Mûcize Kitabın Muhteşem Hattı: Kûfi'nin Tarihsel Yolculuğu

  • #


Yazı: Sevgi KUTLUAY*

Dikey ve yatay harflerin birleşmesiyle ortaya çıkan Kûfi, bir çeşit hat yazısı olup, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ilk yazısı olarak bilinir. İslâm hat sanatında geometrik formuyla inanılmaz zarafete sahip Kûfi, mushaf yazımında 11. yüzyıla kadar kullanılan tek yazı türüdür. Sevgi Kutluay; Emevi, Abbasi, Selçuklu, İlhanlı, Memlûk, Celâyirî, Timurlu ve Osmanlı döneminde üretilen başyapıt niteliğindeki eserlerle ‘Şam Evrakları’ arasında yer alan Kur’an yaprakları, rulo Kur’anlar, cüzler ve İslam cilt sanatı örneklerinden yola çıkarak Kûfi’nin tarihsel yolculuğunu kaleme aldı.

Kur’an-ı Kerim nüshalarının ilk yazısı olması nedeniyle taşıdığı manevi anlamının yanı sıra, hattatların hünerlerini en mükemmel şekilde ortaya koyduğu bir yazı türü olan Kûfi’yi konu alan, “Mucize Kitabın Muhteşem Hattı: Kûfi” sergisi bu konseptle açılan ilk kapsamlı sergi olma niteliğini taşımaktadır. Dünyanın sayılı koleksiyonlarından biri olan Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin Kur’an koleksiyonu ve Şam Evrakları koleksiyonundan seçilen görkemli eserlerin yer aldığı sergi, aynı zamanda 8.-15. yüzyıllar arasında hazırlanmış nüshaların yer aldığı bir Kur’an-ı Kerim sergisidir.


Müzenin Kur’an koleksiyonu ilk olarak Kur’an-ı Kerim’in indirilişinin 1400. yılı nedeniyle 2010 yılında açılan kapsamlı bir sergi ile tanıtılmıştı. Ancak bu sergide 8. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan süreç içinde İslam coğrafyasında hazırlanan Kur’an-ı Kerim nüshalarının tanıtılması hedeflendiği için Kûfi hatla yazılmış Kur’an nüshalarına sınırlı sayıda yer verilebilmişti.

İslam Kültür ve Sanat Platformu’nun (İKSP), müzenin Kur’an koleksiyonunda muhafaza edilen eserlerle Kûfi hattını konu alan bir sergi yapmak istemesi, 2010 yılındaki sergide sınırlı sayıda yer verebildiğimiz Kur’an-ı Kerim’in ilk nüshalarını ilgilileri ile buluşturmak için çok önemli bir fırsat yarattı. Serginin kutlu doğum haftasında da ziyaret edilebilecek olması sergi konseptini belirleyen önemli etkenlerden biri oldu. Böylece Hz. Peygamber’in (SAV) en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerim’in ilk yazısı olan Kûfi, son derece anlamlı bir dönemde ilgilileri, günümüz hattatları, müzehhipleri ve mücellitleri ile buluşabilecekti.

Kûfi Hattın Gelişimi

Serginin konseptini oluştururken Kûfi hattın gelişimi ve bölgesel özelliklerinin yanı sıra 8. yüzyıldan 15. yüzyıla uzanan süreç içinde İslam kitap sanatının gelişmesini de ele aldık ve özellikle bu konuda çalışma yapan araştırmacılar ile sanatçıların önünü açabilmek adına sergilenecek eserlerin seçiminde son derece titiz davrandık. Titizlikle ele aldığımız konulardan biri de kuşkusuz bilgi panoları ve etiketler oldu. Bugüne kadar bilimsel yayınlarda ele alınan konuları ve sergilenen eserlerle ilgili genel bilgileri panolara taşıdık. Bilgi panolarında sergilenen eserlerden seçtiğimiz tezhip örnekleriyle son derece çağdaş tasarımlar yapmaya çalıştık ve bu tasarımları yönlendirici olması için ilgili eserlerin etiketlerinde de kullandık. Emevi, Abbasi, Selçuklu, İlhanlı, Memlûk, Celâyirî, Timurlu ve Osmanlı dönemlerine ait eserleri kronolojik olarak sergiledik. Mağribi hattın örneklerini Endülüs nüshaları olarak genel bir başlıkla ele aldık. İslam dünyasında kitaba verilen öneme ve gösterilen saygıya dikkat çekmek için de “Saray Atölyelerinde Tamir Edilen Nüshalar” ile ilgili sergide ayrı bir bölüm oluşturduk.


Pek çok geçici sergide olduğu gibi bu serginin de hedef kitlesini görkemli kültür mirasımızın gelecekteki sahibi olan çocuklar ve gençler oluşturduğu için “Mucize Kitabın Muhteşem Hattı: Kûfi” sergisinin başlangıcında “Mucize Kitap”, “Hz. Peygamber ve Kur’an-ı Kerim” başlıklı önemli iki bilgi panosuna yer verdik. Aslında bu iki pano sergide yer alan eserlerin neden bu kadar görkemli olduğunu da açıklamaktadır.

Kur’an’ın Eşsiz Anlatımı

Son Peygamber Hz. Muhammed’e (SAV) 610 yılında Mekke’de Cebrail (AS) vasıtasıyla indirilen Kur’an-ı Kerim, Allah kelamıdır. İnsanlığı doğru yola yöneltmek için gönderilen bu kitap, mushaflara yazılı olarak kayıt altına alındığı gibi sahabe neslinden bu yana ezberlenerek sözlü olarak da kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Bu nedenle yeryüzünde hiçbir kitap için söz konusu olmayan bir ayrıcalığa sahiptir.

Allah kelamı olması nedeniyle bir benzerinin ortaya konması mümkün olmayan bu kitap, kelimelerin seçilmesi, cümlelerin teşekkül etmesi ve konuların ifade edilmesinde kendine has eşsiz bir anlatım tarzına sahiptir. Bu özelliği ile de indirildiği dönemde mevcut olan nazım ve nesir türleriyle kıyaslanması mümkün değildir. Onun üslubunda insani zaaflar görülmez. Edebi tasvirleri, içerik bütünlüğü, farklı seviyelerdeki insanlara hitabı, gönüllere etkisi, i’câzi ve görünmeyen âlemlere ilişkin haberleriyle erişilmesi mümkün olmayan bir kitaptır. Harflerin, kelimelerin ve cümlelerin seslendirilmesi esnasında kulağa ve ruha hoş gelen, diğer söz türlerinin hiçbirinde rastlanmayan musiki Kur’an-ı Kerim’in insanı derinden etkileyen bir diğer özelliğidir. Okunması esnasında bazı ayetlerinin insana huzur ve ferahlık vermesi, bazılarının ise ürpertmesi Kur’an’ın akla ve duyguya aynı anda hitap etmesinden kaynaklanan bir başka özelliğidir.

Kur’an-ı Kerim’in açıklayıcısı ve uygulayıcısı olan Hz. Peygamber, “Hiçbir peygamber yoktur ki, insanların inanmaları için kendisine mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen ise Allah’ın vahyettiği Kur’an’dır. Bu sayede ben kıyamet günü ümmeti en çok olan peygamber olacağımı ümit ediyorum.” (Buhâri, “İ’tisam”, Müslim, “İman”, 29) buyurmuştur. Kur’an’ın muhtevası içinde Hz. Peygamber ile ilgili ayetler önemli bir yer tutar. “Muhammed” ismi dört ayette geçer, pek çok ayette “Allah ve resulü” olarak zikredilir, üç yüzden fazla ayet Hz. Muhammed’e (SAV) yönelik olarak “de ki” hitabıyla başlar. Hz. Peygamber’e (SAV) ilahi emir ve yasakları tebliğ edip kişi ve toplumları manevi arınmaya tâbi tutma, onlara kitap ve hikmeti öğreterek hak dini yaşayacak olgunluğa kavuşturma görevinin verildiği, onun âlemlere rahmet olarak gönderildiği Kur’an-ı Kerim’de açıkça anlatılır ve onu öven ifadeler kullanılır (Bakara 2/129, Âl’i İmran 3/169, Kalem 68 /4, Tevbe 9/128, Enbiyâ 21/107, Cuma 62/2).


İlk Nüshalar…

Hz Peygamber (SAV), Kur’an’ın emir ve tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmiş, insanlara ulaştırmakla görevli olduğu ilahi mesajı önce kendi hayatına uygulayarak ümmeti için mükemmel bir örnek olmuştur. “Sizin en hayırlınız Kur’an-ı öğrenen ve öğretendir” (Buhâri “Fezâilü’l Kur’an,21) vb. hadisi şerifleriyle de Kur’an’ın öğrenilmesini ve başkalarına öğretilmesini teşvik etmiştir.

Hz. Peygamber’e (SAV) geldiği şekliyle kıyamete kadar var olacağı ve onun Allah tarafından korunacağı ayetle (Hicr 15/9.) bildirilen Kur’an, 114 sure ve 6666 ayeti ihtiva eden 30 cüzden oluşmaktadır. Vahiy süreci 23 sene olan Kur’an’ın ilk olarak Alâk (96/1.-5.) son olarak da Mâide (5/3.) ayeti indirilmiş ve Hz. Peygamber (SAV) vahiyle kendisine gelen ayetleri hayatta iken vahiy kâtiplerine yazdırmıştır.

Kur’an-ı Kerim, ilk halife Hz. Ebûbekir (RA) döneminde mütecânis (tek tip) sahifelere yazılarak mushaf haline getirilmiştir. Hz. Osman (RA) döneminde de Hz. Peygamber’in (SAV) eşi Hafsa Binti Ömer’de bulunan bu mushaftan, vahiy kâtiplerine altı kopya daha yazdırılarak önemli İslam merkezlerine gönderilmiş ve fetihlerle genişleyen İslam coğrafyasında Kur’an’ın doğru olarak okunması ve öğrenilmesi sağlanmıştır.

İlahi kelamın muhafazası ve gelecek nesillere doğru olarak aktarılması, Kur’an’ın yanlış okumaya ve tahrife sebep olmayacak şekilde açık ve güzel bir hatla yazılmasıyla sağlanmıştır. Bu nedenle Kur’an nüshaları yüzyıllar boyunca dönemin en ünlü hattatları tarafından büyük bir özen ve hünerle yazılmıştır.


Kur’an’ın İlk Hattı: Kûfi

Estetik ve nitelik açısından Kur’an’ın ilk nüshalarının yazılması için mükemmel bir yazı olan Kûfî, “Kur’an yazısı” ve “Asr-ı saadet Kûfisi” olarak da bilinmektedir. Düzenli dikey ve yatay harfler ve bu harflerin birleşmesiyle ortaya çıkan geometrik formuyla inanılmaz bir zarafete sahiptir.

Kûfî yazı, önce Hicaz’da, 7. yüzyılın ikinci yarısından sonra ise Kuzey Afrika (Fas, Cezayir, Tunus) ve İspanya’da yayılmıştır. Mekke’de Mekkî, Medine’de Medenî, Basra’da Basrî gibi yayıldığı bölgenin adını alan bu yazı, Kûfe’nin önemli bir merkez haline gelmesiyle büyük bir gelişme göstermiş, bundan sonra genel bir anlam kazanarak “Kûfî” adıyla anılmıştır. Bununla birlikte, farklı yazım şekilleri Kûfî yazının; “Doğu Kûfîsi veya Meşrik Kûfîsi”, “Batı Kûfîsi veya Mağribî” olarak isimlendirilmesine neden olmuştur. 11. yüzyıla kadar mushaf yazımında kullanılan tek yazı türü olan Kûfi, yeni yazı türlerinin yaygınlaşması sonucu; mushaflarda, dini, edebi ve ilmi el yazmalarında diğer yazı türleriyle birlikte kullanılmış, kitabelerde, mezar taşlarında, günlük kullanım eşyalarında, celi olarak mimaride ancak, 15. yüzyıl sonuna kadar varlığını devam ettirebilmiştir. Bundan sonra ise, sadece hünerlerini göstermek isteyen hattatlar tarafından kullanılmıştır.

Binlerce Kur’an nüshası Kûfi hattın gelişimini ve bölgesel farklılıklarını günümüze taşımakla birlikte, Kûfi hattın üstatlarının adı ya dönem kaynaklarında ya da sınırlı sayıdaki ketebe ve ferağ kaydında yer almaktadır. Emevi ve Abbasi dönemlerinde altın çağını yaşayan Kûfi’nin ilk hünerli üstadı Emevi döneminin son yıllarında yaşayan ve yazık ki herhangi bir yazısı günümüze ulaşmayan Kutbe el- Muharrir’dir. Kutbe, Kûfi’yi tadil ederek daha güzel bir hale getirmiş, “Celîl ve Tumar” adıyla anılan yeni yazı çeşitleri ortaya koymuştur. Kûfe’nin önemli bir merkez haline gelmesinin ardından yeni hattatların yetişmesi için hazırlanan ortam hat sanatının büyük bir gelişme göstermesini sağlamış, Kutbe’den sonra Dahhak b. Aclan, İshak b. Hammâd ve Muhammed b. Ahmed b. Yasin (TİEM 453-456) Kûfi yazının önemli hattatları arasında yer almıştır.


15. Yüzyıla Kadar Kullanıldı

Abbasiler döneminde sayısı 40’ı aşan yeni yazı çeşidi, İbn Mukle (Ö. 940) ve Ali b. Hilâl (İbn Bevvab öl.1032) tarafından tadil edilmiştir. Aklâm-ı sitte (muhakkak, reyhani, nesih, sülüs, tevki, rıka) olarak anılan bu yazı türlerinin Yakut el- Musta’sımi (Ö.1298) tarafından usul ve kaidelerinin belirlenmesiyle hat sanatında yeni bir üslup (ekol) başlamış ve Osmanlı öncesinde hat sanatının üstatları bu yolda eserler vermiştir. Yakut üslubu, İslam ülkelerinde büyük ölçüde benimsenmiş olsa da, hattın ünlü üstatları yaygın olmamakla birlikte Kûfi hatla, sure başlıkları ve zahriye sayfalarında 15. yüzyıla kadar yer vermiştir. Bu dönemden sonra taşıdığı manevi anlama ve günümüz sanatçılarını dahi imrendirecek olgunluktaki estetik özelliklerine karşın Kûfi hattın kullanılmaması son derece dikkat çekici bir durumdur.

Yakın zamana kadar Kur’an’ın ilk nüshalarının sınırlı sayıda olduğu bilinmekte iken 20. yüzyılın başında binlerce Kur’an yaprağının, yüzyıllar boyunca Suriye’de Şam Emeviye Camii, Tunus’ta Kayrevan Ulu Camii ve Yemen’de Sana Ulu Camii’nde muhafaza edildiği anlaşılmıştır. Kur’an’ın eksilme, değişme ve bozulmaya maruz kalmadan günümüze ulaştığını ortaya koyan bu nüshalar, yazık ki son derece kötü koşullarda muhafaza edilmiş ve Şam Emeviye Camii’nde bulunanlar 1917’de Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne getirilerek “Şam Evrakları Koleksiyonu“ adı ile koruma altına alınmıştır.

Değerli Bir Koleksiyon: Şam Evrakları

Şam Evrakları; Kur’an yaprakları, rulo Kur’anlar, Kur’an cüzleri, İslam cilt sanatının ilk örnekleri olan ahşap üzerine geçirilmiş deriden oluşan ciltler, mektuplar gibi çeşitli belgelerin bir arada muhafaza edildiği, 8. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl arasına tarihlenen binlerce belgeden oluşan bir koleksiyondur. Kur’an-ı Kerim’in ilk nüshaları olarak kabul edilen parşömen üzerine yazılmış Kur’an yapraklarını ihtiva etmesi nedeniyle İslam dünyası için çok değerli bir koleksiyon olan Şam Evrakları, İslam kitap sanatının özellikle Emevi (8. yüzyıl sonu) ve Abbasi (9.-10. yüzyıl) dönemlerindeki gelişimini izlemek için de inanılmaz bir hazinedir. Kâğıt veya parşömen üzerine Kûfi (Meşrik Kûfisi, Mağribî) hatla, sepya (kahverengi) veya is (siyah) mürekkebi kullanılarak yazılmış olan bu nüshaların, kırmızı, turuncu ve yeşil renkli noktalama işaretleri sonradan eklenmiştir. İslam kitap sanatında, kitap süslemesinin Kur’an-ı Kerim’in süslenmesiyle başladığını da ilk nüshalar ortaya koymaktadır. Emevi döneminde belli bir program olmadan satır aralarına yerleştirilen süslemeler, Abbasi döneminde sure başlarını metinden ayıracak bir düzenleme ile son derece programlı olarak yapılmış ve ağırlıklı olarak altın varak kullanılmıştır. İlk nüshaların deri iplerle birine bağlanan ve yaygın olarak ahşap üzerine kaplanan deriden yapılmış ciltleri, genellikle geometrik bezemelerle süslenmiştir. Bunun yanı sıra karton kutu şeklinde tasarlanan ünik örneklerde dikkati çekmektedir.


Kufi yazının gelişimini kesintisiz olarak izleme imkânı veren bu nüshaların, önemli bir bölümünde ketebe ve ferağ kaydı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, üzerlerindeki vakıf kayıtları diğer nüshaların tarihlendirilmesi açısından da büyük bir önem taşımaktadır.

Vakfedilen Kur’anlar

Kur’anlardaki vakıf kayıtlarından; sultanların ve devletin ileri gelenlerinin yaptırdıkları camilere, medreselere ve türbelere 9. yüzyıldan itibaren Kuran-ı Kerim vakfettikleri anlaşılmaktadır. Günümüze ulaşan kayıtlara göre, Sûr kentindeki camiye okunmak üzere 30 cüz vakfeden Abbasilerin Şam Valisi Amacur (valilik dön. 870-878) İslam dünyasının vakıf yapan ilk devlet adamıdır (ŞE 13114, ŞE 990, ŞE 4). Kur’an nüshalarının vakfedilmesi Abbasilerden sonra gelenek halini almış, özellikle Memluklular ve Osmanlılar dönemlerinde camilerin veya medreselerin inşa edilmesi aşamasında vakfedilecek Kur’an nüshalarının hazırlanmasına başlanmıştır. Bu dönemde camilere vakfedilmek üzere hazırlanan Kur’an-ı Kerim'lerin, vakfı yapan sultanın gücünün ve zenginliğinin bir göstergesi olarak son derece büyük boyutlu olduğu, ünlü hattatlar tarafından yazıldığı, muhteşem tezhiplerle süslendiği ve usta mücellitler tarafından ciltlendiği dikkati çekmektedir. Nüshalara gösterilen bu özen Kur’an’ın muhafaza edileceği sandıklara ve üzerine konulacak rahlelere de gösterilmiştir. İslam kitap sanatının her döneminde büyük bir itina ile hazırlanan Kur’an nüshalarının metninin doğru yazılması konusunda da son derece titiz davranıldığını, hattat Muhammed b. Ahmed b. Yasin tarafından 993’te İsfahan’da istinsah edilen nüshanın üzerindeki 994 tarihli “mukabele” kaydı ortaya koymaktadır (TİEM 456, 337b). Kûfi hatla Arapça yazılmış olan bu kayıttan Kur’an metninin bir komisyon tarafından kontrol edilerek tasdiklendiği anlaşılmaktadır.

Yıpranmış Mushafların Tamiri

İslam dünyasında kitaba verilen önemi günümüze ulaşan eserler ortaya koymaktadır. Memluk, Celâyirî, Safevi ve Osmanlı saraylarının sanat hamileri, saraylarında oluşturdukları nakkaşhaneler de bir taraftan yeni eserlerin hazırlanması için sanatçıları teşvik ederken diğer taraftan yıpranmış sanat eserlerinin, özellikle Kur’an nüshalarının tamir edilmesine büyük özen göstermişlerdir. Hazırlandığı dönemin üslup özelliklerine müdahale edilmeden korumaya yönelik olarak yapılan bu çalışmalar sırasında nüshalara, tamir edildikleri sarayın sanat anlayışına uygun olarak hizip, aşir ve secde gülleri ile noktalama işaretlerinin eklendiği, eksik yaprakların tamamlandığı, bazen yapraklara vassale yapıldığı, cetvel çekildiği, sure başlarının yazıldığı ve tezhiplerle süslendiği, ciltleri bulunmayanlara cilt yapıldığı dikkati çekmektedir. Saray nakkaşhanelerinde tamir edilen eserler arasında en önemlisi kuşkusuz, Hz. Osman’a atfedilen Kur’an-ı Kerim’dir. Bugün müzelerde, kütüphanelerde, medreselerde vb. korunmakta olan altı mushafın Hz. Osman mushaf’ı olduğu, hatta şehit olması esnasında bunlardan birini okuduğu ileri sürülmektedir. Bu mushafların imla ve yazı özellikleri dikkate alınarak yapılan incelemede; Taşkent Mushafı’nın (Mûy-i Mübarek Medresesi’nde) Kûfe Mushafı ile Topkapı Mushafı'nın (TSM H.S. 32) Medine Mushaf’ı ile Türk ve İslam Eserleri Müzesi (TİEM 457) ve St. Petersburg (Şarkiyat Ens. Kütüp. E20) mushaflarının Basra Mushafı ile Kahire Mushafı'nın (El- Meşhedü’l-Hüseynî) yine Kûfe Mushafı ile Londra Mushafı'nın (British Library, Or. 2165) Şam Mushafı ile bağlantılı olduğu, ya Hz. Osman’ın hazırlattığı altı kopyadan ya da onlardan istinsah edilmiş nüshalardan yazılmış olduğu ifade edilmektedir.


“Mucize Kitabın Muhteşem Hattı: Kûfi” sergisinin konsepti ve sergilenen eserleriyle, 8.-11. yüzyıllar arasında altın çağını yaşayan, 15. yüzyıldan sonra neredeyse unutulan, günümüzde ise herhangi bir monografik çalışmaya veya bir sergiye konu olmayan Kur’an-ı Kerim’in ilk yazısı Kûfi hattı ele alan önemli bir sergi olduğu inancını taşımaktayız.

* Küratör

“Türkiye’nin Kültürel Zenginliği İslam Dünyası İçin de Referans”

Serginin, proje genel koordinatörlüğünü, İKSP Genel Sekreteri Abdülkadir Özkan gerçekleştirdi. Kûfi hat konusunda dünyanın en kapsamlı sergisini açtıklarını belirten Özkan, Türkiye’nin bir yandan modernleşmeyi yaşarken, öte yandan geleneksel olanı bugüne aktararak hukuktan siyasete kadar yaptığı çabalarının yanında aynı şekilde kültür ve sanat açısından da toplumsal yapıya uygun arayışlar yapmak zorunda olduğunu ifade etti. Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Gelinen bu noktada, tarihsel tecrübeyle ve geleneksel birikimi yansıtarak sağlam bağlar kurabilen ve bunu bugüne taşıyacak yeni ve güçlü bir dile ihtiyaç olduğu açıktır. Bu ihtiyacı dillendirmek ve bu dili ortaya koyma çabasını teşvik etmek üzere İKSP ortaya çıkmıştır. Osmanlı’nın miras bıraktığı coğrafyada bir İslam ülkesi olarak varlık bulan Türkiye’nin kültürel mirasının zenginliği ve bu mirasın sunduğu tarih perspektifi, İslam dünyası açısından da bir referans değeri taşımaktadır. İKSP’nin bu kapsamda Cumhurbaşkanlığının da himayesinde açtığı sergide hattatların, Allah kelamı olan Kur’an-ı Kerim’i manası ve lafzına yakışır bir güzellikte, adeta bir ibadet coşkusuyla yazmış oldukları Kûfî hatlı Kur’an nüshaları yer alıyor. Sergilenmekte olan Kur’an-ı Kerim’ler, aynı zamanda üzerindeki kayıtlar ve mühürler açısından da birer belge niteliğinde. İslâm coğrafyasında ortaya konan başyapıtlarla Kûfî hattın gelişimi ele alınıyor.”

İSMEK El Sanatları Dergisi 22 İNDİR

Bu yazı 1212 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK