Hattat Hâfız Osman Efendi

  • #


Yazı: Ömer Faruk DERE

Hat sanatında güzeli arama gayreti ilk devirlerden günümüze kadar devam eden bir yolculuktur. Bu yolculuk süresince bu sanatın rotasını yeni ufuklara yönlendiren deha çapında kabiliyetler olmuştur. XVII. asrın velûd hattatı Hâfız Osman Efendi de bu nadide hattatlardan biridir.

Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık; Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor; Belli kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor. *Yahya Kemal Beyatlı
Yüzyıllar boyunca gelişerek Osmanlı’ya kadar gelen bu sanat, Türk hat zevkinin temellerini atan “hattatların kıblesi” Şeyh Hamdullah’ın elinde yeni bir şîve kazanmıştır. Şeyh’in ortaya koyduğu usûl ve kaideler kendinden sonra gelen hattatlar tarafından benimsenerek Hâfız Osman Efendi’ye kadar taşınmıştır. Hâfız, Şeyh’in yazılarından beğenerek seçtiği şekil ve dengeleri yazılarına aktarabilmiş deha çapında bir kabiliyet olduğundan, tarzı bütün İslâm aleminde benimsenerek kendinden sonra gelen hattatlar eliyle günümüze kadar ulaşmıştır. Aslında Şeyh de kendinden önceki son büyük üstad Ya’kût’un yazısından güzel parçaları kendi hattına taşımıştı. Şeyh ekolü böylece oluşmuştu. O sebeple olsa gerek Hâfız Osman Efendi’ye “Şeyh-i sânî” denmiştir. Nasıl Şeyh yaptığı hamleyle Ya’kût yolunu unutturmuşsa, Hâfız da Şeyh yolunu unutturmuştur. Klâsik mûsikîmizin XVIII. asır üstadlarından, şair ve hattat Tab’î Mustafa Efendi bir kasîdesinde Hâfız Osman Efendi için şöyle demiştir:

“Açdı, bâ hatt-ı şerîf, ol gül-i gülzâr-ı hüner,

İhtira-ı nev ile tekye-i Şeyh’e revzen”(1).

Açtığı yeni yolda yürüyen talebeleri eliyle üslubu ekol olmuş olan Hâfız Osman Efendi’yi ve hat sanatı tarihindeki yerini tanımadan, bu sanatın asrımıza kadar geçirdiği safhaları idrak etmek mümkün değildir. Kendinden sonra gelen bütün ekol sahibi hattatlar üsluplarını oluştururlarken Hâfız Osman Efendi’yi incelemeyi ödev bilmişler ve onun yazılarını taklit edebilmeyi bahtiyarlık addetmişlerdir. Hâfız Osman Efendi, 1052/1642 yılında İstanbul’da doğdu. Nesebi ve cedlerinin nereden geldiklerine dair hiçbir malumat bulunmamaktadır. Babası Haseki Sultan Camii müezzini Ali Efendi’dir. Çocukluğu babasının vazifesi sebebiyle muhtemelen Haseki civarında geçmiş olmalıdır. Eğitim çağına ulaştığında Köprülüzade Mustafa Paşa’nın himayesinde devrinin makbul ilimlerini öğrenmiş bunun yanında küçük yaşlarda Kur’ân’ı ezberleyerek hâfız olmuştur. Hâfız Osman Efendi, eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla Arapça ve Farsça’ya hakim, devrin aklî ve naklî ilimlerine vakıf idi. Bugüne kadar bir şiirine rastlanamasa da, ferağ kayıtlarına ve ketebelere koyduğu secîli ifadeler, onun şiire de derin bir vukûfu olduğunu gösteriyor.

Yazı talimine, Şeyh üslûbunu büyük ölçüde yansıtan ve belki de bu uslûbun Hâfız’a kadar intikalini sağlayan, bu sebeble devrinde “Şeyh-i Sânî” diye meşhur olan Büyük Derviş Ali (ö.1084/1673)(2)’ den başlamışsa da hocası kendisini yaşlanmış gördüğünden daha iyi yetişmesini sağlamak amacıyla talebesini Suyolcuzâde Mustafa Eyyûbî (ö.1097/1686)’ye göndermiş, o da hocasının derslerine büyük bir titizlikle devam ederek onsekiz yaşındayken 1070/1659 yılında kendisinden icâzet almıştır.

Hâfız Osman’ın hocasına gösterdiği hürmeti anlatması açısından şu hâdise ne kadar ibret vericidir: Sadrazam Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa, Hâfız’ın yazısının güzelliğinden bahisle kendisinden bir Mushaf yazmasını istemiş ve “Üstadın kimdir?” diye sorduğunda Hâfız, “Efendi Hazretlerinden me’zûnum” diyerek orada bulunan hocası Suyolcuzâde Mustafa Efendi’yi işaret etmiş o da sözlerinden pek memnuniyet duymuş ve gururlanarak talebesinin alnından öperek kendisine hayır dualar etmiştir(3).
Yazıda ulaştığı mertebeyi kâfi bulmayan genç hattatımız o yıllarda Şeyh uslûbunun en müdakkik temsilcisi Nefeszâde İsmail Efendi’den (ö.1090/1678)(4) yeniden meşke başlayarak ve bezen de Şeyh Hamdullah’ın eserlerini inceleyerek bu ekolün inceliklerini öğrendi. Sanki devrin bütün a’lâ sanatkarları Hâfız Osman Efendi’yi yetiştirmek için seferber olmuş gibidirler. Hâfız Osman Efendi’nin 1086/1675’de Mısır’a, 1088/1677 yılında Hacc’a, bir çok sefer de Edirne ve Bursa’ya gittiği, buralarda dahi talebe yetiştirdiği, kendisinin günümüze ulaşmış eserlerindeki ketebelerinden anlaşılmaktadır(5).

Saray hattatlığı da yapmış olan Hâfız Osman Efendi, 1106’da Sultan II. Mustafa ve Şehzâde III. Ahmed’e hüsn-i hat muallimi olarak ta’yin edilmiştir. Padişah kendisini çok sever, hürmet gösterir ve sanatında kendisine teşvikkar davranırmış. Diyarbakır veya diğer bir rivayete göre de Filibe mansıbı(6), azlinden sonra ise arpalığı(7) kendisine maddî destek olarak ve geçim kaygısı olmaksızın eser üretebilmesi için verilmişti. Sultan II. Mustafa, Hâfız Osman Efendi’ye yazarken hokkasını tutacak kadar hürmet gösterirdi. Osmanlı padişahlarının sanatın gelişmesine yaptıkları katkıyı açıklaması bakımından Müstakimzâde’nin eserine aldığı şu örnek ilginçtir: Bir gün Padişah’ın huzurunda yapılan bir meşk esnasında Sultan saray teşrifatını umursamayarak Hâfız Osman’ın hokkasını tutarken “Artık Hâfız Osman gibi bir hattat yetişmez” deyince Hâfız Osman, “Sultanımız gibi hocasının hokkasını tutan Sultanlar geldikçe daha nice Hâfız Osman’lar yetişir Hünkârım” diyerek mukabelede bulunmuştur(8). Huzurda yapılan derslerde kendisinin rahat oturabilmesi için “ihram” denilen yünden bir yaygı serildiği rivayet edilir. Padişah her ne yazı yazmak isterse önce bir sûretini hocasına yazdırır daha sonra kendisi temeşşük edermiş(9).

Pazar günlerini yoksul çocuklara, çarşamba günlerini de zengin aile çocuklarına yazı dersleri için ayıran Hâfız Efendi, bir gün ders bittikten sonra Cerrahpaşa hamamı yakınında derse geç kalan bir talebe ile karşılaşmış, makul bir sebeple geciktiğini anlayınca oracıkta talebesinin dersine bakmıştır(10). Hayatını kemâl-i edeble geçiren, tevazuu ve dervişmeşrepliği hiçbir zaman elden bırakmayan Hâfız Osman Efendi, Sünbül Efendi Dergâhı şeyhlerinden Alâadin Efendi’ye intisab ederek Tarîkat-i Sünbüliyye’de manevi eğitim almıştır. Yazılarında açıkça hissedilen gönül huzurundan anlaşıldığı gibi Hâfız Osman Efendi, yüksek ruh sâfiyeti ve kemâline sahip ve makâmı yüksek bir şahsiyetti.
Hâfız Osman için anlatılan şu hadise onun Şeyh Hamdullah ile aralarındaki kalbî bağın gücünü gösterir mahiyettedir. Dünyevî sıfat ve mevkîlere iltifat etmeyen Şeyh Hamdullah, kabir taşına isminin yazılmasını istememiştir. Yıllar sonra Hâfız Osman Efendi kabrin bilinmesi ve duaya vesile olması için mezar taşına isimlerini yazmak istemiş ve manevî izin almak için Aziz Mahmud Hüdâî dervişlerinden Şaban Dede’ye istihareye yatmasını rica etmiştir. Dede, rüyâsında Şeyh Hamdullah’ın kabir taşına isminin koyu yeşil hatlarla ve ilahi kudret kalemiyle yazılı olduğunu görmüştür(11). Bir başka rivayette de Hâfız Osman Efendi, Şeyh’in kabir taşını yazmaya karar verdiğinde bir gece rüyasında Şeyh Efendi’yi kabrinin üzerinde oturur görmüş ve kabir taşını yazmaya izin istemiştir. Bunun üzerine Şeyh Efendi: “Oğlum bak benim taşım yazılıdır” deyince, dikkatle baktığında Şeyh Hamdullah adının yeşil hatla yazılı olduğunu görmüş ve yazmaktan vazgeçmiştir(12). Hâfız Osman Efendi vefatından üç yıl kadar önce geçirdiği felç rahatsızlığını, hekimlerin başarılı tedavileri sonucu hafif atlatmış ve yazılarında belirgin bir gerileme meydana gelmemiştir. Rahatsızlığı boyunca kalemlerini Çinicizâde Abdurrahman Efendi açarak ona bu yolla yardımcı olmuştur(13).

Hayatını yazı sanatına adamış, hat sanatında ekol olmuş, iki padişaha hocalık yapmış, türlü ihsanlara nâil olmasına rağmen dervişliği ve kanaatkârlığından asla taviz vermemiş bir hat dehası olarak bilinen Hâfız Osman Efendi, henüz genç sayılabilecek bir yaşta, elli sekiz yaşında, Kocamustafapaşa Sancaktar Mahallesi'ndeki evinde 29 Cemâziyelevvel 1110 / 3 Aralık 1698 tarihinde vefat ederek(14), Sünbül Efendi Dergâhı hazîresine defnedilmiştir. Şâhide taşını “Hüsn-i hattı biz bildik Hâfız Osman Efendimiz yazdı” sözü ile meşhur Ağakapılı İsmail Efendi yazmıştır. Bugün hala bir şans eseri olarak ayakta durmayı başaran taşta: “ Allah Sübhânehu ve Teâlâ Hattât Hâfız Osman kuluna ve bi’l-cümle mü’minîn ve mü’minâta rahmet eyleye. Bi-hürmeti Sûreti’l-Fâtiha. Sene 1110 ” yazmaktadır. Cenaze merasimiyle alâkalı Müstakimzâde şöyle bir nakilde bulunur: Cenaze namazı kılınmış ve defin tamamlanmıştır. İşte bu sırada İmam Efendi telkîn için kabre yöneldiğinde orada bulunan dergâhın hücrenîşini Sipâhi Mehmed Dede imam’a hitaben “Efendi! Zahmet çekme, merhûmun kârı tamam; mahallinden naklile a’lây-ı illiyîni makam eyledi. Hak Teâlâ şefâatini müyesser eyleye!...”(15) demiştir .

Başta Sultan II. Mustafa ve Sultan III. Ahmed olmak üzere kırktan fazla talebe yetiştirmiş olan Hâfız Osman Efendi’nin talebeleri arasında şairler ve mutasavvıflar da bulunmaktadır. Hâfız ekolünü başarıyla devam ettirmiş olan Yedikuleli Seyyid Abdullah’ın ise onun talebeleri arasında ayrı bir yeri vardır. Abdullah b. Derviş Himmet, İkinci Derviş Ali, Şeyh İsmail Hakkı Bursevî, Derviş Mehmed Kevkeb, Mehmed Giridî, Hezarfen Müezzin Mehmed Bursevî, ve Süleyman Nahifî sayısını tam olarak bilemediğimiz talebelerinden bazılarıdır.

Hâfız Osman’ın ilk yazı talimine Derviş Ali’den başladığını, Derviş Ali’nin artık yaşlanmış olmasını sebep göstererek, genç talebesini Suyolcuzâde Mustafa Eyyûbî’ye yolladığını ve Hâfız’ın on yedi yaşında icâzete lâyık görüldüğünü hayatını anlatırken söz konusu etmiştik. Ancak icâzetli bir genç hattatın, daha sonraları sadece Şeyh tarzının inceliklerini öğrenmek için o devirde bu ekolün en müdakkik temsilcisi Nefeszâde İsmail Efendi’den çömez talebeler gibi elif-bâ meşkine başlaması ilginçtir. Bu, onun sülüs ve nesihte yıllar sonra yapacağı yeniliklerin ancak Şeyh Hamdullah mektebinde kaynak bulabileceğini sanat hayatının daha ilk devresinde idrak ettiğini göstermektedir. Öğrendiği incelikler, ilerki yıllarda Şeyh yazılarının arasından en güzellerini seçebilmesinde ona yol göstermiştir denebilir. Şeyh üslubunun inceliklerini tetkik ederken elinin bu üsluba daha yatkın hale gelmesi için Saray’a gidip geldiği zamanlarda Şeyh’i taklîden bir mushaf yazmıştır. Bu mushafı en önde gelen öğrencilerinden Yedikuleli Seyyid Abdullah’a gösterdiğinde “Yazdığınız Şeyh’ten a’lâdır”, demesi üzerine Hâfız Osman Efendi’nin “Oğlum Abdullah, ben onun bir harfini bile yazamam. Ben nerede, Şeyh Hamdullah Efendi nerede? Bu sözü bir daha tekrar edersen seni reddederim” demesini Şeyh Hamdullah’a Hâfız Osman Efendi’nin ne kadar meclûb olduğunun veciz bir ifadesi olarak görmek gerekir(16). Tahminen ilk derse başladığı 1066/1656 ile son hocasının vefat ettiği 1090/1679 seneleri arasında, yaklaşık 24 yıl Şeyh Hamdullah ekolünü takip etmiştir. Hâfız Osman Efendi, bu tarihten sonra Şeyh’in yazılarında Ya’kût yazılarını andıran tarafları ayıklamaya başlamıştır(17).
Hâfız Osman Efendi’nin ilk yıllardaki acemilik yazılarını bir tarafa bırakırsak, 1080 ile 1090 arası yazıları tamamıyle Şeyh ekolünde yazılmış güzel eserlerdir demek isabetli olsa gerektir. Öyle ki evâil devri de diyebileceğimiz, Şeyh’ten ayırdedilemeyen bu devir yazılarında bile Hâfız kendine has ve şîveli yazı tarzıyla emsallerinden ayırt edilmektedir. Takriben 1088 ile 1093 yılları arasındaki zaman dilimi Üstad’ın arayışlar içinde geçirdiği yıllardır. Bu evâsıt dönemi yıllarında verdiği eserlerde Şeyh tesiri hissedilirken, aynı zamanda da kendi üslubunu yakalamaya başlamıştır. Bu yıllarda başladığı arayış çabaları çok geçmeden meyvelerini vermeye başlamıştır. Çünkü bu yıllardan sonraki yazılarında üslup farkı açıkça hissedilir.

Ortaya çıkan yeni bir belge ise Hâfız Osman Efendi’nin geliştirdiği üslubun nasıl bir çalışma sonunda meydana geldiğini belgelemektedir. Kendi hattıyla, Arapça ve imzalı olan bu belge Şeyh yazıları üzerinde onun ne kadar çok çalıştığını göstermektedir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi E.H. 2213 numarada kayıtlı bir murakaanın ilk sayfasında, Hâfız Osman Efendi meâlen şöyle demektedir:

“Bismillahirrahmanirrahim

Ey benim hattıma gerçek bir bakış ve insafla bakan kişi! Allah sana binlerce, binlerce defa merhamet eylesin. Şunu bil ki ben, pek çok ilâhî lütuflara mazhar olmuş ve “İbnü’ş-Şeyh” diye bilinen Hamdullah’ın zamanına ulaşamadım. Onun ayak toprağına gidip gelerek bu güzel sanatı nasıl öğrettiğini göremedim. Onun terbiyesinden geçme mertebesine de nâil olamadım. Fakat birçok latif kıt’asını toplayarak onlar üzerinde mütâlaalar yaptım ve ondan nakiller yapmaya kendimi mecbur gördüm. Gece gündüz çalıştım.Bu seviyeye sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah’ın yardımı ile ulaştım.

Allah’tan, ulaşamadığım başka derece ve merhalelere de nâil kılmasını en kalbî hislerimle niyaz ederim. Çünkü bu çalışmalarım gençlik yıllarımda olmuştur. Şimdi ise zaman, şüphesiz daha ileri safhalara ilerleme zamanıdır. Allah’ın kullarının en zayıfı ve en az bu isme lâyık olanı Kur’ân hâfızı Osman”. Görüldüğü gibi Hâfız Osman Efendi, bu yıllardan sonra kendi üslubunu yakalamaya başlamış ve amaçladığı mertebelere doğru yoluna devam etmiştir.
1093/1682 ile 1100/1689 tarihleri arası (evâhir devri), onun sanat hayatının en verimli ve en güzel yıllarını oluşturmaktadır. Bu gün Hâfız ekolünü değerlendirirken bu yıllar arasında yazdığı yazıları esas almaktayız. Bu devir yazılarında üslubunun bütün özellikleri ayırt edilebilmektedir. Üslubunun en önemli özellikleri arasında, harflerin küçülmesini, satır nizamında yapılan değişiklikle sağlanan birliği, ince ve kalın yazılması gereken yerlerin tespitini ve Şeyh’in yazılarından seçtiği en güzel harf ve kelimeleri aynen ve devamlı olarak yazılarında kullanışını sayabiliriz. Dikkatle incelenirse belirtmeye çalıştığımız hususiyetler, eserleri üzerinde daha iyi anlaşılacaktır. Artık üslubunda iyice meleke kesbetmiş bir hattat olan Hâfız Osman Efendi, 1100/1689 tarihinden sonraki yazılarında harfleri biraz daha küçültmüş ve en olgun yazılarını bu devirde yazmıştır.

Vefatından üç yıl evvel geçirdiği felç vakasını hekimlerin başarılı tedavileri sonucu çabuk atlatmış, fakat hasta halinde bile çok sevdiği hat sanatından kopamamış ve eserler vermeye devam etmiştir. Hastalığı, yazısını olabileceğinin en az seviyesinde etkilemiş, hastalık çabuk atlatıldığından yazılarında belirgin bir gerileme görülmemiştir.

Hâfız Osman Efendi hayatı boyunca en titiz ve güzel yazılarını mushaf kitabetinde yani nesih hattında göstermiştir. 1090 sonrası yazdığı mushaflarda nesih hattı, kendi zamanına kadarki örnekler içinde harf yapısı ve kelimelerin satırda en uygun biçimde dizaynı bakımından zirve noktayı temsil eder. Fevkalade bir nesih numunesi olan bu yazılarında nesih o denli hareketli ve kıvraktır ki bu nesihlerine “kıvılcımlı nesih” diyenler dahi olmuştur(18).

Yazılarında dikkat çeken bir diğer husus, eserlerinde seçtiği ibarelerin büyük kısmının Arapça oluşudur. Âyet ve hadisler dışında kelâm-ı kibardan seçtiği ibareler, hep Arapça ve dînî temalı ifadelerdir. Hâfız Osman Efendi’nin eserlerinde görülen önemli bir özellik de kullandığı imza şekilleridir. İmzalarında secîli ifadeler kullanmaya ve bu ifadeleri her defasında değişik tarzda yazmaya özen göstermiştir.

İmza kullanmadığı eserleri, kullandığı eserleri yanında çok az bir yekün tutmaktadır. Ketebelerini devamlı olarak duaya vesile kılan Hâfız Osman Efendi’nin çok az farklılıklar hariç elli beş çeşit imzası tespit edilmiştir. İmzalarında göze çarpan bir diğer husus ise İstanbul dışında bulunduğu yerleri de yazmasıdır. Böylece Hâfız’ın seyahatlerini izleyebilmekte, Mısır, Hicaz, Edirne ve Bursa gibi şehirlere seyahatlerini tarihleriyle beraber tespit edebilmekteyiz. İmza, bir sanat eserinde ancak Hafız Osman Efendi’nin eserlerindeki kadar önem verilerek atılabilir. Hat sanatında önemli örnek teşkil eden bu imzaların dikkatle incelenmesi gerekir. Belgesel hüviyeti olduğu kadar, Hâfız Osman Efendi’nin yetiştiği ve yaşadığı devrin kültür anlayışından da izler taşıyan bu imzalar ancak araştırmamız esnasında tespit edebildiğimiz kadarını göstermektedir. Ele geçecek yeni eserlerle bu sayının artacağına şüphe yoktur.
Tarih, bu denli çeşitli ve secîli imza atan ikinci bir hattatı hâlâ kaydedememiştir. Hâfız Osman Efendi yazılarındaki üslûp dehâsının yanında attığı imzalarla da tarihimizde iz bırakmıştır. Bu yüzden onu yazı dahisi olarak adlandırdığımız kadar, imza dahisi olarak da adlandırmamız mübâlağa olmasa gerektir. İmzalarından biri:

Ketebehu’l-fakîr Osman elma`rûf bi-hâfızı’l-Kur’ân şâkiran lillâhi’l-Meliki’l-Mennân ve musalliyen alâ nebiyyihî ve âlihi zevi’l-mecdi ve’l-ihsân, sene semâne ve semânîn ve elf (1088) nüvişte şod fî tarîki’l-Hacc / Bunu, Kur'ân hâfızı diye bilinen, Melik ve Mennân olan Allah’a şükreden, övgü ve ihsan sahibi Nebi’sine salâvât getiren fakir Osman Hacc yolunda yazdı, (Enam-ı Şerif, TSMK, E.H. 331). Sanatta ekol olabilmenin ilk adımı, o sanatın icrasında kendine has bir üslûp ortaya koyabilmek ve bu üslûba sadık kalarak eser verebilmektir. Bununla beraber bir üslûbun ekol olabilmesi için, kendinden sonra gelen sanatkârlar tarafından benimsenmesi, o üslûbun hoca kabul edilerek bu tavra uygun eserler üretmek suretiyle canlı tutulması ve en mühimi de geniş kitleler tarafından kabul görmüş olması gerekmektedir. Açtığı bu yeni çığırla kendinden sonra gelenlere rehberlik etmiş ve tavrı kendinden sonra gelen ekol sahibi Mustafa Râkım Efendi, Mahmud Celaleddin Efendi ve Mehmed Şevki Efendi gibi hattatlar eliyle daha da ileriye götürülmüştür. Mustafa Râkım (1241/1826)’a gelinceye kadar hattatlar, celî sülüste ideal nispetleri pek tutturamamış görünmektedirler. Osmanlı’da başlangıcından Fatih devrine kadar celî sülüs, mimarîde bir süs unsuru olarak görüldüğü için bağımsız ele alınmamış, bu sebeble de celî sülüste, aklâm-ı sitte derecesinde başarı sağlanamamıştır(19).

Başlangıcından itibaren Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinin (Hâfız Osman Efendi’yle beraber Mustafa Râkım Efendi’ye gelene kadar olan devri) celî sülüsleri dikkatle incelendiğinde, harflerin kütlüğü, yalınlığı ve kalemin tabiî hareket özelliğinin bulunmayışı hemen farkedilir. Her ne kadar harflerde kalem kalınlığıyla harf bünyesi arasındaki nispetler bakımından önceki dönemlere göre nisbî bir ilerleme kaydedilmişse de, gerek istif gerekse harflerin gerçek tenasübü Râkım’a kadar yakalanamamıştır. Daha önce görülmeyen, harflerde kalem hareketlerinin hakkı ve güzelliği ile harflerin tenasübü, terkibin güzelliği, onun özellikle olgunluk çağı eserlerinde görülmektedir(20). Râkım’ın celî sülüste yaptığı teceddüd değerlendirilirken şu ifade çok sık kullanılır: “Hâfız Osman’ın sülüs ve nesihte yaptığını Râkım celî sülüste yapmıştır”(21). Bu sebepten dolayı Râkım’ın celîde ortaya koyduğu uslûbun kaynağını Hâfız’ın sülüslerinde aramak gerekir. Osmanlı hat ekolünde sülüste Şeyh Hamdullah ve Hâfız Osman Efendi’lerle harflerin estetik ölçüsünde başarı sağlanmış, Râkım ise Hâfız Osman’ın sülüste ölçü, denge ve letafetini celîye başarıyla tatbik etmiştir. Râkım’la aynı asırda yaşayan Mahmud Celâledin ise yine aynı kaynaktan beslenerek kendine has bir üslup ortaya çıkarmış ancak yazılarında görülen sertlik ve kütlük nedeniyle ekolünün hükmü fazla sürmemiştir. Râkım ekolü kendinden sonra yetişen nesiller tarafından daha ileri safhalara götürülmüş ve nihâyet Sâmi Efendi eliyle kemâle erdirilmiştir. Bugün de İslâm dünyasında celî hattatları bu vadide yürümektedirler.
Şevki Efendi, uzun seneler Hâfız Osman Efendi’nin yazılarını tetkik ederek aldığı feyizle bu üstaddan sonra yazıyı kemal noktasına taşımıştır. Dayısının “Oğlum, yazıyı ben bu kadar öğretebilirim. Bundan fazlasını Mustafa İzzet Efendi’den ve diğer hattatlardan öğren” demesine rağmen o, başka bir hattata gitmeyerek belki de üslûbunun oluşmasına zemin hazırlamıştır. Eğer hocasının tavsiyesine uysaydı Kazasker ekolünde yazan üstadlardan olacaktı. Ayrıca “Yazıyı bana rüyâ aleminde öğrettiler” demesi de hat san’atında ulaştığı mertebenin ilâhî destekli olduğunun ifadesidir. Şeyh vadisinde, Hâfız Osman, İsmail Zühdî ve Mustafa Râkım’dan sonra son büyük müceddid olarak kabul görmüş olan Şevkî Efendi’nin tavrının en bâriz vasfı, harflerdeki açıklık ve kıvraklıktır. Bunu yaparken dikkat ettiği en önemli husus, ince ve kalın yazılacak yerleri çok iyi tespit edebilmiş olmasıdır. Nesih gibi küçük bir yazı çeşidinde ayrıntılara bu denli ihtimam göstermiş olması onun kalem kudretini göstermektedir. Hâfız’ın yazılarından beğendiği harf hareketlerini ve artistik pozisyonları seçme başarısını göstermiştir. Nesih yazıda, kelime ve kelime gruplarının satıra göre meyillerini, yani kelime mıstarının meylini sol tarafa doğru daha da fazlalaştırarak satır nizamında yazıya dinamiklik kazandıran bir yeniliğe gitmiştir.

Hâfız Osman Efendi’yle aynı adı taşıyan başka hattatlar da vardır. Bu sebepten diğerlerinden ayıredilebilmesi için Hâfız Osman Efendi “meşhur, Şeyh-i sânî, büyük” sıfatlarıyla anılmaktadır. Sülüs ve nesih hattatı olarak bildiğimiz Hâfız Osman Efendi’nin hiç ta’lik yazısına rastlanmamıştır. Kendisiyle aynı asırda yaşamış ve 1190/1776’da hacda vefat etmiş, Eyüp’lü ta’lik-nüvis Hâfız Osman(22) ile çoğu kez karıştırılmaktadır. Bundan başka, Hâfız’la ayıredilmekte zorluk çekilen ikinci hattat ise ondan iki asır sonra yaşamış, 1311/1893’te vefat ederek Merkez Efendi kabristanına defnedilmiş Burdur’lu Kayışzâde Hâfız Osman Efendi’dir. Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den 1293/1876’da icazet almış ve 106 mushaf kaleme alarak bu alanda kalem oynatan nadir şahsiyetler arasına girmiştir. Osman Efendi’nin asrımızda basılmış sayısız mushafları olduğu için halk arasında daha ziyade “Hâfız Osman” denildiğinde Kayışzâde Hâfız Osman Efendi anlaşılmaktadır(23) .

Birçok eserlerinin tezhibini kardeşinin oğlu, Sirkecizâde adlı bir üstadın talebesi olan Bayrampaşa türbedârı Hâfız Mehmed Çelebi ile Büyük Karaman’lı Ahdeb Hasan Çelebi yapmışlardır(24). Hâfız Osman Efendi’nin, âhârlarını ekseriyetle kendisinin yaptığı rivayet edilmektedir. Yapılan araştırmalar sonunda Hafız Osman Efendi’nin uyguladığı söylenen, iki farklı kaynakta üç ayrı âhâr tarifine rastlanmıştır:

Gâyet a’lâ âhâr terkîbidir. Hâfız Osman merhumun isti`mâl eylediği âhârdır:” On yumurtanın akını bir pâk kâse içine akıtıp sarısını atalar. Ba’dehu cevz-i bevvâ miktarı frengi şapı, yumurta akı olan kasenin içine koyup bir miktar mısır süpürgesi telleriyle karıştırarak bir çeyrek kadar karıştırıp hallettikten sonra bir pâk süngeri batırıp terbiye olunacak kağıda ibtida bir tarafına bütün süre ba’dehu kuruduktan sonra öbür tarafına süreler ve hîn-i mührede el ile mühre tahtası üzerinde sürerek mühreliyeler. Temmet. Ba’dehu aded üzere mühreliyeler”(25).
Şeyh-i sânî ferîd-i zaman hattat Hâfız Osman Efendi’nin kendinin isti`mâl eylediği âhârdır: “Taş üstünde döğülmüş beş dirhem balık tutkalı ibtida bir fincan su ile nâr-ı leyyin üstünde eritip ba’dehu yirmi fincan su ile bir kebir çanakta koyup kaynaya. Ateşte kaynatıp on beş fincan su kalınca sahk edip, ba’de indirip bir miktar soğukta iki dirhem şapı medkûk edip bir elile karıştıra ve bir eli-le tedrîcî koya. Kağıt üzerine sünger ile ılıcak ılıcak süre ve her ne kadar iktiza ederse bir miktar ateşe tuta, yine kağıda süre. Kağıdın iki tarafını âherliye”.

Âher-i diğer:” Birkaç yumurtanın akını alıp, sarısını atıp, akını koduğu çanağa fındık kadar frengi şapı yumurtanın içine bırakıp mısır süpürgesi dalıyla karıştırıp köpüklendikte şapı atıp sünger ile kağıdı âherliye. Kağıdı al etmek murad eder ise bir dirhem miktarı kırmızı muhkem sahk edip âherin içine döküp bile karıştıra ve yine sünger ile kağıda süre; al renk olur”(26).

Hâfız Osman Efendi’nin yirmibeş kadar mushaf yazdığı rivayet edilmektedir. Araştırmamızın sonunda onsekiz mushafı tespit edilmiştir. Ortaya çıkabilecek yeni mushaflarla bu sayının artacağı düşünülebilir. Mushaf dışında kaleme aldığı eserlerden günümüze kadar tespit edilebilenlerin sayısı şöyledir: Yirmi En’am-ı Şerif, dokuz cüz, iki Hizb-ül Bahr, iki dua mecmuası, yüz kıt’a, yüz on bir murakkaa, yirmi yedi Hilye-i Şerif, 18 karalama.

Hâfız Osman Efendi’nin hilyelerinden başka levha tarzında celî yazısı bulunmamaktadır. Ancak bazı büyük boy murakkaalarında celî sülüs denemelerine raslanmaktaysa da, sülüs ve nesihlerinde elde ettiği başarıyı celîde gösterememiştir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi ve İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan birkaç murakkaasında görebildiğimiz celî sülüsleri, akıcılık ve kalem kudreti çok iyi olmasına rağmen harf nisbetleri ve kompozisyon itibariyle pek gelişkin görünmemektedir. Bilinen ketebeli kitabesi bu güne kadar görülmemiştir. Ancak Uğur Derman Beyefendi’nin naklettiğine göre Karacaahmet’te Siyavuş Paşa mezar taşı ile Doğancılar’da Şehit Süleyman Paşa Camii çeşme kitâbeleri onun yazılarıdır.


Bibliyografya

ALPASLAN Ali, “ Ecoles Calligraphiques Turques”, İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, İstanbul 1973, c. V, s. 1-4. Alpaslan 2000, Osmanlı Hat Sanatı Tarihi, İstanbul 2000. Alpaslan 1992, Ünlü Türk Hattatları, Ankara 1992. Baltacı, BALTACI Cahit, “Arpalık”, DİA, İstanbul 1992, c.III, s. 392-393. Baltacıoğlu 1993, BALTACIOĞLU İsmail Hakkı, Türklerde Yazı Sanatı, Mersin 1993. Berk, BERK Süleyman, Hattat Mustafa Râkım Efendi, İstanbul 2003. “Hattat Hâfız Osman Efendi”, Antik Dekor, İstanbul Eylül–Ekim 2005, sayı 90, s. 108–113. Hat Sanatı, İstanbul 2006. BAYKAL İsmail, “Hattat Şeyh Hamdullah”, Yedigün Mecmuası, sene 6, c.II, No. 276, İstanbul 1938 Beyatlı, BEYATLI Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul 1961. Çetin Derman, ÇETİN Nihad M.-DERMAN M. Uğur, İslam Kültür Mirasında Hat Sanatı, İstanbul 1992. Çığ, ÇIĞ Kemal, Hâfız Osman, İstanbul 1948. “Hakkında Efsaneler Yaratılan 17. Yüzyılın En Büyük Hattatı Hâfız Osman Efendi”, Tarih Dünyası 1950, c. II, sayı 16, s. 606-607. “Hattat Hâfız Osman ve Yeni Basılan Kur’ân-ı Kerîm’i”, Hayat Mecmuası, 1968, sayı 1, s. 8. Derman 1998, DERMAN M. Uğur, “Hâfız Osman”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1998 c. 15, s. 98-100. “Hâfız Osman Efendi”, Dosya, M. Uğur Derman Arşivi. “Hâfız Osman’ın Üçüncü Yesârî’nin İkinci Ölüm Yüzyıldönümleri”, P Dergisi, İstanbul sayı 12/ kış 98-99, s.140-147. Derman 1967, “Hâfız Osman’ın Yazı Sanatımızdaki Yeri” Hayat, İstanbul 1967, sayı 52, s. 8-9. “Kendi İzahlarıyla Hâfız Osman Mushafları”, Sanat Dünyamız, İstanbul 1982, yıl 9, sayı 24, s. 10-15. “Osmanlı Türklerinde Hat Sanatı” Osmanlı, Ankara 1999 c. XI, s.17-25. Sabancı Koleksiyonu, İstanbul 1995. Sakıp Sabancı Müzesi Hat Koleksiyonundan Seçmeler, İstanbul 2002. Türk Hat Sanatının Şaheserleri, İstanbul 1982. “Yazı Tarihimizde Hattat İmza ve Şecereleri”, VII. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1970. DERE Ömer Faruk, “Duaya Vesile İmzalar” , Tarih ve Düşünce, İstanbul Eylül2003, sayı 2003/9, s. 52-58. “Hat Sanatında Üç Ekol”, El Sanatları, İstanbul 2006, sayı 2, s. 102–107. “Hat Tarihimizin Şeyh-i Sânî’si” Tarih ve Düşünce, İstanbul Mart 2004, sayı 2004/03, s. 62-65. Hakkâkzâde, HAKKÂKZÂDE Mustafa Hilmi, Mizânü’l-Hat, Millet Kütüphanesi Ali Emîri Tarih 812. Habîb, HABÎB, Hat ve Hattatân, İstanbul 1305. HUART Clément, Les Calligraphes et Les Miniaturistes, Paris, 1908. İnal, İNAL İbnülemin Mahmud Kemal, Son Hattatlar, İstanbul 1955. Mehmed Süreyyâ, MEHMED SÜREYYA Sicill-i Osmanî, İstanbul 1311. Melek Celal, Şeyh Hamdullah, İstanbul 1948. Mustafa Âlî, Menâkıb-ı Hünerverân, (Nşr. İbnülemin Mahmud Kemal), İstanbul 1926. Müstakimzâde, MÜSTAKİMZÂDE Süleyman Saadeddin, Tuhfe-i Hattâtîn, İstanbul 1928. NEFESZÂDE İbrahim, Gülzâr-ı Savâb, (Nşr. Kilisli Muallim Rıfat), İstanbul 1939. Pakalın, PAKALIN Mehmet Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, c. I-III. RADO Şevket, Türk Hattatları, İstanbul tarihsiz. SERİN Muhittin, “ABD’deki El Yazma Eserler ve II. Abdülhamid Koleksiyonu”, Akademik Araştırmalar Dergisi, İstanbul 2000, sayı 4-5, s. 485-489. Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, İstanbul 1999. Hattat Şeyh Hamdullah, İstanbul 1992. “Kahire Dârü’l-Kütübü’l-Mısrıyye’de Osmanlı Hat Sanatına Ait Eserler”, Kubbealtı Akademisi Mecmûası, İstanbul Ekim 1997, sayı 4, s. 49-62. ”Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı Ekrem Hakkı Ayverdi Hat Koleksiyonu Envanteri”, Ekrem Hakkı Ayverdi Hâtıra Kitabı, İstanbul 1995, s. 25-54. “Osmanlı Hat Sanatı”, Osmanlı, Ankara 1999 c. XI, s.26-34. Şevki Efendi’nin Sülüs ve Nesih Meşk Murakkaı, İstanbul 1996. Sertoğlu, SERTOĞLU Midhat, Osmanlı Tarih Lugatı, İstanbul 1986. SUYOLCUZÂDE Mehmed Necib, Devhatü’l-Küttâb (nşr. Kilisli M. Rıfat), İstanbul 1942. Tevfik, Tevfik Mesnevîhan, Mecmuâtü’t-Terâcim, İÜK T.Y. 192. ÜNVER Süheyl, “Hâfız Osman”, Dosyalar No 7, Süleymaniye Kütüphanesi. “ Hâfız Osman’ın Yazma ve Basılı Kur’ân-ı Kerîmleri”, Hayat,İstanbul 1967, sayı, 50, s.16-17. “Hattat Hâfız Osman ve Yazdığı Kur’ân-ı Kerimler”, Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi, Ankara 1967, sayı 4-5, s. 85-91. Hattat Şeyh Hamdullah ve Fatih için İstinsah Ettiği İki Mühim Eser, İstanbul 1953. YAZIR Mahmud Bedreddin, Medeniyet Aleminde Yazı ve İslam Medeniyetinde Kalem Güzeli (Nşr. Uğur Derman) I-III, Ankara 1972, 1974, 1989

Dipnotlar

1- Derman 1967, s. 8. 2-Suyolcuzâde, s. 49; Müstakimzâde, s. 336; Habîb, s. 126. 3- Müstakimzâde, s. 302. 4- Müstakimzâde, s.129. 5- TSMK, E.H. 331, E.H. 2207; TİEM, 2500; Sevgi Gönül Koleksiyonu, Süleymaniye Kütüphanesi, Hamidiye 33, Süleymaniye Kütüphanesi, Nâfiz Paşa, 997. 6- Mansıb: Herhangi bir memuriyetin fiilen ifa edilmek üzere tevcihine verilen isim (bk. Pakalın, c. II, s. 406; Sertoğlu, s. 278). 7- Arpalık: Osmanlılar’da devlet memurlarına veya saray erkanına görevde bulundukları sürece maaşlarına ilaveten, görevden ayrıldıktan sonra ise bir nevi emekli maaşı olarak tahsis edilen gelir (bk. Baltacı). 8- Derman 1998, s. 99. 9- Müstakimzâde, s. 302; Habîb, s. 122. 10- Müstakimzâde, s. 302. 11- Müstakimzâde, s. 304. 12- Hakkakzâde, s. 214. 13- Müstakimzâde, s. 253-254. 14- TSMK III. Ahmed, 2560 numarada bulunan bir kayıttan naklen. 15- Suyolcuzâde, s. 36, 37; Mehmed Süreyyâ, c.III, s. 421, 422; Müstakimzâde, s. 301-303; Tevfik; Habîb, s. 121-123; Çığ; Derman 1967; Derman 1998. 16- Alpaslan 2000, s. 67. 17- Alpaslan 2000, s. 66. 18- Çığ, s. 11. 19- Baltacıoğlu 1993, s. 45. 20- Berk, s. 87. 21- Baltacıoğlu 1993, s. 46; Çetin-Derman, s. 34; Alpaslan 1992, s. 90. 22- Müstakimzâde, s. 683. 23- İnal, s. 249-252. 24- Müstakimzâde, s. 304. 25- Mecmua, Köprülü Kütüphanesi, Âsım Bey kısmı numara 713, v. 212a. Ayrıca bk. Çığ, s. 102. Burada verilen varak numarası 22a olsa da tetkikler neticesinde 212a olduğu görülmüştür. 26- Mecmua, Köprülü Kütüphanesi, Hacı Ahmed Paşa kısmı numara 360, v. 71a. Ayrıca bk. Çığ, s. 102. Bahsi geçen eserde Kemal Çığ, kütüphane kısmını Hâfız Ahmed Paşa olarak kaydetmiştir. Oysa mezkur kütüphanede bu bölüm Hacı Ahmed Paşa’dır.

İSMEK El Sanatları Dergisi 10 İNDİR

Bu yazı 2460 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK