Mimari

Mardin’in Taş Süslemelerine Yeni Hayat

  • #


Yazı: Semiramis Doğan

Tarih boyunca çeşitli uygarlıklara, farklı din, etnik grup ve mezhebe ev sahipliği yapan Mardin’in dillere destan mimarisi, Ord. Prof. Süheyl Ünver’in kızı müzehhibe Gülbün Mesara ve ekibinin yaptığı çalışma ile kâğıda nakşedildi. Mardin Sergisi Çalışma Grubu’nun, yok olmaya yüz tutmuş tarihi yapılardaki süslemelere kendi yorumlarını kattığı çalışmalar, “Mimari Anıtlardan Tezyini Yorumlar” adıyla düzenlenen sergide tanıtıldı. Mesara ve ekibi, bu yeni yorumlarında tezhip, minyatür, katı’ ve ebru gibi geleneksel sanatlarımızı kullandı.

Tarihsel süreçte onlarca uygarlığa, farklı din, etnik grup ve mezhebe ev sahipliği yapmış Mardin… Adı, Süryanice “kaleler kenti” demek olan Marde’den geliyor. Romalıların, Süryanilerden alıp Maride dediği şehri, Araplar da Maridin diye adlandırmış. Müslüman, Süryani, Keldani, Nesturi, Yezidi, Yahudi, Kürt, Arap, Çeçen, Ermeni gibi farklı din ve farklı etnik kökenden gelen toplulukların doğal bir hoşgörü ile barış ve kardeşlik içerisinde bir arada yıllarca yaşadığı bir kent Mardin…
Zinciriye, Marufiye, Kasımiye ve Şehidiye medreseleri ile Ulu Cami, Abdüllatif Camii, Deyrulzafaran Manastırı, Mor Gabriel Manastırı, PTT Binası, Kırklar Kilisesi, Mardin evleri, konaklarının bezemeleri ve tabii ki Hasankeyf... Bu saydıklarımızın her biri, Mezopotamya’nın bereketli topraklarına sahip Mardin’de günümüze kadar gelip hayatta kalan birer tarih hazinesi…

Mimarisiyle ünlü şehrin, gerek Artuklu ve gerekse Müslüman ve Süryani yapılarına ait özgün taş oymacılığı dillere destan. İşte bu her biri dantel gibi işlenmiş taş oymacılığının en güzel örnekleri, Mardin Valiliği ve Süheyl Ünver Atölyesi işbirliğinde, usta ellerin yeni yorumlarıyla kâğıda nakşedildi. Ord. Prof. Süheyl Ünver’in kızı olan müzehhibe Gülbün Mesara ve ekibinin, çoğu bölümü artık mevcut olmayan, yok olmaya yüz tutmuş tarihi yapılardaki süslemelere kendi yorumlarını kattığı çalışmalar, “Mardin: Mimari Anıtlardan Tezyini Yorumlar” adıyla düzenlenen sergide tanıtıldı.
Geçtiğimiz Mart ayında İstanbul’da Cemal Reşit Rey’de açılan sergide medrese, cami, kilise, çeşme ve konakların üzerindeki nakışlar, geleneksel sanatlarımız olan minyatür, katı’ ve ebru sanatından örneklerle sunuldu. Mardin’in gerek Artuklu ve gerekse yakın tarihinin uzantıları olan Müslüman ve Süryani yapılarına ait son derece özgün ve değişik üsluplar içeren taş oymacılığının çeşitli örneklerinin, yeni yorumlarıyla gün ışığına çıkarıldığı sergide yaklaşık 130 eser gösterildi. Gülbün Mesara ile Mardin sergisi hakkında konuştuk.
Usta müzehhibeye ilk olarak böyle bir sergi açma fikrinin nasıl ortaya çıktığını sorduk. “Süheyl Ünver Sanat Atölyesi olarak, Selçuklu dönemine ait bir takım taş bezemeleri yansıtan kitaplaştırılmış çalışmalarımız vardı. Mardin Valisi Hasan Duruer bunları görmüş ve bize ‘Mardin’deki taş bezemelerini de ele alır mısınız’ diye sordu. Biz de kabul ettik” diyen Mesara, çalışmaya önce görsel malzemeyle başladıklarını anlattı. Mesara bunun için Mardin konulu kitaplar, broşürler ve resimlerden yararlandıklarını belirtti. Usta müzehhibe, 2009 yılı Nisan ayında bir sempozyum vesilesi ile Vali Duruer’in davetlisi olarak gittikleri Mardin’de kaldıkları iki gün süresince, bir sanat tarihçisi, bir fotoğrafçıyla birlikte önce şehir içinde, sonra da Midyat gibi merkezlerde araştırmalar yaptıklarını ifade etti. “Derlenen bilgiler ve fotoğraflarla birlikte ilk olarak Artuklu dönemini yansıtan birtakım mimari eserlerki bunlara Zinciriye Medresesi, Kasımiye Medresesi dahil üzerindeki taş süslemeleri çalışmaya başladık” diyen Mesara, deseni tezhip üslubuyla, kâğıt kesme sanatı olan katı’ üslubuyla, çini gibi uygulamalarla bu çalışmaları ortaya çıkardıklarını dile getirdi.


Kaybolmaya Yüz Tutmuş Eserlere Yeni Hayat

Gülbün Mesara, sergilenen eserleri, büyük çoğunluğu Süheyl Ünver Atölyesi çalışanlarından oluşan 15 kişilik bir ekiple hazırladıklarını belirtti. “Biz bu ekibe Mardin Sergisi Çalışma Grubu dedik, çünkü bu sergi için bir araya gelmiş bir ekip bu” diyen Mesara, çalışma grubunda kendisi dışındaki isimleri şöyle sıraladı: “Asuman Güldağ, Ayşenur Mehmetoğlu, Betül Aydıner Chacko, Erhan Büyükakıncı, Filiz Bengi, Meral Aşan, Nebahat Pektaş, Nimet Kalkanlı, Nuran Saygan, Sultan Y. Alimoğlu, Suzan Çataloluk, Şermin Ciddi, Şeyda Mehmetoğlu, Zuhal Sünger.” Mardin çalışmasını bu kadar önemli kılan şeyin, şehirdeki pek çok tarihi yapıda artık neredeyse kaybolmuş, yok olmaya yüz tutmuş tarihi motiflerin bu sayede geleceğe taşınacak olması olduğunu vurgulayan Gülbün Mesara, “Kimi yapılarda bazı motiflerin artık yok olmuş, eksik kalan kısımlarını sanat bilgimize dayanarak biz tamamladık” diye konuştu. Hazırlığı 8 ay süren Mardin sergisinin içeriğini oluşturan albümde bazı çalışmaları detaylarıyla anlatan Gülbün Mesara, Mardin’in önemli mimari yapılarından Zinciriye Medresesi’nin taç kapısındaki yazının, Şeyda Mehmetoğlu’nun kalemiyle yeniden hayat bulduğunu belirtti. Usta müzzehibenin verdiği bilgiye göre, sanat tarihçilerinin, ‘bu yazı formunun en erken örneği’ olarak değerlendirdikleri bir yazı bu müsenna. Er Rızk Camii’nin minare gövdesinde yer alan dekoratif damla formlu bitkisel motifli taş kabartma da Gülbün Mesara’nın kalemiyle yeniden hayat buldu. Mesara, Allah ve Muhammed yazılarıyla çevrelenmiş tezhip üslubundaki bu motife, evinin duvarında da yer vermek istediğinden, çok büyük yapmadığını ifade etti.
"Mardin çalışmasına devam edilmesi isteniyor” diyen Gülbün Mesara, yaklaşık 130 eserden oluşan bu çalışmanın ardından yeni bir sergi hazırlığına başlayacaklarını dile getirdi. Mardin bölgesinin tarihi bakımdan inanılmaz bir zenginliğe sahip olduğunun altını çizen Mesara, ilk çalışma sırasında gidemedikleri birçok yer olduğunu, yeni çalışmada bu yerlere ağırlık vereceklerini belirtti. Yeni çalışma için de büyükçe bir albüm hazırlanacağını anlatan Gülbün Mesara, yeni albümün İngilizce olmasının planlandığını kaydetti. Mesara, ikinci sergi için de yine aynı ekiple çalışacaklarının altını çizdi.

Süheyl Ünver’in Kızı Olmak

Mardin sergisini konuştuğumuz Gülbün Mesara’ya, ‘Süheyl Ünver’in kızı olmak nasıl bir duygu” diye de sorduk. Süheyl Ünver’i, sadece babası olarak görmediğini, Ünver’in aynı zamanda hocası olduğunu hatırlatan Mesara, “Babamın vefatının üzerinden 24 sene geçti, ama hatırası o kadar canlı ki… Süheyl Ünver’in kızı olmak anlatılamaz bir duygu. Tuhaf bir şekilde onun hâlâ bizim arkamızda olduğuna inanıyorum. Hakikaten manidar olaylar oluyor. Birtakım şeyler kolaylıkla önümüze çıkıyor, işlerimiz kolay yürüyor, çabucak oluyor” diye konuştu. Gülbün Mesara’yı, atölye çalışanlarından Nebahat Pektaş, “Süheyl Ünver hocamın bazen fırçamı tuttuğunu hissediyorum” sözleriyle doğruluyor. Tuhaf bir şekilde onun hâlâ bizim arkamızda olduğuna inanıyorum. Hakikaten manidar olaylar oluyor. Birtakım şeyler kolaylıkla önümüze çıkıyor, işlerimiz kolay yürüyor, çabucak oluyor” diye konuştu. Gülbün Mesara’yı, atölye çalışanlarından Nebahat Pektaş, “Süheyl Ünver hocamın bazen fırçamı tuttuğunu hissediyorum” sözleriyle doğruluyor. Hocası olarak Süheyl Ünver’in en büyük vasiyetinin arşiv yapması olduğunu kaydeden Gülbün Mesara, “Benim kendi arşivim var. Dahası Ünver arşivi var. Artık ben evime sığmaz hale geldim” diye konuştu.
Süheyl Ünver-Gülbün Mesara örneği, “armut dibine düşer’ deyimini doğruluyor. Babasının izinden gitmeye nasıl karar verdiğini sorduğumuz Mesara, baba mesleğini nasıl seçtiğini anlattı: “O atmosfer içinde yetiştim. Tabii ilk gençliğimde bunların farkında değildim. Benim yetiştiğim zamanlar öyle kendi seçme hakkınız çok yoktu. Bize baskı yapmıyorlardı, ama nereye yönlendirirseniz oraya giderdi o dönem çocuklar. Mesela ben 13-14 yaşındayken babama altın ezerdim. Sonra o altınları, acemi fırçamızla küçük süsler boyardım. Ama iyi, ama kötü. Okul tatillerinde o zamanın çizgi roman karakterlerinden küçük figürler çizerdik. Teyzemin kızıyla boş vakitlerimizde suluboyayla onların içini boyardık.” On bir yaşındayken, babasının Kara Memi kitabını imzalayıp kendisine verdiğini anlatan Mesara, “O zaman Kara Memi nedir bilmiyorum, önemini sonradan fark ettim. Yıllar içinde bu bana çok manalı geldi, Kara Memi sanatına yöneldim, çalışmalara giriştim. O zaman bu imzalı kitap benim için çok daha büyük değer taşıdı” diye konuştu.

Gülbün Mesara, Mardin Sergisi için hazırladıkları çalışmaların derlendiği albüm için bir de yazı kaleme aldı. Mesara, böylesine önemli bir projeyi kendilerine önerdikleri için Mardin Valisi ile babası Süheyl Ünver’e teşekkülerini, şu satırlarla dile getirdi: “Mardin’in ve Hasankeyf’in kültür tarihinin çok değerli belgeleri olarak gördüğümüz özgün tezyinatına dair şevk ve keyifle yaptığımız yorumları, bizlere Türk sanatının inceliklerini tanıtan, kendi öz değerlerimize sahip çıkmayı öğreten aziz ve sevgili hocamız Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in unutulmaz hatırasına ithaf ediyor, bu koleksiyonun sergilenmesini ve kitaplaştırılmasını gerçekleştiren Mardin Valisi Sayın Hasan Duruer’e şükranlarımızı arz ediyoruz.”


Süheyl Ünver Atölyesi

Gülbün Mesara, “Mardin: Mimari Anıtlardan Tezyini Yorumlar” sergisinin mimarı Süheyl Ünver Atölyesi’nin tarihi serüvenini de bizlerle paylaştı. Mesara’nın verdiği bilgilere göre, Güzel Sanatlar Akademisi’nde 1955 yılına dek hocalık yapan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, klasik Türk sanatlarına yeniden hayat vermek amacıyla 1957 yılında Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü’nde bir atölye kurdu. Tezhip, minyatür sanatlarımızın uygulandığı bu atölye bir bakıma Osmanlı’daki nakışhane geleneğinin bir uzantısı. Süheyl Ünver; hat, minyatür, tezhip gibi o dönemlerde gözden düşmüş sanatların âdeta hamisi oldu. Süheyl Ünver, geleneksel sanatlarımızı diriltmek üzere çıktığı yolda çalışmalarını vefat ettiği 1986 yılına kadar sürdürdü. Babasının, ölümünden önce nakışhaneyi kendisine emanet ettiğini anlatan Gülbün Mesara, 1988 yılında devraldığı bayrağı günümüze kadar başarıyla taşıdı. Babasının sanat çizgisinden bir adım bile sapmayan Gülbün Mesara, ondan devraldığı arşivi ve defterleri bugün de büyük bir özveriyle korumayı sürdürüyor. 1990 yılı sonrası Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Anabilim Dalı Nakışhanesi’nin adına “Süheyl Ünver” eklendi ve nakışhanenin çalışmaları Mesara’nın başkanlığında yürütüldü. Daha sonra Gülbün Mesara, babasının kurduğu Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Anabilim Dalı Nakışhanesi’nden ayrıldı. Cerrahpaşa’daki nakışhane Süheyl Ünver’in ismi ve kızı olmadan yoluna devam ediyor. Baba mirasına sahip çıkan Gülbün Mesara, kendisi de talebeler yetiştiriyor. Babasının “Milletten aldığımı yine millete” sözünü hatırlatan Mesara, Süheyl Ünver arşivini bağışlamak konusunda da karar vermek durumunda olduğunu belirtti. Mesara elinde mevcut olan tüm çalışmaların usta nakkaş Semih İrteş ve ekibi tarafından elektronik ortama aktarıldığını da sözlerine ekledi.


İSMEK El Sanatları Dergisi 10 İNDİR

Bu yazı 1641 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK