El işi

Tokat Yazmalarına Kanadalı Gelin Eli Değdi

  • #


Yazı: Hanife ÖZTEN

Anadolu’da bundan tam 600 yıl önce bir halk sanatı olarak ortaya çıkan fakat gunumuzde birkaç eski ustasının kaldığı yazmacılık sanatı için Kanadalı gelin ışık oldu. Bundan tam 43 yıl önce sevdiği erkeğin aşkı uğruna ülkesini terk ederek Türkiye’ye gelen Hughette Eyuboğlu, kayınpederi Bedri Rahmi ve eşi Mehmet Eyuboğlu’nun izinden giderek hayatını yazmacılık sanatının yeniden hayat bulması için adadı.

Yazmacılık denilince ilk akla gelen ilimiz Tokat’tır. Bu sanatın başarıyla uygulanarak en güzel örneklerinin verildiği Tokat için ünlü gezgin Evliya Çelebi, “Beyaz pembe bezi Diyar-ı Lahor’da yapılmaz. Güya altın gibi mücelladır. Kalemkar basma yüzü, münakkaş perdeleri gayet Memduh olur” diyerek bu ilimizden övgüyle söz eder. Tokat’a has ve Tokat’ı anlatan, inanılmaz güzellikteki renk uyumlarıyla karakteristik bitki ve meyve motifleri, yüzlerce yıl boyunca maharetli ellerce aktarılmış kumaşlara. Ancak ne var ki çoğu el sanatımız gibi yazmacılık da zamana yenik düşmüş ve bu sanat günümüzde Tokat’ta sadece birkaç eski usta tarafından uygulanır olmuştur. Buna karşın İstanbul’da yaşayan Eyüboğlu ailesi yazmacılık sanatına sahip çıkmış ve bu sanatı yaşatmak için çeşitli çalışmalar başlatmıştır. Yazmacılığın, şair, yazar ve ressam olarak tanıdığımız ve sanatın daha pek çok dalıyla ilgilenmiş Bedri Rahmi Eyüboğlu ile başlayan, ardından oğlu Mehmet Eyüboğlu ile devam eden ve onun vefatının ardından da eşi Hughette Eyüboğlu’nun çabalarıyla sürdürülen İstanbul serüvenini Kanadalı gelin Hughette Eyüboğlu’ndan dinledik.


Bugün Tokat yazmacılığına sahip çıkarak bu sanatın unutulmaması için üstün gayretler sarf eden Hughette Hanım, bir Kanadalı. Henüz genç bir kızken Fransız mecmuasına kartpostal ve pul koleksiyonlarıyla ilgili gönderdiği arkadaşlık mektubuna 750 cevap alan Hughette Hanım’ın ilgisini Türkiye’den gelen tek mektup olan Mehmet Eyüboğlu’nun mektubu çeker. Bu gizemli ülkeye karşı olan merakının da etkisiyle başlayan mektup arkadaşlığı zamanla yerini farklı duygulara bırakır ve sonunda Mehmet Eyüboğlu soluğu Kanada’da alır. Birçok engeli aşan iki genç nihayet evlenir ve bir süre ABD’de yaşadıktan sonra 1966 yılında Türkiye’ye gelirler. Farmakolog olan Hughette Hanım bir hastanede, Mehmet Bey ise bir ilaç firmasında çalışmaya başlar.

Bu arada sanatçı Bedri Rahmi Eyüboğlu ise Fransa’daki bir müzede Afrika sanatına dair görüp etkilendiği sergiden hareketle, güzel ve faydalı bir sanata yönelmek ister. Kendi ülkesinin elişlerine yönelen Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Resimlerim her eve girmeli” isteğinden yola çıkarak yaptığı resim çalışmalarını çoğaltmak üzere yazmacılık sanatını kullanmaya başlar. Geleneksel motifler yerine deniz kızı, köylü kadını gibi daha sade motifler kullanmayı tercih eden Bedri Rahmi Eyiboğlu, İstanbul’da yaşayan eski kalıp ustalarını bularak kendi motiflerinin kalıbını yaptırır. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bu girişimleri yazmacılık sanatında yeni bir ufuk açarken, motifleri de çok cüzi fiyatlara evlere girmeye başlar. Bedri Rahmi Eyüboğlu bir yandan da akademideki öğrencilerine yazmacılık sanatı dersleri verir ve o güne kadar hiç uygulanmayan bir şey yaparak bu sanatı kullanarak yeni yıl kartları hazırlatır. Kazanılan parayla da atölye için malzemeler tedarik edilir. Bu gelenek, Bedri Rahmi Eyüboğlu vefat edinceye kadar sürdürülür.


Ancak Bedri Rahmi Eyüboğlu, zamanla başka uğraşlara dalar ve yazma kalıpları da eşi Eren Hanım ile birlikte yaşadıkları evin bodrumuna kaldırılır. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun 1975 yılında vefatının ardından annesini yalnız bırakmak istemeyen Mehmet Eyüboğlu ailesiyle birlikte, anne ve babasına ait olan Kalamış’ta ki 4 katlı eve yerleşerek burada yaşamaya başlar.

Aslında Eyüboğlu ailesine ait bu binaya ev demek biraz haksızlık oluyor. Çünkü bu mekan, evden ziyade bir müzeyi andırıyor. Mimar Turgut Cansever’in imzasını taşıyan binanın daha bahçesine girer girmez farklı bir mekan olduğunu anlıyorsunuz. Sizi ilk karşılayan, kuruyup havalanması için iplere asılmış renk renk, motif motif yazmalar oluyor. Yerlerdeki mozaik taşlar ve duvarları süsleyen resimler de cabası. Henüz bu ortamın şaşkınlığını üzerinizden atamadan şu anda Hughette Hanım’ın yaşamını sürdürdüğü binaya girer girmez ikinci bir şok yaşıyorsunuz. Ne yöne bakacağınızı şaşırtan bu salon Türkiye’nin dört bir yanından gelen bakır kaplar, el dokuması halı ve kilimler, testiler, dibekler, çiniler, seramikler, el yapımı müzik aletleri, tablolar, kitaplar, yazma baskılı rengârenk örtülerle dolu. Yalnızca salon değil, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yatak odası ve çalışma odası olarak kullandığı ve hatta yatağının ve çalışma masasının muhafaza edildiği ikinci kat ve üçüncü kat da adeta birer müze.

Bu olağanüstü evde yaşamaya başlayan Mehmet ve Hughette Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bıraktığı zengin kültürel mirasa sahip çıkarak eserleriyle ilgili çalışmaları yürütürler. 1977 yılına gelindiğinde, binanın bodrum katını su basar ve bu olayla birlikte yazma kalıpları da gün yüzüne çıkar. Mehmet Bey, bu olayı ilahi bir mesaj olarak görerek yazmacılık sanatına babasının bıraktığı yerden yeniden başlar. 20 kalıpla çalışmanın sınırlayıcı olduğunu gören Mehmet Eyüboğlu, yeni kalıplar yaptırmak için motifler seçerek eski bir kalıp ustasının atölyesine gider. Ancak usta vefat ettiği için kalıpları yaptıramaz. Bir çözüm yolu arayışına giren Mehmet Bey, tahta malzemenin ve işçiliğin çok pahalı olduğunu da göz önünde bulundurarak yeni bir me tot geliştirmeye karar verir. Nihayet Mehmet Bey, yumuşaklığı dolayısıyla kolay işlenebilir ve hafif bir malzeme olan santrafordan kalıp yapmaya başlar. Bu, yazmacılık sanatında babasının ardından ikinci bir ufuk açar. Straforla motifler istenildiği kadar büyük ebatlarda çalışılabilmektedir.

Hughette Hanım, eşi Mehmet Bey’in 1977 yılında başladığı yazmacılık sanatının gelişimi için ömrünün sonuna kadar büyük bir gayret ve azimle çalıştığını ve onun vefatının ardından kendisinin de atölyeyi kapatmayarak kayınpederinin ve eşinin izinden giderek bu sanatın yaşatılması için çalışmaları sürdürdüğünü belirtiyor. Evlerinin bahçesinde bulunan atölyedeki çalışmalara ara vermeden devam ettiklerini belirten Hughette Hanım, her ne kadar Eyüboğlu ailesi yazmacılığa farklı bir boyut kazandırsa da bu işin temelinde Tokat yazmacılığı olduğunu vurguluyor. Hughette Hanım, “Eyüboğlu ailesinin atölyesi Mavi Kaplumbağa adıyla 1950’li yıllardan beri ürün veriyor ve tarzımız tanınıyor. Bununla birlikte Tokat yazmacılığının bir geleneği var ve bu çok önemli. Bir sanat başarılı olmak istiyorsa çözümü kendi köklerinde aramalı. O nedenle Tokat yazmacılığının yeniden diriltilmesi için var gücümle çalışıyorum” diyor.


Geçtiğimiz Haziran ayında Mavi Kaplumbağa yazmacılık atölyesi olarak 6 kişilik ekiple Tokat’a giderek yazmacılık sanatının içinde bulunduğu durumu bizzat gözlemlediklerini dile getiren Hughette Hanım, ”Eşim Mehmet Eyüboğlu,‘Ustalara Saygı’ adıyla bir seri hazırlamak istiyordu. Ben de onun ölümünün ardından Tokat yazmalarını basmak için önce bu şehri tanımam gerektiğini düşündüm. Fakat ne yazık ki şehirde yazmacılıkla ilgili bir müze ya da ulaşabileceğimiz bir kaynak bulamadık. Üzülerek gördük ki 600 yıllık bir gelenek yok olmak üzere. Sadece birkaç eski yazma ustasına ulaşabildik. Sağ olsunlar bize çok itibar gösterdiler. Onlarla yaptığımız konuşmalar neticesinde yazmacılık sanatıyla ilgili ne kadar önemli malzeme ve bilgi birikimine sahip olduklarını gördük” şeklinde konuşuyor. Tokat’tan döndükten sonra bütün yaz, “Yazmacılık sanatının yok olmaması için ne yapabilirim” diye düşündüğünü anlatan Hughette Hanım, “Tokat’ta tanıştığımız yazma ustası Hüseyin Er’i, İstanbul’a bizim atölyemize davet ettim.

Hüseyin Bey bildiği teknikleri bizlere aktarırken sanatını tam manasıyla yapamamanın üzüntüsü içerisinde olduğunu dile getirdi. Kendisiyle yaptığımız sohbetler sonucunda birlikte hareket ederek bir proje geliştirdik. Hedefimiz Tokat’ta bir müze kurarak yazmacılık sanatıyla ilgili bir arşiv oluşturabilmek. Eski ustaların hayat hikayelerine ve fotoğraflarına ulaşarak bunları da arşiv kayıtlarına geçirmek istiyoruz. Ayrıca yazma desenlerini ve öykülerini belgelemeye çalışacağız. Tokat’taki meşhur Yazmacılar Hanı’nın yeniden canlanması için de girişimlerde bulunacağız. 600 yıllık bu sanat kaybolmamalı” diyor.

El sanatlarımızın yitip gitmemesi için devletin de üzerine görevler düştüğünü hatırlatan Hughette Hanım,“Çoğu sanatlar gibi yazmacılık sanatının da zamana yenik düşerek yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olmasının en önemli nedenlerinden biri, ustaların sanatlarıyla hayatlarını kazanamaması. Bir sanatçının hem üretip hem de ürettiğini satması çok zor. Ustalar rahat üretim yapabilmeli ve maddi kazanç sağlayabilmeleri için devlet onlara yer göstermeli. Türkiye’de, dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı kadar çok el sanatı var. Kültürel zenginlik ve çeşitlilik için bu sanatlara sahip çıkılmalı. Bu noktada devletimiz de üstüne ne düşüyorsa yapmalı” şeklinde konuşuyor.

Hughette Hanım, sözlerini şu cümlelerle noktalıyor.“Yazmanın yolu Tokat’tan geçer. Eğer geleneksel yazmacılık ölürse bizim yaptığımız yazmacılığın da bir anlamı kalmaz. Bu nedenle kalan ömrümü bu işe adadım. Yazmacılığın yaşatılması için başlattığımız projenin başarıya ulaşması için elimizden geleni yapacağız.”


İSMEK El Sanatları Dergisi 9 İNDİR

Bu yazı 1523 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK