölümün, vaktiyle Nurbanu Valide Sultan Külliyesi’nin tekke binası olduğunu söyleyen İrteş, “Burası yaklaşık 20 senedir restore edilmeden, kapı pencereleri açık perişan bir vaziyetteymiş. Biz buraya ilk geldiğimizde içler acısı görüntüsü vardı” diyor. Üsküdar Belediyesi’nin, burayı, kültür merkezi veya geleneksel sanatlar için bir merkez yapmak koşuluyla Vakıflar’dan aldığını belirten İrteş, yapının restorasyonu ve geleneksel sanatlar eğitimi veren bir mekân haline getirilmesi işi kendisine tevdi edildiğinde hemen kabul ettiğini ifade ediyor. “Buranın bütün restorasyon işini biz kendimiz yaptık. Tabii bunu yaparken kendi öz kaynaklarımızı kullandık” diyen İrteş, Üsküdar Belediyesi’nin, burayı, kültür merkezi veya geleneksel sanatlar için bir merkez yapmak koşuluyla Vakıflar’dan aldığını belirten İrteş, yapının restorasyonu ve geleneksel sanatlar eğitimi veren bir mekân haline getirilmesi işi kendisine tevdi edildiğinde hemen kabul ettiğini ifade ediyor. “Buranın bütün restorasyon işini biz kendimiz yaptık. Tabii bunu yaparken kendi öz kaynaklarımızı kullandık” diyen İrteş, Üsküdar Belediyesi’nin, mekânın alt yapı işleri ve bahçe düzenlemesi işlerini üstlendiğini belirtiyor. İrteş, yapının kurşunlarını da belediyenin yaptığını, onun dışında hiçbir yerden yardım yapılmadığını sözlerine ekliyor.

“Osmanlı nakkaşhane geleneğinin küçük bir örneği” olarak nitelendirdiği Nakkaş Tezyini Sanatlar Merkezi’nde kendisiyle birlikte tezhip sanatçısı Mamure Öz’ün de dersler verdiğini hatırlatıyor. “Biz burada daha ziyade tezhip ve temel eğitim ağırlıklı çalışma yapıyoruz. Bizim temel eğitim dediğimiz eğitim, başlangıcın üstünde, biraz ihtisas sayılabilecek düzeyde. Sıfırdan öğrencilerimiz de var, ama çok az sayıda” diyen İrteş, daha ziyade eski öğrencilerine, onları daha ileriye yönlendirmek ve gelecek kuşakların onlardan daha iyi istifade edebilmesini sağlamak için eğitim verdiklerini vurguluyor. İrteş, Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak verilen Topkapı Sarayı’ndaki temel eğitim derslerinin de 30 yıldan bu yana devam ettiğini ifade ediyor.


Süheyl Ünver’den Tezhip İcazeti Aldı

yüzyıl kalemişi ustalarından Nakkaş Sabri İrteş’in oğlu olan Semih İrteş, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in de öğrencilerinden biri. İrteş’e, “Tezhip icazeti aldığınız Süheyl Ünver’in talebesi olmak nasıl bir duygu?” diye soruyoruz. “Bu duygu, bugün için de dün için de fevkaladeydi” diyen İrteş, Cumhuriyet tarihimizde tezyini sanatların bugünkü düzeye gelmesinde Prof. Ünver’in ve onun yakın arkadaşlarının büyük rolü olduğuna dikkat çekiyor. Geleneksel sanatlarımıza günümüzde hak ettiği değerin verilip verilmediği konusunda ise “Biz, her zaman vah deriz, eyvah ederiz. Her şeyi devletten bekleriz, ama biraz da kendimiz bir şeyler yapmamız lazım. Sözgelimi Süheyl Hoca, hiçbir yardım almadan tamamıyla kendi çabasıyla, dar alanlarda çalışmış. Bizim için her bakımdan çok önemli bir örnek bu. Bize de düşen onun gibi yoğun şekilde çalışmak” diye konuşuyor. Kalemişi tekniği desenlerinde en çok hangi yüzyılın motiflerini kullandığını soruyoruz Semih İrteş’e. Eskiden ilham alarak yeni tasarımlar yaptığını söyleyen sanatçı, en çok klasik devir diye adlandırılan 15. yüzyılın son çeyreği ile 16. yüzyılın başından sonuna kadar olan dönem çalışmalarından etkilendiğini belirtiyor. O dönem yapılan her türlü mimari ve kitap tezyini sanatlarındaki tasarımların kendisinin ilgi alanı içinde olduğunu kaydeden Semih İrteş, “Tasarımlarımı o ilkelere bağlı olarak yapmaktayım. Mimari tezyinat olarak yaklaşık 30 senedir üzerinde çalıştığım güzel bir koleksiyonum var” diyor.


‘Kes-Yapıştır’la Modern Tasarım Olmaz

İrteş’e, yeri gelmişken, nakışta modern tasarımlara yaklaşımını da soruyoruz. “Nakış zaten başlı başına modern bir tasarım, soyut bir resimdir” diyor ve devam ediyor: “Çünkü tabiattaki bitkisel usulü direkt olarak kopya etmemiştir. Nakkaşın, sanatkârın kendi gözünde ve ruhunda ona kattığı ve tamamen sembolik değerlerin olduğu soyut bir şeydir. İşte bu, bugün itibariyle moderndir.” Modern tezyin sanatının, geleneksel desenlerden kopyalar alıp “patchwork“ denilen kes yapıştır yöntemiyle oraya buraya yapıştırmak olmadığının da altını çiziyor Semih İrteş. Günümüzde matbaanın yoğun faaliyeti sebebiyle kitap süslemeciliği olan tezhibin yapılmadığına dikkat çeken İrteş, dolayısıyla tezhip sanatının bugün levha süslemeciliği ile devam ettiğini söylüyor. 15. ve 16. yüzyıl süslemelerinin günümüzde levhalara aktarılmasının da bir yenilik olduğuna vurgu yapan sanatçı, “Hem boyut, hem de biçimsel olarak yeni tasarımlar yapmak zorundayız. Desenlerimizi yeni biçim tasarımla ama eski üsluba uyarak yapıyoruz. Bunlar bence modern, çağdaş diyebileceğimiz uygulamalardır” diye konuşuyor.

Valide-i Atik’teki merkez için “Osmanlı nakkaşhane geleneğinin küçük bir örneği” diyen İrteş’e, Osmanlı dönemindeki saray nakkaşlarıyla karşılaştırıldığında günümüz nakkaşlarının şanslı olup olmadığını soruyoruz. “Biz, o döneme göre şanslıyız esasında” diyen İrteş, günümüz nakkaşlarının öncelikle teknolojik imkânlar bakımından çok yüksek şansa sahip olduğunu vurguluyor. O dönemde oldukça önemli tezhip çalışmaları yapıldığına değinen İrteş, “Biz bugün bile çıplak gözle bunları izleyemiyoruz. O kadar ince yapılmış. Bazen hayrete düşüyoruz, ‘Bu insanlar bu kadar ince göze nasıl sahip oldular. Elleri, bilekleri ne kadar güçlüydü’ diyoruz. İmreniyoruz ve onlardan feyz alıyoruz dolayısıyla” şeklinde konuşuyor.


Günümüz Nakkaşları Daha Şanslı

“Sözün kısası, teknolojiden yararlanabiliyor olmak bakımından şanslıyız, ama bu sanatı icra ederken ruhun gerektiği inceliğe kavuşturulması bakımından da şanssızız” diyen İrteş, şöyle devam ediyor: “Çünkü o anı yaşamıyoruz biz. Halbuki bu iş için o anı da yaşamak lazım. Ruhun o güzelliğe tatması lazım. Çevreyle, insanlarla bütün her şeyiyle yaşamak lazım ki, o müthiş noktaya varabilesiniz.”

“Uygun mekânlar, bu iş için gerçekten insanın ruhunu fevkalade rehabilite eden yerler” diyen İrteş, Topkapı Günümüz Nakkaşları Daha Şanslı “Sözün kısası, teknolojiden yararlanabiliyor olmak bakımından şanslıyız, ama bu sanatı icra ederken ruhun gerektiği inceliğe kavuşturulması bakımından da şanssızız” diyen İrteş, şöyle devam ediyor: “Çünkü o anı yaşamıyoruz biz. Halbuki bu iş için o anı da yaşamak lazım. Ruhun o güzelliğe tatması lazım. Çevreyle, insanlarla bütün her şeyiyle yaşamak lazım ki, o müthiş noktaya varabilesiniz.” “Uygun mekânlar, bu iş için gerçekten insanın ruhunu fevkalade rehabilite eden yerler” diyen İrteş, Topkapı Sarayı’ndaki dersler dışında halen çalışmalarını sürdürdüğü Valide-i Atik’teki sanat merkezinin, tam da böyle bir mekân olduğuna değiniyor. Sanatçı, “Burada biz, İstanbul’un o yoğun temposunun çok dışında sakin, sessiz, sıkıntısızız. Böyle bir ruh hali içersinde çalışıyoruz. Burada çalışan bütün arkadaşlarımız son derece mutlu. Allah’u Teala’nın, yoğun çalışmalarımızın neticesinde bize böyle bir yeri bahşettiğini düşünüyoruz” diyor.
“Yine şanslıyız diyorum çünkü” diyerek Osmanlı dönemi nakkaşlarıyla günümüz nakkaşlarını karşılaştırmaya devam ediyor Semir İrteş: “Tezhip o dönem sadece gün ışığında yapılabiliyordu, ama biz bugün elektrik sayesinde gece gündüz çalışabiliyoruz, ışık sorunumuz yok. Mum ışığında ya da yağ lambasında yetiştireceği çalışmalar varsa çalışmak zorundaydı o dönemin tezhip sanatçıları. Sonra gözünüzde herhangi bir bozukluk olduğunda kullanacağınız gözlük yoktu o devirde. Şimdi teknolojinin ürettiği gözlükleri kullanıyoruz.” Semih İrteş sözü hazır nakkaşların, sanatlarının ileriki dönemlerinde gözlerinin bozulmasına getirmişken, Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” romanında geçen kör nakkaşları soruyoruz. “Pamuk o romanında ‘kör nakkaş’ diyor. Tabii Orhan Bey orada bunu farklı bir şekilde yorumlamış. Kesinlikle kurgu bu, gerçeğe dayanmıyor. Düşünebiliyor musunuz, nakkaşın gözlerine iğne batırılacak gözleri kör olacak…” diyen İrteş bir sanatçının ne kadar becerikli olursa olsun, bir atı görmeden mükemmel bir şekilde çizmesinin mümkün olamayacağını vurguluyor. İrteş, ‘kör nakkaş’ tanımından şunun anlaşılması gerektiğini söylüyor: “Nakkaş sanatın da tam kıvamındayken gözleri tam görmüyorsa, işte o nakkaş kördür. O dönemde gözlük yok. Onun ruhunun ne kadar çok ezildiğini, ne kadar çok ıstırap çektiğini düşünebiliyor musunuz? Üretmek istiyor, içindeki o güçlü sanatı ortaya koyamıyor. İşte bir nakkaşın körlüğü bu olabilir ancak. O devir içersinde de bu tür kişiler baş nakkaş, ser nakkaş oluyor. Gelen siparişlerin sıralamasını yapıyor, tasarımını yapıyor, yönlendiriyor. Nakkaşhanede iş paylaşımı yapıyor. Ser nakkaşlık devri hep 45- 50 yaş üzerinden oluyor. Tecrübenin hat safhaya geldiği andır bu yaşlar.”


Yüzyılda Malzemeler Daha Kaliteliydi

Kalemişinde hangi malzemeleri kullandığını sorduğumuz sanatçı, projelerinde toprak ve pigment boyalar başta olmak üzere, Arap zamkı, tutkal ve altın varak kullandığını anlatıyor. “Aslında Osmanlı dönemi nakkaşları karşısında şansımızın bittiği yer de burası, malzeme…” diyen İrteş, o dönem özel el yapımı kâğıtlar, İstanbul kâğıtları kullanıldığını, 16. yüzyılda bile bu kâğıtların çok pahalıya satıldığını söylüyor. O dönem malzemelerin kesinlikle daha kaliteli olduğunu, asitsiz kâğıtlar, doğal boyalar kullanıldığını dile getiren İrteş, bu her bakımdan kaliteli malzemelerle üretilen çalışmaların da yüzyıllara güçlü bir şekilde meydan okuduğunu ifade ediyor. 16. yüzyıl mimarisinde kullanılan altının, 400 senelik bir zamana direnme gücü olduğuna dikkat çeken sanatçı, bugün kullanılan ve genellikle Almanya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinden getirtilen altınların kısa sürede okside olduğuna işaret ediyor. Altından bahsetmişken bu sanatın biraz masraflı olduğuna dikkat çekiyoruz. İrteş, bununla ilgili de, “Evet biraz öyle. Tezhibin vazgeçilmez malzemesi isminden de anlaşılacağı gibi altınlamada kullanılan altın. Baş malzememiz altın. Bugün tabii çok ucuz altın satan yerler de var. Ama 23-24 ayar en kaliteli satanlar da var. Sanat yaptığınız için haliyle malzemenin en kalitelisini almak zorundasınız. Yani gerçek bir sanatkâr hiçbir zaman malzemeden kaçmaz, kaçıyorsa o zaman zaten sanatkâr değildir o. Çünkü emeğini, ruhunu veriyorsun, o vakit de zamana olabildiğince direnmesini istiyorsun eserinin doğal olarak” diye konuşuyor.


Yurt Dışındaki Eserlerde Semih İrteş İmzası

Yurt içinde pek çok mimari eserin restorasyonunda kalemişi çalışmaları bulunan Nakkaş-Mimar Semih İrteş, “Türkiye’de yeni birçok yapının iç tezyinatı ile birlikte pek çok restorasyan faaliyetlerimiz de var” diyor. 1960 yılından günümüze kadar İstanbul-Topkapı Sarayı restorasyonlarında çalıştığını belirten İrteş, yurt içinde en önemli restorasyonlarından birinin de 2009 yılında tamamlanan Bursa Ulu Camii restorasyonu olduğunu kaydediyor. Üç yıl süren bu çalışmayla ilgili olarak, “Bursa Ulu Camii’nde gerçekten çok güzel eserler yaptık. Bunların başında 500 yıllık ahşap kündekâri tekniğinde minber geliyor. Ayrıca orada 16. yüzyıl deri üzerine çok özgür, çok ilginç yazılar bulduk, boya altından çıkardık. 500 yıllık bir cami olmasına rağmen içinin nakışları ve yazıları, 1857 depreminden sonra yenilenmiş, devrin hat üstatları camiye müthiş çalışmalar yapmışlar. Biz o yazılara hiç dokunmadan sadece temizliklerini yaptık, kimyasal ve mekanik yolla. Bu çok uzun bir yol, ama restorasyon da bu olmalıdır. Yani bir yerden kopya alıp onu aynı renklerle yapıyorum demek restorasyon değildir. Mevcudu korumak, sağlamlaştırmak, gelecek kuşaklara en iyi şekilde onu bırakmaktır” diye konuşuyor. Yurt içinde daha birçok yeni ve tarihi yapıda kalemişi çalışmaları bulunan İrteş’ten, yurt dışındaki çalışmalarına da değinmesini istiyoruz. İrteş, yurt dışı çalışmalarını da şu şekilde sıralıyor: “Yunanistan-Gümülcine’de ve Mostar’da birer tarihi yapının restorasyon çalışmalarını yürüttük. Türkmenistan’da Ertuğrul Gazi Camii’nin tezyinini biz yaptık. Ayrıca Japonya’da Tokyo Camii ile Berlin Şehitlik Camii’nin yanı sıra son 3-4 senedir de Çeçenistan’da camiler yapıyoruz. Bu benim sanat hayatımda çok önemli bir merhaledir. Orada 5-6 cami tezyinatı yaptık. Kafkasyalı olmalarına rağmen, Osmanlı mimarisini çok beğendikleri için Osmanlı sistemi içinde camiler yapılıyor, ben de onların tezyini için uygulamalar yapıyorum. Türkiye’de 30-35 senedir yapmak istediğim ahşap üstü kalemişi tekniğini de orada uygulama yapma imkânına sahip oldum.”


Aile Ekibinin Desteği Büyük

Restorayson çalışmalarını aile ekibiyle gerçekleştirdiklerini öğrendiğimiz İrteş’e, aile ekibinin desteği ile çalışmanın avantajlarını da soruyoruz. “Kalemkârlık bizim baba sanatımız. Çok küçük yaşlarda bu işe başladık. Bilinçli olarak herhalde 14-15 yaşlarında filan ama çıraklık devrem 7-8 yaşlarında o ortamda oynayarak olmuştur. İnsanlar çocuk yaşta sokaklarda filan oynarlar. Bizim oyun sahalarımız cami avluları, saray bahçesi (Topkapı Sarayı’nı kast ediyor), hep böyle geçti çocukluğumuz. O kültürün devamlı içindesiniz, onu yaşıyorsunuz çünkü. Bu sanatta çıraklık devremi de kalfalık ve ustalık devremi de hep orada yaşadım. Babam oranın restorasyon işlerini yürüyordu. Biz üç kardeşiz, ben en büyükleriyim. İki kardeşim daha var Hayrettin ve Adnan.. Babam Sabri İrteş, Sabri Usta diye anılır. Bu çalışmaların neticesinde Topkapı Sarayı bizim için çok önemli bir yer alır. Benim için çok önemli bir mekândır. Bütün Türkler için önemlidir ama ben içinde yaşayan bir insan olarak, orada tamir yapan bir insan olarak çok önemli. İşte burada çok çalışmalarımız oldu. Bu çalışmalarımız halen devam diyor. Biliyorsunuz Topkapı Sarayı’nın sırf harem dairesi 400 oda dan meydana geliyor. Birini yapsanız 50 sene sonra diğerine ancak sıra geliyor. Yani aile bugün çalışmalarını bu konuda yürütüyor.” Baba Sabri İrteş’in izinden giden Semih İrteş’in oğlu Selim de dede-baba mesleğini tercih etmiş. Hâsılı, İrteş ailesinde, kalemkârlık babadan oğula geçiyor diyebiliyoruz. Semih İrteş, esasen harita mühendisliği eğitimi almış olmasına rağmen geleneksel sanatı tercih eden oğlu için, “Babam bizi mesleğe zorlamadı, biz de çocuklarımızı zorlamıyoruz ama ilgisi var oğlumun. O da benim gibi hep bu ortam içinde büyüdü. Şimdi artık üçüncü kuşak olarak onları (yeğenlerini de kast ediyor) yetiştirmeye çalışıyoruz”


Gönlünde Kutsal Mekânlar Yatıyor

Bu arada, kalemişi restorasyon çalışmalarında dikkat edilmesi gereken konulara da değinen Semih İrteş, bu teknikte yapılan bir hatada geriye dönüş olmadığını bilerek çalışma yapmanın önemine vurguladı. “Baştan birtakım tedbirleri en iyi şekilde almak lazım” diyen İrteş, sanat tarihi bilgisine sahip olmanın da önemli olduğunu işaret ederek, “Söz gelimi, bugün yapılan bir resrotasyonda 18. yüzyıl nakışı, varsa 15-16 yüzyıl nakışlarını araştırmak lazımdır. Yoğun röleveler, ölçüler almak, renk analizlerini yapmak, projeleri buna göre hazırlamak lazımdır” diyor. Semih İrteş’e, “Yurt içinde yahut yurt dışında bir mimari eserin restorasyonunda benim de imzam olsun dediğiniz bir yapı var mı?” diye soruyoruz. “Zor bir soru” diyor Semih İrteş, “Allah neyi nasip ederse biz ona doğru gidiyoruz. Mesela Topkapı Sarayı’ndaki çalışmalarımın devamı beni hep mutlu etmiştir. O mutluluğu muhakkak ki yaşamımın sonuna kadar yaşamak isterim. Bu arada klasik devrin üstün mekânlarının birtakım yerlerinde çalışmalar yapmak isterim. Bir takım araştırmalar da yapmak isterim. Bunların bazılarında çalışma şansına sahip oldum. Mesela Edirne Selimiye Camii’ni çok arzu ederdim. Nitekim onda birkaç aylık bir çalışmam oldu, onun devamında bulunmayı çok isterdim. O devir yine beni çok mutlu eden bir çalışmadaydım, Medine’de Ravza-i Mutahhara’daydım. Orası ruhaniyet olarak bir nakkaşın olabileceği en üst yer. Ve ilginçtir, ben 1982 yılında Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet Dairesi’nin restorasyonunu yaparken Ravza-i Mutahhara’dan çağırıldım. O bir çağırılmadır. Çünkü o hizmetten dolayı orası nasip oldu, orada üç aylık bir hizmetim oldu. Tabii orda sonsuza kadar devamlı çalışmak, hizmet etmek çok güzel olurdu.”

Semih İrteş’e, bugün böylesi bir proje gelse tepkisinin ne olacağını soruyoruz hemen. Usta sanatçı, “Gitmeyeceğim demem mümkün mü? Zaten böyle bir şeyde götürülürsünüz. Her zaman için biz oraya sevdalıyız. Tabii gönülden bu işi yapmayı arzu ederim.” diyerek yanıtlıyor sorumuzu.
 

İSMEK El Sanatları Dergisi 10 İNDİR

Bu yazı 1537 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK