Azmi İken Azmetti Hâmid oldu

  • #


YAZI: SEMRA ÇELİK

Diyarbekir’de dünyaya gözlerini açtığında ailesi ona Musa Azmi adını verdi. Yazı yazma aşkı daha küçük bir çocukken gönlüne düştü. Onun yazıya olan aşkı, babası Zülfikâr Ağa’ya yemin bile bozdurdu. Çocukken eline aldığı bir daha hiç bırakmadığı kamışıyla yollara düşüp İstanbul’a geldi. Yazı sanatıyla iştigal olmak, yegâne hayaliydi. Hiçbir şey, onu bu hayalinin peşinden gitmekten alıkoymadı. Harf İnkılabı’yla birlikte eski yazının yasaklanması bile. O hep azmetti, Azmi iken Hâmid oldu ve adını hat sanatı tarihine altın harflerle yazdırdı. Yazıyı ışık bildi, pervane misali hep etrafında döndü durdu. Hat sanatının duayenlerinden Hâmid Aytaç’ı talebeleri Hattat Hasan Çelebi, Hattat Savaş Çevik, Hattat Fuat Başar ve Hattat İsmail Yazıcı’dan dinledik.


Eminönü iskelesinden dümdüz Cağaloğlu’na çıkarken beş yüz metre ilerideki Reşit Efendi Hanı’nın ikinci katındaki, çok çok sekiz metrekarelik küçük loş bir odada tavandan aşağıya doğru sarkan lambanın ışığında masasının başına geçmiş, hokkasındaki mürekkebe daldırdığı kalemini aharlı kâğıt üzerinde gezdiriyor yaşlı adam. Küçük odanın, boya badanadan eser olmayan duvarlarında birkaç yazı ve resim göze çarpıyor. Açılıp yatak olan bir koltuk, bir iki tahta tabure, bir küçük ahşap dolap… Birkaç adımlık odada başkaca bir şey olması eşyanın tabiatına aykırı olur diye geçiriyoruz zihnimizden.

Yukarıdaki satırlarda tasvir ettiğimiz oda, meyilli masasında harfleri adeta bir orkestra şefi edasıyla yöneten o yaşlı adamı ziyaretimizden aklımda kalanlar olsaydı keşke. Fakat bütün hayatını yazıya vakfetmiş olan sanatkârın talebeleriyle yaptığımız söyleşiler ışığında zihnimizde canlandırdıklarımızdan başka bir şey değil ne yazık ki. Talebeleri Hattat Hasan Çelebi, Hattat Savaş Çevik, Hattat Fuat Başar ve Hattat İsmail Yazıcı, bize Hâmid Aytaç’ı anlattı.

Abdülhamid Tuğrası Yemin Bozdurdu

1891 yılında Diyarbakır’da dünyaya gelir Hâmid Aytaç. Doğduğunda ailesinin ona verdiği isim Musa Azmi idi. Hâmid ismini almasına, yazının ilerleyen kısımlarında değineceğiz. İlk tahsilini Diyarbakır Ulu Cami Haziresi’ndeki sıbyan mektebinde tamamlar. Sonradan hayatını vakfedeceği yazı aşkına da burada tutulur. Daha oyun çağında küçük bir çocuktur ama yazıya duyduğu aşk, onu sokaktaki tüm seslere karşı sağır eder. Yazı yazmayı, hayatının merkezine alır. Vaktinin neredeyse tamamını bu işe ayırdığı için derslerini ihmal eder. Bu ihmal ona, tahsil hayatında bir kayıp seneye mal olur. Bunun üzerine babası Zülfikar Ağa, yazıyla uğraşmasını yasak eder. Onun da gönlünde, oğlunu asker olarak görmek vardır. Babası tarafından yeminle yasak konsa da Musa Azmi; hokkayla, mürekkeple, aharlı kâğıtlarla ve o kâğıtların üzerini bezediği harflerle arasına bir türlü mesafe koyamaz. Hayalinde İstanbul’a gitmek ve orada yazı sanatının ustalarıyla meşk etmek vardır.


Bir gün yine yazıyla meşgul iken, babası Zülfikâr Ağa, cebinden çıkardığı parayı oğluna uzatır ve “Oğlum al şu parayı, git karpuz al” der. Parayı alıp karpuz almak için evden çıkar çıkmasına ancak aklı yarım bıraktığı yazıdadır. Hâmid Aytaç, sonradan şöyle anlatacaktır hikâyenin devamını; “Babam da tam zamanını buldu, dedim. Çünkü aklım, yazmakta olduğum yazıda kaldı. Parayı aldım yolun yarısında, para elimde olduğu halde, zihnim yazıyla meşgul olduğundan parayı kaybettim zannıyla geri döndüm. Tam evin kapısı önünde paranın avucumda olduğunu hatırladım. Tekrar dönüp, karpuzu alıp eve geldiğimde, peder bana çıkışarak. ‘Niçin bu kadar geç kaldın?’ dedi. Ben de ‘Efendim, parayı düşürdüm de, aramak için geri döndüm ve yarı yolda parayı buldum, bunun için geç kaldım’ dedim.”

Yıl 1904… Musa Azmi 13 yaşındadır. Sultan 2. Abdülhamid tahttadır. Belediyede çalışan amcazadesi vesilesiyle padişahın cülus yıldönümü için tuğra yazıldığını öğrenir. Kolalı büyük tahta çerçeveli bir bez üzerine 2. Abdülhamid’in tuğrasını yazar. Buna mukabil, bir altın lira kazanır. Sevinç içerisinde babasına gelir ve kazandığı altın lirayı gösterir. Zülfikâr Ağa, ilkin inanmaz çıkışır, “Parayı nerden buldun?” diye sorar. Sonradan belediyede görevli yeğeninden durumu teyit edince, oğluna koyduğu yazı yasağından vazgeçer, yemin kefaretini de öder.

Nuruosmaniye’de İlk Yazı Evini Açtı

İki yıl sonra, babasının tüm itirazlarına rağmen İstanbul’a gelir. Henüz 15 yaşındadır. Sanayi-i Nefise Mektebi’ne kaydolur. Bir süre sonra babasının ölüm haberini alır ve hattat olmak için geldiği iki yakalı şehirde geçim derdine düşer. Akademiden ayrılır. Sıkıntılı günler geçirir, ancak yazıyı hiçbir şekilde ihmal etmez. Bir gün gazetede Maarif Nezareti’nin (şimdiki Milli Eğitim Bakanlığı) ilk mektepte yazı hocalığı yapacak personel ilanını görür. Açılan imtihana başvurur, başarılı da olur, ancak 20 yaş kriteri engeliyle karşılaşır. Zira kendisi daha 18 yaşındadır. İmtihanı kazandığını öğrendikten sonra gerekli evrakı teslim etmek üzere gittiği Maarif Nezareti’ndeki kendisiyle ilgilenen yetkiliyle, yaş engeli yüzünden münakaşaya girişir. Bu münakaşaya yaşlı bir zat tanık olur. O sırada yaşlı bir zat, bu münakaşaya tanık olur ve genç Azmi’ye, “Al şu kâğıdı yarın Haseki’deki Gülşen-i Maarif mektebine gel.” der, küçük bir tutuşturur eline. Delikanlının fevri çıkışına tanıklık eden yaşlı zat, Gülşen-i Maarif Mektebi’nin müdürü, Abdülhamid’in de özel kâtibi Süreyyâ Bey’den başkası değildir.


Eline tutuşturulan notla ertesi gün mektebe gider Musa Azmi ve orada hocalığa başlar. Bu mektep, ona, Osmanlı Erkan-ı Harbiye Harita Dairesi hattatı Hacı Mehmet Nazif Efendi ile meşkin yolunu açar. Musa Azmi, 1912’de Harp Okulu matbaası hattatlığına, 1913’te ise hocası Nazif Efendi’nin vefatı üzerine Erkan-ı Harbiye Harita Dairesi hattatlığına atanır. I. Dünya Savaşı başlayınca Erkan-ı Harbiye memuru olarak Almanya’ya gönderilir Musa Azmi. Savaş sonunda, bir yıl kaldığı Berlin’den İstanbul’a döndüğünde, kendisini, Mütareke sonrası baş gösteren sıkıntıların, darlıkların, zorlukların içinde buluverir.

Harita Daire’sindeki memurluğuna devam ederken, ikinci bir iş olarak da Nuruosmaniye’de bir yazı evi açmaya karar verir. Memuriyetteyken başka bir işte çalışmak yasak olduğundan Musa Azmi, dükkâna “Hattat Hâmid Yazı Evi” tabelası asar. Akşam olup da mesaisi sona erer ermez, soluğu dükkânında alır Musa Azmi. Hat tarihine imzasını attığı Hâmid isminin doğuşunu bakın nasıl anlatıyor sanatkâr; “Erkan-ı Harbiye Dairesi hattatı olarak çalıştığım esnada akşamları boşta kalan zamanlarımı değerlendirmek düşüncesiyle Nuruosmaniye’ye giden yol üzerinde ufak bir dükkân vardı. Orayı tuttum. Akşamları mesai biter bitmez elbisemi değişip doğruca dükkâna gelip çalışmaya başlıyordum. Tabii şimdi olduğu gibi o zaman da devlet memurlarının ikinci bir işte çalışmaları yasaktı. Bu yüzden, asıl adımı kullanamadığım uçun ‘Hâmid’ müstear adını seçtim ve dükkânıma ‘Hattat Hâmid Yazı Evi’ diye bir tabela astım. Müşteriler fazlalaşmaya başladı. Hatta matbaa müdürü bir gün bana bu durumdan bahisle ‘Musa Bey, Cağaloğlu’nda Hâmid isimli bir hattat var, güzel yazı yazıyor. Tahkik et de onu matbaaya alalım.’ demişti. Fakat çok geçmeden mesele anlaşılmaya başlandı. Çalıştığım müessese, beni mahkemeye verdi. Bu yüzden hâkim huzuruna çıktım. Neticede beraat ettim. Fakat çalıştığım daire sıkıştırmaya başlayınca, istifa etmek mecburiyetinde kaldım. ‘Hâmid’ ismi umumileşince bir daha değiştirmek istemedim. Nüfusa tescil ettirdim. Asıl adım Azmi iken azmettim, Hâmid oldum. Şimdi Allah’a hamdediyorum. Bu imzaya çok şey borçluyum.”

Yazı Evinin Matbaaya Dönüşümü

Memuriyetten istifasının ardından “Çok şey borçluyum.” dediği ‘Hâmid’ imzasını, ustaca hazırladığı tüm işlerin altına artık gönül rahatlığıyla atar. Takvimler 1920’yi gösterdiğinde, doğduğu topraklara veda edip, hat öğrenmek için sanat aşkıyla yollara düşmesinin üzerinden 14 yıl geçmiştir. Azimle ve sabırla, kendinden önceki değerli hat ustalarının yazı örneklerini inceler ve hat sanatının başta celi sülüs olmak üzere celi, nesih ve ta’lik çeşitlerinde yeteneğini geliştirir. Diğer geleneksel sanatlarımızda olduğu gibi hat sanatında da gelenek olduğu üzere bir hocanın önünde diz kırıp rahle-i tedrisinden geçmiş, sonunda da icazet almış değildir. O, pek çok kimseden istifade etse de daha çok kendi kendisini yetiştirir. Hat sanatının başta celi sülüs olmak üzere celi, nesih ve ta’lik çeşitlerinde aynı ustalıkla kullanır kalemini Hattat Hâmid.


İstanbul’a gelişinden itibaren o dönemin meşhur hattatlarından istifade ettiğini belirtmiştik. Reisü’l-Hattatin Hacı Kâmil Akdik, Erkan-ı Harbiye Matbaası Serhattatı Hacı Nazif Bey, Hulusi Yazgan, Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer, Neyzen Emin Dede bu hattatlardan bazıları. Nitekim kendisi de, “Ben, sülüsü Hacı Nazif Efendi’den, celi sülüsü Hacı Kamil Akdik’ten, tuğrayı Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer’den, talik’i biraz kendi gayretimle biraz da Hattat Hulusi Efendi’den öğrendim. En çok hayranlık duyduğum Rakım’dı. Esasen hepsine hürmetim sonsuzdur. Her ne kadar birinin yolunu tutmamış olsam da onları tenkit etme etmezdim. Onlar olmasaydı biz olmazdık.” der. Her ne kadar Rakım’a hayranlık duysa da, o sülüs yazılarına kendisine has bir üslup oluşturur.

Hattat Rakım’ın adını zikredince, Hâmid Aytaç’ın Rakım taklidi Fatiha’sından bahsetmeden geçmek olmaz. 18 yıllık talebesi olan ve günümüz hattatlarınca serhattat olarak kabul edilen Hasan Çelebi’den dinlediğimiz hikâyeyi anlatalım dilimiz döndüğünce. Sık sık ziyaretine gelen Hattat Necmeddin Okyay, bir gün yine Üsküdar’dan Eminönü’ne geçtiğinde Hattat Hâmid’in yazı evine uğrar. Bakar ki yazı aşığı aharlı kâğıda Rakım’ın Fatiha’sını yazıyor. Sonraki ziyaretlerinde sık sık “Hâmid artık bitir şu Fatiha’yı” der. Nihayet yazı altı ayın sonunda biter ve Okyay, Aytaç’a, “Medreset-ül Hattatin’e gidelim” der bu kez de. Medreset-ül Hattatin’de de o dönemin Kamil Efendi, Hasan Rıza, Tuğrakeş İsmail Hakkı gibi meşhur hattatları vardır. Okyay, “Şuna bir bakın” deyip Aytaç’ın Rakım taklidi Fatiha’sını ustaların önlerine koyar. Rakım’ın yazısı olduğunu düşünüp Okyay’ın beklediği ilgiyi göstermez hiçbiri. Necmettin Hoca tatlı sert bir şekilde, “Yahu şuna bir bakın!” diye çıkışır ve Fatiha’nın, Rakım’ın Fatiha’sı olmadığını, Hâmid Aytaç’ın kaleminden çıktığını söyler ve yazı üstatlarını hayrete düşürür. Hocası Aytaç’ı konuşmak için ziyaret ettiğimiz Hasan Çelebi, bu hikâye için, “Bizzat Necmettin Hoca’dan dinledim bu meseleyi.” diyor.

1928’deki Harf İnkılabı’na kadar yüzlerce ilan, kartvizit, broşür ve tabela gibi matbuatın çoğu onun kaleminden çıkar. Yanı sıra yüzlerce kitap, gazete ve mecmuanın kapak yazılarında da Hâmid Bey’in imzası vardır. Her geçen gün çoğalan müşterilerinin çeşitli stil ve karakterdeki istekleri, hat sanatkârının yazı ve sanat kabiliyetini kuvvetlendirmeye vesile olur. Hattat Hâmid Yazı Evi, Cağaloğlu’nun en önemli, en çok iş yapan yazı evlerinden biridir. Ta ki 1928’e kadar. Harf İnkılabı’ndan sonra hat sanatının yasaklanması yüzünden Bâbıali’de birçok yazı evi kepenk kapatır. Hâmid Aytaç, ileriki yıllarda bu süreci şu sözlerle anlatır: “Sirkeci’den Cağaloğlu’na kadar sağ kolda 150, sol kolda 150 hattat dükkânı vardı. Gece gündüz çalışıyordu. Hepsi dükkânlarını kapattılar. Bir tek ben kapatmadım. Allah bana yardım etti, muhafaza etti ve Osmanlı’dan kalan bu sanatı Cumhuriyet’e taşıma vazifesini bana yükledi. Ömür boyu hem sanatımı icra etmeye, hem de öğretmeye yemin ettim.” Hayatını hat sanatını adayan sanatkâr, 1930’lu yıllara gelindiğinde Hattat Hâmid Yazı Evi’ni matbaaya dönüştürmek zorunda kalır. Burada çinkografi, çelik üzerine resim ve yazı hakketme, kabartma ve lüks baskı tekniklerini kullanarak etiket ve kartvizit basımı yaparak rızkını kazanır. Hayatını bu işlerden kazanıyor olsa da aklı da, gönlü da hat sanatındadır hep.

O yıllar, sanatçı için tam bir çile dönemidir. Hat sanatının koruyucu meşalesinin ışığı, o istemeye istemeye cılızlaşmıştır. Hattat Hâmid’in 1930’lu yıllar ile 1940’lı yılların başlarında, hat sanatına kazandırdıkları hayli sınırlıdır. Kendisine gelen az sayıdaki siparişe gizliden gizliye cevap vermeye çalışır. Bazen de eşe, dosta hediye için oynatırdı kalemini. Müzehhip Muhsin Demironat’a 1939 yılında evlilik hediyesi olarak yaptığı levha da bunlardan biridir.


Şişli Camii’ndeki Aynalı İstifin Sırrı

Yıl 1945… Güzel yazı üstadı Hâmid Aytaç, 54 yaşındadır. Çektiği çilelere, yaşadığı sıkıntılara rağmen, uğruna memleketinden kopup İstanbul’a geldiği hat sanatının taşıyıcı neferi olmaya devam etmektedir. Şöhreti, Şişli Camii’nin eşsiz güzellikteki yazıları ile zirveye ulaşır. Hattat Talip Mert, Aytaç’ın yaşamının son dönemlerinde kendisini hiç yalnız bırakmayan talebesi İsmail Yazıcı’ın, usta sanatkâr hakkında hazırladığı kitapta şöyle diyor bu konuda; “Hâmid Bey’in, Rakım taklidi olarak altı ayda yazdığını söylediği Fatiha-i Şerife ile başlayan şöhreti Şişli Camii şerife celileleri ile zirveye oturmuştur. Onun eserleri, tarihin sinesinde takdir ve tevkirle yerini almış pek çok gönül erbabının hayranlığını kazanmıştır.”

Söz Şişli Camii’nin yazılarına gelmişken, İsmail Yazıcı’dan dinlediğimiz, hazırladığı “Hattat Hâmid Aytaç Kitabı”nda da hocasının ağzından yer verdiği şu anekdotu paylaşalım istiyoruz. Üstat, kapı üstündeki müselles biçimli müsenna istifini evvela kurşun kalemle tasarlar. Kamış kalemle yazmaya başladığında ise kompozisyonun tam orta kısmına denk gelen lam-elif’leri bir türlü yerleştiremez. Bu sırada bir yorgunluk çöker üzerine. Hikâyenin gerisini üstadın ağzından dinleyelim, “Yorgunluk duyunca ışığı söndürdüm. Oturduğum yerde ellerim kenetli, gözlerimi kapadım, dalmışım. Beyne’n-nevm ve’l-yakaza (uyku ile uyanıklık arasında) bütün istif gözümün önünden geçti. Lam-elif’ler ortada yerini bulmuştu. Heyecanla uyanıp lambayı yaktım ve istifi tamamladım, kapının üstünde taşa hakk olunarak konuldu. Daha sonra aynı istifi levha olarak da birkaç farklı ebatta yazdım.”

Şişli Camii kapısı üzerindeki dünyaca ünlü celi sülüs aynalı istifi bir yana, Söğütlüçeşme Camii ile Sirkeci Hobyar Mescidi’ndeki yazıları, İstanbul Eyüp Camii’nin kubbe yazıları, Ankara Kocatepe Camii’nin mihrap üstü ve ana kubbe göbeği yazıları, Kasımpaşa Camii dış revakları üzerindeki Nebe’ süresi ile Kadıköy Moda, Kartal, Pendik, Paşabahçe, Fındıklı, Hacıküçük, Çanakkale Çan ve Denizli Tavas camileri yazılarının yanı sıra mezar taşlarına hakkedilmiş hatları, Hattat Hâmid’in celi yazıdaki dehasını ortaya koyar niteliktedir. Üstadın eserlerinden bahsederken “Allah” lafızlarını alt alta getirerek yazdığı Kur’an-ı Kerim ile Hasan Rıza Efendi’nin mushaf-ı şerifini esas yazdığı Kur’an-ı Kerim’leri anmamak olmaz. İlk bahsettiğimiz, 1974 yılında ve daha sonraki yıllarda İstanbul, Almanya ve Beyrut’ta, diğeri ise 1986 yılında İstanbul’da basıldı.

Kur’an cüzü, Enâm-ı şerif, Yâsin-i Şerif, dua ve evrâd mecmuası, elifbâ gibi eserlerinin yanı sıra hilye, kıta, murakka’ vb. levha boyutlarında sayısız esere imza atan Hâmid Aytaç’ın pek çok eseri Türk ve dünya koleksiyonlarında yer alır. Bir vesileyle ziyaret ettiğimiz Sabancı Müzesi Müzesi’nde hat üstadının eserlerine tanık olduğumuzu belirtelim.


Peki, üstat bu her biri birer şaheser olan bu eserlerini vücuda getirirken nasıl çalışırdı? Talebelerinden Talip Mert, mesai diye bir kavramı olmayan ve uyumadığı her dakikanın onun için mesai saati olduğunu söylediği hocası Hâmid Aytaç’ın, yazı kalıplarını çoğu zaman eskiz kâğıtlarına çıkarttığını belirtiyor. İsmail Yazıcı’nın kitabında yer alan makalesinde Talip Mert, üstadın çalışma biçimi bahsine şöyle devam ediyor; “Kalıptan esas kâğıda ise kalıbın arkasını kurşun kalemle karalamak suretiyle geçirirdi. Bu geçirme anındaki kaymaları önlemek için de esas kâğıda Arap zamkı ile tuttururdu. Bu iş için kopya kâğıdı kullandığını görmedim. Işıklı masa ise onun için zaten lükstü. Hâmid Aytaç üstadımızın ahar yapma usulü de farklıydı. O, yumurta akına bicromont d’aminyum karıştırır, kâğıda o şekilde sürer, ince gözenekli nemli bir süngerle de tesviye ederdi. Hamid Bey’in yıllanmış aharlı kâğıt kullandığına pek şahit olmadım ama ahar yapar yapmaz yazı yazdığını çok gördüm. Taze aharlı kâğıda yazı yazmanın ne bela şey olduğunu her hattat bilir. Bu rağmen o yazardı. Hamid Aytaç mürekkebini bir lastik fabrikasından temin ettiği isle yapardı. İsi, Büyük Postane karşısında mağazası olan lastik fabrikatörü bir dostundan alırdı. Hamid Aytaç, isi porselen havanda ezerek mürekkep yapardı.”

Hattat Hasan Çelebi’nin Gözünden Hâmid Aytaç

Hâmid Aytaç’la ilgili bunca kelamı edip de talebelerini anmazsak yazı eksik kalır dedik. Talebelerinin gözünden Hattat Hâmid’i tanıyalım, talebe yetiştirme usulünü anlayalım istedik. Evvela üstadın yanında 18 yılını geçiren Hasan Çelebi’ye kulak verelim. Hattat Çelebi, 23 yaşındayken Aytaç’ın rahle-i tedrisine talip olur. Hoca kabul etmez, “Meşgulüm, talebeyle uğraşamam.” der ve eski talebelerinden Halim Özyazıcı’ya gönderir Çelebi’yi. Hasan Çelebi, Hattat Halim’in derslerine üç ay kadar devam eder ve hoca vefat edince, kendisinin deyimiyle, meydanda kalır. Aytaç’ın kapısını yeniden çalmaktan gayrı çaresi yoktur. Her ne kadar bir Anadolu insanı olarak kovulduğu kapıya yeniden gitmek istemese de, bir tanıdığı vasıtasıyla Aytaç’ın derslerine yeniden talip olur. Hoca bu kez, “Halim’in yolu, bizim yolumuzdur. Gel, yardımcı olayım. Cumartesi günlerinin dışında gelme, meşgulüm.” der. Hasan Çelebi’nin, Hâmid Aytaç’ın ışığının etrafında bir pervane gibi dönüşü böylece başlar.

Hat sanatında gelenek olduğu üzere “Rabbiyessir” ile başlar talimler. Geleneğe göre iyi bir talebe altı ayda Rabbiyessir’i geçer. Hoca iki yıl boyunca Çelebi’nin her çalışmasını hiç konuşmadan tashih eder, kendisine iade eder. Hocanın, diğer tüm talebelerince de bilinen ders verme tavır ve tarzı bu şekildedir. İki yıl geçip de üstat, tabir yerindeyse hattat aşığı gence geçer vermeyince, Çelebi’nin umudu kırılır ve hocasına “İki senedir Rabbiyessir’i geçemedim, herhalde bu işi yapamayacağım. Üstadım, ben izin istiyorum.” der. O güne kadar bırakın muhabbet etmeyi yüzüne bile dahi bakmayan Hâmid Aytaç şaşırır, iki üç dakikalık bir suskunluğun ardından talebesine dönüp şöyle der; “Doğru, sen de usandın yaza yaza.”

Hasan Çelebi, Rabbiyessir’i böylece geçer geçmesine ama sonraki günlerde bir başka zorlukla karşılaşır. Hâmid Hoca, kendisi meşk usulünden gelmediğinden Çelebi’nin çalışmalarına tashih yaptıktan sonraki derste talebesinin dersi geçip geçmediği hususunda da herhangi bir yorum yapmaz. Geçip geçmediğini bilemediği için Çelebi de sürekli aynı dersi yazar durur. Çelebi, bir gün, hocanın talebelerinden bankacı Ali Rüştü Efendi’ye açar. Çelebi, rahmetle andığı Ali Rüştü Efendi ile o gün aralarında geçen konuşmaya değiniyor. Çelebi, Ali Rüştü Efendi’ye, “Hoca geç demiyor, ben de geçeyim, devam mı edeyim karar veremiyorum. Ne yapayım?” diye sorar. O da, “Hocaya bunu yeniden öğretecek değiliz, ama yapacağımız bir şey var. Sen kendine göre bir ölçü tut. Hoca dersten üç tane harfi çıkarırsa o dersi tekrar yaz, iki tane çıkarırsa o dersi geç. Böyle bir dene bakalım.” der.


Hasan Çelebi bu cümlelerle, sohbeti, Aytaç ile aralarında geçen “sin” harfi meselesine getiriyor. Hâmid Hoca’yı dinleyelim: “Sin’de hocanın tashihlerini bir türlü beşin altına düşüremiyorum. Çıkarma denir hatta bu tashihe. Tek bir noktada hata oluyormuş, onu da izah etmiyor hoca. Şurada şöyle yap, dese yapacağım. Hatta o meşkleri saklarım. Demek ki o da usanmıştı iki-iki buçuk ay aynı şeyi yapmamdan. Dedim ki ‘Usta, ben bir türlü burayı geçemiyorum. Neresinde kusurum var?’ Kıl kadar bir yeri gösterip, ‘Burada kalemi ters kavis yapacaksın’ dedi. Onu yapınca dersi geçmiş olduk.” Çelebi’nin ‘sin’ harfiyle mücadelesi, tesadüf eseri o gün orada bulunan birinin çektiği fotoğraf karesine de yansır.

Yazı Evine Veda

Hasan Çelebi’nin Hâmid Aytaç ile beraberliği 18 yıl boyunca sürer. Hattat Çelebi, talebeliğinin onuncu yılında icazetini alır. Üstattan fakat icazet de Çelebi için öyle tereyağından kıl çeker gibi kolay yoldan olmaz. İlk olarak yedinci yılda Necmeddin Hoca’yla birlikte lafı açılır Çelebi’nin icazet hususu. Aytaç, “Bakarız.” der ve konu orada kapanır. Aradan üç yıl geçer, onuncu senede alabilir ancak Çelebi icazetini. Hâmid Aytaç ile sülüs ve nesih yazı çeşitlerini meşk eden Hasan Çelebi, icazetten sonra da ta vefatına kadar terk etmez hocasını.

Hattat Hasan Çelebi’nin, Aytaç’ın kapısını on sekiz yıl boyunca çaldığını belirtmiştik. İcazetinden sonraki sekiz yılda da yine haftada bir ziyaretine gider üstadın. Bir ziyaretinde Aytaç’ı perişan bir halde bulduğunu anlatıyor Çelebi. “Hastaneye götüreyim, dedim kabul etmedi. O küçük yerde havasız kalmış, rengi benzi solmuş, bembeyaz olmuştu. ‘Eve götüreyim’ dedim, ‘Beni hastaneye götür’ dedi. Sırtlandım, götürdüm arabaya bindirdim.” Bundan bir süre sonra Çelebi yine Üsküdar’dan Eminönü tarafında geçmeye hazırlanırken araştırmacı-yazar Uğur Derman’dan bir telefon alır, üstadın kayıp olduğunu söyler. Meğerse hastalanmış, hastaneye kaldırılmıştır yazı aşığı Hâmid Aytaç. O vakitten sonra bir daha kendisini toparlayamaz. Reşit Efendi Hanı’ndaki o mütevazı, “Benim için dünyanın hiçbir yeriyle değişilmeyecek kadar kıymetidir. Bugün şu hastane köşesinde bile hep hayalimde orası var.” dediği yazıhanesine de, hat sanatına adadığı hayatına da veda vakti gelir ve hastanede geçirdiği bir buçuk yılın sonunda 18 Mayıs 1982’de Hakk’ın rahmetine kavuşur Hattat Hâmid Aytaç. Cenaze namazı, eserleriyle bezeli Şişli Camii’nde kılınır.

Hocasını rahmet anan Hattat Çelebi, onun hastanedeki son zamanlarında yazı evindeki metrukatını IRCICA’ya bağışladığını ve Karacaahmet Mezarlığı’nda Şeyh Hamdullah’ın yanına defnedilmek istediğini anlatıyor. Vefatından sonra bazı bürokratik engeller nedeniyle bu vasiyeti yerine getirilemese de kabri yıllar sonra Şeyh’in yanına nakledilir. Hattat Çelebi, talebeleriyle birlikte her yıl üstadın vefatının sene-i devriyesinde kabrini ziyaret edip hatim duasını yaptıklarını ifade ediyor. Yolu Karacaahmet’e her düştüğünde hocasını ziyaret edip Fatiha okuduğunu da söylüyor Hasan Çelebi. Hâmid Aytaç’ın vasiyeti üzerine IRCICA’ya bağışlanan onca belgenin, olması gerektiği gibi değerlendirilemediğini düşünüyor Çelebi. IRCICA yetkililerine, tasnif hususunda yardım etmeyi teklif ettiği halde o belgelerin akıbetinin ise bir muamma olduğunu söylüyor.

Hâmid Aytaç’la İstanbul Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi’nde öğrenciyken tanışan İsmail Yazıcı’dan da üstadı dinleyelim istedik. Öğrencilik yıllarında cumartesi günlerinde öğleden önce hocayı ziyaret ettiğini söylüyor Yazıcı. “Hamit Bey’in son dönemlerine rastladığım için hoca-talebe münasebetleri, hasta-hasta bakıcı münasebetlerine kaydı biraz.” diyen Yazıcı, Hattat Hasan Çelebi’nin de vurguladığı üzere son döneminde üstatla en çok ilgilenen talebelerinden biri olarak bilinir. Yorulmadan, yüksünmeden her derdine müşkülünde yanındadır. Hastanede yattığı dönemde hafta iki- üç kez ziyaretine giden Yazıcı, “Ziyaretine gitmediğimiz zamanlar darılır, mazeret beyan edince de gönlümüzü almaya çalışırdı.” diyor. Yazıcı’nın anlattığına göre üstat son zamanlarında hayli çökmüş, iki adım atacak hali bile kalmamıştır. Üç aylık maaşını almak için artık Haydarpaşa Numune’den Ziraat Bankası’nın Eminönü şubesine, Yazıcı’nın tuttuğu arabayla bile gidecek gücü yoktur. İsmail Bey de bunun üzerine bankanın şube müdürü ile görüşüp, üstadın maaşının hastanede kendisine teslim edilmesini talep eder.


İsmail Yazıcı Minnet Borcunu Vefasıyla Ödedi

Üstadın, talebesi Çelebi’ye tabiri caizse kök söktüren icazet meselesini soruyoruz İsmail Yazıcı’ya da. Hocanın derslerine devam etmiş olmakla birlikte, ondan bir icazetnamesinin olmadığını belirtiyor Yazıcı. “İcazet alıp almamak benim için mühim bir mesele değil aslında. Hep söylüyorum, ben amatör bir hattatım. Hocaya ‘Bana icazet ver’ demedim, o da ‘Getir icazet vereyim’ demedi. Zaten usul olarak hocanın inisiyatifine bırakılır icazet meselesi. Pek talebe tarafından dile getirilmez.” diye konuşuyor. Elinde bir icazetnamesi bulunmasa bile İsmail Yazıcı, hocasının rahle-i tedrisinden geçmiş olmayı büyük nimet bilmiş, bu nimete de şükrünü de vefasıyla göstermiş biri. Yazının başlarında da zikretmiştik. İsmail Yazıcı, hocasına duyduğu minnet ve vefayı, hazırladığı “Hattat Hamid Aytaç Kitabı” ile taçlandırır. 2008 yılında yayımlanan kitap için hayli emek sarf ettiği, kitabın muhteviyatına bakınca anlaşılıyor. Üstadın hayatını büyüteç altına alan satırların yanı sıra talebelerinin, sanatına gönül verenlerin ve hatta yaşamının son bir buçuk yılını geçirdiği hastanedeki doktorunun, onu anlatan satırlarına da yer veriliyor kitapta. Okuduğunuz yazıyı hazırlarken, İsmail Yazıcı’nın, büyük bin nezaket göstererek, bize ulaştırdığı bu kitaptan epey istifade ettiğimizi belirtmeden, kendisine teşekkür etmeden geçmeyelim.

Fuat Başar: “Onun Öğrencisi Olmak Şeref”

Hattat ve ebru sanatçısı Fuat Başar da Hâmid Aytaç’ın talebelerinden biri. Üstadı dinlemek için onu da Sultanahmet-Küçükayasofya’da ziyaret ettik. “Hâmid Bey olmasaydı, bugün yazı diye bir şey olmazdı.” diyerek başlıyor söze Başar. İslam sanatlarıyla uğraşan zatların rehberlerinin hep büyük zatlar olduğunu belirterek, “Hamit Bey de büyük zatlardan birisidir. Yanında Peygamberimizin ismi anıldığında, çocuk gibi ağlardı sevgisinden. Çektiği çile, yokluk, sefalet, yazıya olan aşkı ile o kendisini yazıya görevli nefer bilirdi. Bunun için çilelere katlandı, yazıyı bugünkü kuşaklara aktardı.” diye konuşuyor.

Hâmid Ataç’ın o hiç kopmak istemediği, hastane odasındayken gözünde tüten yazıhanesini, “Uzanıp istirahat ettiği bir divan, hemen onun yanında bir masa, dışarıya açılan boşluğu gören bir pencere… Ahşaptı bina, kaç sefer yangın tehlikesi geçirmiş. Farelerin cirit attığı bir yerdi. Koparamadık onu oradan bir türlü. Bir yer tutalım, hizmetinize biz girelim, adam tutalım dedik kabul etmedi. ‘Evladım beni buradan koparmayın burada çok aziz hatıralar var’ dedi.” sözleriyle anlatıyor.


“Yazı gibi dev bir sanatı sırtlanmış ve Osmanlı ile Cumhuriyet arasında köprü olmuş bir sanatkâr” olarak nitelendirdiği, sülüs ve nesih öğrendiği Aytaç’tan, 1980 yılında icazet aldığını ifade ediyor Fuat Başar. Merhum Necmettin Okyay’ın icazet kıtasıyla aynı olan metni yazar Başar ve üstada götürdüğünü, hocanın da icazeti tasdik ettiğini anlatıyor. Hattat ve ebru sanatkârı, bugün minnet ve rahmetle yâd ettiği hocasının adını, oğlunda yaşatıyor. Genç Hâmid Aytaç’ın isminin hikâyesine de kısaca değiniyor Başar. Oğlu dünyaya geldiğinde ona hocasının adını vermek ister. Ne büyük tesadüftür ki, 1986 yılında evlendiği eşinin kızlık soyadı da Aytaç’tır. Böylece oğluna Hâmid Aytaç adını verir.

Üstadın vefatında yanında bulunamadığından büyük üzüntü duyduğunu dile getiren Başar, “Erzurum’daydım o sıra. 19:00 ana haberlerinde radyodan duydum. Öyle eseflenmişimdir ki… Hastanedeyken ziyaretine giderdim. Gittiğimde beni çok duygulandıran bir şey oldu. Eskiden kartpostal atılırdı. Hocaya, İstanbul’un fethiyle ilgili yazdığı kendi yazısıyla bir kartpostal gönderdim bir defasında. Arkasına ucu kesik dolmakalemle bir bayram tebriği yazdım. Hastanede ziyaret ettiğimde bu kartpostalı bana gösterdi. Öyle duygulandım ki… Son görüşüm o oldu zaten, bir müddet sonra vefat etti. Oğlumda da isim, soy isim olarak yaşıyor hocam. Üstümüzdeki haklarını ödeyebilmişizdir inşallah.” diyor ve ekliyor: “Hoca hakkı ödenmez.”

Savaş Çevik’in Kaleminden: “Hamid Aytaç Hocam”

Hamid Hocamı 1975 yılında tanıdım. Esasen daha önceleri de tanıyordum ancak ilk karşılaşmam ve ders almaya başlamam bu yılda olmuştur. O yıllar İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Grafik Bölümünde öğrenci idim. Hoca ile ilk meşk çalışmama başlamadan 8 ay kadar önce de ilk hat hocam Hafız Kemal Batanay ile hat derslerime başlamıştım. Kemal Hocamdan rik’a ve tâlîk dersleri alıyordum. Hamid Hoca’yı gıyaben tanıyordum ancak karşılaşmaya fırsat olmamıştı. Hat çalışmaya başlayınca Hamid Hoca’ya ilgim arttı. Çok yaşlı olduğunu biliyordum. Kemal Batanay Hocamdan, akademideki yazı hocam olan Prof. Emin Barın’ın atölyesinde ders alıyordum. Emin Hocam’la da sık sık yazı konularında görüşüp fikir danışırdım. Bir gün Emin Hocam’a; “Hocam,” dedim, “Kemal Hocam’la meşklerime devam ediyorum ama Hamid Hocanın da çok yaşlı olduğu malum. Maymun iştahlılık yapmak istemiyorum ama Allah geçinden versin Hamid hocaya yetişemezsem çok üzülürüm. İzin verirseniz bu arada Hamid Hocama da devam edip sülüs-nesih yazıya başlamak istiyorum.” Emin Hocam bu isteğimi makul karşıladı. Böylece aynı anda hem ilk hat hocam Kemal Batanay’a hem de Hamid Aytaç hocalarıma birlikte derse devam etmeye başladım. Hocaya derse başladığımda hoca 83-84 yaşlarında idi. Vefatı olan 1982 yılına kadar aralıksız derslerine devam ettim.

Hamid Hoca, çok yaşlıydı ve meşklerde oldukça yoruluyordu. Meşk sırasında hocama acıyor ona kıyamıyordum ama kendisinden istifade etme iştiyakımı da yenemiyordum. Cağaloğlu’ndaki Reşit Paşa Hanı’ndaki küçük ve hizbe atölyesinde çalışıyor ve ders veriyordu. Bu küçük atölye hocadan başka ancak iki veya üç kişiyi alabiliyor, bir kişi eski şezlonga oturuyor diğerleri de ayakta bekliyordu. Hocanın atölyesi derme çatma bir yerdi. Doğru dürüst aydınlatma bile yoktu. Zaman zaman hoca geceleri de bu atölyenin şezlongunda kalıyormuş. Hamid Hocanın son yıllardaki yaşantısı tam bir sefillik içerisinde geçmiştir. Fakat hemen belirtelim ki, gerek IRCICA’nın (İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi) gerekse şahsi dostlarının ve sanatseverlerinin kendisine ikamet noktasında sağladıkları ve teklif ettikleri imkânları reddetmiş ve kendi özel yaşamının basitliğini tercih etmiştir. Bu noktada, sanatçıların özel ruh dünyalarını anlamak ve onların alışkanlıklarına, hür yaşama biçimlerine saygı göstermek gerekliliğine inanıyorum. Bu hizbe atölye hoca ile bütünleşmiş ve onu son derece mutlu eden bir mekân haline dönüşmüştü.


Hamid Hocama meşklerimi götürdüğüm zaman, kendisine çıkartma yapması için masasına koyardım. Meşkime bakıp çıkartma yaparken asla konuşmaz ve tarif etmezdi. Bilmiyorum genç olduğu yıllarda da böyle mi çıkartma yapardı. Kendisinden ders alan diğer hattat arkadaşlar da bu konuda aynı ifadeleri kullanmışlardır. Anlaşılıyor ki Hamid Hoca, meşk çıkartmalarında fazlaca açıklama yapmaz yalnızca olmayan kısımları tekrar yazıp verirdi. Meşk çıkartmalarında hocanın el hareketine dikkatlice bakmak gereklidir. Bu noktada gözlemlediğim bir hususu burada belirtmek isterim. Hoca çok ağır yazardı. Hatta bazen yazarken kalemin hareket edip etmediği kuşkusuna bile kapılırdım. Bir defasında yine hocaya meşkimi uzatım ve çıkartma yapmaya başladı. Gözüm pür dikkat hocanın kaleminin ucunda harflere bakıyordum. Fakat yaptığı harften farklı bir yöne doğru kalem hareket etmeye başladı. Anlayamamıştım, niçin böyle yapıyordu! Sonra birden kalem elinden düştü. Hayretle hocanın yüzüne baktığımda kendisinin uyumakta olduğunu fark ettim. Belli ki hoca, gece uykusuz kalmış ve kalem elinden düşmüştü. Buna benzer hadiselere çok sık rastlamışımdır. Hamid Hoca bu küçük atölyesinde devamlı çalışır ve yorulurdu. Bazen de çıkartma sırasında kalem hareketi durur ve hoca uyumaya başlardı. Elbette ki hocayı uyandırmak gibi bir patavatsızlık yapmaz, hocanın uyanması için birkaç dakika öylece sessizce beklerdik. Neden sonra uyanır, ne olup bittiğini anlamak için önündeki meşke bakar, çıkartma yapmakta olduğunu anlar ve yarım kalmış harfe devam ederek tamamlardı. Yarı uykulu yarı uyanık yazarak meşki bitirirdi. Yazıya bu kadar hâkim olan bir bilek ancak bunu yapabilir. Zaten, hoca bize yazdığı önemli kompozisyonların çıkış hikâyelerini anlatırken çoğunun yarı uykulu iken adeta bir ilhamın geldiğini ve sonunda kompozisyonunu tamamladığını anlatmıştır.

Hamid Hocam, çok yönlü bir sanatkârdı. O hat sanatının son yüzyıl dev hattatlarından biri olmakla kalmamış, harf inkılâbından sonra Lâtin kaligrafisi de yazarak hayatını idame ettirmeyi başarmış bir sanatkârdır. Çok sıklıkla söylediği, harf inkılâbından sonra Cağaloğlu’ndaki bütün hattatların dükkânlarını kapadıkları ancak kendisinin kapamayıp, Lâtin harfleri yazarak çalışmasını sürdürmesidir. Almanya’dan getirdiği sıcak baskı makinasıyla birçok kişinin kartvizitini Arap ve Latin kaligrafileriyle basmıştır. Bir defasında da konu açıldığında çelik levha kazıma biçiminde yaptığı bir resmi bana göstermişti. Hamid Hoca her sanat dalında başarılı gerçekten çok yönlü bir sanatçıydı. Allah mekânını cennet kılsın.

İSMEK El Sanatları Dergisi 22 İNDİR

Bu yazı 1355 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK