Tezhip

Gelenekten Geleceğe Tezhip Sanatında Bir Yolculuk

  • #
Yazı: Prof. Dr. Faruk TAŞKALE

Yüzyıllar boyunca tezhip sanatını etkileyen birçok nedenler olmuştur. Bu nedenlerin başında kültürel etkileşim ve değişimler, sosyal ve ekonomik nedenler, yöneticilerin sanata bakış acıları, sanatkârların tekrardan kaçınma; kendilerini ifade edebilme arzusu ve yeni arayışlar içinde olmaları gelir. Dolayısıyla bu nedenlerin yaptırım güçleri, diğer sanat kollarında olduğu gibi geleneksel sanatlar içinde önemli bir yer tutan tezhip sanatında da farklı üslupların ve tarzların ortaya çıkmasında ve tezhip sanatının gelişiminde etkili olmuşlardır. Bazı tarz ve üsluplar değişen beğeni ve istekler doğrultusunda her donem etkili olmuşlar; bazıları ise bir sure etkin olduktan sonra zayıflayıp önemlerini kaybetmişlerdir.

Türklerde tezhip sanatı Uygur Türklerine kadar uzanır. Orta Asya’da Karahoça’da yapılan Turfan kazılarında bulunmuş vakıf yapan Maniheist Uygur Rahipleri minyatürlerinde süsleme öğesi olarak kullanılan stilize edilmiş bitkisel motifler daha sonraki dönemlerde karşımıza çıkan bitki kökenli “hatâyî(1)” lerin prototipleridir(2).

Tezhip sanatında bugün elimizde bulunan en erken örnekler; XII. ve XIII. yüzyıl Selçuklu eserlerinde bulunur. XIII. yüzyılda medeniyet ve sanatlarının zirvesine çıkan Selçuklular’ın başkentleri ve aynı zamanda önemli bir sanat merkezleri olan Konya’da Selçuklu sarayına bağlı sanatkârların elinden çıkmış sade, ancak olgun tezhipli eserler “Konya stili” denebilecek bir üslubun en güzel örnekleridir. Selçukluların büyük devlet adamlarından ve hayırsever bir kişi olan Sahib Ata Fahreddin bin Ali’nin hattat ve müzehhiblerin (3) çalıştığı bir nakışhanenin sahibi olduğu, tezhip nakışhanelerinin saraya ve önemli makamlara bağlılığını gösteren bir kayıt olup, o döneme ait bir yazma eserin zahriyesinde (4) yer almaktadır(5) .

Tezhip sanatını Anadolu’ya getiren Selçuklular, Rûmî(6)” motifini getirmişlerdir. XI. yüzyıl Selçuklu tezhibinde daha çok geometrik formlar, geçmeler kullanılmıştır. XIII. yüzyıla doğru gelindikçe geometrik formlara ilaveten bitkisel motifler ve rûmîler oldukça dolgun ve iridir. Selçuklu döneminin en belirgin tarzı “münhani(7)” lerdir.

Selçuklu, Mısır Memlükler’i ve Beylikler dönemi tezhibi motif, kompozisyon ve renk özellikleri bakımından birbirine benzer.


XV. yüzyıl ilk yarısında Osmanlı tezhip sanatında Herat ve Şiraz üslupları etkili olmuştur. Osmanlı tezhip sanatının bir ekol niteliğini yansıtan ilk örnekleri Fatih Sultan Mehmed döneminde görülür. Hatâyî ve rûmî motiflerinin büyük bir ustalıkla kullanıldığı XV. yüzyılda tezhipte büyük bir gelişme başlar. Bu gelişmede sanata ve sanatkâra büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed’in önemli bir rolü vardır. Fatih Sultan Mehmed ve veziri Mahmud Paşa adına hazırlanan birçok eser, TSMK ve Süleymaniye Kütüphanesi olmak üzere çeşitli müze ve kütüphanelerde bulunmaktadır. Dönemin tezhibinde ana renkler altın, lacivert ve mavidir. Bu renklere ek olarak siyah, beyaz, bordo ve küf yeşili küçük alanlarda zemin renkleri olarak kullanılmıştır. XVI. Yüzyıldan itibaren tezhib sanatımızın vazgeçilmez bir tarzı olan “Halkâri(8)” örneklerine, bu dönemde az olmakla birlikte rastlanır. Fatih Sultan Mehmed için hazırlanan “Tezkiret’ül Kurtûbi”, dönemin altın ile çalışılıp siyah ile tahrirlenmiş halkâri örneklerine sahip önemli bir eserdir (S.K. Fatih Ktp. 2671 mülk). XV. yüzyılın en önemli müzehhibi Fatih Sultan Mehmed’in sarayında kurulmuş nakışhanenin baş nakkaşı olan Özbek asıllı Baba Nakkaş’dır. Fatih döneminde Amasya’da görülen, şekil ve motifler bakımından tipik Fatih devri özelliği taşıyan “zer ender zer(9)” tarzında renkler canlı, motifler ince ve zariftir.

XVI. yüzyıl başlarında II. Bâyezid döneminde Osmanlı tezhib sanatında büyük bir gelişme başlar. Bu gelişmenin iki önemli nedeni vardır. İran ve Tebriz’den gelip, saray nakkaşları arasına katılan müzehhibler Osmanlı tezhip sanatının gelişiminde önemli rol oynamışlardır. II. Bâyezid devri tezhib sanatındaki gelişmede etkili olan diğer neden de; Şeyh Hamdullâh (Ö. 1520) gibi Türk hat sanatına yön vermiş bir sanatkârın yetişmiş olmasıdır. II. Bâyezid’in, Şeyh Hamdullâh ve sanatına olan hayranlığı ve ilgisi, Şeyh Hamdullâh’ın yazdığı Kur’ân-ı Kerîm’lerin büyük bir özenle tezhiblenmesine neden olmuştur. Bu eserlerin başında; İÜK. 6662’de kayıtlı olan ve Hasan bin Abdullah tarafından tezhib edilen Mushaf ve TSMK. 913 yy.’de kayıtlı bulunan mushaf gelir. II. Bâyezid dönemi tezhibinde rûmî ve hatâyî motifleri son derece incelmiş ve çeşitlenmiş; bulut motifleri de kullanılmaya başlanmıştır. Dönemin en önemli müzehhibi Hasan bin Abdullah’dır.

XVI. yüzyılın başlarında Osmanlı tezhib sanatında yeni akımlar, Yavuz Sultan Selim’in 1514 yılında Tebriz seferinden sonra son Timurlu Sultanı Bediü’z Zaman Mirza ve yanındaki Heratlı sanatkârları İstanbul’a göndermesiyle başlar. Yavuz Sultan Selim Tebriz’den başka sanatkârları da getirmiştir. Farklı çevrelerden gelen, değişik beğeni ve bilgiye sahip bu sanatkârların çalışmaları sonucunda Osmanlı tezhib sanatı yeni boyutlar kazanmıştır.


Kânûnî Sultan Süleyman dönemi birçok yeni üslubun ve tekniğin uygulandığı son derece zengin bir dönemdir. Kânûnî döneminde diğer sanat dallarında olduğu gibi tezhib sanatında da altın dönem başlar. Klasik motif ve tekniklerin büyük bir ustalıkla kullanılmasının yanı sıra, dönemin en önemli müzehhibi “Karamemi” ile lâle, gül, karanfil, sümbül, servi aracı ve bahar dalı gibi birçok bahçe çiçek ve bitkilerinin yarı stilize olarak tezhib sanatında ilk kez kullanıldığı bu döneme tezhib sanatında “Klasik Dönem” adı verilir. Kânûnî Sultan Süleyman’ın “Muhibbî” mahlasıyla yazdığı şiirleri içeren ve Karamemi tarafından tezhiblenmiş olan “Muhibbî Divanı”nın tezyinatında da lâle, gül, karanfil, sümbül gibi çiçekler; bulut, rûmî ve hatâyî motifleri çoğunlukla “Şikaf(10)” halkârî tarzında renklendirilmiş olarak kullanılmıştır (İÜK. T.5467). Karamemi’nin diğer önemli bir eseri de XVI. yüzyılın önemli bir hattatı Ahmed Karahisârî’nin (Ö.1556), 1546 tarihli Kur’ân-ı Kerîm’e yaptığı tezyinattır (TSM. Y.B.5417). Bu muhteşem eserin “serlevha(11)” tezhibinin bahar açmış ağaçlar ile değerlendirilmiş yan panoları adeta Karamemi’nin imzası gibidir. Türk tezhib sanatında “saz yolu” üslubu da Kânûnî döneminde ortaya çıkmış ve etkin olmuştur. Saz yolu’nun ana motifleri, zenginleştirilmiş ve yeni formlar kazandırılmış hatâyî çiçek ve tomurcuklarıyla sivri uçlu, çok dilimli ve kıvrımlı, birbirini delip geçen hançeri yapraklardır. Saz yolu üslubunun yaratıcısı Tebriz asıllı ve Karamemi’nin hocası Şah Kulu’dur. Tezhib sanatında Şiraz üslubundan geliştirilmiş olarak kabul edebileceğimiz “Haliç işi” tarzı da ilk kez Osmanlı tezhibine Karamemi tarafından tanıtılmıştır.

XVII. yüzyıl başlarında Osmanlı tezhib sanatında klasik üslub devam eder. Ancak daha sonraki yıllarda tezhib sanatında gözle görülür bir duraklama başlar. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren klasik motiflerin bozulduğu ve dikkat çekici bir değişimin gerçekleştiği görülür. Rûmî ve hatâyîler oldukça sade ve işçilik kabadır. Altın ve soluk renklerle yapılan tezhib örnekleri, yüzyılın en önemli hattatı ve klasik “hilye(12)” tasarımını geliştiren Hâfız Osman (ö.1698) tarafından yazılmış Kur’ân-ı Kerîm’lerde görülür. XVII. yüzyılda levha şeklinde hilye yazım ve tezhiblenmesi başlamıştır. Dönemin en önemli müzehhibi, Hâfız Osman’ın yazdığı mushafları tezhibleyen Hasan Çelebi’dir.

XVIII. yüzyılda Sultan Ahmed’in saltanat yılları tezhib sanatının yeniden canlandığı ve yeni akımların geliştiği bir dönem olmuştur. Bu dönemde tezhib sanatında Batı etkisi görülür. Üçüncü boyutun verildiği gölgeli renklendirmelerle yapılan natüralist tarzdaki çiçekler, çiçek ressamlığı denebilecek bir akımın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Türk çiçek ressamlığında ilk akla gelen isimler, XVIII. yüzyılın en önemli müzehhibi ve çiçek ressamı Ali Üsküdarî ve Abdullah Buhârî’dir. Yedikuleli Seyyid Abdullah’ın (1670-1731) yazmış olduğu Kur’ân-ıKerîm’leri tezhiblemekle övünen ve yüzyılın Şahkulu’su olarak da kabul edilen, lake üstadı Ali Üsküdarî, tezhib ve halkârîlerinde klasik tezhib üslubunu ve saz yolunu sıkça kullanarak yeni bir yorum getirmiştir. Sanatkârın klasik tezhib ve saz yoluyla yaptığı en önemli eserlerden birisi Sultan III. Ahmed’in celî muhakkak hattıyla yazdığı kıt’aları içeren murakkanın lake kabı (TSMK. A.3652) ve natüralist tarzda boyadığı çiçekleri içeren albümdür(İÜK.T.5650). Tezhib sanatında Mekke-Medine tasvirleri de bu dönemde görülmeye başlar.

XVIII. yüzyıl sonlarında başlayıp XIX. yüzyıl sonlarına kadar süren “Türk Rokokosu” adı verilen bir akım, Osmanlı tezhib sanatında yüzyıl etkili olmuştur. Rokoko üslubunun en önemli motifleri; iri ve geniş kıvrımlı yapraklar, sepet içinde çiçek buketleri, vazoda çiçekler, güllü girlandlar, kurdele ve fiyonklar, ışın ve zikzaklar, içinden çiçek buketleri çıkan bereket boynuzları, C ve S kıvrımlar, sütun ve perdelerdir. Bu dönemde en fazla kullanılan çiçek gül olmuştur(13). Gül; rokoko üslubunun adeta vazgeçilmez bir unsuru olmuştur. Rokoko üslubu Kur’ân-ı Kerîm, en’am gibi kitaplar ile levha ve kıt’alarda farklı şekillerde kullanılmıştır. Rokoko tezyinat; kitaplarda özellikle sıvama altın zeminler üzerinde sayfa kenarlarına serbestçe yayılmıştır. Çoğu zaman yazı ile tezhibi ayıran cetveller de kullanılmamış, altın zemin üzerine yapılan “iğne perdah(14)” ile altın zemin üzerinde metalik bir etki verilmiştir. Rokoko üslubu, XIX. yüzyılda etkili olmuş; kıt’a, levha ve hilye eserlerinin tezyinatında yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Kitaplarda metinden sonraki boşlukların sistemli bir şekilde noktalama ve tarama teknikleri kullanılarak, gül ağırlıklı çiçek ve buketlerle tezhiplenmesine karşın; levhaların dış bordürleri çoğunlukla siyah, lâcivert, füme, koyu yeşil ve bordo renklerle boyanıp, üzerine birkaç renk altın kullanılarak rokoko üslubunda tezyinat yapılmıştır. Dış bordürlerde kompozisyonu oluşturan köşeler genellikle yuvarlak ya da kare bir form oluşturacak şekilde tasarlanmıştır. XIX. yüzyılda sık sık karşımıza çıkan “Tekke yazılar”ın tezyinatında rokoko üslubunun unsurları olan sütun, perde, püskül gibi öğeler sıkça kullanılmıştır. XIX. Yüzyılın en önemli müzehhibi Hezargradlı zâde Ahmed Ataullah ve öğrencisi Hüseyin Hüsnü Efendi’dir. Rokoko üslubunda levha tezhiblerinde, Osman Yümni Efendi dışında genellikle müzehhibin imzasına rastlanmaz.

XIX. yüzyıl sonlarına doğru müzehhibler bir yandan rokoko üslubunda eserler vermeye devam ederken, diğer yandan da klasik özellikler taşıyan tezhibler yapmışlar ve zaman zaman da rokoko ve klasik tezhib özelliklerini oldukça uygun bir şekilde bir arada kullanmışlardır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış Hüseyin Hüsnü Efendi ve Osman Yümni Efendi(15) (1839-1919); rokoko ve klasik üslupta eserler vermiş müzehhiblerin başında gelirler. Hüseyin Hüsnü Efendi ve Osman Yümnî Efendi’nin eserlerinin rokokodan klasik üsluba geçiş özellikleri taşıdıklarını söylemek doğru olabilir.


Bahaeddin Tokatlıoğlu

XIX. yüzyıl ikinci yarısına gelindiğinde, 1886 yılında İstanbul’da doğan Bahaeddin Efendi (Tokatlıoğlu), müzehhib bir aile içinde yetişti. Babası Lalelili müzehhib Şakir Efendi’nin öğrencisi mücellid ve müzehhib Osman Nureddin Efendi(16)’dir. Bahaeddin Efendi II. Abdülhamid Devri (1875-1909) müzehhiblerinden sayılmaktadır(17). Ancak görevleri ve ölüm tarihi (1939) göz önüne alındığında sanatkârı XX. yüzyıl, Cumhuriyet dönemi müzehhibleri arasına da dahil etmek yanlış olmaz. Bahaeddin Efendi, 1916 yılından itibaren “Medreset’ül- Hattatîn(18)” cild ve tezhib hocalığına tayin edildi. Daha sonra “Şark Tezyini Sanatlar Mektebi” ve Akademide “Türk Tezyini Sanatlar Şubesi”nde cild ve tezhib hocalığı yaptı.

XX. yüzyılın başlarında, geçmiş yüzyılın sanatkârları hayatlarını kazanamayıp, sıkıntıya düşmüşlerdir. Bahaeddin Efendi de dükkânını kapatmış ve hayatının son yıllarını zorluklar içinde geçirmiştir. Bahaeddin Efendi Güzel Sanatlar Akademisi’nde hoca iken, bir süre cüzi bir maaş almış ve sıkıntı içinde 1939 yılında vefat etmiştir(19). Bahaeddin Efendi’nin eserlerinde rûmî, bulut, hatâyî ve tahrirler işçilik açısından XVII. yüzyıl tezhibine benzer özellikler göstermektedir.

Medreset’ül-Hattatîn

XX.yüzyıl başlarında hat sanatının dışında tezhib, cild, ebru, minyatür gibi klasik sanatlarda durgunluk ve kargaşa görülmeye başlar. İslâm sanatlarının en önde gelenlerinden olan yazı, tezhib, cild, minyatür, ebru gibi sanatların yeniden ihyası amacıyla, 1914’te Bâb-ı Ali Caddesi’nde, önceleri Sıbyan Mektebi olup tamir edilen eski binada açılan “Medreset’ül-Hattatîn”e ülkenin en önemli hat ve tezhib sanatkârları hoca olarak tayin edildi(20).

Müdürlüğünü hattat Arif Bey’in yaptığı medresede: rık’a ve takrir-i hutut hocası Said Bey, tezhib hocası Nuri Bey (Yeniköylü), hatt-ı celî ve tuğray-ı hümayun hocası Hakkı Bey (Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer), sülüs ve nesih hocası Hacı Kamil (Akdik) Efendi, divânî ve celî divânî hocası Ferid Bey, hatt-ı ta’lik hocası Hulusi (Yazgan) Efendi, Sülüs, nesih ve reyhani hocası Hasan Rıza Efendi, ebru ve âhar hocası Necmeddin (Okyay) Efendi, tezhib ve minyatür hocası Hüseyin Tâhirzâde (Behzad) Efendi, resim, halı ve Türk çini nakışları hocası Kemâleddîn Bey, tarih-i hutut, çini ve tezhib tarihi hocası Hüseyin Haşim Bey öğretmen olarak tayin edilmişlerdir(21).

1923 yılında Medreset’ül-Hattatîn’den mezun olan tezhib ve hat öğrencileri: Hattat Hamid Bey(22), Müzehhib Dr. Süheyl (Ünver) Bey, Hattat Macid (Ayral) Bey, Hattat Hâfız Hamdi Efendi, Hattat Resul Efendi ve Hattat Cemal Efendi(23)’dir. Cumhuriyet'in ilanından sonra yapılan inkılaplar kapsamında kapatılan Medreset’ül-Hattatîn bir süre “Şark Tezyini Sanatlar Mektebi” adı altında faaliyetlerini sürdürmüş ve daha sonra 1936 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlanarak “Türk Tezyini Sanatlar Şubesi” adını almıştır.

Şark Tezyini Sanatlar Mektebi hocaları, 1933 yılında Cumhuriyet'in kuruluşunun 10. yıldönümü nedeniyle, Sümerbank sanayi dairesi başkanlarından olan Reşat Eğriboz’un destekleriyle Ankara’da şimdiki opera binası olarak kullanılan salonda bir sergi açarlar. Sergide; Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer, Necmeddin Okyay, Kâmil Akdik, Muhsin Demironat, Vasıf Sedef, İsmail Sanver gibi hocaların eserleri sergilenir. Sergide müzehhib Muhsin Demironat bir köşede masasını kurmuş çalışmaktadır.

Ankara’da oldukça fazla ilgi çeken sergiyi, 2 Kasım 1933’de Atatürk ziyaret eder ve sanatkârlarla ayrı ayrı ilgilenir. Atatürk, bu sanatkârlara yerlerine yeni sanatkârlar yetiştirmeleri talimatını verir ve geleneksel sanatların devamının sağlanmasını ister. Atatürk sergi salonundan Etnografya Müzesi’ni işaret ederek, "o müzelere buralardan gidilir" diyerek görüşlerini açıklar. Bu arada Muhsin Demironat’ın yaptığı tezhibli bir tabağı beğenerek 500 TL gibi büyük bir bedel ödeyerek satın alır. O dönemlerde bir Cumhuriyet altını 6.5 – 7 liradır(24).

Atatürk’ün emri ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın talimatı üzerine, Şark Tezyini Sanatlar Mektebi, Türk Tezyini Sanatlar Şubesi (Türk Süsleme Bölümü) olarak Temmuz 1936’da Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlanır.

Türk Tezyini Sanatlar Şubesi talimatnamesine göre bölümün kısımları: Tezhib, Tezyini Arab Yazısı, Türk Cildciliği, Türk Cild Kalıpları yapımı, Türk Minyatürü, Türk Tezyinatı ve Nakışları, Kıymetli Taşlar Üzerine Hak ve Altın Varak İmali, Halı Nakışları, Sedef Kakmacılığı ve Lake’dir. Bölümün ilk hocaları yazı hocası - Kâmil Akdik (Reis’ül Hattatîn), Yazı hocası - İ. Hakkı Altunbezer (Tuğrakeş), Sedefkâr – Vasıf Sedef, Müzehhib - Bahaeddin Tokatlıoğlu, Mücellid – Necmeddin Okyay, Müzehhib - Yusuf Çapanoğlu, Türk Çiniciliği ve Desenleri - Feyzullah Dayıgil, Minyatür - Prof. Dr. Süheyl Ünver, Altın Varak Üretimi - Hüseyin Yaldız ve daha sonra Hattat - Rakım Unan ve Hacı Nuri Korman’dır.
Tezhib sanatında iyi bir strateji belirlenemediğinden, Klasik Tezhib sanatında bir gelişme gerçekleşmiyordu. Tezhib sanatında son dönem eserlerinde görülen özelliklerin tekrarlanmasından ileri gidilemiyor, XX. yüzyıl ve Cumhuriyet dönemine has bir üslub oluşturulamıyordu. Bir süre tezhible uğraşmış ve Türk Tezyini Sanatlar Şubesi’nde tezhib hocalığı yapmış büyük hattat, Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer’in tezhibdeki tarzı tutulmamış ve devam etmemiştir. Hakkı Bey’in tarzında rûmî ve hatâyîler sivri hatlara sahip olup, ana renkler altın ve açık mavi tonlardır. Çoğu zaman kompozisyonlarda motifler iç içe girmiş ve bir düzen oluşturacak şekilde tasarlanmamıştır. Hakkı Bey’in tezhibinin diğer bir özelliği de rûmî ve hatâyîli kompozisyonların koyu renk zemin üzerine, rokoko uygulamaları hatırlatır özellikte sırf altınla uygulanmış olmasıdır. Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer’in tarzını devam ettiren tek öğrencisi, 1946’da Güzel Sanatlar Akademisi Türk Süsleme Sanatları Bölümü'nden mezun olan Sıtkı Elçin’dir.

İsmail Hakkı Altunbezer, Necmeddin Okyay, Nuri Korman gibi hocaların yaş haddinden akademiden ayrılmalarından sonra, 1944’de Müzehhibe Mihriban Sözer’in, 1946’da Hattat Halim Özyazıcı’nın ve mücellid-müzehhib Sacid Okyay’ın tayin olması, bölümün güçlenmeye başlaması açısından önemlidir. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in klasik motif ve tezhib anlayışını canlandırma çabaları sonuçlarını vermeye başlamış ve Feyzullah Dayıgil’in, 1945’te akademiye tayin olan Müzehhib Muhsin Demironat ve daha sonra müzehhibe Rikkat Kunt’un çalışmalarıyla XX. yüzyıl tezhib sanatına yeni bir anlayış gelmiştir.

Hüseyin Tahirzâde ile Halim Özyazıcı’nın 1963 yılında emekli olmasından sonra 1966’da Muhsin Demironat’ın Yıldız Porselen Fabrikası Müdürlüğü’ne tayini ve 1968 yılında Rikkat Kunt’un emekliye ayrılmasıyla öğrencisiz kalan Türk Süsleme Bölümü kapanmış olur. 1976 yıllarına gelindiğinde Akademi Temsilciler Kurulu’nun kararıyla Geleneksel Türk Sanatları Kürsüsü kurulur. Kürsü; Tezhib – Minyatür, Lake, Türk Çiniciliği, Cild ve Ebru, Eski Türk Süsleme Yazıları olmak üzere dört daldan oluşur. Kürsüde Tezhib, Minyatür ve Lake için Rikkat Kunt - Muhsin Demironat- Nezihe Bilgütay - Dündar Tahsin Aykutalp, Türk Çiniciliği için Prof. Dr. Kerim Silivrili - Nezihe Bilgitay Derler, Cild ve Ebru için Prof. Dr. Emin Barın – İslam Seçen, Yazı - Hat için Prof. Dr. Emin Barın, Hattat Hasan Çelebi ve Ragıp Tuğtekin görevlendirilir. Ancak Rikkat Kunt, Mustafa Düzgünman ve Hasan Çelebi meşguliyetlerinden dolayı kadroda yer almadılar. Buna karşın Hattat Mahmud Öncü, Muammer Ülker ve Bahaeddin Doğramacı kadroya ilave oldular(25).

Güzel Sanatlar Akademisi, 1982 yılında Mimar Sinan Üniversitesi olarak teşkilatlandığında Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü; Tezhib Anasanat Dalı, Hat Anasanat Dalı, Klasik Cilt Anasanat Dalı, Çini Anasanat Dalı ve Eski Kumaş Desenleri Anasanat Dalı olmak üzere 5 anasanat dalından oluşan bir bölüm olarak Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesi içerisinde eğitim ve öğretimine devam etmeye başladı.

Günümüzde başta Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi olmak üzere Atatürk Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Sakarya Üniversitesi, Süleyman Demirel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakülteleri’nde, diğer bazı geleneksel sanatlar gibi tezhib eğitim ve öğretimi yapılmaktadır. Ayrıca devlete bağlı bazı kurumlar tarafından düzenlenen kurslar ve özel atölyelerde de tezhib eğitim ve öğretimi yapılmaktadır.

XX. yüzyıl tezhib sanatında etkili olmuş sanatkârlar; Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, Feyzullah Dayıgil, Muhsin Demironat, Rikkat Kunt ve yetiştirdikleri sanatkârlardır.

Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver

1898 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi hattat Mehmed Şevki Efendi’nin kızıdır. 1921’de İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 1923 yılında Medreset’ül Hattatîn’den mezun olarak tezhib icâzetini aldı. İlk tezhib hocası müzehhib Yeniköylü Nuri Efendi’dir. Daha sonra İranlı Tahirzâde Behzat’tan ve Bahaeddin (Tokatlı) Efendi’den tezhib öğrenmiş ve İsmail Hakkı Altunbezer’in tezhib derslerine katılmıştır. 1927-29 yıllarında Paris Tıp Fakültesi'nde çalışmıştır. 1929 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nde doçent, 1939 yılında profesör, 1949 yılında ordinaryüs profesör olmuştur. 1939-1945 yılları arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Türk Tezyini Sanatlar Şubesi’nde minyatür hocalığı yapmıştır. Kurucusu olduğu İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü’nde Türk Süsleme dersleri veren sanatkârın bu dersleri daha sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Enstitüsü’nde 1986 yılında vefatına kadar sürmüştür. 60.000 kadar el yazması üzerine inceleme yapmış olan Süheyl Ünver’in 2000’in üzerinde tıp ve kitap sanatlarıyla ilgili yayını bulunmaktadır. Süheyl Ünver daha ziyade Selçuklu münhani, Fatih dönemi ve Şukûfe(26) tarzında eserler vermiştir(27). Öğrencilerinden bazıları; aynı zamanda asistanı olan müzehhibe Mihriban Sözer, Cahide Keskiner, Azade Akar, kızı Gülbün Mesara ve Ülker Erke’dir.

Feyzullah Dayıgil

1910 yılında İstanbul’da doğan Feyzullah Dayıgil, ilk öğrenimine Alman Mektebi’nde başlamış, Maarif okullarında süren öğrenimini Yüksek Ticaret Mektebi’nde tamamlamıştır. Desen hocası, Medreset’ül Hattatîn’de müdürlük yapan ve halı desenleri dersleri veren Emirzâde Kemaleddin Bey’dir. Feyzullah Dayıgil, Güzel Sanatlar Akademisi’nde çini desenleri dersi verdiği sırada, Rikkat Kunt’la beraber İstanbul Kütüphane, cami ve türbelerindeki çiniler üzerine araştırma yapmıştır. Bu araştırmalar sonucunda Vakıflar Dergisi 1-2. sayılarında “İstanbul Çinilerinde Lâle” makalesini yayınlamışlardır. Güçlü bir desen bilgisine sahip olan Feyzullah Dayıgil, hastalığı nedeniyle çok fazla tezhib uygulaması yapmamış; çizdiği desenleri başta yetişmesinde önemli rol oynadığı Rikkat Kunt renklendirmiştir. Sanatkâr 1949 yılında 39 yaşındayken vefat etmiştir(28).

Fatma Rikkat Kunt

Rikkat Kunt, 27 Nisan 1903 yılında Beylerbeyi’nde dünyaya geldi. İsmini babasının yakın arkadaşı Tevfik Fikret vermiştir. Annesi uzun yıllar Beyrut’ta yaşamış Güzide Hanım, babası ise “Büyük Türk Lügati” yazarı ve kitaplarının çoğunda “Şeyh Muhsin-i Fâni” adını kullanan Hüseyin Kâzım Kadri Bey’dir (1870-1934)(29). Hüseyin Kâzım Bey, Sultan Abdülhamid tarafından, çalışkanlığı ve dürüstlüğü nedeniyle Trabzon valiliğine atanan Kadri Bey’in (1843-1903) oğludur. Kadri Bey’in babası Hacı Ethem Paşa Sultan Mahmud ve Sultan Abdülmecid devrinde vezirlik yapmıştır(30).

Rikkat Kunt, babasının görevleri dolayısıyla Serez’de, Selânik’te ve Halep’te bulunur. 1913 yılında annesi Güzide Hanım’la Beyrut’a göç ederler. Babasının görevleri nedeniyle sık sık değişik yerlerde bulunması gerektiğinden Rikkat Hanım ilk eğitimini mürebbiyelerden alır. Evde çoğu zaman Fransızca konuşulduğundan Fransızca’yı ana dili Türkçe ile beraber öğrenir.

Rikkat Kunt’un dayısı Türk Edebiyatı profesörü İsmail Hikmet Ertaylan (1889-1967), 1935 yılında vekaleten Güzel Sanatlar Akademisi’ne tayin edilir. Rikkat Hanım’a hüzünlü geçen bir süreç sonunda evlenmeyi düşünmediğine göre bir şeylerle ilgilenmesi gerektiğini söyler. Medreset’ül-Hattatîn’in 1936 yılında Türk Tezyini Sanatlar Şubesi olarak Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlandığı sene akademide hat ve tezhib hocası Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer (1873-1946) ile tanıştırır. Rikkat Kunt, İsmail Hakkı Altunbezer’den çok etkilenmiştir ve sanatkârın tezhib derslerine devam etmeye başlar.
Rikkat Kunt, İsmail Hakkı Altunbezer, Necmeddin Okyay (1883-1976), Halim Özyazıcı (1898-1964), Nuri Korman (1968- 1951), Kâmil Akdik (1861-1941), Feyzullah Dayıgil (1910-1949), Tahirzâde Behzat (1889-1947), Muhsin Demironat (1907-1983) ve Emin Barın’ın (1913-1987) bulunduğu grupta çok mutlu olur ve 1968 yılında emekli olana kadar akademide kalır.

Hakkı Bey, büyük bir sanatkârdır; ancak öğrencinin seviyesine inip bilgisini aktaramaz, öğretemez. Söz gelimi kendisine gösterilen bir deseni düzeltmek yerine desenin yenisini çizip, kendi çizdiği desenin uygulanmasını ister. Halbuki Rikkat Hanım, çizdiği desendeki eksikleri görüp düzeltmek ve tezhibi bilinçli olarak öğrenmek ister. Bu arada akademide çini hocası olarak görev yapan Feyzullah Dayıgil, Rikkat Hanım’a birlikte çalışmayı teklif eder. Zaten Hakkı Bey’in tezhibteki tavrına alışamayan Rikkat Hanım çini atölyesine geçer. Bu durum Hakkı Bey’i epey gücendirir. Feyzullah Dayıgil ile Rikkat Hanım birlikte İstanbul kütüphanelerini, cami ve türbelerini gezerler ve çinileri incelerler. Çinilerdeki lâleleri toplayarak bir çalışma hazırlayıp bu çalışmayı “İstanbul Çinilerinde Lâle” başlığı altında Vakıflar Dergisi’nde 1938 yılında yayınlarlar.

Klasik tezhibe vâkıf olan Necmeddin Okyay, Rikkat Kunt’a klasik tezhib örneklerini inceleyip kendisine bir yön çizmesi gerektiğini söyler ve o zamanlar kendisinde bugün ise TSM Kütüphanesi’nde 913 Y.Y. ile kayıtlı bulunan Şeyh Hamdullah ketebeli, II. Bâyezid devri tezhib özeliklerini taşıyan muhteşem Kur’ân-ı Kerîm’i gösterir ve Rikkat Hanım’ı klasik tezhibe yönlendirir. Feyzullah Dayıgil, Rikkat Kunt’un sanat hayatında önemli olmuş diğer bir sanatkârdır. Kendisinde nefes darlığı olduğu için tasarlayıp da renklendiremediği birçok deseni Rikkat Hanım renklendirmiştir. Bu şekilde hazırlanmış birçok eserde birlikte imzaları bulunmaktadır.

1968 yılında akademiden emekli olduktan sonra Rikkat Kunt çalışmalarına Beylerbeyi’ndeki evinde devam eder. Aynı yıl Portekiz’in Lizbon kentindeki sel baskını sonucu, Gülbenkyan Müzesi’nde bulunan Osmanlı eserleri harab olmuştur. 1970 senesinde Rikkat Hanım, Prof. Dr. Emin Barın ve İslam Seçen ile birlikte selden bozulan eserlerin restorasyonunu yapmak üzere Lizbon’a gider. Bu arada Ali Şîr Nevâî’nin eserlerinde bulunan minyatürlerin restorasyonuna başlayan Rikkat Kunt, sağlığının bozulması üzerine İstanbul’a döner ve geri kalan minyatürlerin restorasyonuna evinde devam eder ve tamamlar.

Sanat yaşantısına evinde devam eden, birbirinden kıymetli yüzlerce eser veren Rikkat Kunt, 14 Ocak 1986’da Beylerbeyi’ndeki evinde vefat etti ve Küplüce Mezarlığı’nda çok sevdiği babasının yanına defnedildi(31). Birçok öğrenci yetiştiren sanatkârın öğrencilerinden bazıları; F. Çiçek Derman, İnci A. Birol, Faruk Taşkale ve merhume Meral Ilgaz’dır.

Rikkat Kunt’un yaptığı ilk tezhiblerde ilk tezhib hocası İsmail Hakkı Altunbezer’in etkisi görülür. Bunda Hakkı Bey’in öğrencilerine kendi hazırladıkları desenleri tashih edip renklendirmelerini sağlamak yerine, kendi çizdiği kompozisyonları uygulatmasının etkisi büyüktür. Hocasının tezhibteki tarzı ve öğretiş şekli kendisini tatmin etmediği için zaten çini atölyesine geçip Feyzullah Dayıgil ile beraber çalışmaya başlar. Feyzullah Dayıgil’in RikkatKunt’un kendine has tarzını oluşturmasındaki rolü büyüktür. Feyzullah Dayıgil’in düzgün tezhib desenleri ve saz yolu üslubundaki halkârî desenlerinden etkilenen Rikkat Kunt’un bu tarzda yaptığı eserlere sıkça rastlanmaktadır. Klasik tarz tezhib anlayışına sahip olan hattat Necmeddin Okyay da gösterdiği örnek ve tavsiyelerle Rikkat Kunt’u yönlendirmiştir.

Rikkat Hanım’ın tezhipte kendi tarzını yakalamasında çini çalışma ve araştırmalarının da büyük rolü vardır. Çünkü sanatkârın tezhib ve halkârlarındaki hatâyî, yaprak ve çiçekler; çinide kullanılan yaprak ve hatayîler kadar zengin ve muntazamdır. Hatâyîler sanatkârın elinde adeta dans ediyor gibidirler.

Rikkat Kunt kompozisyona son derece hakim bir sanatkârdı. Yaptığı tezhib hiçbir zaman yazıyla yarışmaz. Rikkat Kunt’a göre “tezhib yazının giysisidir” ve asla yazının önüne geçmemelidir.

Sanatkâr; gözü yormayan, sade, ancak zarif, zengin ve insan ruhunu dinlendiren rahat çalışmalarla karşımıza çıkar. Desenler birbirine benzer gözükse de mutlaka birbirinden farklıdır. Desenlerinde rûmî ve bulut motifleri hatâyîlerle uyumlu bir şekilde kullanılmıştır. Klasik tezhib ve halkârîde hatâyî motifleri ağırlıktadır ve Rikkat Kunt ile hatâyî motifleri altın çağını yaşamıştır demek yerinde olur.

Rikkat Kunt’un en önemli eserlerinin başında “Fatih Albümü”ne yaptığı tezhibler gelir. Sanatkâr, 66 sayfa olan bu muhteşem eserin 34 sayfasının tezhibini yapmıştır. Bu nadide eser, Rikkat Kunt’un sanat hayatında önemli bir yer tutar. Sanatkârın eserlerinden diğer önemli bir grup da, Halim Özyazıcı tarafından yazılan büyük boy kıt’a şeklinde levhalardır(32).


Muhsin Demironat

XX. yüzyıl Türk Tezhib ve Lâke sanatının en önemli isimlerinden biri olan Mehmed Muhsin Demironat, 1907 yılında İnebolu, Hatipbağı’nda doğdu. Daha sonra ailece İstanbul’a gelerek Beylerbeyi’ne Abdullahağa Mahallesi’ne yerleştiler. Babası Trablusgarp savaşlarında şehit olan Hüseyin Hikmet Bey, annesi ise Makbule Hanım’dır. Henüz çocuk yaşlarındayken Üsküdar’ın Toygartepesi’nde satın aldıkları evde yaşamaya başladılar.

Muhsin Demironat, ilk eğitimine Üsküdar Sultanisi’nde başladı. 1928 yılında İstanbul Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Bugünkü İstanbul Kız Lisesi’nin yerinde bulunan öğretmen okulunda okurken yazı derslerine gelen Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer’in yönlendirmesiyle boş vakitlerinde Medreset’ül Hattatîn’e devam etmeye başladı. Burada Altunbezer’den başka, Necmeddin Okyay, Kâmil Akdik, Hulusi Yazgan ve Bahaeddin Tokatlıoğlu gibi sanatkârlarla tanıştı.

Muhsin Bey, öğretmen okulundan mezun olduktan sonra Bandırma’nın Perama isimli sahil köyünde öğretmen olarak göreve başladı. İki sene sonra Galatasaray Lisesi’nin ilk kısmına resim öğretmeni olarak tayin oldu. Bu arada kendisini tezhib sanatına yönelten hocası Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey’le münasebetini kesmeyerek tezhib çalışmalarına devam etti. Bir süre sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde Altunbezer’in fahri asistanlığını yapan sanatkâr, daha sonra maaşını Galatasaray Lisesi’nden almak suretiyle akademide öğretim üyesi olarak görevlendirildi.

1937 yılında Nezihe Hanım’la evlenen Muhsin Demironat’ın bu evliliğinden bir oğlu ve kızı bulunmaktadır. 1966 yılına kadar akademideki tezhib hocalığına devam eden Muhsin Demironat, 1966’da, Yıldız Porselen Fabrikası’na müdür tayin edildi. Muhsin Bey, burada bir yandan çini desenleri hazırlarken diğer yandan çini üzerine araştırmalar yaparak başarılı bir çalışma sergiledi. 1972’de Yıldız Porselen’den emekli olan sanatkâr, 1976 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nde Geleneksel Türk Sanatları Kürsüsü’nde, Yıldız Porselen Fabrikası’ndaki müdürlüğünün sonlarına doğru geçirdiği bir kalp ameliyatı ve kalbine pil takılması sebebiyle bozulan sağlığının elverdiği ölçüde tezhib dersleri vermeye devam etti.

Rikkat Kunt ile birlikte XX. yüzyılın en önemli tezhib sanatkârı Muhsin Demironat “Üsküdarlı Muhsin” 27 Haziran 1983 yılında Kadıköy’deki evinde vefat etti ve pek çok sanatkârın bir arada bulunduğu Karacaahmet’e defnedildi.

Muhsin Demironat XX. yüzyılın hattatlarınca yazılan güzel yazıların birçoğunu tezhiblemiş, klasik üsluptan yola çıkarak tezhib sanatında birçok tarzı denemiş bir sanatkârdır. Mısır Kralı Fuad için Kâmil Akdik tarafından nesih hattı ile yazılan Kur’ân-ı Kerîm’i, 1935 yılında Muhsin Demironat tezhiblemiştir. Bu eser sanatkârın yaptığı ilk profesyonel çalışmadır.

İstanbul’un fethinin 500. yıldönümü nedeniyle hazırlanan “Fatih Divanı” için hazırladığı tezhibler ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi’nde bulunan bazı eserler, Muhsin Bey’in önemli eserleri arasında bulunur.

Muhsin Demironat’ın bugün özel bir koleksiyonda bulunan Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin (1801-1876) muhakkak, sülüs ve nesih hatlarıyla yazdığı 145,5 x 98 cm ölçülerindeki Hilye-i Şerîfe’ye yaptığı muhteşem tezyinat, XX. Yüzyıl Cumhuriyet döneminin en önemli eserlerinin başında gelir. Sanatkâr bu Hilye-i Şerîfe’nin tezyinatında; rûmî, bulut ve hatâyî motiflerini büyük bir ustalıkla kullanmıştır. Hilye’nin göbek ve koltuk tezhiblerinde tam ve yarım şemseler ile köşebentlerde zemin rengi olarak altını diğer alanlarda ise lâcivert rengini tercih etmiştir. Beyn-es sütûr(33) tezyinatı için bulut ve hatâyî motiflerini, hilâl için hatâyî motiflerini kullanan sanatkâr, dış pervaz için hatâyî motiflerinden oluşan muhteşem bir tasarımla sanatının zirvesine ulaşmıştır. Cümle bitimlerine yapılan dairevi noktalar (duraklar) ise gerek işçilik gerekse motif açısından son derece dikkate şayandır(34). Muhsin Demironat bu muhteşem tezyinatı bir yılı aşkın bir zamanda tamamlamıştır(35).


Tezhib sanatının yanısıra lâke cilt kapakları konusunda da önemli eserler veren Muhsin Demironat, XVIII. Yüzyılın en önemli çiçek ressamı, tezhib ve lâke sanatkârı Ali Üsküdârî’nin yolundan giderek birçok eserler vermiş ve bazı eserlerinde de “Muhsin-i Üsküdârî” şeklinde imza atmıştır.

48 yıllık sanat hayatında 60 kadar hilye olmak üzere yaklaşık 2500 kadar eser veren, Kerîm Silivrili’den Dündar Tahsin Aykutalp’e; Çiçek Derman’dan Faruk Taşkale’ye kadar birçok müzehhibi yetiştirmiş veya etkilemiş olan Muhsin Demironat, XX. yüzyıl Cumhuriyet dönemi tezhib sanatına yön vermiş bir sanatkârdır.



Mihriban Sözer Keredin

Mihriban Hanım,1912 yılında İstanbul’da doğdu.1941 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Türk Tezyinî Sanatlar Bölümü’nden mezun oldu. İsmail Hakkı Altunbezer, Yusuf Çapanoğlu ve Prof. Dr. Süheyl Ünver’den tezhib dersleri alan Mihriban Sözer, akademide bir süre asistan olarak görev yaptı.

Daha sonra Topkapı Sarayı Müzesi'ne geçti ve emekli olana kadar müzede minyatür uzmanı ve müzehhibe olarak görev yaptı. Uzun yıllar Topkapı Sarayı Müzesi’nde, Süheyl Ünver’in organize ettiği minyatür ve tezhib kurslarını yönetti ve bu alanda birçok sanatkârın yetişmesini sağladı.

Mihriban Sözer, klasik motif ve desenlere yeni görüşler kattı ve bu özelliğini tüm eserlerine yansıttı. Sanatkâr, kendine özgü desen, kompozisyon, renk; temiz, titiz ve ince işçiliğiyle tezhib sanatında önemli bir yere sahiptir.

İstanbul, Edirne ve Bursa’daki birçok camii ve türbede restorasyon çalışmalarına katılan sanatkâr,1950 yıllarında T.C. Merkez Bankası tarafından bastırılmış olan banknotların bir kısmının desenlerini hazırlamıştır.

Tezhib sanatında daha çok hilye tezyinatlarıyla karşımıza çıkan Mihriban Sözer Keredin, minyatür sanatında geniş bir yelpaze içinde örnekler verdi.

Prof. Kerim Silivrili

Kerim Silivrili, 23 Nisan 1921 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Kuvay-ı Milliyeci Hüseyin Kâzım Bey, annesi Behice Hanım'dır. Kendisine çocuk yaşlarındayken Yunus Emre ilahilerinin çoğunu öğreten babaannesiyle birlikte ziyaret ettiği müze ve camilerdeki çinileri hayranlıkla izler, sık sık Topkapı Sarayı Çinili Köşk’e götürmesi için babaannesine ısrar edermiş(36). Şimdiki adı Endüstri Meslek Lisesi olarak bilinen ve Türkiye’de ilk defa açılan Tekstil Okulu’ndan mezun olduktan sonra, 1941 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Türk Süsleme Sanatları Bölümü’ne girdi ve 1945 yılında pekiyi dereceyle mezun oldu. Hocaları; İsmail Hakkı Altunbezer, Necmeddin Okyay, Halim Özyazıcı, Feyzullah Dayıgil ve Muhsin Demironat’dır. Kerim Silivrili mezun olduğunda Nuri Korman, Tahirzâde Behzat, Muhsin Demironat, Prof. Dr. Emin Barın akademide derslere girmekteydiler. Rikkat Kunt ise 1944 yılında Kerim Silivrili’den bir yıl önce mezun olmuştur. Kerim Silivrili, 1946 yılında akademide İsmail Hakkı Altunbezer ve Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in öğrencisi Neriman Hanım’la evlenir. Kızları Gülderen Hanım, akademinin mimarlık bölümünden, Nesteren Hanım ise resim bölümünden mezun olmuştur.
Kerim Bey, 1949 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Türk Süsleme Bölümü Türk Çini Desenleri Atölyesi öğretmenliğine tayin oldu. Akademide birçok idari görev alan Kerim Silivrili, 1982-1988 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevinde bulundu ve 1988 yılında emekli oldu(37).

Emekli olduktan sonra 2006 yılına kadar Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nde Türk Çini Desenleri, Türk Süsleme Desenleri ve tüm anasanat dallarında yüksek lisans ve sanatta yeterlik programlarında tasarım, uygulama ve seminer dersleri verdi. Kerim Silivrili, 16 Kasım 2007 tarihinde Kadıköy’deki evinde vefat etti ve Sahray-ı Cedîd Mezarlığı’nda, eşi Neriman Hanım’ın yanına defnedildi.

Kerim Silivrili tarafından yapılan ilk tezhiblerde Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer ve sonraki tezhiblerinde Muhsin Demironat etkisi açıkça görülür. Sanatkâr birçok levha, kıt’a ve hilye tezhiblemiştir. Bunların başında Mehmed Aziz Rıfâi Efendi’nin (1872-1934) sülüs-nesih hatlarıyla yazdığı ve Mehmed Kâmil Ülgen tarafından sülüs-nesih hatlarıyla yazılmış Hilye-i Şerîfe’ler gelir(38). Fatih Divanı(39), XX. yüzyıl – Cumhuriyet Dönemi Türk Tezhib Sanatı açısından son derece önemli bir eserdir. İstanbul’un fethinden 492 yıl sonra, 1945 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Türk Edebiyatı Tarihi Kürsüsü’ne uzun yıllar başkanlık yapmış olan Ord. Prof. Dr. İsmail Hikmet Ertaylan, edebiyat alanında olduğu kadar Türk sanatlarına hizmet etmiş bir sanatseverdi. Bir Fatih hayranı olan İsmail Hikmet Ertaylan’ın öncülüğünde, İstanbul’un fethinin 500. yıldönümü için bir albüm hazırlanmaya başlanır. Bu eser; Bizans’ın ilk Türk imparatoru Fatih Sultan Mehmed’in bugün orijinali İstanbul Fatih’te Millet Kütüphanesi’nde bulunan Ali Emirî Efendi’nin bulduğu Fatih Divanı’ndan seçilmiş 60 kadar şiirden meydana gelmiştir. Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığı’ndaki iki ciltlik “Fatih

Albümü”nde ise, yalnız o zamana kadar toplanmış parçalar bulunmaktadır. Divandaki şiirler, Cumhuriyet döneminin en önde gelen hat sanatkârları tarafından, Sultan Mehmet Han zamanında kullanılan yazı çeşitleri ile yazılmıştır. Tezhibler, minyatürler ve eserin cildi Fatih Sultan Mehmed’e sunulmuş eserlerin örneklerinden yararlanılarak yapılmıştır. Bu muhteşem divan, Güzel Sanatlar Akademisi profesör ve mezunlarının derin bir aşk ve sabır ile 1945 yılından 1953 yılına kadar süren çalışmalarının bir eseridir. Albümün karşılıklı bir ve ikinci sayfalarındaki fihrist ve önsöz Profesör Dr. Emin Barın, üç ve dördüncü sayfalarındaki Fatih’in tuğraları ise altınla Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer tarafından yazılmıştır. Beşinci sayfadaki Fatih’in minyatürünü Hüseyin Tahirzâde Behzat, aynı minyatürün etrafında bulunan şemse formundaki tezhibi Rikkat Kunt yapmıştır. Altıncı sayfada bulunan şemse formu içerisindeki divanın adı (Dîvân-ı Belâgati unvan-ı Hazreti Sultan Fatih Mehmet Han Avnî rahimehullah) altın ile Macid Ayral tarafından yazılmış, etrafındaki tezhib ise Rikkat Kunt tarafından yapılmıştır. Yedi ve sekizinci sayfalarda, Osmanlıca yazılmış sunuş metni İsmail Hikmet Ertaylan imzalıdır. Dokuzuncu sayfa ile altmış altıncı sayfalar arasında her çift sayfaya bir hattat tarafından bir şiir yazılmış ve karşılıklı her çift sayfa aynı şekilde bir müzehhib tarafından tezhiblenmiştir.
Divandaki şiirler; Hacı Kâmil Akdik, Necmeddin Okyay, Mustafa Halim Özyazıcı, Macid Ayral, Nuri Korman, Abdülkadir Yada, Mehmed Bahaeddin, Hamdi, Mahmud Yazır, İbrahim Sâfi, Feyhaman Duran, Şeref Akdik ve Ali Alparslan tarafından farklı yazı çeşitleri ile yazılmıştır. Albümdeki tezhibler başta Rikkat Kunt ve Muhsin Demironat olmak üzere Feyzullah Dayıgil, Şükran Baykut, Kamuran Soyuak, Selva Altunarut, Ferhunde Orgun, Sıtkı Elçin, Dündar Tahsin Aykutalp, Feyzi Erce ve Serap Türegün tarafından büyük bir özen ve sabırla yapılmıştır. Eserdeki minyatürleri ise Hüseyin Tahirzâde Behzat ve Selim Turan hazırlamıştır. Cumhuriyet döneminin en önemli eserlerinden biri olan 66 sayfalık, 25x40 cm ölçülerindeki bu muhteşem eserin cildi ve cilt kapağını Prof. Dr. Emin Barın yapmış olup, eserin cildi ile Emin Barın, 1958 yılında “Uluslararası Brüksel Sergisi”nde kitap cildi birincilik ödülünü ve madalyasını almıştır. Albümdeki cilt kapakları üzerinde bulunan şemse kompozisyon ve uygulama Rikkat Kunt’a aittir(40).

Yedi yılda tamamlanan Fatih Divanı’nın takibi ve gerçekleştirilmesi maddî olduğu kadar manevî bakımdan da oldukça ağırdı. Prof. Dr. İsmail Hikmet Ertaylan, yılmadan usanmadan yıllarca uğraştı. Yavaş yavaş tamamlanan sayfaların hat ve tezhip ücretlerini ayrı ayrı ödedi. Hattat Hâmid Aytaç bütün ısrarlara rağmen yazamadı. İstanbul’un fethinin 500. yıldönümü için hazırlanan bu albüm, yıldönümünde çeşitli yerlerde sergilendi ve çok ilgi gördü. İsmail Hikmet Ertaylan’ın ölümüne kadar en büyük emeli bu eseri basılmış görmekti. Almanya’da bastırılmasına teşebbüs etti, ancak döviz bulmakta sıkıntı çekileceği anlaşılınca bundan vazgeçti. Milli Eğitim Bakanlığı, bastırabilmek için eseri uzun yıllar alıkoydu. Bu iş o kadar uzadı ki, bunca emek mahsulü eser bir ara kaybolma tehlikesiyle karşılaştı(41).

Tezhib sanatı XIX. yüzyıl sonlarında XVII. yüzyılda olduğu gibi bir duraklama dönemine girmiş ve bu durum XX. yüzyılın ilk yarısında da devam etmiştir. Hüsnü Efendi ve müzehhib bir aileden gelmiş olan Bahaeddîn Efendi’nin klasik sanat anlayışına yakın çalışmaları ve Medreset’ül Hattatîn’in açılması tezhibte klasik üsluba doğru bir hareketlenmenin gerçekleşmesine neden olmuştur.

Tuğrakeş, hat üstadı ve ressam İsmail Hakkı Bey’in farklı bir tarz yaratma isteğiyle oluşturduğu tarz ve anlayış tutulmamış ve Hakkı Bey’in vefatıyla birlikte devam etmemiştir. Bu tarzda; Hakkı Bey’in eserleri ve tezhib derslerine devam etmiş olan tezhib sanatkârları Kerim Silivrili, Sıtkı Elçin, Neriman Silivrili gibi birkaç müzehhibin Hakkı Bey’in çizdiği desenleri uygulamaları sonucu ortaya çıkan az sayıda çalışmayı görebiliriz. Oysaki büyük sanatkâr Hakkı Bey, tezhib sanatına yeterince eğilmiş olsaydı, XX. yüzyıl tezhib sanatını etkileyen bir tarz ortaya çıkabilirdi.

Süheyl Ünver ise klasik tarzları belgeleme ve ihya etme arzusuyla Selçuklu ve Fatih dönemleri ile XVIII. yüzyıl tarzlarında eserler vermiştir. Bu yaklaşım ve anlayış öğrencileri tarafından da devam ettirilmektedir.

XX. yüzyıl Cumhuriyet dönemi tezhib sanatındaki gelişme Muhsin Demironat ve Rikkat Kunt ile gerçekleşmiştir. Her iki sanatkâr da müze ve kütüphanelerde bulunan klasik eserleri incelemiş ve gözleme dayalı bir şekilde klasik üslupta eserler vermişlerdir. Ancak, Rikkat Kunt ve Muhsin Demironat’ın aldıkları eğitim, hayat tarzları, kişilik ve tezhib anlayışları eserlerine yansımış ve kendilerine has bir tarz geliştirmişlerdir. Muhsin Demironat’ın eserleri daha yoğun ve detaylı; Rikkat Kunt’un eserleri ise sade ve ferahtır. Rikkat Kunt ve Muhsin Demironat’ın öğrencileri de aynı tarzları devam ettirmektedirler. Ancak bu sanatkârların yolundan giden öğrencileri çalışmalarında kendi anlayış ve arayışları doğrultusunda bazı yenilikleri mutlaka ilave etmektedirler. Bu sanatta kaçınılmaz ve zorunludur.

Üstadların eserlerini birebir tekrar etmek, sanatın gelişimini yavaşlatan en önemli nedendir. Müzehhibler için Süheyl Ünver’in “öğrenci, sanatı hocasından ileriye götürmeli” sözü bir ilke olmalıdır(42).

XX. yüzyıl Cumhuriyet döneminde tezhib sanatındaki gelişmelerin merkezi “Güzel Sanatlar Akademisi” olmuştur ve bu gelenek halen devam etmektedir. Klasik tezhib eğitiminin yanısıra, “Serbest Tasarım” dersi amacına ulaşmış ve 2000’li yıllardan itibaren klasik özelliklerden yola çıkarak yeni arayışlar içerisinde çalışmalar yapılmaktadır.

Bu, sanatın gelişimi için kaçınılmazdır. Aynı kalıpların tekrarı sanatın gelişimini engellediği kadar müzehhibleri de yormaktadır. Son on yıldan itibaren XIII. yüzyıldan günümüze, farklı üslupların bilinçli bir şekilde incelenip bazı öğelerin bir arada ya da geliştirilmiş olarak tasarlanıp uygulanması, farklı çalışmaların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Tezhib sanatında serbest ve özgün tasarımlar; formlar ve renk geçişleri; kağıt renklerinde renk geçişleri ve efektler; doğal ve yapay öğelerin kullanılması; bazen bir konunun işlenmesi gelecekte ortaya çıkabilecek yeni tarz ya da üslupların prototiplerini oluşturmaları açısından önemlidir.

Bu bağlamda sanatkârların motif, desen, kompozisyon, tasarım ilkeleri, renk uyumu, teknolojinin imkânlarını abartıdan uzak yerinde kullanmak ve yazıyla uyum gibi özellikleri göz önünde bulundurmaları gerekmektedir.

Klasik kurallara ve geçmişe körü körüne bağlanıp geleceğe kapıyı kapatmak sanatın gelişimini engeller ve Süheyl Ünver Hoca’nın “öğrenci sanatı hocasından ileriye götürmeli” ilkesine aykırı bir durum arzeder.




Kaynakça

Akar, Azade-Keskiner Cahide, Türk Süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, İstanbul, 1978. Arseven, Celal Esad, Türk Sanatı, İstanbul 1970. Arseven, Celal Esad, Sanat Ansiklopedisi, C: 5, İstanbul, 1985. Atıl, Esin, The Age of Sultan Suleyman the Magnificent, New York, 1987. Baraz, Mehmed Rebii Hâtemi, Teşrifat Meraklısı Beyzâde Takımının Oturduğu Semt Beylerbeyi, C: 11, İstanbul 1994, s.309. Barın, Emin, “En Yeni Fatih Divanı”, Türkiyemiz, 1975, S:16, s.23. Birol, İnci Ayan – Derman, Çiçek, Türk Tezyini Sanatlarında Motifler, İstanbul, 1991.Bodur, Fulya, “Osmanlı Lâke Sanatı ve XVIII. Yüzyıl Üstadı Ali Üsküdârî”, Türkiyemiz, İstanbul, 1985, S:47, s.1-9. Demiriz, Yıldız, Osmanlı Kitap Sanatında Natuüralist Üslupta Çiçekler, İstanbul, 1986. Derman, Çiçek, “Gözün, Elin ve Sabrın Yarattığı Güzellikler: Müzehhib Muhsin Demironat”,Antik Dekor, İstanbul, 2005, S:79, s.78-83. Gezgin, Ahmed Öner, Akademiye Tanıklık, 3, İstanbul, 2003, s.69-131. Gülbün Mesera, “Türk Tezhip ve Minyatür Sanatı”, Sandoz Bülteni, İstanbul, 1987, S:25, s.16. Gündüz, Hüseyin, “Atatürk ve Geleneksel Türk Sanatları”, M. Uğur Derman 65. Yaş Armağanı, Derleyen: Irwin Cemil Schick, İstanbul, 2001, s.342. Gündüz, Hüseyin, Taşkale, Faruk, Hilye-i Şerîfe Hz. Muhammed’in Özellikleri, İstanbul, 2006. Gündüz, Hüseyin, Taşkale, Faruk, Rakseden Harfler, İstanbul, 2001. Habib, Hat ve Hattatan, Konstantiniyye, İstanbul, 1305. İbn’ül-Emin Mahmud Kemal, Hüseyin Hüsameddin, Evkaf-ı Hümayun Nezareti’nin Kuruluş Tarihi ve Nazırların Hal Tercümeleri, neşre hazırlayan: Nazif Öztürk, Vakıflar Dergisi, S: XIX, s.82. Kunt, Rikkat, “Tezhip ve Ben”, Sanat Çevresi, İstanbul, 1985, S:84, s.19-21. Lings, Martin, The Quranic Art of Calligraphy and Illumination, London, 1976. Mahir, Banu, “Tezhip Sanatı”, Geleneksel Türk Sanatları, T.C.K.B. yy., s.369-370. Taşkale, Faruk, “Türk Tezhip Sanatının Büyük Ustası Rikkat Kunt”, Antik-Dekor, İstanbul, 1992, S:15, s.80-83. Taşkale, Faruk, Tezhip Sanatının Kullanım Alanları, Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, M.S.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 1994. Taşkale, Faruk, “Büyük Tezhip Sanâtkârı Muhsin Demironat”, El Sanatları Dergisi, İBB Yay., İstanbul, 2007, S:4, s.6-15. Taşkale, Faruk, “Fatih Divanı”, İBB Yay., İstanbul, 2008, S:6, s.6-17. Taşkale, Faruk, “Kerim Silivrili’nin Ardından”, İBB Yay., İstanbul, 2008, S:5, sh. 86-93. Taşkale, Faruk, “Yazıya Hayat Veren Eller”, Osman Yümni, Antik-Dekor, İstanbul, 2003, S:76, s.112-116. Ünver, A. Süheyl, Süleymaniye Kütüphanesi Bağış Dosyası, Medreset’ül- Hattatîn, No: 105. Ünver, A. Süheyl, Türk Tezyinatında Halkârîye Dair, İstanbul, 1939. Ünver, A. Süheyl, Müzehhib Karamemi, İstanbul, 1951. Ünver, A. Süheyl, Baba Nakkaş, İstanbul, 1954. Ünver, A. Süheyl, Ustası ve Çırağıyla Hezargradlızâde Ahmed Ataullah, İstanbul, 1955.

Dipnotlar

1-Çin ve Orta Asya’nın etkisi altında oluşan, çoğu zaman kökeni belli olmayacak derecede stilize edilmiş çiçek ve yapraklar. 2-Faruk Taşkale, Tezhib Sanatının Kullanım Alanları, Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, İstanbul, 1994, s.2. 3-Tezhip yapan erkek sanatkâr. 4-Eserin adını ve kim için yazıldığını gösteren sayfalar. 5-Gülbün Mesera, “Türk Tezhip ve Minyatür Sanatı”, Sandoz Bülteni, İstanbul, 1987, s.16, 25. 6-Stilize edilmiş hayvan motifleri, Anadolu’ya ait anlamına gelir. Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü ve İran yaylalarına kadar uzanan Anadolu Yarımadası’na Diyâr-ı Rum denmesi sebebiyle motif bu adı almıştır. 7-Kelime anlamı eğri demektir. Birbirine sırt sırta vermiş küçük formlardan oluşan motifler. 8-Altınla ve su bazlı boyalarla motiflerin uçlarına doğru gölgelendirmek üzere yapılan tezyinat. 9-Altın üzerine altınla çalışılan tarz. 10-Altın ve hafif renkli olarak yapılmış halkâri tezyinat. 11-Ser, baş anlamındadır. Kitaplarda zahriyeden hemen sonra gelen, metnin başladığı ilk sayfadır. 12-Hz. Muhammed’in fiziksel özelliklerini, tavır ve hareketlerini anlatan levha yazılar. Hilye-i Şerîf, Hilye-i Şerîfe de denir. Bkz. Hüseyin Gündüz, Faruk Taşkale, Hilye-i Şerîfe Hz. Muhammed’in Özellikleri, Antik A.Ş.Yay., İstanbul, 2006. 13-Gül; tezhib sanatında Hz. Muhammed’i sembolize etmektedir. 14-Altın sürülmüş zemin üzerine ucu küt bir iğne ile kağıdı delmeyecek biçimde hafifçe bastırarak yapılan tezyinat. Genellikle bu işlem, üç noktalar halinde, altın zemini tamamen kaplayacak şekilde ya da yer yer uygulanmıştır. 15-Bkz. Faruk Taşkale, “Müzehhib Osman Yümnî Efendi”, Antik-Dekor, İstanbul, 2003, S:76, s.112-116. 16-Habib, Hat ve Hattatan, Konstantiniyye, İstanbul, 1305, s.273. 17- Celal Esad Arseven, Sanat Ans., C:5, İstanbul, 1983. 18- Hattatlar Mektebi. 19- Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, Hezargradlı zâde Ahmed Ataullah, İstanbul, 1955, s.6. 20-İbn’ül Emin Mahmud Kemal, Hüseyin Hüsameddin, Evkaf-ı Hümayun Nezareti’nin Kuruluş Tarihi ve Nazırların Hal Tercümeleri, neşre hazırlayan: Nazif Öztürk, Vakıflar Dergisi, S:XIX, s.82. 21-Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, Süleymaniye Kütüphanesi, Bağış Dosyası, Medreset’ül-Hattatîn, No: 105. 22-Bahsedilen Hâmid Bey, Hattat Hâmid Aytaç değildir. 23-Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, Yayınlanmamış Notları, Gülbün Mesara arşivi. 24-Hüseyin Gündüz, Atatürk ve Geleneksel Türk Sanatları, M. Uğur Derman 65. Yaş Armağanı, Derleyen: Irvin Cemil Schick, İstanbul, 2001, s.342. 25-Prof. Kerim Silivrili’den naklen ve Prof. Kerim Silivrili notlarından, Ahmet Öner Gezgin, Akademi’ye Tanıklık, 3, İstanbul, 2003, s.69-131. 26-Natüralist tarzda hazırlanmış çiçek ve çiçek buketleri. 27-Gülbün Mesara’dan naklen. 28-Prof. Emin Barın’dan naklen. 29-Mehmet Rebii Hâtemi Baraz, Teşrifat Meraklısı Beyzâde Takımının Oturdu- ğu Semt Beylerbeyi, C.11, İstanbul, 1994, s.309. 30-A.g.e., s.327. 31-Faruk Taşkale, “Türk Tezhip Sanatının Büyük Ustası Rikkat Kunt”, Antik Dekor, İst. 1992, S.15, s.80-83. 32-Bu kıt’a şeklindeki levhaları, sanatsever İsmail Akgün’ün, hattat Halim Özyazıcıya yazdırıp Rikkat Kunt’a tezhibletmiş ve 1958 yılında Akademide sergiledikten sonra Topkapı Sarayı Müzesi’ne bağışlamıştır. 33-Satırlar arası 34-Bkz., Hüseyin Gündüz, Faruk Taşkale, Hilye-i Şerîfe, Hz. Muhammed’in Özellikleri, İst., 2006, s.176-177. 35-Kerim Silivrili’den naklen. 36-Kerim Silivrili’nin kızları Nesteren-Gülderen Silivrili’den naklen. 37-Kerim Silivrili’den naklen. 38-Hüseyin Gündüz, Faruk Taşkale, Hilye-i Şerîfe Hz. Muhammed’in Özellikleri, İstanbul, 2006, s.60, 287. 39-Fatih Divanı merhum Şevket Rado’nun oğlu Mehmed Rado koleksiyonunda bulunmaktadır. 40-Faruk Taşkale, “Fatih Divanı”, El Sanatları Dergisi, İBB Yay., İstanbul, 2008, s.6. 41-Prof. Emin Barın “En Yeni Fatih Dîvanı” Türkiyemiz, Akbank Yay., Haziran 1975, S:16, s.23. 42-1983 yılında Süheyl Ünver Hoca’nın doğum günü nedeniyle Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde düzenlenen toplantı sırasında bir konuşma esnasında konu içerisinde “hocam keşke sizin yarınız kadar olabilsek” dediğimde, bana “çok yanlış, sen benim yarım, senin öğrencin senin yarın olmayı düşünürse, sanat geriye gider, yok olur; sen sanatı benden ileriye; senin öğrencin de senden ileriye götürmeyi düşünecek ki, sanat devam etsin, gelişsin” demiştir.  

İSMEK El Sanatları Dergisi 9 İNDİR

Bu yazı 2962 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK