Has İstanbullu Süheyl Ünver’den Hâtıralar

  • #


Yazı: Prof. Dr. F. Çiçek DERMAN*

Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver Hoca’nın aramızdan ayrılışının üzerinden tam otuz yıl geçti. Bu yıllar, ona duyduğumuz tahassürü daha da arttırdı. Hocamız, sadece fâni vücuduyla aramızdan ayrıldı, ancak nasihatleri ve anlattıklarıyla her an bizlerle…

Aziz hocamızı, bilhassa bu yıl "Beş Şehirli" projesi vesilesiyle anmak, ona yetişemeyen yeni nesillere de bu ‘Has İstanbullu'yu örnek davranışları ve ahlâkî vasıflarıyla tanıtmak için birçok şehre dâvet olunduk. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 2015 yılında başlatılan Şehir-İnsan Medeniyet Köprüsü Örnek Kişilikler projesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. A. Halûk Dursun Bey’in gayretiyle vücud bulmuştur ve farklı isimlerle önümüzdeki yıllarda da devam edecektir. İlk sırada yer alan bu beş merhumun meslekleri ayrı, fakat meşrebleri aynı idi. İdealleri ise, insan yetiştirmek ve sahib oldukları bilgileri, hünerleri genç nesillere aktararak kaybolmadan devamını sağlamaktı. Bu muhterem ve muhteşem beş şahıs içinde bana, Dr. Süheyl Hocamı, satırlara geçmeyen yanlarıyla anlatmak nasib oldu.1963 yılı Mart ayında İ.Ü. Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Enstitüsü’nde başlayan çalışma hayatım, 1964 yılı sonunda tamamlandı. Ancak hiçbir zaman kesilmedi. İnsan hayatında kısa bir dönem olan 22 aylık mesâi beraberliği, benim geleceğime dâir, şimdi daha iyi değerlendirebildiğim kararların verilmesinde çok tesirli olmuştur.


Örnek, desen, belge ve resimlerin arşive girmeden evvel mutlaka tarih ve yer isimleriyle not edilmesi, zamânı değerlendirme veya zamânı kazanma şekli, çalışma disiplini ve benzeri pek çok konuda hocamın üzerimde devam eden tesiri büyüktür. Kendisini hiçbir zaman telaşlı ve aceleci görmedim ama hiçbir zaman da boş, âvâre duruşuna şâhid olmadım. Her zaman dikkatli, ölçülü ve sözlerini düşünerek sarf eden yapısı vardı.

Cuma günleri, Merkez Bina giriş katında bulunan Tıp Tarihi Enstitüsü’nün büyük salonunda tezhip ve minyatür sanatları üzerine uygulama yapılırdı. Gelen meraklılara istedikleri örnekler verilir, çalışma sırasında sordukları sualler cevaplanarak düzgün işlemeleri için yardımcı olunurdu. Öğleden îtibâren başlayan bu çalışmalar gün boyu devam ederdi. Tezhip sanatına gönül veren misafirlerimiz, her yaştan ve her meslekten olurdu. Hem birbirleriyle görüşme, hem de hocamızın başkanlığında anlatılanları dinleyip gösterilenlerden haberdar olmak, hepimizi başka diyarlara götürürdü. Saat beşte, mevsimine göre, kış ise boza ve leblebi, yaz ise çay ile bisküvi ikrâmı, enstitünün kıdemli mensûbu Süreyya Özder Hanım’ın başkanlığında yapılırdı. Gün sona erince, ertesi hafta tekrar devam etmek üzere örnekler toplanıp dosyalarına yerleştirilirdi. Bu benim vazifemdi ve kime hangi örneği verdiğime, teslim alınca da kendi dosyasına koymaya dikkat ederdim. Bir öğrencinin üzerinde çalıştığı deseni veya tezhip örneğini, onun işi tamamlanmadan bir başkasına vermez, cuma akşamüzeri bütün öğrenciler gidip atölye boşalmadan ve örnekler yerlerine konulmadan buradan ayrılmazdım.


Farklı çalışmaları takip etmek, sorulan suallere hocanın cevaplarını dinlemek ve uygulama esnasında yapılan müdâhaleleri seyretmek benim çok zevk aldığım saatlerdi. Bütün yoğun mesaiye rağmen cuma günlerini iple çekerdim. İşte bu cumalardan birinde hocamız söze şöyle başlamıştı: “Bizler, bir haftanın bütün yorgunluğunu, günlük hayatımızın ruhumuzda ve vücudumuzda topladığı toksinleri, cuma günleri burada haftada 3-4 saat süren çalışmamızla dağıtıp dinlenmeye, temizlenip arınmaya alışmışız. Her insanın asıl mesleği yanında böyle bir ikinci işi olmalı. Olmalı ki, dinlenebilsin. Bu ikinci işi herkes kendi gönlüne göre seçecek ve severek yapacaktır elbette.”

19 Haziran 1964 sabahı kendisi enstitüye gelir gelmez hemen Kur’an-ı Kerîm’i çıkartarak bana şu âyeti okudu: “Vasiyeti duyduktan sonra değiştiren olursa, şüphe yok ki bu işin vebâli, ancak değiştirenedir. Muhakkak ki Allah, her şeyi duyar ve bilir”. Önce Süheyl Hoca’nın bu âyeti neden okuduğunu anlayamadım, daha sonra konuya son derece üzgün bir ifâdeyle şu açıklamayı getirdi: Vaktiyle İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in (1871-1957) talebe yurdu olarak kullanılmak üzere vasiyet ettiği evin, yıktırılıp yerine büyük bir iş hanı yaptırılacağını duymuş. Pek müteessir olarak önce müzeye, sonra İlim Yayma Cemiyeti Başkanı Vehbi Bilimer’e ve Milliyet Gazetesi muharriri Refi’ Cevad Ulunay’a (1890 -1968), telefon ederek durumdan kendilerini haberdâr etti. Bu işe mani olunmasını istedi. Nitekim 20 Haziran 1964 tarihli “Takvimden Bir Yaprak” sütununda Ulunay bu konudan ve vasiyetnâme metninden bahseden yazısını yayımladı. Daha sonra da devamlı tâlib ederek bu hatâlı davranışı önlemeye gücü yettiği kadar gayret etti, ama ok yaydan çıkmıştı.

Hocam sayısız neşriyâtını ve zengin arşivini hazırlarken köşesine çekilmez, etrafıyla irtibâtını kesmezdi. Gazeteleri tâkip eder, sanat konularında olup bitenlerden haberdâr olur ve düşüncesini, sırasında müdahalesini cesurca yapardı. Buna güzel bir örnek; 1964 yılında Dünya Gazetesi’nin başlattığı Büyük Anket idi. “Fâtih’in Heykeli Nereye Dikilmeli?” Bunu okuyan Süheyl Ünver, ankete katılmış ve düşüncelerini gazeteye göndermişti. 1 Haziran 1964 tarihinde bu görüş ve düşünceleri yayımlandı. Hocamız bu konuya şöyle yaklaşıyordu;


Süheyl Ünver (Tıp Tarihi Enstitüsü Profesörü)

“Fâtih Sultan Mehmed’in heykelinin yapılması yerine onun eserleri onarılmalıdır. Çünkü onun şahsiyetini, büyüklüğünü belirtebilecek bir heykel yapılabileceğini hiç zannetmiyorum. Onun şahsiyetini heykelle belirtmek zordur. Ne îmar edelim, ne de onu küçük düşürelim. Heykele ayrılacak para ile onun külliyesi onarılmalıdır. Fâtih Külliyesi’nin önemli bir bölümü olan Tabhâne Medresesi bugün acınacak bir haldedir. Burayı onarmalı, îmar etmelidir. Ancak o zaman heykel dikilmiş olur…”

Süleymaniye Camii, enstitü arka penceresinden, bütün güzelliğiyle görünürdü. 4 Aralık 1963 Çarşamba günü, akşama doğru enstitüde çalışırken hocam beni odasına çağırarak, Süleymaniye Camii’ni gösterdi ve güneşin son ışıklarıyla nasıl güzel bir renk içinde olduğunu seyretmemi istedi. Kapalı havanın gri rengi içinde Süleymaniye Camii çok güzel belirmişti. Herhangi bir yerin resmini yaparken, renkleri en doğru şekilde görebilmek için manzaraya yan tarafından bakmak icâb ettiğini, o gün hocamdan öğrendim. Bir başka gün de (25 Ağustos 1964) öğle ezanı okunurken, elimdeki mektubları daktiloda yazmağa çalışan bana seslenerek: “Kızım, yazmaya biraz ara ver de, şu ezanı dinle. Şimdiye kadar Süleymaniye Camii’nde böyle güzel ezan okunmamıştır” dedi.


22 Aralık 1964 Salı günü öğleyin Tıp Tarihi ve Deontoloji Enstitüsü’ne geldim. Süheyl Hoca her zamanki güler yüzüyle beni karşıladı ve: “Kızım, o dolabın önündeki laciverd kartonu çek bakayım” dedi. Kartonu elime alınca Hoca Ali Rıza Bey’in nefis bir suluboya resmiyle karşılaştım. Hayran hayran resmi seyrederken: “Nasıl, beğendin mi kızım? Getir bana, bu resmi size düğün hediyesi olarak hazırladım. Çerçeve yaptıracaktım ama vazgeçtim. Çünkü oda takımlarınızın ve duvarınızın rengini bilmiyorum. Siz münasip renkte çerçeve yaptırırsınız, yalnız bir parmak kalınlığında olsun. Zengin olsam, size burada bir arsa verirdim, ama nerede! Kızım, hayatınız şiir içinde geçsin. Bu resimde görülen tepede beraber oturun. Ali Rıza Bey sizi her türlü kötülüklerden korusun. Kabul ettiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.” Ben bu sözleri duyunca resim elimde, şaşkına döndüm ve hemen sarılıp ellerini öptüm, hızımı alamayarak: “Bu da Uğur için” dedim ve bir daha öptüm. Bu müstesna hediye karşısında gözyaşlarımı tutamadım ve teşekkür ederek odadan çıktım. Bir müddet sonra yine hocamın yanına girdiğim zaman: “Kızım, Ali Rıza Bey’in dikkatle yaptığı nadide resimlerinden biridir o. Hocanın karakalem bir sürü çalışmaları var ama buna pek özenmiş. Zaten ben öyle olmasa size lâyık görmezdim” dedi. Yarım asırdır Derman koleksiyonunun baş tâcı eserlerden olan bu resim, baktıkça beni o günlere götürür ve rahmetler dileyerek Hocamı yâd ederim.

4 Ocak 1965 Pazartesi günü sabahdan enstitüye geldim. Bugün üç aylık toplantı yapılacak, vakitli gelip ben de yardımcı olmak istedim. Öğle üzeri dekanlıktan gelen evrak içinden, benim ayrılma, Tülay’ın kadro terfisi ve enstitüye yeni dâhil olan Ülker’in kabul yazıları çıktı. Hocam bunları sesli okuduktan sonra “Hepimize hayırlı olsun” dedi ve bana dönerek: “Kızım, size de hayırlı olsun, zamanı gelince bu arkadaşların da sizin gibi buradan ayrılmalarını arzu ederim. Siz şimdi enstitünün ebedî sahiblerinin başında bulunuyorsunuz” diye iltifatları beni pek mütehassıs etti.

Ankara’dan dönen hocamı görmek üzere bugün (14 Ocak 1965) enstitüye gittim. Bir ara odasında kendisiyle aramızda şöyle bir konuşma geçti: “Çiçek kızım, sizin nikâh merasiminize çiçek yaptırmak niyetinde değilim. Çünkü bu size hakaret olur. Dibinden kesilmiş saplarıyla küçücük çiçekler, kazıklı Voyvoda gibi sopalara bağlanmış, iki saatlik ömürleri kalmış bîçareler. Tarihimizde gönderilen çiçek, köklü ve saksılı olurdu. Dizi dizi saksılı çiçekler, gelin alayı arkasından eve götürülür ve taşlık kısmına sıralanırdı. Zamanla çiçekler büyür, gelişir ve tomurcuk verirdi. Daima canlı ve çiçekli kalarak, gönderenleri anmaya vesile olurdu. Şimdikileri bir gece bile saklayamıyorsun, hemen soluyor. Eski an’anemiz böyle değildi. Bu sebeple benim prensibime uymuyor, beğenmiyorum. Beğenmediğim bir şeyi de hiçbir zaman yapmam. Ben size böyle bir çiçek veriyorum” diyerek kendi fırçasıyla işlenmiş bir Türk buketini bana uzattı ve devam etti: “Bu ebedî olarak kalır, hattâ torunlarınız bile görebilir. Şimdi bunu görenler beni ayıplar, ama asıl ben onları ayıplıyorum, sizin memnun olup kıymet vereceğinizi bildiğim için hediye ediyorum”. Sevincimden nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim. Hakıkaten tam elli bir senedir evimizin duvarını süslüyor ve her bakışımızda hocamızı rahmetle anıyoruz.


Tarih, 25 Ocak 1965 Pazartesi. Enstitüye ziyârete gittiğim zaman odasında, Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan’ın (1898-1978) oturduğunu gördüm, hocam beni tanıştırdı. Edebî konularda yaptıkları sohbeti zevkle dinledim ve not aldım. Ayrılırken Şâir Leylâ Hanım’ın hâtıralarını topladığı defteri bana veren Hocam, eski Türkçe olan bu yazıları okumamı, notlar almamı söyledi. Mühlet: 15 gün.

Bugün 11 Şubat 1965, enstitünün kapısını vurup yavaşça açtım ve içeri girdim. Perşembe gurubu toplanmıştı. Ressam Güzin (1898-1981) – Feyhaman (1886–1970) Duranlara, bayram tebrikinde bulunmayı arzulayıp telefon ederek müsaid olup olmadıklarını sorduk. Gelecek haberi beklerken vakti değerlendirmek maksadıyla hocam bize “İstanbul’un neleri meşhurdur?” dedi ve anlattı: Boğaziçi’nin erguvanı ve mehtabı, Beykoz’un cevizi ve paçası, Sultanselim’in inciri, Kemer’in patlıcanı, Eyüp’ün kaymağı, Çengelköy’ün ayvası ve salatalığı, Arnavudköy’ün çileği, Alibey Köyü’nün yoğurdu, Yarımca’nın kirazı, Tavşancı’nın üzümü, Kanlıca’nın yoğurdu, Sarıyer’in böreği ve içme suları, Beylerbeyi’nin simidi, Yedikule’nin marulu, Tuzla’nın içmeleri, Kartal’ın pırasası, Kandilli’nin yazması, Üsküdar’ın çatması… Halk arasında sıkça kullanılan bir tâbir vardır; ‘Çıkar ağzından baklayı!’ derler. Nereden geldiğini sizlere anlatayım, diyen Süheyl Hocamı dinleyelim: "Bir şeyhin dervişi varmış. Bu dervişin çok küfür ettiği Şeyh’inin kulağına gidince, küfür etmesini önlemek için ağzına bir bakla koymasını ve bu baklayı dilinin altına yerleştirmesini söylemiş. Günlerden birinde Şeyh Efendi bu dervişiyle bir sokaktan geçerken yan evden camı vuran bir kadın: 'Şeyh Baba, Şeyh Baba biraz durur musunuz?' demiş. Onbeş dakika kadar yolun ortasında bekletilen Şeyh Efendi’ye nihâyet yine aynı hanım: 'Artık gidebilirsiniz!' deyince bu bekletilmenin sebebini soran Şeyh, şu cevâbı almış: 'Yumurtaları kuluçkaya yatırıyordum, böyle tepeli, külahlı birine bakarak bu iş yapılırsa horozlar tepeli çıkarmış. Ben de bu yüzden sizi durdurdum ve yumurtaları size bakarak birer birer yerleştirdim!' Şeyh Efendi bunları işitince dervişine dönmüş ve: 'Çıkar ağzından baklayı derviş efendi' demiş. Derviş cevâben: 'Gördün mü Şeyhim, işte ben de küfrü böyle zamanda ederim!' cevabını vermiş.“


Bir de Sokrat’tan diyerek şunları söyledi: “Sokrat, misafir odası çok küçük olan bir ev yaptırmış. Etrafındakiler bunu görünce sormuşlar: ‘Misafirlerini bu odaya nasıl sığdıracaksın?’ Cevap ise: “Bakalım, bu odayı dostlarımla doldurabilecek miyim?”

Saat 16.00'ya kadar enstitüde oturup sohbet ettikden sonra Duran âilesini ziyârete gittik. Ertesi hafta ise, Beyoğlu Evlendirme Dairesi’nde nikâhımız kıyıldı.

1 Nisan 1965 Perşembe günü yine hocamın yanındayım. Hava soğuk ve yağmurlu olduğu için enstitüde kalıp çeşitli konular üzerinde konuşmayı tercih ettik. Grubumuza misafir olarak, Niyazi Sayın ve Uğur Derman katıldı. Dinleyip not ettiklerimden: “Tıp ilmi bana sabrı öğretmedi, onu öğreten sanattır”. “Tevâzuun artmasına sebeb, insanın çok şey öğrenmesindendir. Zira geride ne kadar çok şey olduğunu görür ve kendisinin bir şey bilmediğini anlar.”

Süreyya Hanım’ın hazırladığı nefis çayları içerken hocam: “Gençliğimde, Hocam Üsküdarlı Ali Rıza Bey’in (1858–1930) yanına gittiğim zaman, beni görünce çok sevinir, âdeta hayat bulur ve bunu da söylerdi. Ben de kendi kendime düşünür ve ‘Acaba, ben de yaşlandığım zaman, etrafımda böyle aynı yolda talebelerim olacak mı?’ derdim. Şimdi bu arzumun yerine gelmiş olmasından fevkalâde memnun ve huzurluyum. Sizler beni ihyâ ediyorsunuz.” sözleriyle bizleri sevindirdi.

Ayrılmazdan evvel Muzaffer Batur’un açtığı sergiden bahsediliyordu. Âzade (Akar) Hanım, “Nereye gideceğim, evde çocuk çoluk bekler.” dedi. Uğur cevâben: “Şöyle demelisin, Sergiye gidecektim ama, vîran olası hânede evlâd ü ayâl var!” Niyazi Sayın susar mı, hemen ekledi: “Ne vîran olacak hânem var, ne evlâd var, ne ayâl var, Sâde bir kuru hayâl var!” Hocamıza vedâ edip yanından ayrıldık.


Topkapı Nakışhanesi, Tıp Tarihi Enstitüsü Tezhip ve Minyatür atölyelerinden sonra; 15 Mart 1971 tarihinde, Çarşıkapı/Karamustafa Paşa Medresesi’nde açılan Kubbealtı Tezhip ve Minyatür Nakışhânesi, Dr. Süheyl Ünver hocamızın başkanlığında kurulmuş ve 1976 yılına kadar devam etmiştir. Bu tarihden sonra Süheyl Bey tarafından nakışhanenin idâresi talebeleri İnci A. Birol ve Çiçek Derman’a devredilmiştir. Bizler de “Süheyl Ünver Mektebi” doğrultusunda Nakışhâne hocalığını sürdürdük ve bu hizmeti 2000 yılında Gülnur Duran’a emânet ettik. Hamdolsun nakışhâne hâlen, meraklı gençlere hizmet vermeye devam etmektedir.

Hocamın çeşitli vesilelerle bizlere söylediği şu sözü burada belirtmeliyim: “Dostlarım! Gönül kazanalım gönül!. Anlamalıyız ve anlatmalıyız.”Yazımı, Hasan Âli Göksoy’un (1939-2010) şu beytiyle tamamlıyorum. Rabbim, her ikisine de rahmet eylesin.

Noksanımız ganî elbet, yoktur sözün hadd ü keyli,

Yâ Rab lutfunla karîb et, Resûlüne ol Süheyl’i …

İSMEK El Sanatları Dergisi 22 İNDİR

Bu yazı 888 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK