Süsleme Sanatları

San’at ve Çizgilerin Dili

  • #


Yazı: İnci Ayan BİROL

Bezeme san’atlarının mihenk taşı desendir. Motifler ise deseni meydana getiren yapı taşlarıdır. Motiflerin ilham kaynağı tabiattır. Aslında tabiat her san’atkârın gerçek hocasıdır. Ancak Türk-İslâm tezyîni sanatlarında nakkaş, motiflerini çizerken tabiattan seçtiği modelini aynen kopya etmemiştir. Kimliğini belirleyen ana çizgileri korumuş, ancak çizime kendi zevkini de katarak onu, görmek istediği şekilde resmetmiştir. Adına “üsluplaştırmak" veya “üslûba çekmek” dediğimiz bu çizim tekniğinde nakkaş, hem yaradılışa ve dolayısıyla Yaradan'a duyduğu saygı ve hayranlığı vurgulamış hem de iç âleminin sesini eserine yansıtmıştır. Nitekim İslâmî inanca göre, “Gerçek güzellik, nesnenin değişen niteliklerinde değil, değişmeyen özündedir. Bu öze ancak nesneyi sâdeleştirip temel çizgilerini yakalamakla ulaşılabilir.” Âdetâ üsluplaştırmayı tarif eden bu gerçek, kültür dünyamızda san’atın, İslâmî inanç sistemi ile nasıl buluşup, beslendiğini açıkça göstermektedir.

Bir eğitim yılını geride bırakarak yaz tatiline girerken, san’ata ve özellikle tezyînî san’atlarımıza ilgi duyan kursiyer arkadaşlara, aynı yolun emektârı olarak seslenmek, bu san’atlarla ilgili düşünce ve tecrübelerimi, kısmen de olsa paylaşmak istedim.


Birkaç ay önce benden, bu konuda bir konuşma yapmam istenmişti. Daha sonra yapılan sohbeti yazıya dökerek geniş bir muhit ile paylaşmak ve bu vesile ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Hayat Boyu Öğrenme Merkezi’nin (İSMEK) önemli hizmetlerine, fikren iştirak etmek istedim. Aynı zamanda bu beraberlik bize, genç arkadaşlarla paylaştığımız güzelliklerin iç mânâsına doğru, kısa bir gezinti yapmak fırsatı da vermiş olacaktır.

1958 yılında Süheyl Ünver (1898- 1986) hocam ile birlikte tanıştığımız bezeme san’atları ve bunların yapı taşları olan motifler, nakkaşın tasavvurunda şekillenip, fırçasıyla esere işlenirken, acaba seyircisine neler fısıldıyordu? Aynı soruyu dönüp kendime sorduğumda, yarım asrı aşan bir zaman boyunca, haşır neşir olduğum bu kadim dostlarımla, heyecanlarımı, güzel hayallerimi, varmak istediğim hedefleri, daha, daha diyerek yakalamaya çalıştığım cazibe ve güzellikleri, hattâ dertlerimi, sıkıntılarımı paylaştığımı fark ettim. Velhasıl gördüm ki motifler, fakîrin fırçasıyla işlenirken, onun çok kahrını çekmiş, sevincine, derdine ortak olmuş.

Süheyl hocam derdi ki; “Kızım, Türk tezyinatı göz musikisidir, onun da bir notası vardır. Bu notaları bilmiyen göz bakar, fakat eseri okuyamaz ve ondan bir şey anlayamaz.” İşte biz bu yazımızda, tezyîni san’atlarımızın göze hitap eden notalarını, çizgilerin diline kulak vererek anlatmaya çalışacağız.

İsterseniz önce “san’atı” sorgulayarak söze başlayalım. Çünkü tezyini san’atlarda estetiğim mîmârı olan çizgilerin dilini anlamak için, san’atı lugatlardan ziyâde, Türk-İslâm kültüründeki yerini ve önemini dikkate alarak tanımak daha uygun olacaktır.

Evet, “San’at Nedir veya Ne Değildir?” sorusu ile konumuza ilk adımı atalım. San’at, “İnsanın yaşadığı dünyâyı gönül gözü ile seyrederken gördüklerini, hissettiklerini, düşündüklerini ve paylaşmak istediklerini, semboller aracılığı ile estetik bir düzen içinde anlatmasıdır.” Demek ki san’at, herşeyden önce gönül dili ile bir anlatış, bir ifade şeklidir ve semboller aracılığı ile konuşur. Edebiyatta kelimelerle, mûsikîde notalarla, tezyînatta fırça darbeleri ile şekillenen motiflerle, hüs-i hatta kamış kalemden dökülen harflerle, resimde renk ve figürlerle dile gelir ve anlatılan, san’atkârın iç ve dış dünyâsıdır.

Bilindiği gibi, her san’at eserinin içinde onu var eden, duygular, düşünceler ve hedefler yumağı bulunmaktadır. Bunları keşfetmeden ve zevkine varamadan, sâdece şekilde takılıp kalınırsa, eser içi boş bir cevize benzer. Bu sebeple san’atkâr, gönülden seslenişleri ile çizgileri dile getirirken, kendisi ile seyreden arasında kurucağı duygu köprülerini, sağlam temeller üzerine oturtmak zorundadır. San’atı, “Sınır tanımayan mânâ âleminin, maddenin sınırları içine girerek biçim ve varlık kazanmasıdır.” diye de târif edebiliriz. İsterseniz burada, mânâ ve madde arasındaki alış veriş üzerinde biraz duralım. Zira madde, mânânın hizmetinde olduğu nispette değerlidir. Ancak önemli olan, bu ikili arasındaki dengeyi iyi kurabilmekte. Şayet taassup maddeye olursa, mânâ önemini kaybeder ve hattâ görünmez olur. Taassup mânâya olursa, bu sefer disiplin ve düzen bozulur, yanlış yorumlar ve kavramlar türetilir. İşte san’at, mânâ ile madde arasındaki bu dengeyi, estetiğin yardımı ile sağlayan önemli faktördür.


Evet, mânâ ile madde arasındaki uzlaşmayı sağlayan, sembolleri dile getirip mânâya tercüman olan, ilk bakışta seyirciyi hayran bırakan estetiktir. San’atta estetiği, hedefe erişmek için kullanılan bir tuzak veya av aracı gibi düşünebiliriz. San’at eserleri, sâdece görünüşü ile değil, seyircisinin ruhuna hitap ederek, gönüller arasında bir iletişim veya mânâ akışı sağladığı nisbette başarılıdır. İşte bu iletişimi sağlayan kapı estetiktir. Demek ki estetik, san’atta gaye değil, vasıtadır. Bu bakımdan eserde mânâya perde olmamalı, bilakis mânâyı daha görünür hâle getirmelidir. Bu prensip, bütün san’at dallarında olduğu gibi, tezyînî san’atlarda da çok önemli ve dikkat edilmesi gereken bir hususdur.

San’atın bir gayesi, insanı sûretten sîrete, görünenden görünmeyene, maddeden mânâya ulaştırmaktır. Samiha Ayverdi Hanımefendi maddenin ve dış görünüşün önem kazandığı dünyamızda, bu konu ile ilgili endişelerini şöyle dile getiriyor: “Bence şekil ve sanat, mânâyı ziynetleyen bir kaptır. Mânâ şekil perdesi altında gizli olduğu için göz, iç kıymetini görmüyor da, dış tezâhürlerini görüyor. Rûhu görmeyip, cesedi gördüğümüz gibi. Şekil mânâyı bulmak için bir kapıdır. Yazık ki insanlar bu kapının, san’at inceliklerine, estetik vasıflarına dalarak, onu açıp içinde gizli olan hazineyi elde edemiyorlar.” 1

Evet, san’atın iç gayesi, görünenlerin ardındaki görünmeyene mânâya ulaşmak, dış gayesi ise dünyayı güzelleştirmek olmuştur. Böylece insanlar, değer verdikleri şeyleri, ticarî veya kültürel maksatlarla tezyîn etmek, daha câzip ve çekici hâle getirmek için san’atı kullanırlar. Lâkin san’at, sâdece eşyayı ve mekânı güzelleştirmekle kalmaz, dolayısıyla yaşanan hayatı da güzelleştirir. Hayatı, san’at ile içiçe yaşamak veya san’atı hayatın içine taşımak, insana zevk ve huzur verir, sevimsiz olanları sevimli yapar, çirkin dediklerimiz, güzelliğin varlık sebebi olur ve insanın yaşadığı dünya cennete döner. Onun için Dostoyevski: “Bu dünyayı ancak güzel kurtaracak.” diyor. Aynı zamanda san’at, toplumu mânen besleyen değerlerin, beşeriyeti yücelten mesajların, kelime, çizgi, renk veya sesden oluşan sembollerle, estetik bir düzen içinde tasarlanarak hafızalara nakşolmasını ve böylece kaybolmayıp devam etmesini sağlar.

Prof.Dr. Ali Murad Daryal, Medeniyetler ve Mesajlar, kitabının giriş bölümünde diyor ki; “İnsanlık ulaştığı değerleri dışa vurarak medeniyetlere hayat verir. Mânâdan esere doğru oluşan seyir, eserden de mesajlara doğru gelişmekte, yayılmakta, toplumlara karakter kazandırmaktadır.”2 Peki “İnsanların ulaştığı değerleri dışa vurması”, “mânâdan esere doğru oluşan seyir”, “eserden de mesajlara erişebilmek” acaba nasıl oluyor dersiniz? Şüphesiz san’at aracılığı ile. Böylece beşeriyet, sahip olduğu değerleri, san’atı kullanarak eserler hâlinde topluma sundukça, medeniyetler güçlü ve kalıcı bir varlık kazanıyor. Demek ki san’at eserleri, ait olduğu medeniyete ayna tutuyor ve toplumu gerçeklerle yüz yüze getiriyor. Bu aynada, toplumun gelenekleri, tarihi, inancı, felsefesi, bütün bir kültür birikimi seyrediliyor. Böylece kültürün eserlere işlenerek güclü ve uzun ömürlü olması sağlanmış oluyor.

San’at, bu özelliği ile birçok konuda gelecek kuşaklara belge teşkil etmek gibi önemli bir görev de yüklenmiş olur. Meselâ resimler, ait olduğu milletin, tarih boyunca kullandığı kıyafetleri ve eşyayı tanıtan birer müze gibidir. Bugün tarihî filimler veya diziler çekilirken bu resimlerden istifade edilmektedir. Yahyâ Kemal Beyatlı, san’atın bu özelliğinden yola çıkarak bir şiirinde şöyle sesleniyor;

“Gönlüm isterdi ki mâzinî dirilten san’at,

Sana târihini her lahza hayâl ettirsin.”3


İşte bundan dolayı san’at, kültürü besleyen ana damarlardan olup, medeniyetlerin mührü hükmündedir. Çünkü medeniyetler, ancak bıraktıkları eserlerin kalitesi ile varlığını, önemini ve büyüklüğünü gelecek nesillere anlatabilir.

San’atı iş edinerek bunu yapan kimseye san’atkâr denir. Burada bir parantez açmama izin verin. Geleneklerimize göre geçmişte san’atkâr, san’atını satmaz, eserini satardı. Yani talebesinden ders ücreti almazdı. Halbuki günümüzde “sanatcı” ismini kullanarak san’atı bile pazarlar olduk. Örnek olarak Türkçede, “sedefkâr” ile “sedefci”, aynı mânâyı mı taşır? Kaldı ki bu konudaki cehaletini, daha ileri noktalara götürerek tezhip yapana, “nakkaş” veya ”müzehhip” yerine, “tezhipci” bile diyene rastlayabiliyoruz. San’atı seven ve hürmet eden kimseler olarak bizler, geleneklerimize ve değerlerimize saygıda kusur etmeyip, san’at ile meşgul olanlara “sanatçı” değil, eskiden olduğu gibi, “san’atkâr” diyelim.

Azerîlerin çok hoş bir ata sözü vardır; “Ne olursan ol, kendin ol” derler. San’atkâr da herşeyden önce san’atında samimi olmalıdır. Rikkat Kunt hocamız “San’atınızı üstünüzde taşıyın.” derdi. Gerçekten insanların yaptıkları iş, zaman içinde onlara karakter olur. Ancak buna karşılık doğuştan sâhip oldukları karekter de, yaptığı işe yansır. Bir san’at eserinde san’atkârını seyretmek, iç âleminin aralanan kapısından düşünce ve duygularını okumak mümkündür.

Bilindiği gibi duygular sınır tanımaz ve sözle anlatılamaz, ancak hissedilir. San’at ise, hissettiğini, eserler aracılığı ile hissettirebilmek için bir vasıtadır. Her san’atkâr, gönlünde esen fırtınaları muhâtabına hissettirdiği ve böylece toplumla paylaşabildiği kadar başarılıdır. Bunun için san’atkârın, doğuştan sahip olduğu zekâ ve yeteneğine, muhitinden kazandığı bilgi ve görgüyü de ekleyerek anlatmak istediğini, gönül teknesinde yoğurup, aşk ile mayaladıktan sonra şekillendirip, demlenmeye bırakması gerekir. Lakin bunu yapabilmek, bâzen san’ata adanmış bir ömür ister. Ancak böylesine aşk ile mayalanmış ve sadakat ile beslenmiş eserler, sahibi için ebedî bir hayatın delili ve müjdecisi olur. Aksi halde aşktan nasibini alamamış san’at, oyalanmaktan başka bir şey değildi.

Muhteşem medeniyetimizi ve Türk’ün ince zevkini, sadece fırça darbelerinde veya kamış kalemin çizgilerinde seyretmek mümkündür. Bu da ancak, sembollerin diliden anlamak ve eseri doğru okuyabilmekle olur. Nitekim Picasso, hat san’atı ile ilk tanıştığı zaman mânâyı anlamamasına rağmen, çizgilerdeki âhenge hayran kalmış ve,”Benim resimde varmak istediğim yere, İslâm yazısı çoktan gelmiş” demiştir.4

Hüsn-i hatta ve bütün tezyini san’at dallarında, hatta bir resim tarzı olan ve tarihteki ismi ile “Nakış resim” denen minyatürde bile, desen içinde incelip kalınlaşarak dağılan sihirli çizgilerin âhengi, Şahkulu’nun fırçasında, Babanakkaş’ın desenlerinde, Karamemi’nin halkârîlerinde, Ali Üsküdârî’nin ruganî (lake) cildlerinde zevkle seyredilir.

Bezeme san’atlarının mihenk taşı desendir. Motifler ise, deseni meydana getiren yapı taşlarıdır. Motiflerin ilham kaynağı tabiattır. Aslında tabiat her san’atkârın gerçek hocasıdır. Ancak Türk-İslâm tezyîni sanatlarında nakkaş, motiflerini çizerken tabiattan seçtiği modelini aynen kopya etmemiştir. Kimliğini belirleyen ana çizgileri korumuş, ancak çizime kendi zevkini de katarak onu, görmek istediği şekilde resmetmiştir. Adına “üsluplaştırmak" veya “üslûba çekmek” dediğimiz bu çizim tekniğinde nakkaş, hem yaradılışa ve dolayısıyla Yaradan'a duyduğu saygı ve hayranlığı vurgulamış, hem de iç âleminin sesini eserine yansıtmıştır. Nitekim İslâmî inanca göre; “gerçek güzellik, nesnenin değişen niteliklerinde değil, değişmeyen özündedir. Bu öze ancak nesneyi sâdeleştirip temel çizgilerini yakalamakla ulaşılabilir.” Âdetâ üsluplaştırmayı tarif eden bu gerçek, kültür dünyamızda san’atın, İslâmî inanç sistemi ile nasıl buluşup, beslendiğini açıkça göstermektedir.


Desenin başarılı olması için dikkat edilecek önemli bir nokta da, üslûba çekilerek elde edilen motiflerin, desen içindeki yerlerini beğenmesidir. Nakkaş tasarımında, motiflerine yakışan uygun yerleri bulmak zorundadır. Deseni tasarlarken öyle bir noktaya gelinir ki, artık motifler size ne istediğini veya istemediğini duruşu ile belli ederek san’atkârı yönlendirmeye başlar. Şayet yerinden memnun değilse, desen içinde uhu ile sonradan yapıştırılmış gibi eğriti durur. Eser ile san’atkârı arasındaki bu diyolog çizimden sonra renk seçiminde de devam eder. Artık eser bir kimlik kazanmıştır ve sanatkâr bu kimliği koruyarak tasarımını tamamlamalıdır. Aksi halde, Muhsin Demironat hocamızın tâbiri ile eser yamalı bohçaya benzer.

Tasarım bittikten sonra hemen işlenmez. Devamlı desene bakan göz, yanlışları farkedemez hâle gelir. Bunun için desen bir müddet ortadan kaldırılır. Tâ ki, göz dinlensin ve çizimi unutsun. Sonra tekrar ele alınan desen, gözden geçirilir. Bu süreye demlenme süresi denir. Şayet eserin kısa sürede teslimi gerekiyorsa, o zaman san’attan anlayan birine gösterilerek düşüncesi sorulur.

Çizgiden sonra eserde renk seçimi ve dağılımı da eserin bütünlüğünü ve tarzını korumalıdır. Kısaca san’at, hayâtın hem süsü, hem de mânâsının aynasıdır. Yaşadığımız dünyada, sanattan nasibini almamış hiçbir şey yoktur.

* F. İnci Ayan Birol, (Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, emekli öğretim üyesi, Selçuk Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Geleneksel Sanatlar Bölümü kurucu, öğretim üyesi… Yrd. Doç.) DİPNOTLAR 1) (Ateş Ağacı, Sâmiha Ayverdi Külliyatı:1, s.26) 2) (Prof. Dr. Ali Murad Daryal, Medeniyetler ve mesajlar, s.12-13) 3) (Kubbealtı Lugatı, C.3, s.2665) 4) (U.Derman, “Hat San’atında Türkler’in yeri”, İslam San’atında Türkler, s.52, İstanbul, 1976)

İSMEK El Sanatları Dergisi 22 İNDİR

Bu yazı 604 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK