Makale

Ustadan Çırağa, Dededen Toruna Anadolu’nun Elleri

  • #


Yazı: Ayşe KESİCİ

Medeniyetler beşiği Anadolu’muzun bağrında yeşeren el sanatları, deneyimli gazeteci Nazım Alpman’ın “Ustadan Çırağa, Dededen Toruna Anadolu’nun Elleri” adlı eseriyle dile geliyor... Mardin’de gümüşün taçlanmış hali telkâri, Afyon’da tepme keçenin bitmeyen şarkısı, İznik’te delirten güzellik çini, Görece’ de nazar boncuğunun gizli kaynağı ve daha nice sanatsal zenginlikleri gözler önüne seriyor…

Anadolu’nun geleneksel el sanatları denildiğinde çoğumuzun aklına hemen unutulmaya yüz tutmuş ve artık işlevselliğini yitirmiş çeşitli meslek dalları gelir. Oysa Nazım Alpman, 25 yılık bir birikimin ardından fotoğraf sanatçısı Tolga Sezgin’le 40 gün 40 gece Anadolu’yu diyar diyar gezerek ortaya koyduğu “Ustadan Çırağa, Dededen Toruna Anadolu’nun Elleri” adlı eserinde bu görüşün aksini savunuyor ve şöyle diyor: “Kendilerine çağdaş hedefler çizip, günün koşullarına paralellikler oluşturan el sanatları gelişimini sürdürüyor. Onlar için ağıt yakmak sağlıklı bir insan için cenaze töreni hazırlamaktan farklı bir şey değildir. Bu uğurlu vaziyet için talihli bir an, hayırlı bir kişi, mutlu bir olay, bazen bir sanatın beraberinde bir yerleşimin de kaderini değiştirebiliyor. Yaptığı işe inanan bir kişi bile geçmiş ile gelecek arasında muazzam bir köprü olabiliyor.” Ve şöyle örnekliyor savını Alpman, “Uzun yıllar kullanılmayan bakır tencereler, alüminyumdan aynı lezzet alınamayınca yeniden mutfakların baş tacı olmaya başlamadı mı? Ya da şarapçılığın gelir kapısı olarak görüldüğü yerlerde semerciliğin olmaması düşünülebilir mi? Öyle yerler var ki bağdan üzüm toplamanın tek yolu eşekler ve eşek semersiz düşünülemez. Ya gümüş işlemeciliği… Gümüş işçiliği hiç bitmez, düşünsenize, kadınlar var olduğu sürece süs eşyası biter mi?”
El sanatlarının ekseninde geleneksel bir kültür mirası bulunduğunu vurgulayan Alpman, “El sanatları ürünleri günümüzde kullanılmasa da bir başka değeri olamaz mı” diye soruyor ve sorusunu yine kendisi yanıtlıyor: “Bu soruya ‘evet’ yanıtını verebilmek için Denizli’nin Kızılcabölük kasabasındaki müzeyi görmek gerekiyor. Dokumacılık alanında bir marka haline gelen Kızılcabölük’te eski medreseden bozma müzede, geçmişte kullanılan şimdiyse terk edilen onlarca eşya sergileniyor. Kasabada eskinin eskitilip atılmayacağını artık herkes öğrenmiş. Evde artık eskisi kadar gerekli olmayan, tarlalarda kullanılan dört ağızlı ahşap senek çıktı mı hemen müzedeki yerini alıyor. Bunları görebilmek sadece el sanatları bakımından değil, ülke geleceği açısından da iyimserlik tohumları saçıyor.”

“Ustadan Çırağa, Dededen Toruna Anadolu’nun Elleri” için Anadolu’nun birçok şehrini ve ilçesini dolaşarak 15 farklı el sanatının hikâyesini bizlere anlatan Alpman, yolculuğuna cadde ve sokaklarından ahşap kokusu yükselen, Karadeniz kıyısındaki küçük şirin bir beldeden, Bartın’a 62 kilometre uzaklıktaki Kurucaşile’den başlamış. Alpman, başlama noktasının tesadüf değil iklim gereği bilinçli bir tercih olduğunu söylüyor. Çünkü teknecilikte iklim şartları önemli. Alpman, ağaç işçiliğinin denizler üzerindeki en görkemli ürünlerini veren Kurucaşileli tekne ustaları için, “Mütevazi hayatların sessiz başarıları, denizcilik alanında dünyaya nam salmış bir şöhrete sahip. Hani bir atasözü vardır. ‘Alet işler el övünür.’ Sanki bu söz Kurucaşile tekne yapımcıları için söylenmiş. Çünkü atölyedeki bütün aletler geçmişte olduğu için bugün de hünerli ellere muhtaç” diyor.
Orta Anadolu’da yalnızca Eskişehir’in yüzüne gülen beyaz altın lületaşı… Bin bir emek ve zahmetle yeraltından çıkarılan lületaşı işlenerek beylerin elinde pipo, hanımların gerdanında kolye ve daha nice sanat şaheserlerine dönüşüveriyor. Alpman, Eskişehir’in alamet-i farikası için, “Lületaşı narindir denir. Kolay işlenebilir, ama fazla bir bıçak darbesi her şeyi berbat edebilir. Lületaşı ustası bıçağını, ameliyattaki cerrah kadar dikkatli kullanmak zorundadır. Yoksa ona usta denmez” diyor.

“Baston uzun bir yaşam dilemek için en güzel hediyedir” bu sözü bastonun 1800’lü yıllara dayanan hikayesini öğrenmek için gittiği Devrek’te işitmiş Nazım Alpman. Devrek bastonunun şöhretiyse ince, zarif ve dayanıklı olma özelliklerini bağrında toplayan hammaddesi kızılcık ağacından geliyormuş. Baston gövdesi üzerine uygulanacak işçilikte sedef, kemik, boynuz ve değişik metaller kullanılırken ustanın el emeği artıkça bastonun değeri de artıyormuş.

Osmanlı’nın son dönemlerinde erkek aksesuarları arasında görülen köstekli saat, tespih, ağızlık ve bastonun ön sıralarda geldiğini ve Devrek’te bunların bir bölümünün hâlâ görüldüğünü kaydeden Alpman, kendinden saplı eski klasik Devrek bastonunun yaşlıların vazgeçilmez yol arkadaşı olduğunu söylüyor.
Alpman, nazar boncuğunun gizli kaynağını da paylaşıyor eserinde bizlerle… İnsanları kem gözlerden koruduğuna inanılan, nazara karşı yeni doğan bebekten, evlerimize, arabalarımıza kadar hemen her yerde görmeye alışık olduğumuz nazar boncuklarının vücut bulduğu yer İzmir’in şirin beldesi Görece…

Yaklaşık 150 yıl önce Arabistan’dan İzmir’e göç eden Selim Usta ve kardeşleri Kemeraltı’ndaki Arap Han’da camdan bilezik yaparak boncukçuluğu başlatırlar. Nazar boncuğunun İzmir’in merkezinde başlayan serüveni, 1930 yılının ortalarından itibaren Görece köyünde devam eder. Bugün köyde yalnızca iki boncuk ocağı bulunuyor. En şöhretli boncuk ustası ise Rasim Altınkaya. Herkes Rasim ustayı tanıyor ve Alpman da kitabında boncuğun hikâyesini Rasim ustanın ağzından aktarıyor.

İnsanlık tarihinde her kültürde göz boncuğunun koruyuculuk özelliğine inanıldığını hatırlatan Alpman, “Göz boncuğu figürüne Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet dışında Budist ve Hindu inanışlarında da rastlanır. Her dini kapsayacak şekildeki ortak gelenek Anadolu’da 3 bin yıllık cam sanatına da farklı bir pencere açıyor” diyor.
Söz boncuğun ustasından taşın sultanı Aho Dik’e geliyor… Alpman, Mardin’in Midyat ilçesinde görüştüğü ve kendisine hayran olduğu Aho usta için, “Konuştuğumuzda tam 101 yaşını süren Süryani usta, Midyat Devlet Konukevi olarak kullanılan İshak Bey Konağı’nın dantel yüzlü taşlarını, o kutsal elleriyle işlemiş. Aho ustanın yanına gittiğimizde ellerini öpmek tarihe dokunmanın ta kendisi olmuştu” şeklinde konuşuyor.

Alpman, fotoğraf sanatçısı Tolga Sezgin ile birlikte Bartın’dan başladığı ve nice sanat gizli hayatlara tanıklık ettikleri yolculuklarının bitiş noktasının da yine bir Karadeniz kenti olan Batum olduğunu söylüyor ve biz sormadan ekliyor: “İznik’te fırını yakan adam Faik Kırımlı… İşte ‘Ustadan Çırağa, Dededen Toruna Anadolu’nun Elleri’ kitabı içerisinde yer alan hikâyelerden içime en çok sineni. Tarihte adı çini ile birlikte anılan, Bursa’nın olağanüstü güzelliklerle bezenmiş ilçesi İznik öz sanatına 300 yıl aradan sonra, çiniye delice gönül vermiş Faik Kırımlı ile geri dönmüş. İstanbullu kent soylu bir gravür ressamı olan Kırımlı’ya İznik’te ilk inanansa üst düzey memuriyeti bırakıp Kırımlı ile birlikte çini fırınını yakan Eşref Eroğlu. Onlar İznik’te çini yapmak istiyordu ve yaptı.”
1952 yılında Beykoz’da dünyaya gelen ve lisanslı olarak yüzme, kürek ve basketbol gibi sporlarla ilgilenen Nazım Alpman, gazeteciliğe 1987 yılında Milliyet Gazetesi’nde başlar. Gazeteciliğin yanı sıra televizyon belgesellerinde metin yazarlığı yapan Alpman, çeşitli gazeteler ve internet siteleri için de yazılar yazıyor. Ayrıca National Geographic Dergisi’nde de yazıları yayınlanan Alpman’ın, Başka Dünyanın İnsanları-Çingeneler, Gazetecilerin şakası Olmaz, Evvel Zaman İçinde Beykoz ve Hayatım Beykoz adlı kitap çalışmaları da mevcut.


İSMEK El Sanatları Dergisi 8 İNDİR

Bu yazı 416 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK