Minyatür

Minyatüre "Üç Fırça" Dokunuşu

  • #


Yazı: Vera BATURALP

Figürleri birbirini kapatmayacak şekilde dizilen, karakterlerin büyüklüğü önemine göre tespit edilen, görüş açısını yansıtmadan tek boyutlu, yani Batı tarzı resim sanatında alışageldiğimiz 'perspektif' kullanılmadan çalışılan minyatür sanatı, bir süre Osmanlı topraklarındaki saltanatını Batı tarzı resme bırakmış olsa da bugün bu sanata olan ilgi giderek artıyor. Yolu zamanında İSMEK’ten geçmiş ve bugün bu sanatı başarıyla uygulayan, kendilerine verdikleri "Üç Fırça" ismiyle bir çalışma grubu oluşturan Canan Demirel, Raif Aydın ve Serap Derinkök ile minyatür üzerine biraz sohbet edelim istedik.

Minyatür sözcüğü, Latince’de ‘minium’ kelimesinden gelir. Orta Çağ’da el yazması kitaplarda bulunan bölüm başlarındaki ilk kelimenin ilk harfi, ‘minium’ olarak isimlendirilen maden kırmızısı tonundaki boya ile boyanır ve yazıya bir nevi süsleme yapılırdı. Zamanla el yazması kitapların görselliğini artırmak için metin içerisinde metini anlatan küçük, ince ve kibar hatlarla tezyin edilen resimlere verilen isim de buradan gelir.1 Minyatürün Osmanlı’daki ismi ise ‘tasvir’ veya ‘nakış’tır. Ustasına da “nakkaş” denilir.2 Resmetme, suretini çıkarma anlamına gelen tasvir kelimesi; düşünme, tasarlama ve zihninde canlandırma anlamlarına gelen “tasavvur” kelimesiyle aynı kökten türemiştir. Nakış kelimesi ise bezeme ve boyama, alacalı renklerle boyama anlamlarında kullanılır.
Minyatür, Batı resim sanatında olduğu gibi kendi başına bir özerkliğe sahip değildir. Kitap sanatının bir parçasıdır. Duvara asmak, seyretmek amacıyla değil; kitap gibi ve kitabın bir parçası olarak okunmak üzere nakşedilir. Tasvirin uzaktan seyredilecek değil de okunacak bir metin olması, resimle resme bakan arasındaki mesafeyi azaltır; bakanın resim üzerine düşünmesini sağlar.

İslam dünyasında resim sanatının temsilcisi sayılan minyatürün süsleme amacının yanında kuvvetli bir anlatım gücü ve kendisine has estetik bir yapısı vardır. Tasvirde figürler gerçekte oldukları gibi resmedilmeye çalışılmadığından, tasvir kişiye kendisini gerçeğe dair bir yorum olarak sunar ve bu anlamda da perspektifte olduğunun aksine yanılsama estetiği üzerine kurulmaz.3 Bir başka deyişle, perspektifte amaç, nesnedeki gerçekliği birebir aynalama ve ikame etmektir. Eşyanın sabit bir noktaya göre uzaklığını, duruş şeklini iki boyutlu bir yüzeyde üç boyutlu göstererek nesnenin canlandırılacak şekilde resmedilmesidir. Tasvirde ise amaç gerçekliğe dair birçok öznel görünümü bir araya getirerek temsil etmektir. Aynı resmin içinde birden çok bakış açısını tek düzlemde ifade eder; bu gerçekliğin çok yönlü olarak kavrandığı bir görme biçiminin sonucudur.4

Dolayısıyla tek bir görüş açısını yansıtmayan tasvirde, resme bakan kişi de resmin merkezine yerleştirilmez. Kişiye daha ziyade metnin içinde dolaşma imkânı tanınır. Zaten tasvirde tekil bir merkezden söz edilemeyeceğinden, bakanın, nakkaşın önceden belirlediği ayrıcalıklı ya da merkezî, biricik bir bakış açısına mahkûm edilmesi teknik olarak mümkün değildir.5 Bu nedenledir ki resme bakan kişiye ne ilahi bir bakış atfedilir ne de bakan kişi resim tarafından nesneleştirilir. Tersine, kişi, resmin içinde dolaşma deneyimini yaşar. Tasvir, bakan kişide perspektifte olduğu gibi özne olduğu yanılsaması yaratmaz.

Aynı tasvirin içinde kimi nesneler önden görülürken kimilerinin yan cepheleri ya da arkaları, kimilerinin dış cepheleri görülürken kimilerinin içleri saydam ve şeffaf bir şekilde görünebilir.6 Perspektifte olduğu gibi derinlik oluşturma çabası yoktur. Nesneler yakınlık ya da uzaklıklarına göre konumlandırılmazlar, resimde yer alan figürlerin küçüklük ya da büyüklükleri bakan kişiye olan mesafelerine yani bakana göre belirlenmemiştir. Tasvirde çoklu bakış açılarının olması zaman ve mekâna da yansır. Aynı kare içinde farklı zamanlara dair hikâyeler yer alabilir. Tasvir, zamanı mutlaklaştırmak bir yana, birçok zamanı içermesiyle ilerlemeye değil bütünsel bir zaman anlayışına dayanır.
Tarihimizdeki Nigarî, Nakkaş Şahkulu, Mustafa Çelebi, Selimiyeli Reşid, Süleyman Çelebi, Levnî ve Matrakçı Nasuh gibi isimlerin yolundan giderek bu kadim sanatı bugün temsil eden isimler, minyatüre katkı sağlamaya devam ediyor. Yukarıda yaptığımız girizgâhtan sonra bugünün minyatür, diğer ismiyle tasvir sanatına gönül veren isimlerden birkaçıyla konuştuk. Günümüz minyatür ustalarından Taner Alakuş’un rahle-i tedrisinden geçmiş, bu sanata gönül vermiş bu üç isimle küratörlüğünü Ceylan Harmancı'nın yaptığı “Üç Fırça” isimli sergileri ve minyatür sanatı üzerine sohbet gerçekleştirdik.

Minyatürde Her Ayrıntı Net ve Eksiksiz

Öncelikle merak ettiğimiz; karşımızda oturan, Osmanlı deyimiyle üç değerli ‘nakkaş’ın tasvir sanatına olan ilgilerinin ne şekilde başladığıydı. İlk olarak Raif Aydın anlatıyor; 1980’li yılların başında henüz 17 yaşında, lise son sınıftayken gittiği sırada sahaflar çarşısında çıraklık yaptığı sırada tanışmış minyatürle. Eline geçen kitapları incelerken içerisinde minyatür figürleri bulunan bir kitaba denk gelmiş ve uzun uzun incelemeye koyulmuş. Daha sonra bu konuyla ilgili yayınlanan eserleri aramaya başlamış.

Sunulan tabloların çok ince ayrıntılar barındırıyor olmasının ve verilmek istenenin eksiksiz olarak aksettirilmesinin minyatürün en önemli özelliklerinden olduğunu söylüyor Aydın. Çok dar bir alanda büyük bir hikâyeyi anlatma şansını verdiğini, perspektif tekniğinden bağımsız olduğu için, İstanbul gibi koca bir şehrin küçücük bir alanda çok detaylı bir şekilde verebileceğini vurguluyor. Türk kültüründeki minyatürlerin de genelde tarihteki önemli olayları, padişah ve paşaların katıldıkları savaşları, elçi kabulleri, padişahların avlanmadaki, cirit, ok atmadaki hünerleri, padişahlara yaraşan bir şölen ile ordu yürüyüşleri, düğün şenlikleri ve padişah portrelerini yansıttığından; aynı zamanda önemli tarihi belge niteliği taşıyor.

Tasvir sanatının çok küçük ve dar alanlarda çok fazla şey anlatmaya olanak sağlaması o yaşta büyülemeye yetmiş Raif Aydın’ı. O dönem meslek lisesinde okuyan Aydın’ın teknik çizimler yaptığı için karakaleme de yatkınlığı varmış. Minyatür kitaplarıyla tanıştıktan sonra “Acaba bunu ben de yapabilir miyim?” sorusunu sormuş kendisine. İlk etapta kopya ederek başlamış. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni kazanmış ve medya ile ilgilenmeye başlamış. Sanat okullarına girme şansı yokmuş alt yapısı olmadığı için. Meslek lisesinden mezun olduğu için çok fazla seçeneği olmadığını söylüyor.
Aydın, mesleğini icra ederken bir yandan profesyonel olmasa da resim çalışmaya devam etmiş. Muhabirlik ve yöneticilik yapmış. İşten ayrıldıktan sonra bir süre dinlenmiş. Bu süre zarfında kendine minyatüre neden daha çok vakit ayırmadığını sormuş ve bu alanda ufkunu geliştirebilecek, kendisini besleyebilecek isimleri araştırmaya koyulmuş. Karşısına Taner Alakuş ismi çıkmış. Taner Hoca, bir vakıfta çalışıyormuş o sırada. Vakfı arayıp hocanın numarasını istemiş fakat alamamış. "Gazeteciyim, onunla görüşmem lazım" dediğini söylüyor gülerek. Bu vesileyle numarayı alınca, hemen iletişime geçmiş. Kendisine minyatür öğrenmek istediğini belirtmiş. Hocanın yanına gidip çalışmalarını göstermiş. Çalışmaları gören Alakuş, “Tamam, sen benimle çalışıyorsun” demiş. Daha sonra ondan ders almaya başlamış. İlk eğitimini İSMEK ve Türk Klasik Sanatları Merkezi’ne eş zamanlı giderek tamamlamış. Eserlerinde ünlü Matrakçı Nasuh tasvirlerinden etkilendiğini ifade eden Aydın, “Taner Hoca’nın klasik minyatür eğitimini tamamladıktan sonra öğrencilerini serbest bırakması, bize kendi tarzımızı oluşturmamızda yardımcı oldu.” diyor.

Minyatürün, zamanınızın pek çoğunu vermeniz gereken bir alan olduğunu söylüyor Aydın. Detaycılık ve yoğunlaşma isteyen bir uğraş olduğu için onunla birlikte başka bir işin yürütülemeyeceğini savunuyor. “Dolayısıyla minyatür benim zamanımın çoğunu alıyor. Bir çalışmam, benim bir iki ayımı alabiliyor. Bu aşamalar biraz sancılı geçiyor.” diye ekliyor. Bir müddet sonra en sabırsız insanların bile bir dinginliğe ulaştığını gözlemlediğini belirtiyor. Aynı zamanda minyatür dersleri veren Aydın, acelecilikle ve baştan savma yapılan işlerin zaten bir zaman sonra öğrencilerini de tatmin etmediğini daha özveriyle çalışmaları gerektiğini anladıklarını söylüyor. Ve bu vesileyle bu sanat ve incelik gerektiren işlerin aslında insanın mizacını da olumlu yönde etkilediğini aktarıyor. Minyatürün zihni dinlendirdiği, konsantrasyonu geliştirdiği görüşünde olan Raif Aydın. “Ortaya bir ürün koyduğunuz için de bu sizi müthiş derecede besliyor.” şeklinde konuşuyor.

Minyatür sanatı, Türk topraklarında ne zaman kaybolma riskiyle yüz yüze kaldı diye soruyoruz. Kaybolmak yerine, eski önemini yitirdiği ve duraksama dönemine girdiğini söyleyebileceğimizi ifade ediyor Aydın ve devam ediyor: “Başta Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver olmak üzere, Süheyl Hoca'dan bayrağı devralan Gülbin Mesara, Cahide Keskiner biraz daha geç dönemde Nusret Çolpan, Günseli Kato, Taner Alakuş gibi her dönem bu sanatla ilgilenen ustalarımız az da olsa vardı. Hiç olmasaydı, kısa sürede birden bu kadar ilgi görmesi imkânsızdı. Bunun için onları saygıyla anıyoruz, göçüp gidenlere rahmet okuyoruz.”

Sözü alan Serap Derinkök, minyatüre karşı son sekiz- dokuz senedir ilginin arttığı görüşünde. Bununla birlikte eğitimci sayısının ve imkânların da arttığını söylüyor. “Eskiden atölye sayısı oldukça azdı; fakat sadece minyatüre olan ilgi değil, gelenekli sanatlara olan ilgi genel olarak arttı. Bugün artık ulusal kanallarda geleneksel sanatlarla ilgili programlar yapılıyor. Kendi kültürel mirasımızı yeniden keşfe başladık.” diyor.

Hobi veya İş Değil, Hayatımızın Amacı Gibi

ODTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü mezunu olan Serap Derinkök, sekiz yıla yakın bir süre mesleğini yaptıktan sonra minyatürle ilgilenmeye başlamış. Bir süre İSMEK bünyesinde tezhip eğitimi almış daha sonra dört-beş yıl kadar ahşap boyama ile ilgilenmiş. 2006 yılından bu yana da minyatür çalışıyormuş. Hiçbir zaman hobi veya ek iş olarak yaklaşmamış minyatür sanatına. Günde mutlaka dört-beş saatini minyatür çalışmaya ayırdığını söylüyor. Sergiye hazırlandıkları zaman bu süre ortalama sekiz saati buluyormuş. “Sabahları kalktığımda minyatür yapacağım, diye mutlu oluyorum. Bütün zamanımı, ilgimi bu alana adadım. Benim için bir çeşit terapi gibi.” diyor Derinkök. Detay çalışırken hiçbir aşamada sıkıntı duymadığını anlatan Derinkök, ince çalışmayı sevdiği için bundan keyif aldığını aktarıyor. Özellikle canlı renkler ve figür çalışmaktan hoşlandığını, karakter çizerken, onları tamamlarken günlerce onlarla konuştuğunu aktarıyor gülerek. “Figürlerime kıyafet belirlemek için araştırmaktan hoşlanıyorum. Yüzlerine farklı ifadeler koymak beni mutlu ediyor.” diye ekliyor.


İSMEK Minyatürün Ustalarıyla Çalışıyor

Eskicileri ve bitpazarlarını dolaşıp deri parçaları, eski cilt kapakları ve eski kâğıtlar üzerinde çalışan Canan Demirel, Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü mezunu. Emekli olduktan sonra bu işe başlamış. Tekstil sektöründe grafik tasarımcı olarak çalışıyormuş. Mezun olduğu okulda minyatür üzerine eğitim verildiğini öğrenince, okulu arayıp misafir öğrenci olarak bu derslere devam edip edemeyeceğini sormuş. Okul idaresinin böyle bir uygulamaya müsaade etmediğini öğrenince İSMEK kurslarıyla birlikte özel bir kursa yönelmiş.

Yolu İSMEK’ten geçen üç arkadaşın, buradaki minyatür eğitimine dair görüşlerini merak ediyoruz. Canan Demirel, “Alanında en iyi hocaları bir araya getirmesi ve sunduğu eğitim şartları açısından şanslıydık.” diyor. Raif Aydın ise eğitimde ihtisas kademesinin olması, ilerisinde proje geliştirmek üzere ayrı bir eğitim bölümünün oluşturulması gibi şeylerin öğrenciler için epey teşvik edici olduğunu düşünüyor. Derinkök de İSMEK’teki minyatür eğitiminde saat kısıtlılığının olmamasını, öğrencilerin saatlerce aynı mekânda çalışabilme avantajını dile getiriyor.

İran Minyatürleri Daha Romantik

Konuyu biraz değiştirerek bugün minyatür sanatına olan ilginin yurtdışında nasıl olduğunu soruyoruz. Avrupa’da epey tanınan bir sanat dalı olduğunu söylüyor Serap Derinkök. Klasik Batı tarzı resim çalışan kimselerin genelde bu tekniği de bildiklerini ifade ediyor. Tasvir sanatının Doğu sanatı olarak bilindiğini söylüyor. Kullanılan malzemeler ve figürler ilginç ve gizemli geliyormuş. “Altın gibi bir malzeme kullanılması ve eski insan figürlerinin çalışılması, Osmanlı kimliğini ve kültürünü taşıdığımızı hatırlatıyor.” diyor.

İran minyatürlerine geliyor söz. Serap Derinkök, bu sanatın her zaman benimsendiği, hiçbir dönemde ikinci plana atılmadığı bölgenin İran coğrafyası olduğu görüşünde. Farkı ise şu sözlerle ifade ediyor: “İran’da şiir, roman, kahramanlık ve bahtsız aşk öyküleri işleniyor. Osmanlı minyatürünün gerçekçiliği ve belgesel niteliği onu doğu ülkelerinin minyatürlerinden ayırıyor. Mesela şenliklerdeki gösteriler tüm ayrıntılarıyla resmediliyor. İran minyatürlerinde kahramanlar olduğundan daha güzel aksettiriliyor. Önemli kişiler daha büyük ve belirgin yapılıyor.”

Raif Aydın ise bizdeki tasvir sanatının daha kesin sınırlarla, gerçeğe yakın ifadelerle resmedildiğini ileri sürüyor: “İran’ın daha masalsı, gerçek dünyanın aksine hayal dünyasına, hayal gücüne hitap eden unsurlar içeriyor. Bizdeki minyatürün işlevi daha çok doküman niteliğinde. 16. yüzyılda Matrakçı Nasuh örneğinden yola çıkarsak, orada minyatür fotoğraflama amacı taşıyor.” Daha sonraki dönemlerde de örneğin bir saray düğünü resminde, masalardaki yemeğin çeşitlerinden tutun da, giyim tarzlarına, eğlence araçlarına kadar her ayrıntıyı görebilmenin mümkün olduğunu ifade ediyor.

Günümüz nakkaşlarıyla keyifli bir sohbetin sonuna gelirken minyatürün, nam-ı diğer tasvir sanatının bugünkü temsilcileriyle yollarının açık olması dileyerek vedalaşıyoruz.
DİPNOTLAR 1) Mahir, Banu, Osmanlı Minyatür Sanatı, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2005 sf. 34 2) Mahir, sf. 34 3) Koç, Turan. İslâm Estetiği. İstanbul: İsam Yayınları, 2008 sf.85-87 4) Turan, sf. 87 5) Turan, sf. 87 6) And, Metin. Osmanlı Tasvir Sanatları: Minyatür. 2. Basım, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2004 sf.57-59

KAYNAKÇA 1) And, Metin, Osmanlı Tasvir Sanatları: Minyatür. 2. Basım, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2004 2) Atasoy, Nuran; “Türk Minyatüründe Tarihi Gerçeklik” İ.Ü.E.F.Sanat Tarihi Yıllığı, İstanbul 1965 3) İnal, G, Türk Minyatür Sanatı (Başlangıcından Osmanlılara Kadar), Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Yayını:63, Ankara 1995. 4) İpşiroğlu, Mazhar Ş, İslam’da Resim Yasağı ve Sonuçları. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2005 5) Koç, Turan, İslâm Estetiği. İstanbul: İsam Yayınları, 2008 6) Mahir, Banu, Osmanlı Minyatür Sanatı. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2005 7) Renda, G, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, Cilt 2, Yem Yayın, İstanbul 1997.

İSMEK El Sanatları Dergisi 22 İNDİR

Bu yazı 1124 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK