Koleksiyoner

Taşın Başkentinde Taşın İzinde Bir Bilge

  • #


Yazı: Emine UÇAK ERDOĞAN* - Fotoğraflar: Adnan ERDOĞAN

Mehmet Emin Akkaş, organik mimariyi kullanan bir mimar… Mardin’in çağlar boyunca süren uygarlıklarından objeler toplayan bir koleksiyoncu... Coğrafyayı, kültürü ve yaşamı birbiriyle harmanlayan bir sanatçı… Kısacası taşın başkenti Mardin’de, taşın izinde bir bilge…

Yolu düşenler bilir… Mardin’in dar sokakları sürprizlerle doludur. Bazen ışıl ışıl gözleriyle çocuklar sarar etrafınızı, bazen yolunu kaybetmiş bir turist. Aslında abaralarıyla, taş döşemeleriyle bu sokakların kendisi sürprizlidir. Bir Ağustos ikindisinde Hatuniye Medresesi’ne gitmek için bu sokaklarda yürürken, nar ağacı ve güzel işlemeleriyle bir taş ev adeta kendine kilitledi bizi. Hayran hayran bakınırken “Bir çayımızı için” davetini duyduk. Mardin’in ve o coğrafyanın aşina durumlarından biriydi. Ama biz büyük şehrin insanı kuşatan ve dönüştüren içe dönüklüğüne alışmış olmanın verdiği bir şaşırma ifadesiyle bakındık davet sahibinin yüzüne. Bir kez daha tekrarladı daveti. Ulu Cami’nin muhteşem minaresinin karşısında çaylarımızı yeni içmiştik. Ama bu daveti de kaçırmamamız gerektiğini hissettik. İşte ‘taşın dilinden’ anlayan mimar Mehmet Emin Akkaş’la böyle tanıştık. Akkaş, organik mimariyi kullanan bir mimar. Mardin’in çağlar boyunca süren uygarlıklarından objeler toplayan bir koleksiyoncu. Coğrafyayı, kültürü ve yaşamı birbiriyle harmanlayan bir sanatçı. Kısacası taşın başkentinde, taşın izinde bir bilge adeta…
Mardin’in Derik ilçesinde doğan Mehmet Emin Akkaş, Dicle Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun olmuş. Mimarlığı seçme sebebi sanata yakın bir dal olması. Çok renkli ve mutlu bir çocukluk geçirdiğini anlatan Akkaş, bunun ileri yaşantısında sanatına ve çalışmalarına büyük katkısı olduğunu belirtiyor. Üniversiteyi bitirdiğinde bir süre ahşapla uğraşan ve mobilya tasarlayan Akkaş daha sonra asıl isteğinin taşların dilini çözmek olduğunu hissettiği için taşın başkenti olan Mardin’e yerleşir. Bu yıllarını şöyle anlatıyor Akkaş, “Mimarlık diplomamı aldıktan sonra, tabiat dostu olabilmem ve doğada var olan her şeye, karıncadan kırlangıca kadar, projelerimde yer verebilmenin yolunun; tabiatın dilini öğrenmekten geçtiğini fark ettim. Askerliğimi bitirdikten sonra, Türkiye’nin mimari başkenti (Taşkent’i) Mardin’e yerleşmeye karar verdim. O zamanlar çevremdeki dostlarım, bu kararımı çok tasvip etmiyorlardı. Ancak şu anda, herkesten, hayranlık duygularıyla, en isabetli karar olduğunu duyuyorum.

Mardin’e yerleşip, diplomasız mimarların çıraklığını yıllarca yaptıktan sonra, teorik mimari eğitimim ile gerçek hayatta doğa dostluğundan ödün vermeden mimariyi üretmenin çetinliğini iyice hissettim. Taş mimari uygulamaları hakkında, Türkiye’de sınırlı ve kısır kaynaklar olduğundan dolayı, bu çetin yolda zafere ulaşmanın tek yolu, doğa ananın diplomasını almaktan geçtiğini ve öğretmenlerimin de diplomasız mimarlar olduğunu kavradım. Mimarlık diplomasını aldıktan sonra (ki çok can sıkıcıydı) yeniden 11 yıl diplomasız mimarların öğrenciliğini yaptım.
İlk yıllarımda en çekindiğim soru ‘beyefendi ne işle meşgulsünüz?’ idi. Bu soruya karşılık her zaman anlaşılmayacak ödlek ve titrek bir ses tonuyla ‘mimarım’ diyordum. Ancak mimar olamamıştım, sadece bir diplomam vardı.

Diplomasız mimarlardan aldığım 11 yıllık tecrübeden sonra, çizdiğim bütün projelerde, kuşların doğasına uygun, yazlık ve kışlık yuvalara, sevgiyle yer verdim. Görüşümce organik mimari tasarımları ve uygulamaları; çevresi ile kucaklaşmalı, bitki örtüsünü ve mevcut ağaçları hesaba katarak, yerel malzemeyi, yerel kültüre göre yoğurup, kullanıcıların ihtiyaçları, zevkleri ve maddi imkânları doğrultusunda, doğayı en tabi şekilde mutlu yuvalara dönüştürmelidir.”

Mardin’de çeşitli restorasyon çalışmalarında bulunan Akkaş’la sohbetimizin ilk konusu restorasyon oldu. İstanbul’dan Amasya’ya, Amasya’dan Erzurum’a, Erzurum’dan Mardin’e deyim yerindeyse dört iklim 7 coğrafya dolaştığımız bu gezide ‘restorasyon’ konusundaki garabet durum beni son derece üzmüştü çünkü. Ahlat’ta, Mardin’de, Kars’ta kısacası yurdun her köşesinde eski uygarlıkların mimaride yerel taşları kullanmalarındaki hassasiyeti yerinde gözlemiştik. Ve aynı zamanda restorasyon çalışmalarında ise buna hiç önem verilmediği için İshakpaşa Sarayı’nın restorasyonunun adeta yamalı bohça gibi duruyor oluşunu görmüş olmanın üzüntüsünü de yaşamıştık. Sadece İshakpaşa Sarayı değil, diğer tarih hazinelerimizde de durum böyleydi.
Mehmet Emin Akkaş da aynı konudan mustaripti. Mardin’deki restorasyon çalışmalarında bu tür yanlışlıklar yapıldığını ve bu yüzden uzun ömürlü olmadığını anlattı. Restorasyonun malzemenin dilini öğrenmekle başladığını belirten Akkaş, “Bana göre restorasyon düşen taşı yerine koymaktır. Gerçek restorasyon budur. Ankara’nın taşını Doğubayazıt’a, Ahlat’ın taşını Mardin’e ya da Mardin taşını Ahlat’a götürmek değildir. Kullanılan malzeme aynı yerin malzemesiyse maksimum 5 yıl içinde aynı rengi ve dokuyu alır. Aynı kumaştan keser gibi olmuş olur. Urfa taşı Mardin’de kullanıldı. O yüzden yama gibi duruyor. Eski ustalar taşı bilinçle kullanmıştır. Gözleri laboratuvar gibi olmuştur. Merdivene kullanacağı taşı farklı, kuzeye koyacağı taşı farklı, güneye koyduğu taşı farklı seçmiştir. Bugün ise Mardin Cumhuriyet Meydanı’nda sirkülasyonu çok olan bir yere uygun olan taşlar konulmadığı için uzun ömürlü olmadı hemen yapısı bozuldu” diyor.

Gerçek ustalardan bahsetmişken kendisinin ‘taşın ruhuna’ olan yolculuğunun sebebini soruyorum Akkaş’a… Çok tanıdık bir cevap geliyor: “Taş beni özgür kılıyor. Beni dağlarıma götürüyor.” Güneydoğunun taşlı dağları orada yaşayanlar için çok ayrı bir konumdadır. Tanıdık gelen yanı bu sözlerin… Doğa fotoğrafçısı Cemal Gülas yaşanan coğrafyanın insanın kişiliği üzerinde etkisi olduğunu söylemişti kendisiyle yaptığım bir röportajda. Karadeniz insanı yeşili, bozkır insanı bozkırı, dağlık yerlerde yaşayanlar dağları o yüzden severmiş.

Sohbetin burasında konu organik mimariye geliyor. Akkaş’ın mimari çalışmaları tam da organik mimariye uygun. Doğayı tahrip etmeden, barınma ihtiyacımızı gidermek amacıyla, tabii materyalleri, çevresindekiler ile bir bütünsellik ve uyum içinde uygulamanın organik mimari olduğunu belirten Akkaş, yapıların amacına uygun ve çevresiyle uyum içinde olması gerektiğini ifade ediyor. Akkaş, Mardin’de yaptığı uygulamalarda buna uygun olarak doğal ürünler kullanıyor. Örneğin ısı yalıtımı ve dayanıklılıkta yüzde yüz doğal olan ürünler kullanıyor. Bunlar da keçi kılı, yanmış kemik, kireç ve taş tozu. Keçi kılını sıcak soğuk dengesinde yani izolasyonda, yanmış kemiği bir tür haşere önleyici olarak kullanıyor.
Akkaş’ın diğer bir özelliği; yaptığı mimari projelerde dekorasyon malzemelerini plastik veya modern malzemeler yerine bizzat 300-400 yıllık ürünlerden seçiyor oluşu. Bir koleksiyoner gibi Mardin çevresinde yapı malzemeleri toplayan Akkaş bu ürünleri gerekli düzenlemelerden geçirdikten sonra projelerinde kullanıyor. Dekorasyonda kullanılan bakır mutfak eşyalarının yanı sıra asıl dikkatimizi çeken ise; boyutları ve işçiliklerindeki güzellikleriyle anahtarlar oluyor. Bu anahtarların her biri diğerinden daha estetik ve özenle yapılmış. Akkaş, Thomas adındaki bir Ermeni ustanın 300 yıl önce bu anahtarları yaptığını anlatıyor. Thomas, yaptığı anahtarların tümüne bir imza gibi T harfini uygun bir şekilde yerleştirmiş. Akkaş topladığı bu eserlerle önümüzdeki aylarda Diyarbakır, Ankara ve İstanbul’da “Kapılar ve Yapılar” isimli bir sergi düzenlemeyi planlıyor. Bu yüzden titizlikle bölgenin eski yapılarından objeler topluyor. Kapı kolları, kapılar, menteşeler, pencere doğramaları; kısacası kapılar ve yapılarla ilgili birbirinden güzel taş ve demir malzemeler.

Bunların arasında bakır mutfak eşyaları ayrı bir güzellikte. Büronun odaları aralarında gezinirken, adeta bir zaman tüneline giriyoruz. Üç yüzyıllık bir kepçe, yanı başında iki yüzyıllık bir tepsiyle selamlıyor bizi. İbrikler, kevgirler, siniler ve daha niceleri… Ardından nar ağacının gölgesine oturuyoruz. Mezopotamya’ya karşı çaylarımızı yudumluyoruz. Yolu Mardin’e düşenlere minik bir tavsiyeyle söze son vereyim… Hatuniye Medresesi’ne doğru yürürken Amida Mimarlık tabelasını görünce; kapıyı çalıp girmenizde fayda var. Çünkü demli çaylarla birlikte keyifli bir sanat ve tarih sohbeti sizi bekliyor demektir.

İSMEK El Sanatları Dergisi 8 İNDİR

Bu yazı 1544 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK