Tarihin Engelsiz Hattatları: Bolulu Mehmet ve Esad Yesari Efendiler

  • #


Yazı: Nazlı BUĞDAYCI

Türk-İslam sanatlarına yön veren büyük bir medeniyetin kurulduğu 1453 yılında her alanda olduğu gibi bilim, kültür ve sanat dünyasında bir Rönesans yaşanır. Feth-i mübinden sonra mimari, musiki, şiir, edebiyat, hat, tezhip ve minyatür gibi sanatın her dalında yeni adımlar atılarak, sanat devlet eliyle desteklenir. Geleneksel sanatların mihenk taşlarından biri olan hatta Enderun ve Sıbyan mekteplerinde verilen eğitimlerle ivme kazanarak, dönemin en iyi hat üstatları buralarda yetişir. İslam sanatındaki güzellik anlayışını yorumlayan zamanın hattatları en güzel Kur’an-ı Kerim örnekleri üzerinde çalışır. Özellikle dini mimaride ön planda kullanılan hat, camilerin kubbe, mihrap ve minarelerini bezerken, eserlerin iç ve dış mekânlarında kendi imzalarını atmak isteyen sanatkârlar birbirleriyle yarışır. Biz de aşk ve imanın birlikte hüküm sürdüğü, nesillerdir emanetimiz olan hat sanatını meşk eden hattatlarımız arasında öyle iki isime rastladık ki onlar “imkansız”ın baş aktörleri. Bunlardan ilki ta‘lik hattına Osmanlı-Türk kimliğini kazandıran Esad Yesari Efendi diğeri de “bîdest-ü bîpâ” (elsiz ve ayaksız) namıyla ün salan Bolulu Mehmet Efendi. Yüzyıllar sonra bile her iki ismin anılmasındaki sebep ise sadece eserleri değil, hayatlarındaki azimli ve kararlı duruşları.

Fatih Sultan Mehmet’in yadigârı, İstanbul’un fethinin sim­gesi, dünya mimarlık tarihinin en önemli başyapıtlarından biri, 481 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra müzeye dönüş­türülen Ayasofya, tarihi ile olduğu kadar sanatsal açıdan da çok büyük hazineleri barındırır. Tarih boyunca aynı yerde üçüncü kez kurulan bu ihtişamlı yapı, İmparator Justinianos tarafından dönemin ünlü mimarları Miletoslu İsidoros ile Trallesli Anthemios’a yaptırılır. Yapımında özenle davranı­larak en nadide parçaların bir arada kullanıldığı ibadetha­ne, 5 yılda tamamlanarak 27 Aralık 537’de hizmete açılır. Ayasofya’nın sütun ve mermerleri Anadolu ve Suriye’de­ki antik şehir kalıntılarından, beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, yeşil somakiler Eğriboz Adası’ndan, pembe mermerler Afyon’dan, sarı mermerler Kuzey Afrika’dan ge­tirtilir. Eserdeki mozaiklerin yapımında ise altın ve gümüş gibi değerli madenler kullanılır.


Ayasofya’da fetih hadisesinden 3 gün sonra 1 Haziran 1453’te ilk cuma namazı kutlu komutan eşliğinde kılınır. Za­man içerisinde çeşitli tadilatlar yapılarak güçlendirilen Aya­sofya Camii’ne 16. ve 17. yüzyılda mihrap, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler eklenir. Camiye en kapsamlı tadilat ise 1847-1849 yılları arasında Sultan Abdül­mecid tarafından İsviçreli Fossati Kardeşler’e yaptırılır. Çalış­malarda, mihrabın kuzeyindeki niş içinde bulunan Hünkâr Mahfili kaldırılarak, sütunlar üzerinde yükselen, etrafı ahşap yaldızlı korkuluklarla çevrili yeni bir Hünkâr Mahfili konur.

Ayasofya Camii 36 padişahtan 24’ünün hattat olduğu Os­manlı sultanlarının hediyelerine de mazhar olur. Mihrabın iki yanında bulunan bronz kandiller, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Budin Seferi dönüşünde camiye hediye edilirken, ana mekâna girişin sağ ve sol köşelerinde bulunan Helenis­tik döneme ait iki mermer küp de Bergama’dan getirilerek, Sultan III. Murad tarafından Ayasofya’ya armağan olur.


Tarihe yakından tanıklık eden bu yapı, yaşanılan her dö­nemde sanatkârlar için de büyük önem arz eder. Bugün de Türk-İslam sanatlarına özgü en özel çalışmaların sergilendiği Ayasofya hat levhaları ve çini süslemeleri ile dikkatleri çeker. Eserin duvarlarına kolye misali asılı duran ilk hat levhaları 1644’te celi hat üstatlarından Teknecizade İbrahim Efendi tarafından yazılır. Ancak zamanla tahrip olan eserler, Sultan Abdülmecit döneminde yapılan onarım çalışmalarında sayı­ları sekize çıkartılarak Eyüp Sultan Camii imam hatibi ve sul­tanın ikinci imamı, Hattat Kadıasker Mustafa İzzet Efendi’ye yazdırılır. “Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” isimlerinin yazılı olduğu yedi buçuk metre çapında, 35 santimetre harf kalınlığında olan levhalar, ana mekânın duvarlarına yerleş­tirilir ve tarihe en büyük hüsn-i hat levhaları olarak geçer. Yaklaşık 56 metre kubbe yüksekliğine sahip olan Ayasofya 1935 yılında müzeye çevrilir. Bu olayın ardından indirilen İs­lam mabedindeki bu dev levhalar kapıdan çıkartılamayaca­ğı anlaşılınca 1949 yılında tekrar yerlerine asılır.

Yine Ayasofya’da mihrabın sağ duvarında Sultanlar II. Mah­mut, III. Ahmet ve II. Mustafa’ya ait 5 hat levhası bulunur. Mihrabın sol duvarında ise, dönemin ünlü hattatları tarafın­dan yazılan levhalar yer alır. Bunlardan soldaki levha, araştır­mamıza konu olan hattatlardan biri olan talik yazıya işlerlik kazandırarak, Türk hat sanatında kendi üslubunu oluşturan Yesârî Mehmed Esad Efendi tarafından 1797 yılında yazılır. Hat sanatına gönül vermiş birinin bu sanatı meşk edebilme­si için kendine en gerekli uzuv hangisidir, diye düşünseniz, akıllara hemen kıvrak ve işlevsel ellere sahip olma gelir. An­cak birini düşünün ki elleri yok veya çok az kullanabiliyor. Böyle biri hat sanatında başarılı olabilir mi, olursa başarısın­daki sır nedir?

Sabır, yetenek, kendine güven gibi önemli erdemlere sahip olmanın yanı sıra en büyük desteğini inançlarından alan hat üstatlarımız arasında iki isim var ki, onlar eserlerinden önce yaşadıkları ile dillere destan olmuş, zamanın padişahları bile kendilerini görmeden söylentilere inanmamış iki engelsiz insan. Azim ve iradelerini yetenekleriyle bütünleştirerek bir yola baş koyan ve bu yolun zirvesine oturmayı başaran ki­şiler; Mehmet Esad Yesari Efendi ile elsiz ve ayaksız Bolulu Mehmet Efendi’nin hikâyesini sizin için araştırdık.


Allah Vergisi Yeteneği ile Herkesi Şaşırtmış

Aşk ve iman gücünü bir noktada buluşturan hat sanatı, Mehmed Esad Yesari Efendi için engelleri yok eden bir meş­gale olur. Hayata zorluklarla başlayan Esad Efendi, dünyaya gözlerini sağ tarafı felçli, sol tarafı da çok güçsüz bir bebek olarak açar. 1730’lu yılların ortalarında İstanbul’da doğan, Anadolu Kazaskerliği mübaşiri Kara Mahmud Ağa’nın oğlu Esad Efendi, hat sanatına merak salar ve bu dileğini baba­sına iletir. Baba-oğul birlikte “Anadolu’nun İmad’ı” sayılan dönemin meşhur hattatlarından Şeyhülislâm Veliyüddin Efendi’nin kapısını çalar. Fakat Veliyüddin Efendi, Yesar Esad’ın halini görünce “Bu çocuk bu sanatı yapamaz.” diye­rek talebeliğine kabul etmez.

Yaşanan bu olay üzerine daha çok hırslanan Esad Efendi so­luğu bir başka hattat Seyid Mehmet Dedezade’nin yanında alır. Kimseyi kırmak, incitmek istemeyen yumuşak huylu bir üstat olan Dedezade, hevesli görünen talebesinin becerebi­leceğine pek inanmasa da ona çalışması için meşk bir verir ve “Buna benzet de, bana getir!” diye buyurur. İki ay gibi bir sürede meşkini tamamlayan Yesar Esad, yazılarını hocasına gösterdiğinde, Dedezâde, yazının kendisine ait olduklarını zannederek, gözünün önünde ondan tekrar yazmasını ister. Gördükleri karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen hattat, “Bu, sana Allah vergisi bir kabiliyet.” diyerek duygulanır.

Böylece “Rabbi yessir vela tuassir Rabbi temmim bil hayr” (Kolaylat Rabbim, güç olmasın. Tamamlat Rabbim hayırlısı ile…) duasını meşk ederek hat sanatına başlayan Esad Efen­di, yazılarını hem solak hem de çolak bir şekilde yazdığından dolayı solak anlamına gelen “yesar” lakabı ile anılır. Kısa süre sonra hocasından icazetini alan Yesari, aynı zamanda Hattat-ı şehir Katipzade Mehmed Refi ve İsmail Refik Efen­dilerden icazet alır. Ayrıca Yesari’nin icazet merasiminin ya­pıldığı sırada komisyonda bulunan ilk gittiği kişi Veliyüddin Efendi'nin, “Bu çocuğun hocası olma şerefine erecektim. Bilemedim.” diyerek hayıflandığı, “Cenâb-ı Hak bu zatı bizim enf-i istikbârımızı (burun büyüklüğü) kırmak için yol­lamıştır.” şeklinde konuştuğu söylenir.




Yesari, Hat Sanatına Yeni Üslup Kazandırmış

Yesari Esad Efendi, icazet aldığı yıllarda maharetinden ötürü sultan III. Osman’ın huzuruna davet edilir, padişah tarafından takdir görür. III. Mustafa döneminde Saray-ı Hümayun hat muallimliğine tayin olur, I. Abdülhamit ve III. Selim zamanlarında yapılan mimari eserlerdeki celi ta’lik kitabeler kendisine yazdırılır.

Hat sanatının üstatları arasında yer alan Esad Yesârî Efendi’yi diğer hattatlardan ayıran bir diğer özellikte sanata ka­zandırdığı yenilikler. Uzun yıllar İranlı hattat Mîr İmâd-i Hasenî’nin üslûbunda kıta, murakka, kita­be ve levha yazarak, “İmâd-i Rûm” lakabıyla anılan Yesari Efendi, zamanla ta’lik yazıyı kendine göre yorumlar. Hattı, İran formundan kurtararak, Osmanlı-Türk Ta’lik üslubunu başlatan Yesari o dönemde çok eleştiriler alsa da kendinden sonra gelen sanatkârlara örnek teşkil eder.

Bugün, Ayasofya’da mihrabın sol duvarında soldaki hat levhası, Hattat Mehmed Esad Yesari Efendi’nin kalemin­den çıkar. Esad Efendi’nin ayrıca Beylerbeyi Camii’nin her cephesinde yazılı ayetler, Fâtih Türbesi kapı içi kitabesi, Topkapı Sarayı içindeki Kubbealtı ve Harem kitabeleri, Emirgan Camii ve Çeşmesi, Eyüp Mihrişah Sultan Türbesi kitabeleri gibi pek çok cami, müze, saray ve özel koleksi­yonlarda eseri mevcut.


Babasının Bayrağını Oğul Yesarizade Devir Almış

Ta‘lik hattının unutulmaz ismi Yesârî Mehmed Esad Efendi’nin sanatını arzu edenlere öğret­me konusunda da cömert olduğu bilini­yor. Öyle ki, kâğıtçı Kadri Usta’nın onun evinin önünde oturup gelenlere aharlı meşk kâğıdı satarak geçimini sağladı­ğı söylenir. Haftanın belirli günlerin­de talebeleriyle birlikte meşk eden Yesari, hiçbir maddi bir beklenti içerisin­de girmediği gibi bunu sanatı­nın zekâtı olarak görür.

Hilyeleri ile ün salan Yesari bu vesile ile pek çok sanatkâr yetiştirir. Talebeleri arasında en bilineni ise oğlu Yesarizade diye anılan Mustafa İzzet Efendi’dir. İzzet Efendi, babasının izinden giderek, Yesarizade ekolünü başlatır ve hat sana­tında Türk nestalik ekolünü kurar. Mîr Mehmed Emin ve Arapzâde Mehmed Sâdullah, Mehmed Şehâbeddin, Mektûbî İbrâhim Edhem, Şerif İhyâ Efendi gibi isim­lerde yine üstadın yetiştirdikleri arasındadır.

Hattat Yesârî Mehmed Esad Efendi 20 Aralık 1798'de vefat eder ve cenazesi Tûtî Abdül­latif Efendi Medresesi hazîresine gömülür. Ancak mezar zaman içerisinde kaybol­sa da bugün hat üstatlarımız Yesari ve Yesarizade’nin kitabeleri Fatih Camii ha­ziresindedir.




“Bîdest-ü Bîpâ” Bolulu Mehmet Efendi

Bolulu Mehmet Efendi tarihin tozlu sayfa­ları arasında kalan ve günümüzde yaşamı ve eserleri hakkında çok az fikre sahip olduğumuz bir hattatımız. Hayatı tıpkı Yesari gibi zorluklarla başlayan Mehmet Efendi’nin 1600’lü yıllarda yaşadığı biliniyor. Bu zat ge­çirdiği bir hastalık sonucu iki elini bileğinden, iki ayağını da topuğundan kaybeder ve geçimini sağlamak amacıyla da Bolu’dan Osmanlı Devleti başkentine göç ettiğinde kendini Suyolcuzade’den meşk dersleri alan öğrencilerin arasında bulur.

Mehmet Efendi, içinde bulunduğu durumun zorluğuna aldırış etmeden içine düşen sanat ateşi ile 17. yüzyılın önemli hattatlarından Suyolcuzade lakaplı Eyüplü Musta­fa Efendi’nin yanına gider. Aynı zamanda meşhur hattat Hafız Osman’ın da hocası olan Mustafa Efendi, “elsiz ve ayaksız” yeni talebesinin hat sanatının üstesinden nasıl geleceğini düşünürken uzun bir “ahh!” çeker ve başlar bir hal çare düşünmeye.

Ünlü hattat, “Ya Rabbi! Bu zavallı garip şahısta bir isti’dad var; amma ne el var, ne ayak, nasıl yardımcı olabilirim ki…” diyerek Bolulu Mehmet Efendi’nin yanına oturur. Su­yolcuzade, bugünün kalemlerine hiç benzemeyen sık sık mürekkebe batırılarak kullanılan, harflerin incelik ve kalın­lıkları kalemin elde tutuluş şekline göre belirlenen kamış kalemi Mehmet Efendi’nin iki bilek kemiği arasına yerleş­tirir, mürekkep hokkasını da kuşağına koyarak ona nasıl güzel yazı yazacağını gösterir.


Padişah Bile İnanmak İstemez

Hat sanatında el kıvraklığının ve becerisinin ne kadar önemli olduğunun farkında olan biri, Mehmet Efendi’nin namını yavaş yavaş duymaya başlasa da gözleriyle gör­meden pek inanmak içinden gelmemiş olacak ki Osmanlı Devleti’nin 19. padişahı IV. Mehmet bile kendisini bir gün huzuruna emreder. Padişah, Bolulu Mehmet Efendi’den önünde bir şeyler yazmasını talep eder. O gün Mehmet Efendi, iki bileğinin arasına aldığı kamış kalemiyle iki satır “nesih” bir de “sülüs” meşk eder. Padişah IV. Mehmet, hattatın bu emeği karşısında, onu takdir eder ve kendisine günde yirmi akçe emekli maaşı bağlanmasını söyler.

Günümüze Ulaşan Tek Eseri Var

Sultan II. Süleyman döneminde vefat eden Hattat Bolu­lu Mehmet Efendi, Kur’an ayet ve surelerinden oluşan bir dua kitabı (Müteaddid En’am ) ile bir de Evrad-ı Şe­rife yazmış olmasına rağmen günümüze tek eseri ulaşır. O da bugün Topkapı Sarayı Milli Kütüphanesi’nde Güzel Yazılar Albümü 321 nolu sırada kayıtlı olan sülüs-nesih hat ile yazılmış bir kıta. Zamanında Necmeddin Okyay’ın eline geçen ve ardından Topkapı Sarayı kitaplığında yerini alan eseri fazlasıyla değerli kılan yazan kişi. Eserlerini “bîdest-ü bîpâ” şeklinde imzalayan ve bir dönem adından sıkça söz ettiren, insanın kendine olan güveni ile neler başarabileceğinin en iyi örnekleri arasında yer alan Bolulu Mehmet Efendi’nin bugün kabrinin yeri de belli değil.

İSMEK El Sanatları Dergisi 19 İNDİR

Bu yazı 1179 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK