Makale

Işığın Geldiği Yer Horasan ve Mâverâü’n-Nehir

  • #


Yazı: Prof. Dr. Bekir KARLIĞA

Tarihin en eski dönemlerinden beri önemli yerleşim yerlerinden olan Horasan ve Maverau’n Nehir, her devirde bilim, düşünce, kültür ve uygarlıkların iç içe girdiği ve yeni yeni sentezler oluşturduğu merkez konumunda olmayı sürdürmüştür.

Eski Farsça’da “güneşin doğduğu” veya “ışığın geldiği” yer demek olan “Horasan” ile Türklerin “Çay ardı” dedikleri Harizm Denizi’nin (Aral gölü) ayaklarından birini oluşturan Amu Derya’dan (Ceyhûn) başlayıp Sır Derya’ya (Seyhûn) kadar uzanan verimli topraklardan oluşan “Mâverâü’n-Nehir” bölgesi, tarihin en eski dönemlerinden beri önemli bir yerleşim sahası olmuştur. Bu iki bölge, Asya’nın ortasında, Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney yollarının kesişme noktasında bulunduğundan ve Çin’den Atlas Okyanusu’na, Rusya steplerinden Hind Okyanusu’na giden yolların ortasında yer aldığından her devirde bilim, düşünce, kültür ve uygarlıkların iç içe girdiği ve yeni yeni sentezler oluşturduğu merkez konumunda olmayı sürdürmüştür.

Bu bölgeler başlangıçta Ahamanidler’in (Farslar) egemenliği altında bulunmakta idi. Daha sonra kısmen İskender’in egemenliğine girmiş, bilahere Sakalar ile Arsakiler (Parth) arasında paylaşılmış ve 224 yılından itibaren de Sâsânîlerin egemenliğine girmiştir. İslâmiyet, bölgeye her ne kadar Hz. Ömer devrinde nüfuz etmeye başlamışsa da asıl fütuhât, Hz. Osman devrinde Kuteybe İbn Müslim komutasındaki Müslüman ordular tarafından gerçekleştirilmiştir.

Emevî yönetiminden memnun kalmayan, özellikle de Ehl-i Beyt’e karşı uyguladıkları zulümlerden fazlasıyla rencide olan bölge halkı, Horasanlı Ebu Müslim komutasındaki başkaldırı hareketine büyük destek vermiş, neticede genişleyerek bütün imparatorluk sathına yayılan başkaldırı ile birlikte Emevî iktidarı yıkılarak yerine Abbâsî İmparatorlu ğu kurulmuştur.


Bu nedenle Abbasîler döneminin daha başlangıcında Horasan ve Mâverâü’n-Nehir bölgesine ayrı bir imtiyaz tanınmıştı. Ünlü Abbâsî halîfesi Me’mûn; İranlıların yardımıyla kardeşi Emîn’i yendikten sonra, İranlılara karşı ayrı bir sempati duyarak imparatorluğun Doğu bölgelerinin yönetimini, İran asıllı vâlîlere bırakmayı yeğledi. Bunlardan Horasan vâliliğine atadığı Tâhir İbn Huseyin (öl.822) bir süre sonra kendi adına hutbe okutarak Tâhirî Hânedânlığı'nı kurdu. Keza Halîfe Me’mûn, Belh hâkimi olan ve 8. asrın ortalarında İslâmiyet’i kabûl etmiş bulunan Sâmân Hudât’ın torunlarını da Semerkand, Fergana, Şâş ve Herât gibi Türklerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerin vâlîliğine getirdi. Bunlardan Ahmed İbn Esed, Sâmânî sülâlesinin bağımsızlığını ilân ederek aynı adı taşıyan hânedânlığı kurdu.

Diğer taraftan annesi Türk olan ünlü Abbâsî hükümdârı Mu’tasım, 833 yılında hükümdâr olunca; Horasan ve Mâverâü’n-Nehir bölgesindeki Buhârâ, Semerkand, Fergana ve Üstrûşene gibi Türklerin çoğunlukta olduğu şehirlerden 8 veya 18 bin civarında asker topladı. Bunların arasından seçilen kumandanlar kısa sürede Abbâsî yönetiminin karâr mevkiine geldiler. Hükümdârlar, bir yere gittiklerinde kendilerinden emîn oldukları için bu Türk komutanları, yerlerine vekîl olarak bırakıyorlardı.

Bu kumandanlardan bir kısmı anadillerinin yanı sıra Arapça da öğrenip bu dille şiirler yazacak derecede kendilerini yetiştirdiler. Nitekim daha sonra kendi adını taşıyacak bir hânedânlığın kurucusu olan Ahmed İbn Tolun ile ünlü Abbâsî vezîri Feth İbn Hâkân bunların önde gelen isimlerindendi. Meşhur Mu’tezilî düşünür el-Câhız’ın kendisi adına Türklerin fazîletlerini bildiren bir eser kaleme aldığını, Feth İbn Hâkân’ın eşsiz bir kütüphânesi bulunduğunu, Arap edebiyatının seçkin sîmâlarının ve Basralı, Kûfeli bilginlerin onun konağında toplandıklarını bildiren kaynaklar, kendisinin aynı zamanda şâir olduğunu ifâde etmektedirler. Hatta ünlü Arap edebiyatı bilgini el-Muberred’in onun bazı şiirlerini naklettiği anlatılmaktadır.

Samanoğullarının 10. yüzyılın başlarında egemenlik alanlarını genişleterek Buhârâ’yı başkent edinmeleriyle, bir kültür ve sanat merkezi haline gelen bu kentteki büyük entelektüel atılımlar kısa zamanda Horasan ve Mâverâü’n-Nehir bölgesinin her tarafına yayıldı. Nitekim Sâmânîlerin izinden giden Büveyhîler, Ziyârîler, Saffârîler, Karahanlılar, Gazneliler, Harzemşahlar ve Selçuklular bölgeyi adeta İslâm ilim ve tefekkürünün merkezi haline getirdiler.


Bugün İran-Afganistan ve Türkmenistan arasında paylaşılmış olan bölgenin Merv, Serahs, Belh, Buhârâ, Tirmiz, Nesa, Herat, Semerkand, Taşkend, Nişabur, Fergana, Kâş, Nahşeb, Hvaârizm, Fârâb, Gürgenç, Hocend gibi kentlerinden her biri, İslâm bilim ve düşüncesine yaptıkları katkılarla yepyeni bir uygarlığın kapılarını araladılar.

Değişik dinlerin, mezheplerin ve kültürlerin yayılıp geliştiği bu bölge, daha baştan beri İslâm bilim ve düşüncesine pek çok isim armağan etmiştir. İlk müfessir ve muhaddislerin büyük bir bölümü bu bölgede yetişmiştir. Söz gelimi Kur’ân-ı Kerîm’den sonra İslâm dininin ikinci büyük kaynağını teşkil eden altı büyük hadis külliyâtının (Kütüb-i Sitte) dördü (Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Neseî) bu bölgeden yetişen büyük bilginler tarafından telif edilmiştir.

Ünlü tefsir bilginleri Mukâtil İbn Hayyân, Mukâtil İbn Süleymân, Atâ el-Horasânî, Rebî İbn Enes, İbn Mihrân en-Nîsâbûrî, Sa’lebî, Kuşeyrî, Vâhidî, Beğavî ve Nizâmüddîn en-Nîsâbûrî Horasan ve Mâverâü’n-Nehir kökenliydiler.

Fetih vesilesiyle, ya da daha sonra bölgeye gelen pek çok sahâbî burada hadis faaliyetlerinin gelişmesine zemin hazırlamıştır. İlk dönem hadis ilmine hizmet edenlerden Ebu Berze el-Eslemî, Abdürrahmân İbn Semüre, Abdürrahmân İbn Ya’mer hayatlarını burada sürdürmüşlerdi. Bunların izinden giden İshâk İbn Râhûyeh, İmam Müslim İbn Haccâc el-Kuşeyrî, Hâkim en-Nisâbûrî Nişabur’da; İbnü’s-Sindî, Ebu Avâne İsferâyin’de; Muhammed İbn Eslem Tûs’ta; Abdullah İbn Büreyde, Abdullah İbn Mübârek, Ebu İshâk el- Mervezî, Ahmed İbn Ali el-Mervezî Merv’de; Osman İbn Saîd ed-Dâremî, İbn Münzir el-Herevî Herât’ta, Dahhâk İbn Müzâhim, Saîd İbn Mansûr, Kuteybe İbn Saîd, Ebu Ali el-Belhî Belh’te; Muhammed İbn İsâ et-Tirmizî Tirmiz’de; İmâm Neseî Nesa’da ve İmam Buhârî Buhârâ’da büyük bir özveriyle hadis çalışmalarını sürdürmüşlerdi.

Bu bölgede ilk dönemlerde Fıkıh, Tasavvuf, Arap Dili ve Edebiyatı ve Kelam alanında, isimlerini burada sayamayacağımız kadar pek çok bilgin ve düşünür yetişmiştir. Özellikle İslâm felsefesinin ve biliminin büyük temsilcileri Fârâbî, İbn Sînâ, Bîrûnî, İslâm fıkhının büyük şahsiyetleri Serahsî ve Merğinânî ile Mâtürîdî Kelâmının kurucusu İmâm Mâtürîdî ve Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Horasan ve Mâverâü’n-Nehir menşeli idiler.


Ne yazık ki Horasan ve Mâverâü’n-Nehir bölgesinin kaderi Moğollarla ters yüz olur. Barbar Moğol orduları, bölgedeki bütün kültürel ve entelektüel yapılanmaları yok ederek İslâm medeniyetinin bu verimli topraklarını harabeye çevirirler.

Moğolistan içlerinden yürüyerek önce Harzemşahlar devletini ortadan kaldıran Moğollar, kısa zamanda Horasan ve Maveraü’n-Nehir bölgelerini zapt ettiler. 1256 yılında Amuderya Nehri’ni geçen Hülagu, hemen hemen hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın Horasan ve Maverâü’n-Nehir bölgesini yakıp yıktıktan sonra Batı’ya doğru ilerleyerek Musul ve Kerkük önlerine geldi.

Yıllardan Hicret’in 656. senesi; aylardan Muharrem ayı; günlerden Cumartesi idi, Moğol orduları Bağdat önlerinde göründü. Şehri doğudan ve batıdan kuşattılar. Mancınıklar kurdular ve surları dövmeye başladılar. Keskin Moğol nişancıları bir yandan ok fırlatırken, diğer yandan da kenti ateşlere veriyorlardı. Her yerden duman ve alev yükseliyordu.Bağdat -tıpkı bu günlerdeki gibi- simsiyah bulutların altında karalara bürünmüştü.

Ve Sefer ayının 5’inde (10 Şubat 1258) Moğol orduları kente girdiler; yaşlı genç, erkek kadın, çoluk çucuk demeden kimi buldularsa kılıçtan geçirdiler. Evlerin kapılarını kırıyor, duvarları yıkıyor, içerde saklanan insanları çatılara çıkarıp aşağılara atıyorlardı. Sokaklardaki suyollarından kan akıyordu. Camiler, tekkeler, medreseler kan gölüne dönmüştü. İnsanlar korkularından kuyulara, ahırlara, hatta kanalizasyonlara girip saklanıyor ve günlerce buralardan çıkmıyorlar, çıkmaya cesaret edemiyorlardı.

Ünlü Tefsîr bilgini ve tarihçi İbn Kesîr’in ifadesiyle: “Kentlerin en alımlısı olan Bağdat, harâbeye döndü. Şehirde çok az insan kaldı, onlar da korku, açlık, sefâlet ve zillet içindeydiler. Tatarlar kentte kırk gün kaldılar ve koyun keser gibi insan doğradılar. Cesetler sokaklarda kokuşmuş tepeler oluşturdular, kokudan kente girilmez oldu. Bağdat’ın havası değişti ve veba salgını baş gösterdi. Öyle ki Şam dolaylarına kadar bu pis koku ve kötü hava yayıldı. Bu sebeple de birçok insan öldü. Fakirlik, yokluk, pahalılık, veba, tâûn her yanı sardı.

Moğollar kenti tam olarak teslim aldıktan sonra tellallar çağırtıp bir daha kimsenin öldürülmeyeceğini ilan edince, insanlar saklandıkları yerlerden çıktılar. Saçları başları birbirine karışmıştı. Sanki mezardan çıkan cenazelere dönmüşlerdi. Baba evladını, kardeş kardeşi tanımaz olmuştu. 800 bin civarında insan ölmüştü. İnna lillah ve inna ileyhi râciun.” (el-Bidâye ve’n-Nihâye fi’t-Târîh, Cilt, XIII, sayfa, 202-204, Kahire-1358)

1265 yılında Hülagu’nun ölümü üzerine yerine büyük oğlu Abaka Han geçti ve ülke genel vali veya hükümdâr naibi anlamına gelen İlhanlar tarafından yönetilmeye başlandı. Abaka’nın orduları ortaya çıktıklarından bu yana ilk kez 1277 yılında Elbistan önlerinde ünlü Memlûk sultanı Baybars tarafından büyük bir hezimete uğratıldılar.

1282’de Abaka’nın ölümü üzerine yerine geçen kardeşi Teküder Müslüman olarak Ahmet adını aldı. Ancak iki yıl sonra Abaka’nın büyük oğlu Argun tarafından tahttan indirilerek öldürüldü. 1291’de Argun’un vefatı üzerine karde şi Geyhatu Moğol tahtına oturdu. Bundan dört yıl sonra 1295’te Geyhatu öldürülerek yerini Baydu aldı. Fakat kısa bir süre sonra Baydu da öldürüldü ve aynı yıl yerine Hülagu’nun büyük torunu Gazan Han hükümdâr oldu. Tahta geçtikten birkaç gün sonra yüz bin askeriyle birlikte Budizm’i terk ederek Müslüman olan Gazan Han, Mahmut adını aldı ve İslâmiyet’i devletin resmi dini olarak ilan etti. Gazan Han’ın vefatından sonra (1304) yerine kardeşi Olcaytu Muhammed geçti. Olcaytu Muhammed, Kazvin ile Zincan arasındaki geniş ovada kendisine bir başkent kurarak Sultaniye adını verdi. Onun vefatı üzerine yerine geçen oğlu Ebu Said Bahadır Han, Şii mezhebini bırakarak Sünniliği seçti.


İlhanlılar, dedeleri Cengiz’in yaptığı o büyük yıkımı telafi etmek üzere adeta kolları sıvadılar. Sultâniye ve çevresini birer ilim ve tefekkür merkezi haline getirmek üzere yola koyuldular. Nasîreddîn et-Tûsî’nin ve Fahreddîn er-Râzî’nin öğrencileri aracılığıyla Güney Azerbaycan’daki Sultâniye, Ebher, Kazvîn, Zincân ve Tebrîz gibi kentleri medreseler, tekkeler ve hankâhlarla donattılar. Buradan yetişen Kutbeddîn er-Râzî, Kutbeddîn eş-Şîrâzî, Şemseddîn el-Isfahânî ve Muhammed İbn Mübârekşah el-Buhârî gibi bilginler, Mantık, Felsefe, Kelam ve Tasavvuf’u mezcederek İslâm bilim ve düşüncesine -bugüne kadar devam edecek olan- farklı bir yorum ve yaklaşım getirdiler.

Ne var ki 1335 yılında Ebu Said’in bir halef bırakmadan ölmesi veya öldürülmesi üzerine İlhanlı Devleti son buldu ve buradaki entelektüel birikim de önce Memlüklerin hakimiyet sahası olan Mısır ve Sûriye’ye, oradan da Anadolu Beylikleri ve özellikle de Osmanlı topraklarına intikal etti.

Horasan ve Mâverâü’n-Nehir bölgesindeki son büyük kültürel ve entelektüel atılım, 15. yüzyılda Timur ve onun soyundan gelenler tarafından gerçekleştirildi. Aynı zamanda İslâm medeniyetinin de son büyük atılımlarından birisini teşkil eden ve genellikle “Timurlu Rönesansı” diye bilinen bu büyük girişimi, Timur’un torunlarından Bâbürşah, tarihi Hind alt kıtasına taşıyarak burada göz alıcı muhteşem sanat eserlerinin ortaya çıkmasına vesile oldu.

Timur, 1336 yılında Mâverâü’n-Nehir’in önemli kentlerinden birisi olan Semerkand’ın 50 kilometre yakınındaki Keş şehrinde (Şehr-i Sebz) dünyaya geldi. Kendisinin Moğol kökenli Barlas aşiretine mensup olduğu, ilk eşi Saray Mülk Hanım’ın da Cengiz Han’ın soyundan geldiği söylenmektedir. Gençliğinde aldığı yaralardan dolayı sağ ayağı topal ve sağ kolu çolak olduğundan “Aksak Timur” (Timurlenk) lakabıyla tarihe geçmiştir.

Babası Muhammed Taragay, ömrünün sonlarında kendini tasavvufa vermiş ve Hoca Ahmed Yesevî tarikatının kollarından birine intisap etmişti. Bu nedenle olmalı ki Timur da ömrü boyunca Hoca Ahmed Yesevî’ye ve onun yolundan gidenlere büyük saygı göstermiştir.

Mâverâü’n-Nehir bölgesine 18 yaşındayken hakim olan Timur, Semerkand’ı kendisi için başkent seçmiş ve 35 yaşına geldiğinde Akdeniz’den Çin’e, Rusya’dan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuştu. Altın ordu aşiretleri, Memlük ve Osmanlı Türk Devletleriyle savaşan Timur, ömrünün sonlarına doğru Çin’e sefer düzenlerken vefat etmiştir.

Timur, çift şahsiyetli bir kişilik yapısına sahipti. Savaşta ve dövüşte son derece gaddar ve merhametsizdi. En şiddetli  ve acımasız usullere baş vurmaktan çekinmez, katliâmlar yapar, kentleri yerle bir eder, yakar, yıkar ve insanları diri diri toprağa gömmekten çekinmezdi. Bu konuda son derece katı ve sert olan Aksak Timur, ilim adamlarına ve tasavvuf erbabına karşı da son derece mütevazı, terbiyeli ve aşırı ölçülere varacak biçimde saygılıydı. Bu nedenle de dünyayı yakıp yıkan o acımasız adam, bir yandan dünya hazinelerini başkentine taşırken, bir yandan da her gittiği yerdeki seçkin bilim adamlarını ülkesinde ağırlamaktan zevk duyar ve onlara büyük ikram ve ihsanlarda bulunurdu. Böylece kısa zamanda Semerkand’ı dünyanın kültürel ve entelektüel merkezi haline getirmeyi başarmıştı.

Timur’un yakınında yer almış ve onun biyografisini yazmış olan İbn Arabşâh onu bize şöyle tanıtır: “Timur, iri yarı ve sağlam yapılıydı. Kafası kocaman, alnı yüksek, cildi beyaz, sağlıklı ve heybetli birisiydi. Geniş omuzları, uzun bacakları ve güçlü elleri vardı. Sağ kolu çolak, sağ bacağı topaldı. Uzun sakallıydı, bakışlarında ürkütücü bir ışık vardı, sesi güzel ve tizdi. 80 yaşına yaklaşmıştı ama bütün melekeleri yerindeydi. Aklı sağlamlığını, bedeni gücünü korumuştu, iradesi ise sarsılmazdı.”


Yine onu yakından tanıma imkânı bulan ünlü tarihçi İbn Haldûn ise son değerlendirmede şu tespitleri yapar: “Bu Kral Timur, kralların önderlerinden ve azılılarındandır. İnsanlar onu bilgin olarak anlatırlar. Ehl-i Beyt’e çok değer verdiğinden bazıları da onun Rafızî olduğuna inanırlar. Kimileri ise onu sihirbaz olarak tanıtırlar. Halbuki onun, bunlardan hiç birisiyle ilgisi yoktur. Sadece çok zeki ve ileri görüşlü birisidir. Bildiği bilmediği her konuda tartışır durur. Ömrü altmışla yetmiş arasındadır. Kendisinin bana anlattığına göre çocukken bir saldırı esnasında aldığı ok yarasından dolayı sağ ayağı topal kalmıştır. Kısa mesafeleri yürürken ayağını sürür, ama uzun mesafede adamları onu elleri üzerinde taşırlar. Şüphesiz ki mülk Allah’ındır, onu kullarından dilediğine verir.” (İbn Haldun, Tarih, Cilt VII, sayfa 1222)

Şam kuşatmasında tanıdığı İbn Haldûn’a büyük iltifatlar yapan Timur, onunla tarih ve coğrafya konusunda sohbetler eder, Kuzey Afrika şehirleri ve özellikle Fas, Tanca ve Sebte hakkında bilgiler alır ve bu konuda kendisine özel bir dosya hazırlamasını emreder. İbn Haldûn, Timur’un otağına girdiğinde onun elini öper, Timur da kendisini yanına oturtarak özel şekilde hazırlattığı erişte ikram eder. İbn Haldûn, Timur’un bu samimi davranışını vesile ederek kendisine olan sevgisinden ve saygısından bahseder. Daha memleketinde iken Faslı müneccimlerin çok önceden Timur ile ilgili kehanette bulunduklarını, hatta bazı velilerin onun gelecek olan Fatımi Mehdisi olduğuna dair keşiflerde bulunduklarını, bu nedenle kendisinin de bu büyük hükümdârla tanışmaktan mutluluk duyduğunu belirtir ve der ki: “Allah seni güçlü kılsın, otuz-kırk senedir seninle buluşmayı arzuluyordum. Tercümanı aracılığıyla bunun nedenini sorduğunda, bunun sebebi iki şey dedim: Birincisi, sen yer yüzünün sultânısın, bir cihan imparatorusun. Sanmıyorum ki Adem Aleyhisselâm’dan günümüze kadar yaratıklar arasından senin gibi bir başka hükümdâr daha çıkmış olsun. Ben boşa laf söyleyen birisi değilim, ben bir ilim adamıyım ve söylediklerimin hepsini ispatlarım.” (Age., 1208)

Daha sonra kendisini İran Kisrâları, Babil kralı Buhtunnasır ve İskender ile kıyaslayan İbn Haldûn’a müdahale eden Timur, kendisinin o kadar büyük birisi olmadığını, sadece Moğol hanlarının vekillerinden birisi olduğunu söyler. Sonra Buhtunnasır’ın kim olduğunu sorar. O da bu konudaki farklı görüşlerden bahseder ve aralarında bilimsel bir tartışma çıkar. İbn Haldûn, kendi görüşünün Taberî’ye dayandığını ve onun tarih ilminde üstad sayıldığını belirtir. Bunun üzerine Timur, “Bize ne Taberî’den, biz Arapların ve İranlıların tarihine bakalım” der.

Timur, Şirâz’ı zapt ettiğinde burada bulunan Sa’deddiîn et-Teftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî’yi de beraberinde Semerkand’a götürür. Teftâzânî ile Cürcânî, Şirâz’da ünlü Muzafferî hükümdârı Şâh Şüca’nın yanında bulundukları sırada burayı ele geçiren Timur, Horasan ve Mâverâü‘n- Nehir bölgesinin bu iki büyük bilginini de yanına alarak Semerkand’da ilmî çalışmalar yapmalarını sağlar ve zaman zaman da aralarında cereyan eden tartışmalara kendisi de zevkle katılır. Nitekim kaynaklarda, Teftâzânî’nin Timur’un huzurunda yapılan bir tartışmada Seyyid Şerîf ile bozuştuğu ve hükümdârın Seyyid Şerîf’in tarafını tutması üzerine canının sıkıldığı ve bu sebeple vefât ettiği nakledilmektedir.

Seyyîd Şerîf, aklî ilimlerin yanı sıra tasavvufî ve bâtınî fikirlere önem verirdi. Teftâzânî ise şerîatın zâhirine itibâr etmeye çalışır ve heterodoks anlayışlardan uzak durmaya özen gösterirdi. Bilhâssa Muhyiddîn İbnu’l-Arabî ve vahdet-i vücûd düşüncesine karşı çıkan ve reddiyyeler yazan Teftâzânî’ye karşılık Seyyid Şerîf bu fikirleri önemser ve savunurdu. Nitekim bu iki bilgin arasındaki tartışmalar, daha sonraki yüzyıllarda Osmanlı medreselerinde tarikat-şerîat tartışmalarına da temel teşkîl edecektir.

Şîrâz kentinde Timur ile karşılaşan bir diğer ünlü isim de Muzafferîler devrinin ve tüm İran edebiyatının büyük ismi Hâfız idi. Bir Hindli güzelin beni için Timur’un, çok sevdiği Semerkand’ı, Buhârâ’yı vermekten çekinmediğini ilan ettiğinden mi nedendir bilinmez, Fars edebiyatına derinliğine vakıf olan Timur, bu dilin en büyük şairlerinden birisi, belki de birincisi olan Hâfız’a pek iltifat etmemiştir.

Timur’un huzurunda karşılaştığımız bir diğer ünlü düşünür de Simavne kadısının oğlu Şeyh Bedreddîn’dir. Bedreddîn, Kâhire’de bulunduğu sırada Şeyh Ahlâtî’nin teşviki ile Semerkand’a gelir ve Timur tarafından kabul edilir. Bir süre burada kaldıktan sonra tekrar Kâhire’ye döner.


Eskiden beri Zerefşân (altın saçan) Nehri’nin görkemli vadisine yakın Efrâsyâb tepesinin eteklerinde ve bu nehrin kolları durumunda bulunan Ab-ı Rahmet, Ab-ı Siyâh ve Ab-ı Meşhed tarafından sulanan verimli topraklarda kurulmuş olan Semerkand’ın doğusunda Fergana ve Kaşgar, batısında Buhârâ ve Harizm, kuzeyinde Taşkent ve Şahrûhiye, güneyinde ise Belh ve Tirmiz yer alır. Savaşlar nedeniyle yakılmış, yıkılmış, harap olmuş ve eski görkemini yitirmiş olan bu kente gönülden bağlı bulunan Emîr Timur; camiler, medreseler, tekkeler, türbeler, saraylar yaptırmış, dört bir yanını yemyeşil bahçelerle donatarak adeta yeniden inşa ve imar etmişti.

Hindistan seferi dönüşünde ilk eşi Saray Mülk Hanım adına inşa ettirdiği Bibi Hatun Camii başta olmak üzere, torunu Muhammed Sultan adına yaptırdığı, sonra kendisinin de gömüleceği Gûr Emîr’in etrafında kurulu, yeşim taşlarıyla süslü medrese ve hankâh; bölgeyi ilk kez Müslümanlaştırmış olan ve “Şâh Zinde” diye bilinen Kusam İbn Abbâs’ın kabri etrafında toplanmış külliye ve türbeler, gerçekten Timurlu sanatının ihtişamını gözler önüne sermektedir.

Timur, şehrin çevresinde on üç veya on dört bahçe yaptırarak Semerkand’ı o günkü dünyada eşi ve benzeri bulunmayan bir yeşil cennet haline getirmişti. Bâğ-ı Behişt (cennet bahçesi), Bâğ-ı Nev (yeni bahçe), Bâğ-ı Dil-küşâ (gönül çelen bahçe), Bâğ-ı Çınar, Bâğ-ı Bülend (yüksek bahçe), Bâğ-ı Şimal (kuzey bahçesi), Nakş-i Cihân (dünyanın nakışı) adını verdiği bahçeleri gören İspanyol elçi Clavijo, Timur’un, kurak steplerdeki yeşil merakı ve bahçe zevki karşısında hayran kalır ve Avrupa’da bunların benzerine hiç rastlamadığını bildirir. Bu engin bahçe zevki, Timur’un torunlarından Bâbürşâh tarafından Mâverâü’n-Nehir bölgesinden Hind alt kıtasına taşınmıştır. Lahur’daki Şalimar Bağ (aşk bahçesi) ve Srinagar’daki Bâğ-ı Neşât (eğlence bahçesi) bunun tipik örnekleridir.

Timur, Semerkand’ın yakınında, doğduğu şehir olan Keş kentinde -ki o buraya yeşil kent (Şehr-i sebz) adını vermişti- zamanının en büyük saraylarından birisi olan Aksaray’ı yaptırır.

1394 yılı Nisan ayında doğal bir istihkâm konumunda bulunan Mardin şehrini kuşattığı sırada, otağına çekilmiş fetih planları yapan Timur’un katına, başkent Sultaniye’den gelen bir ulak girer ve dördüncü oğlu Şahruh ile Çağatay soylularından birinin kızı olan Gevherşâd hanımdan bir torunu dünyaya geldiğini müjdeler. Timur’un babası Muhammed Taragay’ın adı verilen bu torununun doğumundan fazlasıyla mutlu olan Timur, ertesi gün zapt ettiği Mardin halkının hayatını bağışlayacağı gibi, müsadere edilen mallarınıda iade eder. Böylece geleceğin büyük bilgini UluğBey, daha doğarken yığınlarca insanın felaketine engel olur.

Şehzadenin iyi yetişebilmesi için Timurlu hânedânında adet olduğu üzere çocuk, annesinden alınarak, Asya’nın bu büyük fatihinin ilk eşi olan güçlü kişiliğiyle ünlü Saray Mülk Hanım’ın becerikli ellerine teslim edilir. Babaannesiyle birlikte imparatorluğun her tarafını gezen küçük Muhammed, üç yaşında iken dedesi ile birlikte Hindistan yoluna düşer ve Kâbil’e kadar gider. Ancak çok sevdiği bu torununun üzerine titreyen Timur, iklim şartlarından etkilenmemesi için çocuğun derhal Semerkand’a götürülmesini emreder.

Küçük Mirza, sürekli dedesinin çadırına girerek, onun huzurunda yapılan askeri toplantıları izler ve ilmî sohbetleri dinler.

Torununun güçlü bir zekaya ve kuvvetli bir hafızaya sahip olduğunu gören Timur, onun küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetmesini ve yedi farklı kırâete göre okumasını sağladığı gibi, dini ve ilmî konularda iyi yetişmesi için ülkenin önde gelen bilginlerinden ders almasını sağlar.

Muhtemelen dedesinin meclisinde tanıştığı Seyyid Şerîf el- Cürcânî’nin öğrencilerinden Molla Fenârî’nin seçkin talebesi Bursalı Kadı Zâde-i Rûmî’nin dizinin dibine çökerek ondan matematik ve astronomi dersleri almıştı.


Mirza Muhammed, daha dokuz yaşında iken dedesinin kışladığı Karabağ’a gitmiş, oradan Merağa’ya geçerek ünlü rasathaneyi gezmiş ve oradan da Erzurum’a gitmişti. Çin’i fethetmeyi planlayan Timur’un son yolculuğunda dedesinin yanında yer alan Mirza Muhammed, bu büyük Cihagîr’in Otrar’da vefat etmesi üzerine Semerkand’a dönmüştü.

Babasının vefatından sonra Timur’un tahtına oturan Şahruh, kendisine başkent olarak Semerkand yerine, babasının sağlığında yönetici olarak yerleştiği Herat’ı seçmiş ve Semerkand’ın yönetimini de oğlu Mirza Muhammed Taragay’a bırakmıştı. Daha sonraları Uluğ Bey adını alacak olan bu genç ve dinamik şehzâde, dedesinin imar ederek dünyanın göz bebeği haline getirdiği ölümsüz Semerkand’dan hiç ayrılmamıştır. Kendini, Cihângîr dedenin bilim, kültür ve sanat bakımından bir cihan kenti yapmak istediği Semerkand’ı onun hedeflerine uygun olarak imar etmeye vermişti. Dedesi Emîr Timur, babası Şahruh gibi Uluğ Bey de bilim adamlarını, entelektüelleri ve sanat adamlarını korumaya özen gösterdi. Kardeşi Baysungur ile birlikte Semerkand’da, Herat’ta ve Şîrâz’da şiirden mûsikîye, minyatürden tezhîbe, hattan cilde ve tezyîne kadar güzel sanatların her dalında üstün eserler verilmesine ön ayak oldu. Devlet şâh tezkiresinde; Uluğ Bey’in Nızâmî’nin, Baysungur’un ise Emîr Husrev Dihlevî’nin Hamse’sini çok beğendiğini ve bu iki zevk ehli şehzâdenin söz konusu her iki şairin eserini satır satır karşılaştırdıklarını anlatır. (Nakleden, Müjgan Cunbur, Devletşâh’a göre Uluğ Bey, 118, Uluğ Bey Sempozyumu Bildirileri, Ankara-1996)

Dedesinin izinden giden Uluğ Bey, Semerkand’daki Bâğ-ı Meydan denilen mahalde kırk sütunlu bir saray (çehel sütûn) inşa ettirmişti. Registan meydanında kendi adını taşıyan medrese, mescid ve hankâh da Timur’un yaptırdıklarını hiç aratmayacak güzellikteydi. 17. yüzyılda bu medresenin yanına Şîrdâr ve Tillakârî Medreseleri de eklenmiştir. Fakat onun adını ölümsüzleştiren en büyük eseri şüphesiz ki yine Bâğ-ı Meydan denilen mahalde inşa ettirdiği ve geliştirilmesi için hiçbir fedâkârlıktan çekinmediği 48 metre çapındaki üç katlı değirmi yapılı meşhur rasathânedir. Bu rasathanenin yönetimini önceleri hocası Kâdî-zâde-i Rûmî üstlenmişti. Onun vefatından sonra yerine Ğıyâseddîn Çemşîd, onun vefatından sonra da Ali Kuşçu geçmiş ve “Zîc-i Güregânî”, ya da “Zîc-i Uluğ Beg” diye bilinen ünlü astronomik tabloların hazırlanmasını sağlamıştı.


Kâtip Çelebî bu Zîc’in hazırlanışı ile ilgili şu bilgileri vermektedir:

“Şahrûh’un oğluMuhammed (Uluğ Bey), milletin işini üstlenmenin zihnini dağıttığından ve çalışmaya az zaman ayırmak durumunda kaldığından dolayı mazur sayılırsa da, gücünü daha çok kemâl yolunun konaklarında yol almaya ve fazîlet eserlerini derleyip toparlamaya hasretti. Çalışmasını, ilmî gerçekleri, felsefî incelikleri elde etme ve gök cisimlerini gözetlemekle sınırladı. Böylece Tanrı’nın yardımı ona yoldaş oldu da bilimlerin zorlukları zihninde nakışlandı ve gözlem yolunu seçti.

Bu konuda kendisine, Kadı-zâde-i Rûmî diye meşhur olmuş bulunan hocası Selâhaddîn Mûsâ ile Ğıyâseddîn Çemşîd yardım etti. Bu işe ilk başladığı günlerde Ğıyâseddîn Çemşîd vefat etti. İş tamamlanmadan önce de Kadı-zâde-i Rûmî dünyadan göçtü. Bunun üzerine Ğıyâseddîn’in oğlunun da yardımlarıyla genç yaşta bilimlerin çoğunu elde etmiş bulunan Mevlânâ Ali Kuşçu işi tamamladı. Onun aydınlık yıldızlarla ilgili gözlemlerinin hepsini Uluğ Bey eserine kaydetti ve kitabını dört makâle olarak tanzîm etti: Tarihlerin bilinmesi konusuna ayrılmış olan birinci makâle, bir giriş ile 5 bâptan ibârettir. Vakitlerin bilinmesi ve her vakitte doğan yıldızlara ayrılmış olan ikinci makâle, 22 bâptır. Yıldızların konumu ve yörüngelerine tahsis edilmiş olan üçüncü makâle 13 bâptır. Dördüncü makâle ise yıldızlarla ilgili diğer konulara ayrılmış olup 2 bâptır.

Bu, zîçlerin en güzeli ve doğruya en yakın olanıdır. Mîrim diye meşhur olan Mevlânâ Mahmûd ibn Muhammed, 904 yılı Recep ayında “Düstûrü’l-Amel fi Tashîhi’l-Cedvel” adıyla bu esere yazdığı Farsça şerhi, Sultan II. Bâyezîd’e takdim etmiştir. Ayrıca Mevlânâ Ali Kuşçu da bu esere Farsça bir şerh yazmıştır.” (Kâtip Çelebî, Keşfü’z-Zunûn, II, 966)

Ğıyâseddîn Çemşîd el-Kâşî’nin bildirdiğine göre, o günlerde Semerkand’da Uluğ Bey’in çevresinde 60-70 civarında bilim adamı, astronomi ve matematik bilgini çalışmakta idi. (Aydın Sayılı, Uluğ Bey ve Semerkand’daki ilim faaliyeti hakkında Ğıyâsüddîn-i Kâşî’nin mektubu, 68, Ankara-1985)

1447 yılında Şahrûh’un ölümünden sonra geniş imparatorluğun tek varisi olarak Uluğ Bey tahta geçti. Ancak yeğenleri ve çocukları arasında çıkan taht kavgalarına yeterince müdahil olamadı ve garip bir şekilde oğlu Abdüllatîf ile araları açıldı. Semerkand yakınlarındaki Dimeşk denilen mahalde baba-oğul arasında cereyan eden savaşta, Uluğ Bey yenildi. Oğluna güvenerek teslim olup Semerkand’a gelen bu ulu bilge, 27 Ekim 1449’da oğlunun tuttuğu Abbas adında biri tarafından hunharca katledildi. Ondan altı ay sonra da baba kâtili Abdüllatîf öldürüldü. Uluğ Bey’in ölümüyle birlikte Semerkand’ın ihtişâmlı günleri de son bulur. Ve garip biçimde bir daha eski görkemli günlerine ulaşamaz.


İSMEK El Sanatları Dergisi 9 İNDİR

Bu yazı 1365 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK