Taş İşçiliği

Mutlak Sanatkâra Ulaştıran Sanatlar; Hilye ve Tesbihler

  • #


Fatma YAVUZ

Usta şairin “Sanat” şiiri dizelerinde bahsettiği marifetin tabi olduğu arayışla vûcut bulan hilye-i şerif ve tesbihler İstanbul Sanat ve Medeniyet Vakfı Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi’nde bir araya geldi. Hat sanatının ‘en güzel’i anlattığı 80 levha ile 19. yüzyıl itibariyle tesbih ustalarının ağaç, kemik, diş gibi çeşitli malzemelerden yaptığı, değerli ve yarı değerli taşlarla bezediği tesbihler tarihi Siyavuş Paşa Medresesi’nin 15 küçük odasını süslüyor.


“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış, marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.” N. Fazıl Kısakürek

En büyük sanatkâr şüphesiz ki Allah’tır. O’nun yaptıklarından aldığı ilham ile beslenen insan ise yaratılana en çok benzeyeni yapmaya çalışır. Okunan salât ü selâmların, verilen vaazların, kılınan namazların, edilen niyazların ardında hep O’na ve Nebi’ye (SAV) ulaşma gayreti vardır. Yazarlar, şairler, mûsikîye gönül verenler kısacası sanatın herhangi bir dalı ile ilgilenenler, Allah (c.c) inancı ve peygamber sevgisini bin türlü yoldan dil ile ikrar, kalp ile tasdik ederler. Sanatkâr ruhun elinde şekillenen taş, ağaç; dildekini değil gönüldekini yazan mürekkep ile kalem, vücut bulduğu nesnede bir mana, derinlik ve hayranlık uyandırır. Tıpkı 17. yüzyıldan bu yana levha formuna getirilerek yazılan hilye-i şeriflerle, evveliyatı ondan da eski tesbih yapma ve işleme sanatı gibi…

Dua tanesi tesbihler ile gönüllerdeki peygamber aşkının hat sanatının güzelliğiyle işlendiği hilye-i şeriflerden seçme özgün sanat eserleri İstanbul Sanat ve Medeniyet Vakfı Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi’nde bir arada yer alıyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün restore ettiği Siyavuş Paşa Medresesi’nde İstanbul Sanat ve Medeniyet Vakfı Başkanı Mehmet Çebi’nin koleksiyonundan parçaların yer aldığı müzede, Türk sanatkârların yanı sıra İran, Irak, Mısır, Afganistan gibi İslam coğrafyasından hayatta olan hattatların levhaları ile Osmanlı-Cumhuriyet dönemi karmasından oluşan 500’e yakın tesbih bulunuyor. Konsept olarak yalnızca Türkiye’de değil, dünyada bir ilk olma özelliği taşıyan müze, İslam medeniyetini manen tatmin eden iki sanat dalını bir araya getirme açısından da büyük önem taşıyor. Nadide sanat örneklerinden seçmeleri görme fırsatı yakaladığımız Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi ile ilgili Koleksiyoner Mehmet Çebi ve Müze Müdürü Erkan Erben’in görüşlerini aldık.


Efendimiz'in (SAV) Kelimelerden Oluşan Portresi

“Şerefli görüntü” anlamına gelen Yaradan Resûlü'nün kelamlarla anlatıldığı süsleme sanatına denir hilye. Efendimizin vefatından evvel kızı Hz. Fâtıma’nın (R.A) "Yâ Resûlallah! Senden sonraya kalıp da cemalini göremezsek halimiz nice olur?” yakarışı üzerine Peygamberimizin, Hz. Ali’den, kendisini anlatan sözcükleri kaleme almasını istediği rivayet edilir. Hz. Ali de O’nu göremeyecek ümmetin özlemini bir nebze olsun giderecek metni yazar. Nebi (SAV)'in vefatından sonra pek çok sahabe Efendimizin beden ve ahlak güzelliğini, davranışlarındaki inceliği anlatan metinler kaleme alsa da hadis kitaplarında geçen ve İslam âlemi tarafından en fazla kabul gören tasvir Hz. Ali’ninkidir.

İslam geleneğinde hilye-i şerifin önemi; Hz. Muhammed'e (SAV) duyulan saygıdan ileri gelir. Yazan kişi onu yalnızca bir süsleme sanatı olarak değil, bir ibadet aracı olarak değerlendirir. Güç ve manevi huzura ermek isteyen müminler tarafından bir dönem sadakatin nişanesi olarak küçük kâğıtlara yazılan metinler göğüs ceplerinde taşınır. Halk; uğur, bereket, iman ve şerden koruduğuna inandığı levhaları ev ve iş yerlerinin duvarlarına asar.

Peygamberimizin; “Beni görmek istediğiniz vakit okuyup yüzünüze sürün, hemen beni görmüş gibi olursunuz. Ben dahi sizden razı olurum.” dediği hilye, ilk kez 17. yüzyılda Hâfız Osman isimli büyük hat sanatçısı tarafından levha formuna getirilir. Hat sanatının görselliği ile göze, içeriği ile gönle hitap eden bu metin, zaman içinde edebi bir form kazanarak klasikleşen bir süsleme sanatına dönüşür. Hafız Osman tarafından yazılan klasik levhalar dört bölümden oluşur. Baş makama “Besmele” yazılır. Göbek diye adlandırılan orta bölümün dört köşesine halifelerin isimleri veya lakapları eklenirken, Hz. Ali’den gelen metin ortada yer alır. Hilyenin bir diğer bölümüne de kuşak adı verilir. Burada Peygamberimizle ilgili bir ayete yer verilirken, etek kısmında metin devam eder. Metnin en altına da genellikle ketebe atılır.


Hilyeler Günümüz Hattatlarına Ait

Koleksiyonerin elinde eski tarihli levhalar olmasına rağmen Siyavuş Paşa Medresesi’ndeki levhalar çağdaş hat sanatçılarına ait. Büyük hat sanatkârı Hâmid Aytaç’ın yetiştirdiği öğrencilerin ürettiği eserlerle başlayan silsilede, Hasan Çelebi, Fuat Başar, Hüseyin Gündüz, Hüseyin Öksüz, Turan Sevgili, Savaş Çevik gibi sanatkârlar ile Gürkan Pehlivan, Nurullah Özdem, Fevzi Günüç, Hüseyin Hüsnü Türkmen, Cemali Gündoğdu, Mustafa Cemil Efe, Tahsin Kurt, Avni Nakkaş, Eyüp Kuşçu’nun eserlerinden örnekler sunuluyor.

Menaf Nom, Muhammed Jevadzade, Fatıma Ali, Ferhat Şirhani, Sabah Erbili, Seyyid Yahya, Ahmed Faris Rızk, Emir Ahmed Felsefi, Ziyad Mühendis gibi diğer İslam devletlerinden hat sanatkârlarının eserlerini de müzede görmek mümkün. Celi sülüs, divani, talik ve nesih yazılarından seçme parçaların sergilendiği levhalarda, Fatma Nur Tavaslı, Leyla Şen Dilsiz, Emel Selamet, Emel Türkmen, Nazlı Durmuşoğlu, Fatma Esra Öztürk, Emine Burçin Yılmaz, Ayşe Hümeyra Maşlak, Şifa Toptaş Nac, Asuman Coşkun, Dilara Yarcı gibi tezhip sanatçılarının süslemeleri dikkat çekiyor. Koleksiyona yeni eserler katarak sanatkâr yelpazesinin her geçen gün genişletildiği müzede, dünyanın en büyük ebatlı hilye-i şerifleri arasında bulunan Erzurumlu Muhammet Fuat Hoca ile Cevat Huran’a ait iki tablo koleksiyonun değerli parçaları arasında yer alıyor.

Tasarımlar Sanatkârın Zevk ve Kabiliyetinin Aynası

Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi’ndeki hilyelerin her biri özgün ve tek eser olma özelliğini taşıyor. Üretilen her bir parça, Hz. Ali’den gelen metnin aynı kalması şartıyla sanatçının kendi zevk ve kabiliyetini yansıtıyor. Hattat Hâfız Osman Efendi’nin başlattığı klasik hilye forumun dışında değerlendirilen eserler farklı tasarımları, kompozisyonları, levha ebatları, tezhipleri ve yazı çeşitliliğiyle göze çarpıyor.


Böyle bir durumda klasik sanatlarda özellikle de kalıplaşan bir formda yeniliğin biraz cesaret işi olup olmadığı sorusu aklımıza geliyor hemen. Ancak koleksiyoner Çebi bu konudaki görüşlerini “Aynı hilye formu 400 senedir yazılıyor, bundan sonra da sanatkârlarımız tarafından yazılmaya zaten devam edecek. Hem ‘Dün dün ile geçip gitti, artık bugün yeni şeyler söylemek lazım.’ dememiş mi Hz. Mevlana. Sanat yeni tasarımların ortaya çıkarılmasını zorunlu kılan bir dinamiktir. Devamlılık açısından çağdaş sanatçılarımız mazideki medeniyetten ilham alarak yeni eserler üretmeliler. Şu zamanda bir Hâfız Osman, bir Kazasker Mustafa İzzet yaşasaydı nasıl bir hilye yazardı diye düşünerek eserler ortaya koymalıyız.” diyerek açıklıyor. Dünyada yeni açılan müzelerin de çağdaş sanat eserlerine yer vermeyi daha ön planda tuttuğunu ifade eden Çebi, mevcut müzelerimizde Osmanlı sanat eserleri ile ilgili yeterince eser görmenin mümkün olduğunu, Topkapı Sarayı veya Türk-İslam Eserleri Müzesi’ni gezen birinin Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi’ne geldiğinde sanatın devamlılığı niteliğinde eserlerle karşılaşacağını anlatıyor.

Hilyelerden Sonra Bir Diğer Koleksiyon… Tesbihler…

“Yedi kat gök ve yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih eder. Allah’ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız.” derken İsra Sûresi'nin 44. ayeti, Nebi (SAV) ise namazdan sonra ümmetine 33’er kez Sübhânallah (Allah’ı tüm noksanlıklardan tenzih ederim), Elhamdülillah (Allah'a şükür), Allahu Ekber (Allah en büyüktür) zikrini öğütler. Bu zikir işlemi için ilk zamanlar parmaklar kullanılırken sahih kitaplarında ashabın iplere attıkları düğümler, küçük çakıl taşları, zeytin veya hurma çekirdeklerini sayma aracı olarak kullandıkları bilgisi geçer. Has ismi Sübhânallah olan tesbihat çok eski olmasına rağmen tesbihteki estetik gelişmeler 14 ve 15. yüzyıllara denk gelir. İmame imamı, taneler ise namaza duran cemaati temsil ederken, imam ve cemaatin birbiri ardına sıralanması tesbihte sanat yarışını başlatır. Sert ağaç kabukları yontulur, taneler dizilir.


Manevi huzura ermenin anahtarı olan tesbihin bir sanat dalı haline gelmesi ise 17. yüzyıl başlarıdır. Bu dönemde sert olan her türlü malzeme habbe ve imame yapımında kullanılır: Taş, ağaç, diş, kehribar, kemik, bağa, mercan…

Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi Müdürü Erkan Erben, tesbih yapımıyla ilgili genel bir bilgi veriyor: Allah’ı zikretmek ruhani bir duygu olduğu için tesbih yaparken hiçbir canlıya zarar verilmez. Ancak ölen bir canlının dokusu kullanılır. Müzemizde de buna örnek olarak fildişinden yapılmış parçaların yanı sıra mamut fosilinden alınan dişten yapılan kıymetli eserler bulunuyor.”

19. ve 20. yüzyıl ise tesbih sanatının farklı bir boyuta geçtiği dönemdir. Çünkü tesbihlere diğer sanatlarla ilgili detaylar işlenir. Kuyumcular tesbihlere müdahale ederek altın, gümüş, pırlanta, elmas vb. kıymetli ve yarı kıymetli taşları yerleştirir mesela. Takı havası verilen tanelerin bir sonraki asırda üzerine mikro art sanatçılarının tezhip, minyatür gibi sanatları uyarladıkları görülürken; müzede buna en çarpıcı örnek olarak camekânın ardındaki ışıltısıyla her bir iri habbenin üzerine 36 padişah portresinin işlendiği, pırlanta taşlarla bezeli bir çini tesbih görenleri mest ediyor.

Tesbihin Değerini Malzeme Değil, Ustası Belirler

Tesbihler müzede Osmanlı-Cumhuriyet dönemi karmasından oluşuyor. 19. yüzyılda yapılan da mevcut, yaşayan ustaların el marifetini gösteren parçalar da. Malzeme çeşitliliğinin çok fazla olduğu tamamı el işçiliğine dayalı 500’e yakın parçanın sergilendiği koleksiyondaki eserlerin tek ortak noktası ise kullanılan malzeme ayırt edilmeksizin her bir habbesinin aynı renk ve ebatta işlenmiş olması.

33’lük, 99’luk ve binlik tanelerden oluşan tesbihlerden bazıları sade şıklığıyla bazıları ise ışıltılı taşlarıyla görenlerde hayranlık uyandırıyor. Eserler arasında, yalnızca Hint Okyanusu’ndaki Seyşel Adaları’ndan Praslin’in bir vadisinde yetişen ve oldukça değerli olan “Narçıl”dan (Hindistan cevizinin kuruyup koyulaşan sütü) yapılmış bir tesbih de bulunuyor, tropikal bir ağacın meyvesi olan ve mikrop kırıcı özelliği ile bilinen kukadan yapılan bir eserde.


Ayrıca abanoz, gül ağacı gibi çeşitli ağaçlardan yapılmış tesbihlerin yanı sıra, damla- sıkma kehribar, kemik, mercan, bağa, inci, gümüş ve değerli taşlarla işlenmiş parçalar da sergileniyor.

Koleksiyoner Çebi, tesbih sanatında farklı bir konuya dikkat çekiyor ve ekliyor: “Günümüzde tesbihin kıymeti malzeme ile ilişkilendiriliyor. Bunun çok doğru olmadığını düşünüyorum. Öncelikle tesbihi yapan sanatçının sanat kalitesine bakmak gerek. Yani iyi bir usta ister koçboynuzundan ister gergedan boynuzundan -ki aralarında çok fazla fiyat farkı var- bir parça üretsin benim için aynı değerdedir. Dolayısıyla eserin fiyatını arttıran sanatçının kendi sanat katma değeridir. Tesbih sanatında da bu noktaya gelmemiz lazım.”

Bin Millik Yol Bir Adımla Başlar

Koleksiyonu ile kültür-sanat hayatının yeni bir müze kazanmasına ön ayak olan Çebi ile Türkiye’deki müzeler hakkında da konuşmak istiyoruz. “Bizler yalnızca müzede değil, çoğu şeyde geç kaldık. Arkeoloji Müzeleri, Topkapı, Türk ve İslam Eserleri Müzesi gibi çok önemli müzelerimiz var ancak sayıları çok az.” diyen Çebi, TÜRSAB’ın yaptığı araştırmaya göre bazı rakamları paylaşıyor: “ABD’de 15 bin müze bulunurken, Almanya’da 6 bin 5 yüz, İtalya’da 4 bin, nüfusu dörtte birimiz kadar olan Macaristan’da bile bin 200. Türkiye’de ise ören yerleri dâhil 400 müze var.” Ülkemizdeki müze sayısının devlet-millet iş birliği ile arttırılması gerektiğini belirten koleksiyoner, “Müzelerimizin depolarında dünyada başyapıt olarak kabul gören üç buçuk milyon eser var. Biz sadece bu eserlerle yüzlerce müze kurabiliriz. Doğunun ve batının en önemli şehirlerinden biri olan İstanbul’u finans başkenti yanında kültür başkenti de yapmamız lazım. Bunu da müze, sergi ve bienallerle yapabiliriz. Bugün İslam eserlerinin piyasası Londra’da belirleniyor. İşin piyasası buraya taşınmalı ki, İstanbul, İslam sanatı eserlerinin eskisi ve yenisi ile bir arada bilindiği, görüldüğü, satın alındığı bir merkez haline gelmeli.” “Bin millik yol bir adım ile başlar” demişler Çinliler atasözlerinde. Çebi de İstanbul Sanat ve Medeniyet Vakfı olarak açtıkları Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi’ni bu uğurda atılan bir adım olarak değerlendiriyor. “Yapılan iş en mükemmeli değil ancak işin ilk adımı.” şeklinde konuşan koleksiyoner, “Yaşayan sanatkârların eserlerine müzede yer verme fikri hem diğer illerimizde hem de İslam ülkelerine örnek olmalı. Bizler çağdaşı gözden ırak tutarak gönüllerimizi yalnızca mazide üretilen eserlere açarak klasik sanatlarımızı yaşatamayız.” diyerek bu konudaki düşüncelerini paylaşıyor.

Siyavuş Paşa Medresesi

Hilye-i şerif ve tesbihten oluşan sanat eserleri, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 3 yılda restorasyonu tamamlanarak müzeye dönüştürülen gerek mimari yapısı gerekse özenli tasarımı ile dikkat çeken Siyavuş Paşa Medresesi’nde yer alıyor. İstanbul’un Fatih ilçesinde 16. yüzyıldan kalma önemli eserler arasında yer alan medrese, Süleymaniye Camii’nin denize bakan kısmına dik olarak ayrı dört mahzenin üzerine yamuk planlı avluya üç yönlü inşa edilmiş. Bugün 15 hücresi ve bir büyük dershane odası bulunan yapının geçmişte öğrencilerin, evsizlerin, askerlerin barındığı bir mekân olarak kullanıldığı biliniyor.

III. Murad döneminde iki kez sadrazamlık yapan Kanijeli Siyavuş Paşa tarafından 1580 yılında doğum yaparken vefat eden eşi, II. Selim’in kızı Fatma Sultan adına 1591’de yaptırılan yapının mimarı ise kaynaklarda Davut Ağa olarak geçiyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 22 İNDİR

Bu yazı 1143 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK