Sergi

Yüzyıllık Ayakkabılara İşlenen Sanat

  • #


Yazı: Fatma YAVUZ

Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonu’nda yer alan ve 18. yüzyıldan 1930’lu yıllara kadar geçen dönemde üretilmiş 127 parça pabuç gün yüzüne çıktı. Geneli Osmanlı kadınları tarafından kullanılmış, az sayıda da Orta Asya, İran, Kuzey Afrika, Hindistan ve Avrupa’ya ait örneklere yer verilen koleksiyonda; deriden ve kumaştan yapılmış, sırma, kılabdan, gümüş tel, ipek iplik, pul, boncuk gibi malzemelerle bezenmiş parçalar bulunuyor. Hem geleneksel hem de Batı modasının yansımalarının net bir şekilde görülebileceği ayakkabı, terlik, çizme, bot ve potinler arasında en ilgi çeken bölümleriyse gelin ayakkabıları ile nalınlar oluşturuyor. Geçmişten Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar ayakkabılarda yaşanan değişimleri Sadberk Hanım Müzesi’nde açılan “Pabuç Sergisi” ile yakından inceledik. Ziyaretimize, Müze Uzmanı ve Sanat Tarihçisi aynı zamanda serginin küratörü Dr. Lale Görünür eşlik ederken, kendisinden konu ile ilgili önemli bilgiler edindik.

İnsanlık tarihinin en eski giyim eşyalarından olan ayakkabılar, ısınma ve korunma amaçlı kullanılmaya başlansa da, günümüzde ihtiyaçtan öte şıklık, zarafet ve sosyal durumu belirleyici birtakım anlamlar taşıyor. Çoğunlukla kıyafeti tamamlayan bir ak­sesuar gözü ile bakılan, dikkat çekici renk ve tasarımlarla günün modası adı altında tüketiciye sunulan, çok sayıda alternatifi de bulunan ayakkabılar, bugün bir arzu nes­nesi niteliğine sahip.


Evveliyatı milattan önceki yüzyıllara dayanan ilk ayakkabılar bundan yaklaşık 10 bin yıl öncesine işaret eder. Mağaralarda yaşayan ilk insanların bile ayaklarını taştan, top­raktan sakınmak amacı ile ağaç kabuğu, yaprak gibi malzemelerden ayakkabı ben­zeri nesneler yaptıkları bilinir. Buna 1938’de ABD’nin Oregon Eyaleti’ndeki Fort Rock Mağarası’nda yapılan arkeoloji çalışmaları sırasında rastlanan ve yavşan otunun dalla­rından örülü halde bulunan sandaletler örnektir.

İnsanoğlu zaman içinde zor iklim şartlarında dayanabilmek amacıyla ayakkabıları daha sağlam yapmanın yollarını arar ve malzeme olarak çeşitli hayvanların derilerini iş­lemeden kullanır. Bireyler, tabaklama işlemi ile derinin dayanıklılığını sağladıktan sonra mokasen türü ayakkabıların yerine toka ile tutturulan veya ayak bileğinin çevresinden bağlanan basit modellere sahip ilk ayakkabıları üretir. Bilinen en eski deri ayakkabı ise Milattan Önce 4 bin yılına aittir ve Ermenistan’daki Areni-1 Mağarası’nda bulunur.

Ayakkabı Tarihi Kültürlere Işık Tutuyor

Dünyanın Çin, Antik Yunan gibi en eski uygarlıkları tarafından kullanıldığı bilinen, farklı malzemelerden yapılmış ayakkabılar, deriyi iyi işleyen Orta Asya Türklerinde de yaygın­dır. Deriden çizme ve çarık gibi modellerin görüldüğü bu medeniyette ayrıca keçeden yapılmış çizmelere de rastlanır. Yine Selçuklular döneminde Debbağ Ali Evran tarafın­dan kurulan Ahilik teşkilatı ile ayakkabı ustalarının desteklendiği, Anadolu Selçuklula­rı ile birlikte bu desteğin arttığına kaynaklardan erişilir. Bu dönemde ayakkabıcıların yaptıkları üretimleri kendilerine ayrılan çarşılarda satıp, geçimlerini sağladıkları bilinir.

Osmanlı döneminde hem askerin hem de halkın taleplerini karşılamak amacıyla ayakkabı sektörü ivme kazanır, özellikle de yeniçerilerin giydiği yumuşak çiz­melere olan talep artar. Sistemin düzenli işleyerek, üretimdeki kalitenin artması içinse köke­ni, ahi teşkilatına dayanan esnaf loncalarında ayak­kabıcılıkla ilgili bir yapı bulunur. Ör­gütün başında yiğit­başı denilen bir temsilci vardır. Yiğitbaşı, çarşıya gelen malzemeleri ayak­kabıcı esnafına pay eder, denetimini yapar, iyi ürün çıkar­mayanı cezalandırma yoluna gider. Osmanlı’da usta-çırak ilişkisi ile süren ayakkabıcılık faaliyetlerini öğrenmek isteyenler­se küçük yaştan başlayıp 8- 10 yıl bir ustanın yanına çalışarak öğrendiği işin inceliklerini, ustası izin verdiği takdirde kalfalığa geçerek sürdürür.


Osmanlılarda ayakkabı kullanımı geleneğin çok daha öte­sinde farklı anlamlar taşır. Daha erken dönemlerde ön­celikle sosyal statünün bir belirleyicisi olan ayakkabı­lar, mesleklere ve halkın dinine göre çeşitlilik gösterir. Ayakkabı giymenin bir ayrıcalık olduğu zamanlarda devlet tarafından belli aralıklarla kullanım konusunda kanunlar ve fermanlar yayınlanır. 16. yüzyıl sonlarına kadar bu şekilde giden durum 19. yüzyılda tama­men ortadan kalkar. Hun imparatorlarından Osmanlı padişahlarına kadar süren kırmızı renk çizme kullanımı bir hükümdarlık alame­ti olarak kabul edilir. Yeniçeri askerlerin­den yayalar sarı, bölükbaşları kırmızı, küçük zabitlerin siyah çizme kullanma zo­runluluğu varken, Osmanlı ulemaları mavi renk mest-pabuç giyer. Müslüman ve gayrimüslim şek­linde ikiye ayrılan halk için yine kanunlarla renkler belirlenerek, her iki taraf arasında kesin bir ayrım yapılır. Müslümanlar taba dediğimiz sarıya çalan rengi kullanırken, siyah ve mor Yahudi ve Ermenilerin, kırmızı ise Rumların rengidir.

16. yüzyıl Osmanlısında ayakkabıların klasik dönemi yansıttığı görülürken, bir sonraki yüzyıl için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. 17. yüzyıldan itibaren yenile­rek toprak kaybeden Osmanlı Devleti’nde başlayan ye­nileşme hareketleri ile birlikte eği­tim, hukuk, siyaset gibi alanlarda yaşanan değişimler kıyafetlere yansıdığı gibi ayakkabıların form ve tarzlarında değişimlere sebep olur. Bunun etki­leri de ilk olarak askeri kıyafetlere yansır: Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kaldırılarak yerine kurulan ordunun Batılı gibi giydirilmesi ile başlayan süreç, hızla gelenekselliğin geri plana düşmesine neden teşkil eder. Asrın ürünleri görü­nümlerindeki zarafet, işleme ve kaliteleri ile ünlüdür.

Her iki yüzyılda da esnaf, zanaatındaki ustalığını sergile­diği parçalarda yaptığı işe göre farklı isimlerle anı­lır: Kırmızı ve kara pabuç yapanlar, erkek çizmesi veya zenne çizmesi yapanlar, dikişli kara pabuç ustaları, dikişli kırmızı pabuç ustaları… Yine halk tarafından da ayak­kabı numaraları yerine büyükten küçüğe ulu, battal, rüzgâr ulusu, ulu orta, zergerdan, orta ayak, kiçi ayak çocuklar içinse asrapa ve andan küçük terimler kullanılır.

Ayakkabılar yaşanılan dönemin özelliklerine göre şekillenir ve farklı formlara bürünür. Örneğin; Avrupa’da Orta Çağ’ın sivri, uzun burunlu ayakkabıları bir süre son­ra son derece abartılı bulunduğu için kilise tarafından yasaklanır. 16. yüzyılda ise Venedikli kadınlar tarafından prestij göstergesi ola­rak “Chopines” denilen yüksek topuklu terlikler kullanılır. 17. yüzyıl modasında çizmeler başı çekerken, yüksek topuklu ayak­kabılar, altın gümüş gibi değerli madenlerle süslenir.


18. yüzyılda ayakkabı ticareti ile Osmanlı topraklarında canlılık gelir. İstanbul, Edirne, Bursa, Ankara gibi büyük şehir­lerde tamamı el iş işçiliğine dayanan ayakkabılar üretilir. Yüz­yıl sonunda yaşanan sanayileşme ile birlikte pek çok alanda olduğu gibi bu sektörde de fabrikalaşmaya gidilir ve böylece üretim hız­la artış gösterir. 19. yüzyılda ordunun temel ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile ayakkabı imal et­mekle yükümlü kılı­nan Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası’nın temeli Debbağhane-i Amire kurulur.

Yukarıdaki yazımızda ayakkabı ta­rihine ve gelişimine kısa bir göz atma­mızın sebebi Sadberk Hanım Müzesi’nde ziyaret ettiğimiz pabuç sergisi. Türkiye’nin ilk özel müzesi olarak 1980 yılında ziyarete açılan Sadberk Hanım Müzesi’nin imza attığı bu çok özel sergi, müzenin bünyesinde bulunan “Osmanlı Kadın Kıyafetleri” koleksiyonu ile bağlantılı ola­rak oluşturulmuş. Bu kez vitrinlerini 18. yüzyıldan 1930’lu yıllara kadar pek çoğu Osmanlıya ait olmakla birlikte, az sayıda Orta Asya, İran, Kuzey Afrika, Hint ve Avrupalı pa­buçların süslediği sergide, 6 çizme, 3’ü galoşlu 13 potin, 2 bot, 11 pabuç, 26 ayakkabı, 23 nalın ve 46 terlik bulunuyor. Toplamda 127 nadide eserin yer aldığı müzede, ayakkabılar deri veya kumaştan yapılmış, sırma, gümüş tel, kılabdan ile ipek iplik, boncuk ve pul bezemeleri ile süslenmiş. “Sad­berk Hanım Müzesi Koleksiyonundan Pabuç” adlı ser­giyi ziyaret ederek özellikle Osmanlı kadınlarının kullandığı ayakkabı, terlik, pabuç ve potinleri görmek istedik. Gezintimize Müze Uzmanı ve Sanat Tarihçisi aynı zamanda serginin küratörü olan Dr. Lale Görünür eşlik ederken, eserler hakkında verdiği detaylı bilgilerle bizleri aydınlattı.

Sergiyi gezmeden önce eserlerle ilgili konuştuğumuz Lale Görünür, öncelikle parçaların büyük çoğunluğunun kadınla­ra ait olduğunu belirtiyor. Bu durumun kendi seçimlerinden ziyade, günümüze ulaşan erkek ayakkabı veya terlik sayısının yok denecek kadar az olduğunu söyleyen Görünür, o dönem­lerde saklama geleneğinin bulunmadığını anlatıyor. Görünür, eserlerle ilgili genel olarak özel gün veya hediye amaçlı yapıldıklarını düşündük­lerini, ko­leksiyonun saray parça­larından oluşma­dığını ancak kullanılan deri, yapılan işleme, süslemede kullanılan değerli veya yarı değerli parçalara bakıldığında elit bir kesimin tercih ettiği pabuçlar, yorumunun yapıla­bileceğini aktarıyor.

Görünür, müzenin 3. katındaki serginin yer aldığı merdiven­leri çıkarken farklı bir konuya daha değiniyor: “Deri ve kumaş gibi malzemelerden yapılmış olan ayakkabılar maalesef za­mana yenik düşer, bozulurlar. Biçimleri itibari ile temizlenme­leri ve onarımları diğer eserlere göre daha ayrıntılıdır. Ayrıca müzeciler için de muhafaza edilmeleri, bakımları ve onarım­ları zor parçalardır. Koleksiyonumuzda yer alan ayakkabıların tümü müze konservasyon ve restorasyon ekibi tarafından, uzun soluklu bir çalışma sonucu başarılı bir şekilde ye­niden canlandırılıp, vitrinlerdeki yerini almıştır."

Üç Yüzyılı Temsil Eden Resimler

Sadberk Hanım Mü­zesi Koleksiyonu “Pa­buç” sergisinde yer alan bölümler arasında girişte Orta Asya kökenli üç deri çizme sizleri karşılıyor. Keçi derisinin üzerine gümüş tellerle bezen­miş, 18. yüzyıldan kalma yuvarlak burunlu, uzun konçlu çizmelerden ikisi kullanıldığı için renkleri biraz sol­muş ve yıpranmış. Taba rengi keçi derisinden yapılmış olan bir diğer çizme ise taban kısmı dikilmemiş olarak koleksiyondaki yerini almış. Orijinalliği korunarak sergilenmesi tercih edilen çiz­menin üzerine baskıyla çizgisel bezemeler işlenmiş.

Çizmelerde Orta Asya kültürünün izlerine rastladığı­mız ancak bu kez bir sonraki yüzyıla ait iki çizme karşı camekânda süslemeleri ile göze çarpıyor. Yeşil boyalı sağrı derisinden tabanı olan iki mor kadife çizme örneği sivri ve kalkık burunlu, uzun konçlu ve yumuşak bir tabana sa­hip. Kadife üzerine dival tekniğinde işlenmiş, ipek ve ikat dokuma ile astarlanmış olan parçaların topuk kısımları da işleme yapılarak sağlamlaştırılmış.


Koleksiyonda, 20. yüzyıl tek bir örnekle temsil edil­miş. 37 santimetre uzunluğu olan bu çizme siyah koyun derisinden yapılmış. Kafkas yöresinin özelliklerini taşıyan parçanın diğerlerinden farkı ise bağcıklı olması. Oldukça yumuşak ve yuvarlak bir buruna sahip olan çizmeye, dikişli bezemeler yapılarak şık bir görünüm alması sağlanmış.



Koleksiyonu Terlikler Zenginleştiriyor

Sadberk Hanım “Pabuç” sergisinin bölümlerinden birkaçı adet olarak da fazla olan terliklerden oluşuyor. Müzede, 9 arkası kapalı 37’si açık olmak üzere toplamda 46 terlik sergi­leniyor. Koleksiyondaki en erken tarihli terliklerde 18. yüzyılın izlerine rastlanıyor. Şekil itibariyle çarığı andıran bu terliklerin ortak özelliği ise kadife kumaş kullanılarak üretilmeleri. Bu­runları sivri ve kalkık olan terliklerde genellikle yeşil, lacivert, bordo, mor ve siyah renkler hâkim. Sırma, kılabdan, kum in­cileri ile yapılmış zengin işlemeleri ile ustanın imzasını taşıyan parçaların tümü bitkisel motiflerle süslenmiş.

19. yüzyılda Osmanlıda ve tüm dünyada yaşanan değişikliklerin izlerinin terliklere yansımasının açık bir şekilde görüleceği müzede, yüzyıl başından bugüne gelen üç işlemeli tek terlik bulunuyor. Bu parçaların önceki asırdan farkına bakıldığında ancak ayak par­maklarını örtecek kadar kapalı, sivri ve hafif kalkık burunlu oldukları görülüyor. Ustasının ince işçiliğinin gözlemlendiği bu terliklerin arka kısımlarında küçük bir arkalık ve ponpon bulunuyor.

Aynı yüzyıl grubu içerisinde bir terlik yer alıyor ki işlemesi ile en çok ilgi çekenler arasında. Bordo renkli kadife bir kumaşa sahip terliğin taban astarına dairesel olarak kıvrılmış bir yılan ile içi­ne bir akrep motifi işlenmiş. Taban altında dokuz yıldız motifli küçük bir damga bulunurken, üzerinde 1898 tarihi okunuyor. Saya yüzüne sırma ile sarma tekniğinde çiçek ve yapraklardan oluşan bir bitkisel kompozisyon oluşturulan terlik için Görünür, “Kesin olarak bilmemekle birlikte üzerinde kullanılan motife bakıldığında bunun bir sembol olduğu düşüncesindeyiz. Bü­yük bir ihtimalle bir tılsım, korunma amaçlı olarak yapılmış­tır. Natüralist anlayışla yapılmış bir örnek.” diyor.

19. yüzyılda Osmanlı kadınları terliklerde geleneksellik­ten uzaklaşarak özellikle Fransa’da moda olan terlikleri benimsemiş. Batı etkisi ile sivri ve kalkık burun formları küt ve köşeli bir hal almış. İşlemeli terliklerin ön planda olduğu bu yüzyılda da sırma, kılabdan, bükümlü ve tırtıl tel, kum incisi temel işleme malzemesi olarak gözlemlenirken, renkli ipek­li ve kadife ipliklerden faydalanılmış. Ayrıca Avrupalıların Kırım Savaşı’ndan sonra Türk kiliminden çok etkilendikleri ve bunu terliklere de yansıttıkları görülüyor. Görünür sergide yer alan terlikler için “Bezemelerine bakıldığında özel günlerde kullanım amaçlı veya kıyafetleri tamamlayan aksesuar gözüyle bakılabilir.” diye konuşuyor. Koleksiyonun parçaları arasında özel bir terlikte bulunur. 20. yüzyıl tarihli ve çökertme tekniği ile bezeli gümüş kaplama olan t erliğin özel bir gün için yaptırıldığı düşünülüyor. Bir benzerinin Almanya’nın Offenbach şehrinde 1917’de kuru­lan Alman Deri Müzesi’nde, bir diğerininse İstanbul’da özel bir koleksiyonda yer aldığını öğrendiğimiz üç terliğin de ta­banlarına çivilerle tutturulmuş ajurlu birer tabaka bulunuyor.


Yine koleksiyonda İstanbul’da üretimi yapıldığına dair etiket­lere sahip farklı renkte beş çift kadife, işlemeli, topuklu terlik, bir çift beyaz deri terlik ve geleneksel bir çocuk ayakkabısı yer alıyor. Kadife terliklerin üçüne de Osmanlıca “Yerli Mamulatı İstanbul” ibaresi not düşülmüş. Diğer bir çift ile beyaz deri terlik ve çocuk ayakkabısında ise bu not Latin harfleriyle yazılmış.

Hem Sokak Hem Ev Ayakkabısı Olan Galoş-Potinler

17. yüzyılda sosyal, ekonomik ve kültürel alandaki değişimler, halkın kıyafetlerinin batılılara benzetmesine neden olurken, 19. yüzyılda bu etki ile birlikte halk arasında potin kullanımı yaygınlaşır. 20. yüzyıl başlarında Osmanlı halkı tarafından hem temizlik hem de dini inançlarla bağlantılı olarak gele­neksellikle batılılaşmanın bir arada görüldüğü pabuç-terlik ikilisi giyilir. Ev içinde edik, mest gibi yumuşak tabanlı ayakka­bılar tercih eden halk, sokağa çıkarken bunların üzerine sert tabanlı pabuç veya terlik geçirir. Bu konu ile ilgili çok sayıda yazılı bilgi bulunurken Fransız tasarımcı ve mozaik sanatçısı Pretextat Lecomte, Türklerin Avrupa potinini bir temizlik ted­biri saydıklarını ve bu nedenle çok revaçta olduğunu, potinle birlikte ökçesi yayla tutturulmuş yarım potin şeklinde deriden bir galoş giydiklerini anlatır.

Sadberk Hanım koleksiyonunda, 20. yüzyıla kadar süren bu geleneğin örnekleri arasında üçü galoş­lu olmak üzere 13 potin sergileniyor. Osman­lı kadınları uzun eteklerinin altına elbiseleri ile aynı kumaşta ya da deri üzerine dival teknik­le yapılan işlemeli potinleri tercih eder. Gele­nekselliğin göz ardı edilmeden Batı potinlerini kendi kültürümüze uyarlayarak kullanıldığını gördüğümüz sergide bulunan 3 galoşlu potin­de benzer özelliklere sahip: Deri, sivri burunlu ve topuklu. Küt burunlu, topuklu, yan tarafları lastikli ve kadife kumaştan üretilen diğer potinlerse süsle­me ve kumaşları ile göz kamaştırıyor.

Müzede, bordo, erguvan, mor renkte potinlerin yer aldığı vit­rinlerde bir çift krem renkli, ipek dokumalı, bağcıklı bir çocuk po­tini göze çarpıyor. Dâhiliye Nazırı ve Bursa Valisi Ahmet Münir Paşa ile Pervin Hanım’ın kızı Memdu­ha Hanım’ın (1890-1985) ait bir parça olduğunu öğren­diğimiz potin, elbise ile aynı kumaştan üretilmiş. Mem­duha Hanım tarafından 3-4 yaşlarında giyildiği tahmin edilen sırma ve pul işlemeli potinin taban kö­selesinin altında Rumca ve Osmanlıca “Nikoli Karamandula” ile 23 ve 3 rakamları yazılı. Bu potin Rumların Avrupa modasına uygun ayakkabı­larda usta olduklarını gösterdiği gibi Lecomte’un de sözünde ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

20. yüzyıl başlarında kadınlar tarafından kullanılan ve koleksi­yonda yerini alan 5 galoş-potinin ortak özelliği ise siyah parlak deriden üretilmiş olmaları. Görünür, üzerleri simli kordon ve kor­don tutturma tekniği ile işlemeler yapılan örneklerden sadece üçünün galoşunun günümüze ulaşabildiği bilgisini paylaşıyor.

Galoş-potin her ne kadar kullanım açısından rahat olsa da ustalar için yapımında birtakım incelikler ve zorluklar bulunu­yor. Kadınların hem evde hem de dışarıya çıkarken ayaklarına giydikleri galoş-potin ikilisinin taban altlarında saya ve tabanı birleştirmek amacıyla ayakkabı çivileri kullanılmış. Çok sayıda ahşap ayakkabı çivisi ile çakılarak tutturulan çiviler, köseleye iyice gömülerek saklanmış. Pek çok ayakkabı topuğunda olduğu gibi potinlerde de kösele kat kat kesilip üst üste birleştirilerek metal ayakkabı çivileri ile tutturulmuş. Galoşun topuğunda açılan derin yuvaya potinin topuğu yerleştirilmek kaydıyla hem so­kak hem ev ayakkabısı olarak iki şekilde de uzun yıllar kullanılmış.


Avrupa Etkisi Gelinliklere Yansımış

Eskiden Türk geleneklerinde göre gelinlik ve duvak rengi kırmızı imiş. Ancak 19. yüzyılda gelinlik rengi seçme konusunda bir serbestlik gelmiş ve kullanılan renkler isteğe bağlı değişiklik göstermiş. Yüzyıl sonlarında Avrupa’da yayılmaya başlayan beyaz renk modası kısa zamanda Osmanlı’yı da etkisi altına alarak yayılma­ya başlamış. Bu dönemde gelinlik ile takım anlayışı ile aynı kumaş ve işlemelerin bulunduğu ayakkabı ve terlikler, Sadberk Hanım ayak­kabı koleksiyonunun da önemli bir kısmını oluşturuyor.

Koleksiyonda pek çok sivri burun, topuklu, krem rengi saten ayakkabı gibi gelinlik olarak kullanılan işlemeli koyu renk kadife elbise ve bindallılar ile bütünle­şen, gelinlerin kullandığını düşündüğümüz ter­lik ve potinler de sergileniyor.

19. yüzyıl düğün modasını açık bir gös­tergesi olan bölümde süslemelerin bir ço­ğu sırma, ipek iplik veya cam boncuk ile yapılmış. Ayakkabılar arasında üretim merkezi İstanbul, İzmir gibi şehirlerin bulunduğu görülürken, Avrupa’dan getirilen parçalarda dikkat çekiyor.

Müze koleksiyonunda bulunan turku­az renkte bir gelinliğin ayakkabısı olan aynı renkteki bir çift gelin ayakkabı­sı öne çıkanlar arasında. Sivri burun, marka topuklu bu ayakkabının tabanı köseleden yapıştırma. Saya üzerine sır­ma, tırtıl tel ve büklümlü tel ile kıvrık dal, çiçek ve yaprak detaylarıyla bezenen par­ça, 19. yüzyıl sonunu yansıtıyor.

Krem rengi satenden yapılmış gelin ayakka­bılarının bir tanesinin sahibi de belli. Mısır Hıdiv ailesinden Prenses Atiye’ye ait olan ayakkabı 19. yüzyıl Fransa’sında pahalı bir marka olan “Hellstern and Sons Brevetes Paris”in etiketini taşıyor. Y ine Sultan II. Abdülhamid dönemi saray doktorların­dan Nazım Şerafettin Bey’in eşi Zeynep Hanım’a ait olan cam ve metal boncuklarla kelebek motifi işlenmiş ve grogren kurdeleden tek katlı bir fiyonkla süslenen ayakkabıda sergilenenler arasında.
Ayrıca aynı desen ve kumaştan imal edilmiş bir çift ge­lin ve damat terliği de Osmanlı ailelerinin düğün hazır­lıklarında ne kadar ince düşündüklerinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Nalınlar Sadece Hamam Terliği Olarak Kullanılmıyor

Sadberk Hanım Müzesi’nde sergide önemli bir bö­lümse nalınlar için ayrılmış. Osmanlı’da hem kadın­lar hem de erkekler tarafından kullanılan nalınlar sadece hamamlarda kullanmak için tasarlanma­mış. Taşlıklı ev ve bahçelerde, konak ve saraylarda maharetli bir şekilde kullanılan bu ahşap terlikler, aynı zamanda ıslak ve sıcak zeminlerde za­man zaman da çamurdan korunma ihtiya­cı hissedildiğinde giyilirmiş.

Osmanlı’da kadınların kıyafetlerini tamamlamak için aksesuar olarak da kullandıkları nalınların, sergile­nen parçalar neticesinde sahibinin ekonomik durumuna göre çeşitli­lik gösterdiğini anlıyoruz. Koleksi­yondaki ahşap terlikler arasında da çok özel parçalar yer alıyor. 17. ve 18. yüzyıla ait birer çift örneğin yer aldığı müzede, toplamda 23 nalın sergileniyor. Bunlardan 11’i sedef kakmalı, biri fildişi kaplama ve kalem işi bezemeli, diğerleri ise gümüş kaplamalı veya gümüş paftalar aplike edilerek birer sanat eseri oluşturulan parçalar.

Nalınlardan 17. yüzyıldan kalma çift, en erken dönemi simgelemesinin haricinde el işçiliği olarak da önemli özelliklere sahip. Oyulmuş tek parça ahşabın üzerine altın varak kap­lanmış, üzerine kaplumbağa kabuğu yer­leştirilmiş ve sedef kakmalarla süslenerek yapılmış bu nalının 13,6 santimetre yük­sekliği bulunuyor.

18. yüzyılı temsil eden bir başka nalında yine oyma tekniğinden faydalanılarak bit­kisel kompozisyonlarla girift olarak işlene­rek fildişi plakalarla kaplanmış. Tabanın burnu ve topuk kısmı sivri uçlu olan parçanın, topuklarının iç ve dış yüzeylerinde yeşil zemin üzeri­ne renkli kalem işi çalışılmış. 16 santimetre yüksekliğe sahip na­lın için Görünür, terlikte uygulanan teknik ve el işçiliğine bakıldığında saray ya da saraya yakın bir kişi için özel olarak tasar­lanmış olabileceği yorumunu yapıyor.

Koleksiyonunda yer verilen diğer nalın örneklerinin de 19. yüzyılda üretildikleri biliniyor. Aynı yüzyılda hamam görev­lileri tarafından kullanıldığı bilinen nalın çeşitlerine de sergi­de rastlamak mümkün. Oldukça yüksek olan bu nalınların pek çoğu sedef kakma ile bezenmiş. Yüzyıl sonlarında üretilmiş üç örnekte terliklerin çiçek motifleri ile süslendi­ği görülüyor.


Sergide, ayrıca lo­husa döneminde ve gelin hamamı gibi özel günler için hazırlanmış nalın örnekleri bulunur­ken, bebek doğduğunda hediye edilen ikisi gümüş kaplama diğeri ise ahşap oyularak sedef ka­kılarak bezenmiş üç çift çocuk nalını da dikkatlerden kaçmıyor.

Sergide, Çocuk Ayakkabıları Unutulmamış

Sergide, bugünün ayakkabılarına benzerlerinin yer aldığı yakın tarihli başka bir bölüm de bulunuyor. 1930’lu yıllara ait parçaların sergilendiği kısımda, Kapalıçarşı’da üretimi ve satışı yapıldığı belirlenen ve taban astarında “Grand Bazar Maison Boitere” yazılı iki çift beyaz deri ayakkabı göze çarpıyor. Gelin ayakkabısı olarak kullanıldığı bilinen parçalara boncuk ve taş bezemesi ile çelenk motifi işlen­miş. Yine ilgi çeken bir başka parça­da 20. yüzyılın ilk yarısına ait yük­sek topuklu, siyah deri saten bir ayakkabı. Bezemesiz sade bir gö­rüntü veren ayakkabıda taban as­tarına altın yaldızla Osmanlıca “Atlas Kundura Mağazası, Ankara, Alamet-i Farika, İbrahim Hilmi” yazılıdır.

Sadberk Hanım Koleksiyonu'ndan Pabuç sergisi, önceki dönem çocuklarının nasıl ayak­kabılar giydiklerine dair fikirler de veriyor. Ko­leksiyonda, çocuklara ait bir potin bir deri bot, üçü işlemeli beş çift deri pabuç, iki işlemeli terlik ve üç nalından oluşan 12 parça yer alıyor.

19 ve 20. yüzyıllardan örneklere rastlanılan kolek­siyonda farklı olan çift ise sivri, kalkık burunlu, uzun konçlu, kızıl kahverengi derinden yapılmış bir çocuk botu. Tabanı tek parça bir köseleden yapılan ayakkabının topuk kısmında demir parçalar çakılarak ayağın hem yerden yük­selmesi hem de olumsuz hava şartlarında rahat kullanımı sağlanmış.

İnsanlık için elzem konulardan biri olan ayakkabılar, ilk başta zorunluluktan dolayı kullanılsa da zaman içerisinde ulusların kültürel bir parçası haline gelmiş. 18 ve 20. yüzyıl ayakkabı ustaları da yaşadıkları dönemde üretimini yaptıkları parçalar­la, ülkelerin el sanatlarında ne kadar ilerlediklerine dair yorum yapabilme şansını tanıyor. Bu açıdan da üç yüzyıl boyunca özel­likle Avrupa ve Osman­lı kadınlarının kullan­dığı pabuçlar büyük önem taşıyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 19 İNDİR

Bu yazı 1783 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK