Sergi

Gün Işığında İstanbul’un 8000 Yılı

  • #


Yazı: Ayşe ÇAL Fotoğraflar: Bekir KÖŞKER, Süleyman KARA

Marmaray ve Metro projeleri kapsamında yürütülen arkeolojik kazı ve sondaj çalışmalarıyla tüm insanlığın gözbebeği olan İstanbul’un toprak altında saklı 8 bin yıllık geçmişi gün yüzüne çıkarıldı. Kazılarda neolitik çağdan Osmanlı Dönemi’ne kadar uzanan zaman dilimini kapsayan ve günlük yaşamdan ticarete, inanıştan teknolojiye farklı alanlara ait bulgular elde edildi. Heykeller, kandiller, seramikler, gözyaşı şişeleri, sikkeler, çapalar, toprak ağırlıklar vb. tüm tarihi ve kültürel eserler, İstanbul’un ne kadar zengin bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Marmaray projesi, İstanbul'un kentsel yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için şehir içi ulaşım sorununa toplu taşımacılıkla köklü bir çözüm getirmeyi amaçlayan dünyanın önemli projelerinden biri. 2004 yılından beri devam eden bu önemli proje kapsamında, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nce Üsküdar, Sirkeci ve Yenikapı ile Sultanahmet Eski Cezaevi alanında arkeolojik kazı ve sondaj çalışmaları yapılıyor. İşte kısa sürede sonuç vermeye başlayan bu çalışmalar sayesinde, tüm insanlığın gözbebeği olan bu kentin toprak altında saklı 8 bin yıllık geçmişine ışık tutacak kalıntılar gün yüzüne çıkarıldı.

İstanbul Marmaray ve Metro projeleri kapsamında, 2004 yılından bu yana Üsküdar, Sirkeci ve Yenikapı’da yürütülen arkeolojik kazı ve sondaj çalışmalarıyla gün yüzüne çıkarılan taşınabilir kültür varlıklarının meraklılarıyla buluşması ve İstanbul’un 8 bin yıllık gizemli tarihinin tanıtılması amacıyla İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bir sergi açıldı. Sergide yer alan eserler ve bu eserlere ait bilgiler ise “Gün Işığında İstanbul’un 8000 Yılı: Marmaray, Metro, Sultanahmet Kazıları” başlıklı bir katalogda toplandı. Kazılar sayesinde ortaya çıkan bu eserlerle, İstanbul’da neolitik çağdan Osmanlı Dönemi’ne kadar uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz hep birlikte…


8 Bin Yıllık Tarih, Marmaray ile Gün Yüzüne Çıktı

Marmaray projesi kapsamında yapılan kazıların İstanbul’un tarihinin aydınlatılması bakımından bir şans olduğunu belirten İstanbul Arkeoloji Müzeleri emekli müdürü İsmail Karamut, “Bu proje olmasaydı, Yenikapı ve Üsküdar’da ortaya çıkarılan taşınmaz kültür varlıkları, özellikle Bizans Dönemi The-Vodosius Limanı ve bu limanda çamurun yuttuğu ve bu sayede günümüze sağlam ulaşmış batık gemiler hakkında bilgi sahibi olamayacaktık” diyor.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri müdür vekili Zeynep Kızıltan ise projenin önemini şu sözlerle belirtiyor: “Marmaray ve Metro projeleri kapsamında İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nce yürütülmekte olan arkeolojik kazılarda, Yenikapı’da yaklaşık milattan önce 6. binde, deniz kıyısında küçük toplama taşlarla desteklenmiş, dal örgülü, ahşap dikmeli, çamur sıvalı evlerde yaşanılan, Roma ve Bizans dönemlerinde kalın surlar ardında yaşanmaya devam eden, bunun yanı sıra açık denizlere yelken açan kent sakinlerinin günlük yaşamları, inanç sistemleri, teknolojileri, ticari ilişkisi ve mimarisi günümüze taşınmakta, böylece İstanbul’un 8 bin yılı gün ışığına çıkmaktadır.”


Orta Çağ Gemi Yapım Teknikleri Aydınlatılıyor

Bizans döneminde İstanbul`un Marmara kıyılarındaki limanı olan Yenikapı’da çalışmalar, alan üç ana parçaya bölünerek yürütüldü. Doğu alanında ilk olarak Geç Osmanlı dönemine ait seramik parçalarının yer aldığı tabakaya ulaşıldı. Kuru duvar tekniğinde yapılmış buluntuların mimari özelliklerine bakılarak bu alanın 19. yüzyıl sonlarında ilaç yapımında kullanıldığı ve eczacılıkla ilgili işlikler olabileceği sonucuna varıldı. Buluntular arasında içi civa dolu bir cam şişeyle üzerinde lağman betimli bir şişe kapağı bulunuyordu. Koruma Bölge Kurulu, bu alanın yerinde korunmasına karar verdi.

Antik kaynaklarda ve bazı araştırmacıların çalışmalarında Theodosius Limanı olarak anılan, Mustafa Kemal Caddesi ile Namık Kemal Caddesi arasında kalan alanın doğu bölümünde -1,10 metre kodunda çok miktarda işlenmiş ahşap buluntu ve kalın halat parçalarının ortaya çıkması neticesinde çalışmalar genişletildi ve Theodosius Limanı`nda 11. yüzyıl amforalarıyla yüklü bir tekne bulundu. Teknenin yüküyle birlikte battığı ve limanın dolmasıyla toprak altında kaldığı sanılıyor. Gerçek uzunluğu 10-12 metre, güvertesiz ve tek direkli olan teknenin, büyük olasılıkla Marmara Bölgesi’nde inşa edildiği ve doğal afetler nedeniyle batmış olabileceği düşünülüyor. Kazılarda şimdiye kadar 33 tane farklı büyüklüklerde ticari gemi, ufak balıkçı tekneleri ve uzun kürekli gemiler ortaya çıkarıldı. Bunların incelenmesi neticesinde Orta Çağ`da gemi yapımı teknikleri konusunda eşsiz bilgilere ulaşılması bekleniyor. Çalışmaların devamında, Theodosius Limanı kalıntılarının altında, günümüzden 8 bin yıl öncesine uzanan dolgulara ve arkeolojide neolitik, kalkolitik ve eski tunç çağı olarak adlandırılan dönemlere ait seramik parçalarına rastlandı.

Bölgedeki buluntuların en önemlilerinden biri de milattan sonra 4. yüzyıla ait olduğu sanılan, potern olması muhtemel kalıntıdır. Yaklaşık 11 metrelik bölümü görülebilen bu tonozlu tuğla yapının içerisinde bol miktarda kandil bulundu.

Kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan taşınabilir kültür varlıkları, dönem ve malzeme olarak çok çeşitlilik göstermektedir. Kazı yapılan alanın antik dönemde bir liman olduğu düşünüldüğünde bu çeşitlilik doğal kabul edilebilir. Limanın, Osmanlı döneminde farklı yerlerden getirilen toprakla doldurulmuş olması, buluntuların çeşitliliğini artırmaktadır. Genellikle denizcilerin kullandığı malzemelerin çoğunlukta olduğu malzemeler arasında pişmiş toprak günlük kullanım kapları, çok sayıda farklı madenden yapılmış sikkeler, deri sandaletler, kandiller, metal objeler, tahta taraklar, baskı bezekli insan ve hayvan betimli kap parçalarıyla Osmanlı dönemi çini ve seramik parçaları sayılabilir. Kazı alanındaki atölye çalışmalarıyla parçaları tamam olan buluntular tümlenmekte, konservasyon işlemleri yapılıp Arkeoloji Müzeleri’ne nakledilmektedir.


Theodosius Limanı

“Roma İmparatoru Büyük Konstantin`in kurduğu yeni Başkent Konstantinapolis`in gelişip büyümesinde, gemilerle yapılan ticaret dolayısıyla limanlara büyük iş düşüyordu. Bu gereksinimi gören 1. Theodosius (379-395), kendi adıyla anılan bu limanı yaptırmıştır. Kentin artan tahıl ve diğer gereksinimlerini karşılamak amacıyla kurulan liman, 7. yüzyıla kadar aktif konumunu sürdürmüş, daha sonra önemini yitirerek limana akan Bayrampaşa (Lykds) Deresi`nin taşıdığı mil, artık ve molozlarla dolmaya başlamıştır. Liman, ufak gemi ve balıkçı teknelerinin uğrak yeri olarak 11. yüzyıl sonlarına kadar bir süre daha kullanılmış, olasılıkla 13. yüzyılda tamamen dolarak üstü kapanmıştır.”

Yenikapı kazılarında bulunan eserler; günlük yaşam, ticaret, teknoloji ve inanç başlıkları altında toplanabilir.

Ticaret başlığı altında; Kuzey Afrika kökenli kırmızı astarlı ve boyalı tabaklar, kandiller, Doğu Akdeniz ve Afrika kökenli ticari amforalar, Anadolu ve Balkan kökenli kandiller, Ege kökenli amforalar ve baskı bezekli tabaklar sayılabilir. Bunların yanı sıra cam, maden, fildişi ve deri sandalet gibi buluntu çeşitliliği de ticari faaliyetlerin göstergesidir. Kazı çalışmaları sırasında çok sayıda elde edilen tüm ve parçalar halindeki amforalar, şarap ve zeytinyağı gibi malların ticaretinin yoğunluğunu göstermektedir.

Teknoloji başlığı altında; denizcilik, balıkçılık ve günlük yaşam teknolojisi hakkında bilgiler veren buluntular arasında limana özgü yaşamın gereksinimlerini karşılamakta kullanılan nesneler çoğunlukta. Demir ve taş çapalar, kurşundan yapılmış ağ ve olta ağırlıkları, bronzdan yapılmış ağ mekikleri, iğne, kilit, olta iğnesi, taş çapalar, pişmiş toprak ağırlıklar, ampfora kapakları, ahşap makaralar, kemani matkaplar ve matkap uçları, ahşap dokuma tarakları gibi organik buluntular sıralanabilir.
Kazıda ele geçen çok sayıda çapa, ekonomik olması nedeniyle genellikle taş kaplama levhaları gibi devşirme malzemelerden imal edilmiştir ve ahşap tırnaklıdır. Demir çapalar, ekonomik değerlerinin yüksek olması nedeniyle battıktan sonra yükü ve donanımı kurtarılmamış gemi kalıntılarıyla bulunmaktadır. Kazı çalışmaları sırasında Yenikapı batığından iki demir çapa ele geçirildi.

Buluntular arasında bronz iğne ve kemik bız, muhtemelen limanda veya seyir anında yıpranan yelkenlerin tamiri için kullanılmaktaydı. Günümüzde de kullanılan şimşir kemani matkap, gemilerde bulundurulan tamir setlerinin birer parçasıdır.

Şarap ve zeytinyağı gibi malların taşınması için çokça kullanılan ampforaların ağızlarını kapatmaya yarayan kapakların üretimi, kırılmış çanak çömlek, amfora ve ağaç kabuğu parçalarından yapılmış izlenimi vermekte.

Her dönemde etkisi ve gücü hissedilen din olgusuyla ilişkili olarak Roma döneminden Osmanlı dönemine kadar çeşitli eserlere rastlanmıştır. Bunların büyük çoğunluğu Bizans dönemine ait buluntulardır.

Hristiyan öncesi hakim olan pagan inanış, izlerini çok sonraki dönemlere kadar taşımıştır. Hayatın her aşamasına yayılmış olan bu kültürün etkileri hem dini amaçlı buluntularda hem de günlük kullanım eşyalarında görülmektedir. Milattan sonra2. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar paganizm etkili buluntulara rastlanılmaktadır. Pagan tanrıları arasında yer alan Apollon ya da Hermes heykelciği, üzerinde “Lollia Serenia, 12 yıl yaşadı” yazılı mezar taşı olarak kullanılan mermer heykel, fildişinden yapılmış Nike betimli bir ikona parçası, pagan inancını yansıtmaktadır. Bizans ile birlikte bu inanca ait eserler sayısal olarak azalmakta ve Hristiyanlık dönemi eserleri yoğunlaşmaktadır.

Kazılarda inanca yönelik bulgular arasında küçük buluntular dışında “100 ada” olarak adlandırılan bölgede tespit edilen mezarlar ve metro kazı sınırları içerisinde kalan kilise, söz konusu kilisenin içerisinde ve çevresinde bulunan mezar kalıntıları, büyük önem taşır. Her iki bölgede toplam 33 mezar bulunmuştur. Bu mezarlar Bizans ölü gömme gelenekleri hakkında bilgiler vermektedir. Bizans’ta nadiren karşılaşılan rölikler dışında, ölü hediyesi olmamasına rağmen, gömülerle birlikte az sayıda da olsa mezar hediyesi bulunmuştur. Bu buluntular arasında kemikten ve bronzdan birer haç, bir ampulla, bir gözyaşı şişesi, serpantinden yapılmış bir yassı balta yer alır. Bunlar arasında sadece bronzdan yapılmış olan haç, “insitu” olarak mezar içinde iskeletin sol göğsünün üstünde bulunmuştur. Diğerleri ise mezar çevresinden çıkmıştır. Osmanlı dönemine ait dini buluntular arasında ise dua kabı parçaları ve yazılı tabak parçaları yer alır.
Yenikapı kazılarında günlük yaşama dair geç neolitik dönemden Osmanlı dönemine kadar yaşanan geniş zaman sürecine ait çok sayıda mimari ve küçük buluntu ele geçirilmiştir. Kazıda, geç neolitik-erken kalkolitik dönemine ait mimari buluntu ve çanak çömlekler bulunmuştur. Yenikapı kazısı tarih öncesi buluntuları, Toptepe (Marmara Ereğlisi ile Tekirdağ arasındaki yerleşme) ve Fikirtepe (Kadıköy-Hasanpaşa) yerleşmelerine ait buluntularla benzer özellikler göstermektedir. Bu benzerlikler çerçevesinde Yenikapı tarih öncesi insanlarının Fikirtepe ve Toptepe insanları gibi avcı-balıkçı ve tarım yapan insanlar olduğu düşünülmüştür. Tarih öncesi yerleşme katının üstünde ve devamında Demir Çağı çanak çömlekleri bulunmuş ve bunlar Thrako-Frig göçleriyle ilişkilendirilmiştir. Kolonizasyon dönemine ait olduğu düşünülen Oinochoe, siyah firnisli kaplar, aryballos, skyphos gibi çoğunluğu sofra kaplarından oluşan buluntular ise Byzantion kentiyle ilişkili olarak değerlendirilmiştir. (Byzantion, Karadeniz ve Ege’ye sınırı olan ülkeler arasında ticaret yapan gemiler için gerekli limanı sağlayan küçük ve zengin bir kenttir. Kent halkı geçimini balıkçılık, şarap ve tahıl ticaretiyle sağlar.)

Kazı sürecinde bulunan neolitik döneme ait mezarda ise ikisi yetişkin, ikisi çocuğa ait hoker pozisyonunda (ana rahmindeki fetus şekli) gömülmüş 4 iskelet saptanmıştır. İskeletlerle birlikte ölü hediyesi olarak 5 adet farklı boyutlarda pişmiş toprak kap, 1 adet de düzgün işlenmiş, bir ucu sivri diğer ucu çatal biçiminde kesilmiş ahşap bir alet tespit edilmiştir. Antropologlar, yetişkinlerin 25-30 yaşlarında, küçüklerin ise en fazla 2 yaşında öldüğünü belirtmi şlerdir. Neolitik yerleşimde bulunan ahşaptan ve kemikten yapılmış aletler, İstanbul`un 8000 yıl öncesi için çok önemli buluntulardır. Örnekleri Fikirtepe ve Pendik`te rastlanan bu tür mimari ve küçük buluntular, İstanbul`un tarihi yarımadadaki ilk çiftçi toplulukların varlığına işaret etmektedir. Dolayısıyla İstanbul tarihinin bilinenden daha eskilere gittiğini kanıtlayan çok önemli arkeolojik verilerdir. Ele geçen bol sayıda neolitik dönem seramik parçaları Bayrampaşa Deresi`nin denizle birleştiği bu alanda günümüzden yaklaşık 8 bin yıl önce büyükçe bir köyün varlığını kanıtlamaktadır. Kalıntıların yerin 6,5 metre altında oluşu da günümüzden yaklaşık 8 bin yıl önce deniz seviyesinin günümüzdeki düzleminden en az bu kadar aşağıda olduğunu göstermektedir.

Yenikapı kazılarında Roma ve Bizans dönemleriyle ilgili olarak sikkeler, cam bardak ve kadehler, pişmiş toprak kaplar, kandiller, fener, matara, kemik ve fildişi oyun taşları, çok sayıda ahşap tarak, kurşun ayna, anahtar ve deri sandalet tabanları sayılabilir.

Osmanlı dönemiyle ilgili Theodosius Limanı’nın bulundu ğu kazı alanı, Lykos Deresi’nin (Bugünkü Bayrampaşa deresi) getirdiği alüvyonlar ve çevreden getirilen atıklarla dolmuştur ve bu dolgu üzerinde artık İstanbul’un ünlü Langa Bostanları bulunmaktadır. Buradan çıkarılan taşınabilir eserler arasında, işlik olduğu anlaşılan mimari yapıda bulunan ve günlük yaşamın sağlıkla ilgili yönüne ait tüpler, şişeler ve ilaç kapağı gibi buluntularla İznik, Kütahya, Çanakkale, Tophane tipi kap örnekleri, Çin porselenleri ve seladonlarıyla figürin ve kandilleri yer almaktadır.


Antik Çağlardan Günümüze Uzanan Üsküdar

Marmaray projesinin diğer bir istasyonu olan Üsküdar, tarihin değişik dönemlerinde farklı isimler almıştır. Arkaik dönemde (milattan önce 6. ve 7. yüzyılar) Khrysopolis (Altınşehir) denilen Üsküdar, derin bir koya sahip bir liman kentidir. Khrysopolis, kelimesinin kökeni hakkında farklı antik kaynaklar vardır. İlk kuruluşu efsaneyle gerçeklerin iç içe olduğu dönemlere ait mitolojik bir olaya dayanır. Khrysos; Khryseis ve Agamennon’un oğludur. Aigistos ve Klytaimnestra’in hışmından kaçmaktadır. Anadolu’ya gelir. Kırım\Tauros’da bulunan Artemis rahibesi kız kardeşi İphigeneia’ya ulaşacaktır. Ancak Asya’nın Bithynia kıyılarına geldiğinde hastalanır ve ölür. Mezarının burada olmasından dolayı bölge Khrysopolis olarak anılır. Başka bir kaynağa göre ise, Pers egemenliği sırasında (milattan önce 513’tan sonra) kentin altını burada toplandığı için “Altın şehir” anlamına gelen Khrysopolis adını almıştır. Roma döneminde ise Üsküdar’ın adı Scutari olarak geçmektedir.

Antik dönemlerden itibaren farklı isimler alarak varlığını ve önemini koruyan Üsküdar’ın meydanında yapılan kazılarda, bir arastanın temel kalıntılarına rastlanmıştır. Arastayla ilgili bilgilere rastlanan çeşitli kaynaklara göre burası, Rum Mehmet Paşa vakfiyesidir. Paşa 1470 yılında vefat ettiğinden burası o tarihten önce cami ve imaretine gelir getirmesi amacıyla yapılmış olmalıdır. Kaynaklara göre 50 kadar dükkanı bulunan arasta 1956 yılında ortadan kaldırılmıştır.

Aynı alanda bir tabakhaneye ait mimari kalıntılar da ortaya çıkarılmıştır. Tabakhaneye ait etnografik özellik taşıyan ahşap fıçılardan bazıları, işlevlerinin ne olduğunun anlaşılması ve ileride kurulacak bir dericilik müzesinde sergilenmek üzere belgelenerek kaldırılmıştır.

Kazılar yapılırken sondajlama ile 7 metreye inildiğinde dolgu toprak içinde arkeolojik malzemelere ulaşılmıştır. Kazılarda Bizans dönemi ve önceki dönemlere ait herhangi bir mimari kalıntı çıkmamasına rağmen, yaklaşık 4. metreden sonra yoğun miktarda Roma, Geç Roma, Bizans  dönemi kandilleri ve Bizans dönemi mühür baskılarıyla sikkeleri bulunmuştur.
Üsküdar’da yapılan kazı çalışmaları sadece bu alanla sınırlı kalmamıştır. Uygulanmakta olan proje kapsamında, kazısı bitirilen alanda ortaya çıkarılan alt yapı tesislerinin aktarımı için belirlenen deplasa alanlarda da kazı çalışmaları yapılmıştır. III. Ahmet Çeşmesi ve Mihrimah Sultan Camisi yakınlarında deplasa alan çalışmaları sırasında ortaya çıkan buluntular, özellikle Üsküdar’ın Bizans tarihini aydınlatma açısından çok önemli sonuçlar vermiştir. Kazılarda, milattan sonra 12-13. yüzyıllarda yapılmış olabileceği tahmin edilen apsidal bir yapıya ait temeller ortaya çıkarılmıştır. Dikdörtgen planlı yapının dışında ayrı bir temenos olması, onu daha da ilginç kılmıştır. Dini bir mekan olduğu izlenimi veren bu yapının, Üsküdar’ın Bizans dönemi tarihini aydınlatacağına ve önemli bilgiler sunacağına inanılmaktadır. Yine “Sandık İskele” ile fırınlanmış kütüklerden oluşan “Ahşap İskele” kalıntıları, ortaya çıkarılan Osmanlı dönemi öncesi mimari izlerdir.

Üsküdar meydanında yapılan kazılarda taşınmaz kültür varlıklarının yanı sıra, yapılan sondajlarla aşağı katmanlara doğru inildiğinde; klasik, arkaik, Helenistik ve Roma dönemlerine ait çanak çömlek parçaları ve farklı objeler bulunmuştur.

Söz konusu alanlarda saptanan açma kazılarda ele geçen buluntular şöyle tarihlendirilmiştir; kuzey ve kuzeybatı kısımlarındaki III. Ahmet Çeşmesi yanı, Küçük Hamamönü, Hakimiyeti Milliye Caddesi ve Boğaz’a doğru olan kısımlarındaki açmalar ve sondajlar, genel olarak erken dönemlere ait eserler vermiştir. Bu alanların dışındaki yerlerde, özellikle güneye, Marmara’ya doğru olan kazılarda ise genellikle Geç Osmanlı ve ilk Cumhuriyet yılları gibi geç dönemlere ait sırlı-sırsız çanak çömlek, ithal porselenler ve seramikler, çeşitli cam objeler, İznik ve Kütahya çini ve seramikleri, bol miktarda şamdan, lüle niteliğinde parçalar, birkaç adet Erken Osmanlı-Bizans grafiti çanak çömlek parçası.

Üsküdar kazılarında arkaik dönem mimari kalıntılarına rastlanmasa da ele geçen küçük buluntular, çevrede bir arkaik dönem yerleşkesine işaret ediyor olabilir.


Heykeller Çiniler ve Tarihi Yarımada Sirkeci

Marmaray projesi kapsamında, Sirkeci istasyonunun kuzey ve güney giriş alanlarıyla batı ve doğu şaftlarında yapılan arkeolojik çalışmalar, İstanbul gibi yoğun bir yapılaşmaya sahip kentin stratigrafisinin saptanması açısından bir şans olarak görülmelidir.

İstanbul’un tarihi yarımadasının antik kaynaklardan bilinen tarihi coğrafyasına göre her iki şaft alan da (batı şaft: Hocapaşa, doğu şaft: 14 Ada) antik liman çevresinde bulunmaktadır. Milattan önce 680-660 yılları civarında Megara kolonisi olarak kurulan Byzantion, Boğaz’ın çıkışındaki konumu nedeniyle milattan önce 6. yüzyıldan itibaren önemli bir liman olmuştur. Günümüzde de önemini koruyan limanın yaklaşık 2500 yıllık zaman dilimi içinde dolduğu, antik limanın mevcut kıyıdan Sirkeci bölgesinde yaklaşık 250 metre, Eminönü’nde ise 150-200 metre geride olabileceği varsayılmaktadır.

2004 yılı jeolojik sondaj sonucu batı şaftta -11.50 metre, doğu şaftta 12.70 metre derinliğe kadar arkeolojik verilere ulaşılmıştır. Fore kazık çalışmalarından çıkan toprağın incelenmesi sonucu izlenen kültür tabakaları da, jeolojik sonucu doğrular nitelikte sonuçlar vermiştir. Elde edilen buluntular başlangıç ve bitiş kotları içinde değerlendirildiğinde, milattan önce 6. yüzyıldan başlayıp günümüze kadar devam eden tarihsel bir süreç saptanmıştır.

Sirkeci kazılarında Osmanlı ve Bizans kültür katlarına ait temel kalıntılarıyla bu dönemlere tarihlenen eserler bulunmuştur. Bunlar arasında 3. - 4. yüzyıllara tarihlenen çanak çömlek, aynı döneme tarihlenen damgalı kulplar, Roma dönemi heykel başı, Bizans dönemi fırın malzemeleri, 13.-14. yüzyıllara tarihlenen İznik-Milet işi çiniler ve Osmanlı çanak çömlekleri sayılabilir. Özellikle damgalı kulplar, Byzantion’un Tasos, Rodos, Sakız ve Kos adalarıyla, Knidos, Sinop ve Karadeniz Ereğlisi ile olan ilişkilerini vurgulamaktadır.

(Bu yazının hazırlanmasında İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü'nce Vehbi Koç Vakfı destekleriyle yayımlanan “Gün Işığında İstanbul’un 8000 Yılı Marmaray, Metro, Sultanahmet Kazıları" adlı sergi kataloğundan yararlanılmıştır. Yakın ilgilerinden dolayı İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü'ne ve Müdür Vekili Sayın Zeynep KIZILTAN'a teşekkür ederiz.)


İSMEK El Sanatları Dergisi 9 İNDİR

Bu yazı 1988 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK