İSMEK

Soyut Kavramının İslam ve Batı Sanatlarındaki Yansımaları

  • #


Yazı: Nergis MEKİN

İSMEK’in düzenlediği "Soyut Kavramının İslam ve Batı Sanatlarındaki Yansımaları" sempozyumu Üsküdar'daki Bağlarbaşı Altunizade Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hayat Boyu Öğrenme Müdürü Ali Koca’nın açılış konuşmasını yaptığı sempozyumun moderatörlüğünü İSMEK Hüsn-i Hat Branşı Zümre Başkanı Yrd. Doç. Dr. Savaş Çevik üstlendi. Sempozyumda; Prof. Dr. Selçuk Mülayim, Beşir Ayvazoğlu, Prof. Dr. Sadettin Ökten, Prof. Dr. Balkan Naci İslimyeli, Dr. Irvin Cemil Schick konuşmacı olarak yer aldı.

Daha önce “Kitap Sanatları”, “Yetişkin Eğitimi” ve benzeri başlıklar altında çeşitli sempozyumlar düzenleyen İSMEK, bu yıl da “Soyut Kavramının İslam ve Batı Sanatlarındaki Yansımaları" başlığıyla bir sempozyum tertip etti.


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hayat Boyu Öğrenme Müdürü Ali Koca, yaptığı açılış konuşmasında İSMEK’in geleneksel sanatları yaşatma ve gelecek kuşaklara aktarma gayretinde olduğunu belirterek İSMEK’in geleneksel sanatlardaki eğitimleri ile ilgili detaylı bilgiler verdi. Konuşmaya “Bildiğiniz gibi sanat filizlendiği toprakların sahip olduğu değerlerini gelecek kuşaklara aktarmada en önemli enstrümanlardan birisidir. Medeniyetleri yakından tanımanın en önemli yolu ürettikleri sanat eserleridir. Geleneksel sanatlarımız toplumsal değerlerimizin ve kültürümüzün ayrılmaz bir parçasıdır. Köklü geçmişimizin önemli bir yansımasıdır.” tespitiyle başlayan Koca, sözlerine devamla “İBB Hayat Boyu Öğrenme Müdürlüğümüz bünyesinde hizmet veren İSMEK atalarımızdan miras aldığımız geleneksel sanatlarımızın geleceğe taşınması için önemli bir misyon üstlenmektedir. İSMEK vasıtası ile geleneksel sanatlarımızı İstanbullulara sevdirmek aynı zamanda bu sanatların sonraki nesillere aktarılmasına yönelik sorumluluğumuzu da yerine getirme gayreti içerisindeyiz. Kadim sanatlarımızın birçok alanında İSMEK’ten ücretsiz eğitim alan öğrencilerimiz, aldıkları eğitimlerle yeteneklerini keşfederken, geçmişten aldıkları ilhamla eserler üreterek kültür dünyamıza katkı sağlamaktadır. Bu bakımdan İSMEK hem sanatsever yetiştirmekte hem de sanatkârlarımızın yetişmesine imkân sağlayan bir zemin oluşmaktadır.” dedi. Koca, konuşmasını “Geleneksel sanatlarımızda 20 yılda yaklaşık 30 bin öğrencimize eğitim vermişiz. İSMEK dün ve bugün olduğu gibi yarın da sanatlarımıza hizmet etmeye devam edecektir. Sempozyumumuzun hayırlara vesile olmasını temenni ediyor hepinize en derin sevgi ve saygılarımızı sunuyorum.” diyerek noktaladı.

“İslam Formu Reddetmiyor”

Sempozyuma katılan Prof. Dr. Sadettin Ökten, soyut kavramının felsefi ve sosyolojik genel yapısını çizdiği konuşmasına “Benim buradaki takdimimim başlığı başlangıçta görünenden görünmeyene sefer idi. Sonra bu ‘sefer’ kelimesi yerine biraz seküler bir kelime olan ‘yolculuğu’ kullanmaya karar verdim.” diyerek başladı.

Prof. Dr. Ökten, sözlerine 'somut' olanı tarifle devam etti: “Biz görünen bir dünyada yaşıyoruz. Ve bu dünyayı algılayabiliyoruz. Bu dünyayı bildiğimizi kabul ediyoruz. Duyu organlarımızdan gelen mesajlar beyine ulaşıyor, beyinde bir algı oluşuyor ve bu algı ile birlikte görünen dünyayı tanıyor ve çözümlüyoruz. Mesela ateşe elimi sokarsam ateş beni yakar. Çözüm böyle bir araçtır. Bu çözümün matematik formülleri ile ifade edilmesi bir şeyi değiştirmez. Âlemin bir izahı var. Ateş her zaman yakıyor.” İnsana 'somut' olanın yetmediğini “Mekanik dünyaya evrene deneyle veya matematik ile hâkim olabiliyorsunuz. Ama hayata, hayatın akışına baktığınız zaman o hayatın akışına deneyle ve akılla hâkim olmak mümkün değil. İstatistikle bir yere kadar. Ama öyle bir hayat olayı geliyor ki sizi başka bir tarafa doğru sürüklüyor. İnsanlar bu soruları tarihin başlangıcından beri sordular. Acaba başka güçler var da hayatı onlar mı idare ediyor, dediler.” sözleriyle vurguladı. Soyut sanatın başlangıcında mitoloji olduğunu anlatan Ökten: “Görünmez bir dünyayı vehmetmeye başladı insan. Sokrates ‘Kendini bil’ der. Çünkü kendini bilmezsen hiçbir şey anlayamazsın. İnsanın iç âlemi var, bunu göremiyoruz. Burada Sokrates’in talebesi Platon ortaya çıkar ve iki tür âlemden bahseder. Bunlardan biri ideal âlem, biri reel âlem. Platon görünmeyen bir âlemin varlığından söz eder.” dedi.


Orta Çağ sanatının kendisinden önce gelen Antik Çağ ve sonra gelen Rönesans’tan farklı olarak görünmeyene/soyut olana yer verdiğine işaret eden Ökten, Sanayi Devrimi ve sonrasında 'görünen' âlemin daha merkezi bir rol üstlendiğini Kant gibi bazı filozofların ise hem görünen hem de görünmeyen alem olduğunu vurguladığını anlattı.

Fotoğraf makinesinin sanat için bir kırılma olduğuna dikkat çeken Ökten, birinci ve ikinci dünya savaşlarının kökleri Rönesans’a ulaşan temel kavramların sorgulanmasına sebep olduğunu, bunun da postmodernizmin yükselmesini sağladığını ifade etti. İslam medeniyetinde temsilin yasak olduğuna değinen Ökten, “İslam, formu reddetmiyor ama formun ‘Ol’ emri ile olmuş olduğunu bilmeniz gerektiğini söylüyor. Formun ‘Ol’ emri ile olmuş form gibi olmaması gerektiğini söylüyor. Ona başka bir boyut getirdiğiniz zaman bunu kabul eder. Bu da üsluplaştırma dediğimiz hadisedir. Öyle akmış hayatın içerisinde. Neticede şunu söylemek gerekir ki, görünen dünyayı biz duyu organlarımızla, beynimizle formüle ederek aklımızla algılayabiliyoruz. Görünmeyen dünyayı ise bir manada sezgimizle aşkımızla yakalamaya çalışıyoruz. İçimizdeki meyil, görünmeyen dünyayı da görünen dünyaya indirgemek. Ama bu görünmeyen dünyanın sihrini belki de bozabilir. Sözlerimi bize ait görünmeyen dünya temsili ile bitirmek isterim.” dedi. Ökten, sözlerini Yahya Kemal Beyatlı’nın “Maverada Söyleniş” adlı şiirden bir bölüm okuyarak noktaladı.

İslam ve Batı

Prof. Dr. Selçuk Mülayim ise soyut kavramının inanç ve kültürdeki karşılığını anlatırken “İslam’ın kitabı ne şekiller ne de sanat hakkında buyruk verir. Sanatçılara mücerret soyut çalışınız denmemiştir. Ancak gözden kaçmaması gereken bazı imalar vardır.” vurgusunda bulundu. Soyut ile kastedilenin, tasviri esas almayan bir tutumu öne çıkartma olduğunu vurgulayan Mülayim, “Soyut kavramının İslam ve Batı sanatındaki yansımaları ifadesinin tersinden de düşünerek İslam ve Batı düşüncelerini soyutu yaratmakta kaynak oluşlarını ele almakla konuyu sanatçı çıkışlı değil, inanç çıkışlı temellendirmek daha doğru diye düşünüyorum.” Modern çağın ürünü olan abstre sanat eserlerini, İslam sanatındaki benzer örneklerini sayıp geçmenin, günü atlatmaktan başka bir işe yaramayacağının altını çizen ve bu tür mukayeselerle Kandinsky, Maleviç veya Montreal’i Memluk örnekleri ile karşılaştırırken 5-6 yüzyıllık bir anakroniye düşeceğimize işaret eden Mülayim, sanatın dilinin içinde oluştuğu kültür çevresinin koşullarına göre, toplum düzenine göre doğrudan veya dolaylı, mecazlı, metaforik olabileceğini söyledi. Museviliğin on emrinde tasvir yasağının net olduğunu altını çizen Mülayim sözlerine şöyle devam etti: “Evamiri Aşere’de ikinci maddedeki tanrının, ruhların heykellerini yapmayacaksın, emrine sinagoglar harfiyen uymuştur. Aslında çok daha eski bir simge olan altı köşeli yıldızla yetinilmiştir. Bu şekil bir damga, bir mühürdür. Soyuttur çünkü doğada böyle bir şekli yoktur. Öte yandan modern figür sanatının önemli ressamları da Yahudiler arasında çıkmıştır. Hristiyanlığın aynı bölgede ortaya çıkışı ile öncelikle dünya nimetlerinden el etek çekme, yoksul ve iffetli yaşama önerilmişti. Bu bağlamda nasıl bir sanat gelişecekti, insan algısı nasıl gelişecekti. Resim ve heykel yapanlara göre en soyut şey, en somut gerçekle maddi varlığın çıplak eti ve kemiği ile temsil edilebilirdi. Skolastiklere göre Tanrı’yı, Meryem ve azizleri maddi cismani yollarla anlatmak yerine ebedi yüce ve sessiz duygularla anmak gerekiyordu. Bunun için de resim ya da heykelin yapılması ön şart değildi. Hristiyan inancına göre tanrının bir insan olarak ortaya çıkması İsa’nın vücudunda cisimleşmesi reenkarnasyon. Yüce varlığın bir erkek figürü şeklinde tecelli etmesi sanatta farklı anlayışlara yol aştığı gibi bunu tasvir etmeye kalkışanların bazen başlarını derde soktu. Kısa süren bir ikonoplast kriz dışında sonunda tasvirciler kazandılar. Rönesans ile birlikte figür tekrar yükseldi.”


İslam sanatında her şeyin, soyut olduğunu vurgulayan Mülayim, buna karşılık İslam’da tasvir, figür, suret yoktur denebilseydi, bugün geometrik şekiller ve bitkisel formlardan ibaret bir alanda gezineceğimizi, ancak kültür çevreleri ve dönemlere göre ivmesi değişen oldukça zengin bir figüratif repertuarımızın olduğuna dikkat çekti. Bilimsel araştırmalarda İslam ikonografisi başlığı altında geniş bir yayın birikiminin buna eşlik ettiğini hatırlatan Mülayim, “İslam’ı kabul etmiş olmak ve iman etmiş olmanın şartları içinde tasvir ile ilgili herhangi bir uyarı yoktur. İslam’ın kitabı, ne şekiller ne de sanat hakkında buyruk verir. Sanatçılara, mücerret soyut çalışınız, denmemiştir. Ancak gözden kaçmaması gereken bazı imalar vardır. İslam’ın ortaya çıkışı ile birlikte yeni kültür hemen şekillenmedi yayılma alanlarındaki yerel kültürlerin hâlâ işleyen dinamikleri bu bütüne farklı zamanlarda değişik faydalarla eklendi. Sonuçta ana çizgileri az çok beliren ve sanat tarihinde İslam sanatı adını verdiğimiz bir gerçeklik ortaya çıktı. Soyutu yönlendirecek ortak akait, mukaddes kitabın dışında ilerlerken tasvir ve suret bağlamında bile İran, Kuzey Afrika, Endülüs ve Anadolu’nun ortak faydaları kadar farklılıkları da derinleşmektedir. Şekillerin toplumlar arasındaki dolaşımı, mezheplerin yayılış hızı kadar yerel kültürlerin, tarihin daha eski katmanlarına inen sistemlerine de bağlı kalmıştır.” dedi.

İslam devletlerinin uzun süre Anadolu’ya fazlaca giremediğine buna karşılık uzak Batı’da İspanya’da odaklaştığına dikkat çeken Mülayim, 11. yüzyıldan sonra Selçuklular İran ve Asya etkilerini taşıyıp getirdiğinden İslam sanatı'nın farklı bir uygulaması olduğunu vurguladı. Yeni inançla ruhbanlık kavramının lağvedilmiş olması, din önderlerinin resimleme yoluyla öne çıkmasına engel olduğunu, üst varlık ile insan arasında mutavassıt olmaya çalışanların ebedileşmesine fırsat tanınmadığını anlatan Mülayim, İran Şia’sının bunun bir istisnası olduğuna dikkat çekti. İran’da Hz. Ali ve Ayetullah portreleri ile yeni bir ikonografi oluşturmasının, Vatikan’ın tutumuna benzediğine işaret eden Mülayim, her iki durumda da resimli bir ruhban sınıfın somutlaştırılarak kabul edildiğinin altını çizdi.

“Her yerde hazır ve nazır olanın hareket etmesine gerek olmadığı gibi onun herhangi bir şeye benzetilerek çizilmesi de mümkün değildir. Bunun açık sonucu şudur; İnsan için Tanrı tasvir edilemezdir. Bunda hem fikiriz. Ne var ki bunun dışında kalan dünya sanata nasıl yansıyacak? Tasavvuf ile daha çok beslenmiş olan Anadolu’nun Sünni anlayışına mensup, uygulamacı bundan sonra ne olacak, sorusuna acil cevap beklemektedir.” diyerek konuşmasına devam eden Mülayim, sözlerini “Genel İslam repertuarını irdelemeden, sorgulamadan ve değişmeden kalmak mümkün gözükmüyor. Bugün ihtiyacımız olan şey sadece kullanmak istemediğimiz yaratıcı akıllar.” diyerek bağladı.

Batı ile İslam’ın Farkı

Prof. Dr. Balkan Naci İslimyeli, soyut kavramını merkeze alarak Batı ve İslam’ın zihinsel arkaplanını karşılaştırdığı konuşmasında “Batı resmi iki boyutlu bir düzlemde, üç boyut illüzyonu yapmak için yüzyıllarını harcamış bir kültür. Doğu’da ise böyle dramatik bir süreçten söz etmek mümkün değil. Doğu soyut olarak algılıyor zaten görünür dünyayı. Nesnel değil, tinsel bir dünya başından beri.” tespitini yaptı.

Kaotik bir dünyada yaşadığımıza, iletişimsizliğin, empati yoksunluğunun ve her türlü farklılaşmayı kendi lehine çevirmeyi, ötekini yenmek- yemek- yok etmek üzerine kurulu bu yabanıl kapitalist kültürün çocukları olduğumuza işaret eden İslimyeli, Doğu ve Batı arasında gelecek dünya için insani bir denge oluşturabilecek farklılıklara sahip olduğumuzun altını çizdi. Sözlerine “Şimdi o farklılıklar ağır ağır kültürle, topla tüfekle, ekonomi ile silinmeye ve yok edilmeye ve tip dünyanın idealiymiş gibi gösterilen global bir hapishaneye sürülmüş durumdayız. Sadece uluslararası düzlemde değil kendi içimizde de birbirimizi anlamamızın, yok saymamızın, reddetmemizin nedenleri bu Doğu ve Batı temsiliyeti içinde konumlanmış olmamızdan kaynaklanıyor. Bütün ön yargılarımızın temelinde bu ayırımlar var. Bunları yok etmek için neredeyse genlerimize işlemiş, kodlanmış ön yargılardan nasıl kurtulabiliriz.” diyerek devam etti.

Doğu ve Batı bakışı yaşayışı, düşüncesi üzerindeki temel farklılıkların vurgulanması gerektiğini söyleyen İslimyeli, Batı’nın gerçek derken nesneyi, görünürlüğü, sahip olunabilirliği, mülkiyeti anladığını; buna karşılık, mülk tanrıya ait, diyen Doğu’ya göre mülkün ortaklaşa olduğunu ama Batı’nın bu denli dünyaya hâkim olduğu bir düzlemde işin tinsel, ruhani, ahlaki boyutuna alanına izin verilmediğine işaret etti. Orta Çağ’ın, Doğu ile Batı’nın uzlaşabildiği bir dönem olarak yorumlanabileceğini söyleyen İslimyeli, soyutlama fikrinin bile nesnenin kendi ölçeği dışındaki algılanışı olduğunu biçimi olduğunu vurgulayarak “Soyutlama batı resim geleneğinde bir işlem yani resimsel gerçekliğin bir tür otopsisi. Ameliyat masasına yatırılmaz. Soyutlama bir anlamda -soyutun kendisi değil bakın soyutlama diyorum- biçim bozma- minimalize etme, pürifikasyon, sadeleştirme vs. gibi işlemleri ele alır yine ama gerçeğin kendisine bağlı. Sadece gerçeğin nesnel temsiliyeti üzerinde sanatçının işaretlerini arayan, sanatçının üslup çabalarını görünür hale getiren deneyimler bunlar. Bizim anladığımız soyut kavramı ile benzeşir yanı yok gibi bir şey. Bu süreç Batı’nın iki-üç boyutlu bir gerçeklik illüzyonu yaratma süreci Rönesans ile zirveye ulaşır. Artık bütün görsel veriler, ışık, açık koyular, renkler, perspektif çeşitlemeleri bütün geometrik dünyada insan ve figür gibi kanlı canlı temsil edilebiliyor. Belki bu konudaki zirve Raffaello’nun ‘Atina Mektebi’ resmidir. Çünkü burada her şey mükemmel bir tasvir ile betimlenmiyor, şekillenmiyor, ikonografik din uluları yerine merkeze iki Yunan filozofu yerleştiriliyor. Yani dinin yerine düşüncenin taçlandırıldığı bir Yeni Çağ işareti.” dedi.


Dünya ekonomisindeki, üretimindeki ve teknolojisindeki gelişmelerin yepyeni açılımlara sebep olduğunu söyleyen İslimyeli, fotoğrafı, ‘resim sanatının yüzyıllardır ısrarla peşinde koştuğu nesnel gerçekliği bir an boyutunda tekrarlayan kopya eden ve bütün bu çabaları saniyelerle yok eden olgu’ şeklinde tanımladı. Resim sanatının yüzyıllarını harcadığı bir çabaya mekanik bir aletin varlığı ile teslim olmasını “…bir şok” diyerek vurgulayan İslimyeli, bu şokun, gerçeğin temsiliyeti konusunda büyük ayırımlara neden olduğunu ve böylece Batı resminin nesneden adım adım uzaklaştığını vurguladı.

Buna karşılık Doğu’da ise böyle dramatik bir süreçten söz etmenin mümkün olmadığını ifade eden İslimyeli: “Doğu soyut olarak algılıyor zaten görünür dünyayı. Nesnel değil, tinsel bir dünya başından beri. Ve döngüsel bir süreç içinde derinleşerek ilerliyor. Yani bir spiral labirentte dibe merkeze doğru devinerek ilerliyor. Bu önemli karşıtlık aslında Batı ve Doğu kültürünün eksikliklerini tamamlayacak bir kompozisyon yaratırken bu ayrımı körükleyen ve bunlardan medet uman sistemler tarafından imha ediliyor. Ve bu barışı sağlayacak coğrafyanın kalbi sayılan Anadolu’da bile biz hala plastik barışı yani sanat barışını sağlayabilmiş değiliz. Bir kısmınız gelenekçi doğmalar içindeyiz, araştırmadan yoksun, dünyayı takip etmeyen, uysal ılımlı -ki sanata yakışmayan bir eylemdir bu. Sanat karşıt bir eylemdir yani yansıtmaz kabul etmez, tartışır sorar- işte Batı sanatının bilimle yakınlaşması ve bu yakınlaşmanın sebep olduğu atılımlar Batı sanatındaki soyut açılımların genişliğini rahatlamasını sürdüre gelmiştir. Mesela atomun parçalanması Kübist ideolojiye kübist resim yapısına bir ilham olmuştur. Sonra Batı'nın araştırmacı yani aynı zamanda işgalci yanından da kaynaklanır onla beslenir. Bir tür nerden neyi alacağını, nerden neyi nasıl çalacağını, nerden neyi kendine nasıl mal edeceğini çok iyi bilen bunun kuramlarını küresel ölçekte geliştirmiş bir istila kültürü olarak Pirimitivizm dediğimiz yani ilkelcilik-Afrika sanatı kökenleri oraya inen bir geometrik parçalama ve ilham hem Doğu'dan alınan geometri ile hem ilkellerin yarattığı olağan üstü yalınlaşma ile birleşip modern sanatçılar tarafından kullanılagelmiş.” dedi.

Doğu ve Batı Birbirinden Besleniyor

Bildirisini “Doğu ile Batı’nın karşıtlıklarını vurgulayacak olursak; Batı gerçekçiliği, nesnel ve betimlemeci, tinsel olmaktan çok tensel soyuttan çok somut, analizci- sentezci, ayrıştıran ve bütünleyen bir geçmişe sahip. Merkeziyetçi, dünyevi, mülkiyetçi, bireysel yani yaratıcıya nerdeyse Tanrı ile eşit yer ayıracak kadar bireysel. O Antik Yunan’dan gelen yüksek bir ego. Rönesans ile taçlandırılmış, modern çağda tekrar gündeme getirilmiş. Bugün o kavramın hali perişan. Eklektik birleştirici, karşıt, muhalif, toplayıcı ve tartışmacı en güzel yanı o.” sözleriyle özetleyen İslimyeli, Doğu sanatında karşıtlıklardan çok bir uyum ve simetri duygusunun hâkim olduğunu, Doğu’nun nesneye değil imgeye yöneldiğini ve gerçekçi değil yansıtmacı olduğunu belirtti. Doğu ile Batı’nın, soyut ve somutun dünyanın kabuğu ve içi olduğuna işaret eden İslimyeli sözlerini “İkisi de birbirinden besleniyor. Ve bu dünyanın sağlığını ve geleceğini koruyabilmemiz ve büyük çürümeyi durdurabilmemiz için bu ilişkiyi bu canlılığı kavrayıp korumamız gerektiğine inanıyorum.” şeklinde sürdürdü.

Doğu ile Batı arasındaki sempati dönemleri de olduğunu ifade eden İslimyeli, Venedik ekolünden Carpaccio’yu buna örnek olarak gösterdi. Venedik Dukalığı, Osmanlı ile çok yakın ilişkiler içindeyken Doğu dünyasına ait bir hayranlığı olduğu dönemler de geçirmiş İslimyeli’ne göre. Carpaccio’nun resimlerinde minyatür tadı olduğunu vurgulayan İslimyeli, mistik İspanyol bir sanatçısı olan Francisco de Zurbaran’ın resimlerinde de aynı şeyleri görebildiğimizi söyledi.


İslimyeli’nin, bir başka örneği ise İtalyan ressam Caravaggio idi. “Caravaggio’nun resminde Batı resminde olduğu gibi bir fon yok, insanın karanlık alanı var. Onun resimlerinde bir iç dünya tasvir ediliyor. Ucu Nietzsche, Freud, Sartre’a varacak bir iç dünya, bir suç ve ceza ikileminin tezhipsel kompozisyonu.” diyen İslimyeli, soyutlama sürecinde Morandi’nin bir natürmortundan örnek verdi. Bu resimde objenin kendi gerçekliğinde yavaş yavaş uzaklaştığını tespit eden İslimyeli, Kandinsky’nin resimleri için de tamamen resimsel öğelerle bir iç dünya veya dünya deviniminin algısını betimsiz bir tasviri tanımını yaptı. İslimyeli konuşmasını,“Klee’de tamamen minimal elemanlarla bir resim icat etmeye çalışıyor tasvirin dışında. Portre çalışmaları bile büyük soyutlamanın işaretlerini taşıyor.” sözleriyle sonlandırdı.

Yepyeni Açılımlar Gerekli

Daha sonra söz alan Beşir Ayvazoğlu, geleneksel sanatları şeklen tekrar ederek değil ruhuna nüfuz etmenin önemini ifade ederek sözlerine şöyle devam etti: “Küreselliğin sunduğu araçları da kullanmak suretiyle bu kültürü dünyaya bir alternatif sunmak mümkündür. Bu da sadece hat, tezhip, minyatürle olmaz. Bu birikimden hareketle yepyeni açılımlarla mümkün olur.”

Aristo’nun temellendirdiği “Mimesis” kavramının biraz aşınmış bir kavram olduğunu söyleyen Ayvazoğlu, mimesisin sadece dış dünyanın benzerini yapmak şeklinde tarif etmenin yanlış olabileceğini Almanların bu kavramı biraz daha derinleştirdiğini vurguladı. Mimemisin sadece tabiatı aynı tutmak değil, asıl manası da organik canlı yansıtmaya çalışmak demektir şeklinde görüşlerin de ileriye sürüldüğünü hatırlatan Ayvazoğlu, İslam’da tasvir yasağıyla ilgili şu açıklamalarda bulundu: “İslam’ın tasvir meselesini yasaklaması doğrudan doğruya İslam öncesi geleneklerde birtakım somut şeylere tapınma ile alakalıydı. Ayrıca Ortadoğu coğrafyasında gezenler Antik Yunan’dan Antik Roma’dan kalmış özellikle heykel sanatı ile karşı karşıya kalıyorlar. Özellikle kiliselerdeki ikonları çok yakından biliyorlardı. Bir de gelenekten gelen bilgiler vardı. Mesela Hz. Musa Tur Dağı’na çıktıktan sonra emir alıp indiği zaman Samiri adlı altından buzağı yapılmış ve halkın yani kendisine inanların o buzağıya tapmaya başlamış olmasını biliyorlardı. Hz. Peygamberin de mücadele ettiği bir hadiseydi bu, putperestlik. Kâbe putlarla doluydu. İlah, tanrı oldukları varsayılan güçlerin temsil edildiği putlarla doluydu. Bu inanca karşı mücadele etmek ihtiyacından kaynaklanan daha ziyade hadis-i şeriflere bağlı bir yasaklamadan söz etmek mümkündür. Hakikaten Kur'an-ı Kerim’de tasviri, sureti açık bir şekilde yasaklayan bir hüküm yoktur. Belki bazı ayetleri temsil yoluyla bu şekilde değerlendirmek-yorumlamak mümkündür. Ama açık bir yasak yoktur.”

Mağara resimlerinden itibaren sanki insanlık tarihinin sanat macerasının ana akımının soyut ve soyutlama olduğunu Antik Yunan ve Rönesans’tan sonra Batı’nın bu gelenekten ayrıldığını söyleyen Ayvazoğlu, 1. Dünya Savaşı öncesinde Batı’nın bu ana akıma tekrar geri döndüğünü ifade etti. İslam kültüründe, İslam tarihinde figürün tamamen dışlanmadığını vurgulayan Ayvazoğlu sözlerine şöyle devam etti: “Aslına bakarsanız resmetmek, tasvir etmek, temsil etmek insanlığın tabiatında var olan bir şey. En ilkel insanlardan itibaren insanlar birtakım duygularını, düşüncelerini, korkularını, sevinçlerini tasvir ettiklerini mağaralardaki resimlerden biliyoruz. İslam gibi fıtri bir dinin de bunu kesin olarak yasaklaması söz konusu olamaz. Ama putperestliğe dönüş endişesinin belli bir süre sıkı bir şekilde hadis-i şeriflerin koyduğu yasaklarla uygulanması zaman içerisinde bu anlayış içerisinde estetik bina inşa edilmesini sağlıyor. Mesela resimler sadece pratik amaçları tıp kitaplarında bazı şeyleri tarif etmek için- kullanmak gibi pratik amaçları gözeterek yapılan kitap sayfalarına giren resimleri hesaba katmazsanız yazının kitapların içinde taşarak abidelerde görülmeye başladığını görüyoruz. Yani bir bakıma kiliselerde resmin gördüğü işlevi aslında resimden doğan yazının görmeye başladığını fark ediyoruz. Süreci dikkatli takip ederseniz bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Kufi’den Aklam-ı Sitte’nin doğması, ifade arayışlarının hatta zaman zaman yazı ile tasvir arayışlarının doğurduğu sonuçlarıdır. Böyle düşünmek lazım meseleyi. Abbasi, Emevi saraylarında resim hakikaten vardı ama resmi de mümkün mertebe soyutlamaya çalışıyorlardı. Zaten heykele çok daha kapalılardı. İki boyutlu sathın dış dünyayı üç boyutlu göstermek gibi yanılsama bir illüzyondan mümkün mertebe uzak durmaya çalışıyorlardı. Minyatür dediğimiz şey de aslında bu.”

Perspektifin ortaya çıkmasının İbn-i Heysem’in Menazır kitabına dayandığını söyleyen Ayvazoğlu, Rönesans resmi ne kadar büyük bir resimse Doğu’da vücuda getirilen o olağanüstü zenginlikteki tezyinatın da aynı büyüklükte bir zekânın eseri olduğunu belirterek, Doğu’yu ve Batı’yı biri ileri biri geri diye karşılaştırmanın yanlışlığına dikkat çekti.

Bir Egzonomi: İslam Sanatı

Dr. Irvin Cemil Schick, İslam sanatı kavramının bir egzonimi olduğunu, Müslümanların kendi yaptıkları sanata İslam sanatı demediklerini söyleyerek, İslam sanatı kavramını Müslüman olmayanların kendilerini ayırmak için bu kavramı kullandıklarını Müslümanların sadece sanat demekle yetindiklerini vurguladı. İslam sanatında tasvir-temsil yasağı konusuna da değinen Schick, “Benim bildiğim üç ayet var. Birincisi Maide Sûresi'nin 90. âyetinde ‘Ensab’ yasaklanıyor. Ensab dikilitaş demek, dikilitaş da put demek. Yani bütün temsiller bu sûre ile yasaklanmış değil. Bir başka âyette Hz. İbrahim’in sesinden “Bu tapındığınız temsiller nelerdir?” diye soruyor. Cevap da 'Babalarımızı bunlara tapınırken bulduk' oluyor. Belli ki bu da puttur. Üçüncü ayette benim bildiğim Hz. Süleyman’ın sarayından bahsedilirken cinlerin Allah’ın izniyle temasil yaptıkları anlatılıyor. Ve temasil herhalde heykel demekti hiç olmazsa temsil tasvir demekti. Yani Allah’ın izniyle Hz. Süleyman döneminde bu yasak falan değildi.” dedi.


Hadislerde temsile karşı bir antipati sezildiğini ifade eden Schick, bu antipatinin putperesliğe verilen mücadeleden kaynaklandığını vurguladı. “O antipati bile aslında biraz karmaşıktı. Melekler resim olan bir eve giremez diye duyuyoruz. Demek ki Hz. Peygamberin (SAV) evinde resim varmış, bunu öğrenmiş oluyoruz. Başka bir ilginç hadiste de Hz. Ayşe’den rivayete edilir. Kapısında bir perde vardır, üstünde bir resim vardır, Hz. Peygamber der ki ‘Bunu indir, namaz kılarken aklıma geliyor resimler.’ Buraya kadar tamam. Ama bunu devamını herkes unutuyor. Hz. Ayşe, diyor ki 'Sonra onu hurma lifleri ile doldurup bir iki tane yastık yaptım.' Demek ki o perdenin yastık olarak kullanılmasında bir sakınca görülmemiş. Hz. Peygamberin resme karşı namaz kılması onu rahatsız etmiştir çünkü tapınmak gibi olmuştur. Ama yastık olunca hatta bu hadisin bazı rivayetlerinde Hz. Peygamber’in üstüne yaslanırken gördüm diye devam ediyor Hz. Ayşe.” diyen Schick, İslam sanatı derken, günümüzde Türkiye’de cari olan İslam anlayışı ile sınırlı kalınmaması gerektiğini söyledi.

Allah kavramının aşkınlığının Osmanlı’dan başlayarak hat sanatının sevilmesinin temel nedeni olduğuna işaret eden Schick, Sistina Şapeli’nin tavanında yer alan Tanrı ile Hz. Âdem’in parmaklarının birbirine değdiği resmin Türkiye’de bu aşkın tanrı kavramı ile yetişmiş olan bir Müslüman’a bir şey ifade etmesinin mümkün olmadığını vurguladı. Schick, bu aşkınlığın ifade edilmesine örnek olarak Ayasofya’da Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin yazdığı İsm-i Celal’i gösterdi. “Yani Allah Celle Celaluhu’dür. Budur Türkiye’deki Müslümanın Allah kavramını ifade etme biçimi. Bulutların üzerinde yaşayan sakallı adam değil, Allah kelimesinin isminin resmi. Zaten hat sanatına harflerin resmi diyoruz. Bu son derece soyut bir sanat. Evet, eski yazı okuyamayan biri bir hat yazısına soyut bir kompozisyon olarak yaklaşabilir. O insan o levhada bir güzellik görmektedir, bunu hiç kimse inkâr edemez. Ama levhadaki görüntü ile levhanın anlamı her zaman iç içedir. Ve bu iç içeliği anlayamazsa bir insan, yani okuyamazsa o levhanın ancak yarısını anlayabilir. Dolayısıyla soyut değildir aslında. Soyuttur belki şu açıdan temsili değil belki yazı ve resimler hariç. Fakat bununla birlikte büyük ölçüde yazının anlamını bilmezseniz o zevke varamazsınız.” dedi.

“Dünyadaki Her Şey Soyut”

Sempozyuma moderatörlük yapan İSMEK Hüsn-i Hat Branşı Zümre Başkanı Yrd. Doç. Dr. Savaş Çevik ise oturumun sonunda söz alarak, “Soyut ve somut kavramlarının aslında pek de birbirinden ayrılamaz olduğu ortaya çıkıyor. Soyut ve somut kavramlarını müşahhas ve mücerret kavramları birbirinden ayırmak biraz zordur. Bütün yaratılanlar biz de dâhil olmak üzere soyut ve somut kavramını düşünüp ortaya koyan insanoğlu da dâhil olmak üzere hepimiz mücerret kavramlardır aslında. Yani bir bardağa baktığımızda bardağı somut olarak görüyoruz ama bardağı tam anlamıyla gerçek yaradılış biçimiyle algılayamıyoruz niçin? Bardak ve içindeki su moleküllerden oluşuyor, molekül atomlardan, atomlar çekirdeklerden, proton ve nötronlardan oluşuyor. Burada müşahhas gördüğümüz o maddenin bile aslında mücerret bir tarafının olduğunu görüyoruz. Yani felsefi boyutta düşünecek olursak dünyadaki hiçbir şey somut değil her şey soyut.” diye konuştu.

Bir bardak ve içindeki suyun moleküllerden oluştuğuna, moleküllerin atomlardan, atomların çekirdek, proton ve nötronlardan oluştuğuna dikkat çeken Çevik, müşahhas gördüğümüz o maddenin bile aslında mücerret bir tarafının olduğunu gördüğümüze dikkat çekerek “Yani felsefi boyutta düşünecek olursak dünyadaki hiçbir şey somut değil her şey soyut.” dedi.

Sanatın doğulusu batılısı, kuzeylisi- güneylisi İslamisi, İslami olmayanı olmaz diyen Çevik, soyut sanatın tarifinin zor olduğunu vurgulayarak şöyle konuştu: “Bazı sanat eserlerine bakıyoruz kendisi somut. Yani sanat eserini oluşturan sanat birimleri, malzemesi, rengi, biçimi somut, fakat ifade ettiği konusu soyut. Örnek verirsek; Hollandalı ressam Hieronymus Bosch İlk kez soyut kavramları ele almış bir ressamdır. 1450-1516 arasında yaşamış. Sanat eserlerine baktığımız zaman resmin bütün unsurları klasik biçimde kullanılmış ama konusu soyut. Bir de konusu soyut olup yine müşahhas resim sanatının bütün ögelerini kullanan Siyahkalem adında ünlü ressam vardır. Minyatür sanatçısı da denebilir ama gerçek anlamda bir ressamdır. İfade ettiği figürlerin tamamı soyuttur: canavarlar, cinler… Ama somut bir şekilde resmediyor. Perspektif, gölge-ışık, anatomi var, rengi güzel kullanıyor. Bire de Salvador Dalı gibi, Pablo Picasso’nun Quernica’sında olduğu gibi somut olayları ve nesneleri soyut biçimlerle ifade etme tarzı da var. Yani somut bir olayı soyut resimsel ögelerle ifade ediyoruz.”

Sempozyumun öğleden sonra gerçekleşen ikinci oturumunda ise katılımcılar seyircilerin konuyla ilgili sorularını cevapladılar.

İSMEK El Sanatları Dergisi 22 İNDİR

Bu yazı 980 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK